24 Kasım 2008 Pazartesi

Dinle Beni Ey Kibir!

Dinle Beni Ey Kibir!
Dinle beni ey kibir! Sen ki, iblisi bile;
Nasıl baştan çıkardın, Allah'a isyân ile.
Lânetlendi nihayet, o cüretkâr sözünden,
Ve Cennetten kovuldu, şeytan senin yüzünden..
İşte o günden beri, iblisle ortaklaşa;
Dünyayı kuşattınız, zulümle baştan başa.
Nifak tohumlarını, beyinlere ektiniz,
Ahlâkın iplerini, beraberce çektiniz..

Gör ki; senin yüzünden, ne hâle geldi insan;
Ne haysiyet, ne şeref, ne merhamet, ne vicdan.
Duymaz oldu.. Hukukun, adâletin sesini;
Sana secde ederken, kaybetti kıblesini..
Dinle beni ey kibir! Bütün büyük savaşlar;
Senden gelen küçücük, bir kıvılcımla başlar.
Sen olmasaydın eğer, ne Stalin, ne Hitler,
Ne Firavun olurdu.. Ne bunca parazitler..
Ne bir fitne kalırdı, bu dünyada ne haset ;
Ne bu toplu mezarlar, ne yakılmış bir ceset.

Sönmezdi yeryüzünde, milyarlarca ocaklar,
Milyarlarca anada, boş kalmazdı kucaklar..
Ey kibir! Bilirsin ki; aşağılık duygusu,
Gururla karışınca, olur en büyük pusu.
Bu kompleks; insanları, sürüklerken zillete,
Tarihler mezar oldu, gör ki, nice millete..
Sen ki; ne Ebreheler.. Ne Kârunlar doğurdun,
Çağdaş emsallerini, aynı kapta yoğurdun.
Senden sebep nesiller, temelleri sökmede;
Bencillik bombasıyla, evlilikler çökmede..

Dinle beni ey kibir! Bu savaşım sanadır,
Gâlibiyet her zaman, düşünenden yanadır.
Bil ki; tuzaklarına, tuzaklar kuracağım;
Seni her an, her yerde, Kur'ân'la vuracağım..
Dökeceğim ortaya, sinsi hesaplarını;
Ve emrinde çalışan, insan kasaplarını.
Bütün dünya görecek, senin kirli yüzünü;
Kan ve kinle beslenen, doyurulmaz özünü..
Biliyorum.. İşim zor; gaflettedir insanlar,
Bu nedenle pek çoğu, seni mezarda anlar.

Kimi şöhret delisi, kimi zil zurna sarhoş;
Biliyorum.. Onlara, ne söylense hepsi boş..
Ama sen zannetme ki; bu savaş burda biter,
Bir kişi de uyansa, bu kazanç bana yeter.
Dilerim ki; insanlar, gerçekleri görürler;
Senin girdaplarına, kapılmadan yürürler.
Dinle beni ey kibir! Şaka değil sözlerim,

Bu savaş ancak biter, kapanınca gözlerim.
Attığın her düğümü, îmanla çözeceğim;
Ve seni, her secdede, ezdikçe ezeceğim!.

Devamını okuyun...>>

DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Daha Kur’an Ne Desin!..
Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur’ân çağında;
Çırpınıp duruyorsun, cehalet batağında.
Kalbin katı… Gözün kör.. Başın kibir dağında,
Kur’ân sana gel diyor, bak bendedir adresin.
Ey eşref-i mahlûkat, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün âyetlerini,
Ya peygamber, Ya şeytan… seç diyor rehberini;
Öyle seç ki; sırattan rüzgar gibi gecesin,
İlle şeytan diyorsan, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Ya cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar,
Mekân var mı dünyada, öyle derin, öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar,
Diyor ki; hesabı var, aldığın her nefesin;
Mezarlar konuşurken, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Malın, mülkün, şöhretin, dünyada herşeyin var;
Ya dünyadan Rabb’ine, götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan, şu üç günlük itibar:
Bir dördüncü gün var ki; çok çetindir bilesin,
Bunlar masal diyorsan… DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur’ân;
Paramparça olurdu,..Dağ Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana;
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana,
Ne kadar sevdiğini, buradan anlaşsana!
Sen ki; taparcasına, kendine kul kölesin,
Nefsini put yapana, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Bir gün var ki; çok yakın, dağların yürüdüğü,
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü,
Kâinatı toz duman, dehşetin bürüdüğü;
Kıyamet senaryosu, oyun değil bilesin;
Hâlâ ürpermiyorsan, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

O büyük mahkemede, bütün diller susacak;
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak.
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;
Açılacak önünde, defterleri herkesin;
Kendine gelmen için, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

O gün buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;
Yandıkça o deriler, değişecek bilesin ;
Hâlâ secde yok ise, DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Gör ki, Dünya sırtında, nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ’ya, dolu dizgin koşuyor;
Diyor ki; işte cennet, gayret et ki giresin;
Ey! en şerefli varlık… DAHA KUR’ÂN NE DESİN!..

Devamını okuyun...>>

08 Kasım 2008 Cumartesi

2 Yaşından Bülüğ Çağına Kadar Sünnette Çocuk EĞİTİMİ (2. BÖLÜM)

II- İhtiyaçlar İçin Çocuğun Gönderilmesi

Bu husus, çocuğun sosyal açıdan gelişmesinde önemli bir faktördür. Çünkü çocuğun, evin veya ana ve babasından birinin ih­tiyaçların yerine getirmesi, onun hayatında olumlu yönde aktif bir rol oynar. Çünkü bu vesilesiyle hayatın bilinmeyen yönlerini tanır. Bu tanımanın verdiği sevinç ve neşeyi, iş ve olaylar karşısında kendine olan güveni hisseder. Geleceğinde rol oynar, çünkü küçüklüğünde bir tecrübe ve maharet kazanmış olur. Bu tecrübe ve maharetle, herhangi bir karışıklık, düzensizlik ve bozukluk olmadan sağlam adımlarla hayatını sürdürebilir.
Sabit, Enes’in (r.a.) şöyle dediğini nakletmektedir: Birgün ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) (bir haceti için) hizmetine koşmuştum. Sonra işimi bitirince (içimden) “Peygamber (s.a.v.) kaylûle (öğle) uykusundadır” di­yerek oyun oynayan çocukların yanına gittim. Ben onların oyununa ba­karken Rasûlüllah (s.a.v.) geldi ve oyun oynayan çocuklara selam verdi. Derken beni çağırdı ve bir haceti için gönderdi. Ben de gittim. Rasûlüllah (s.a.v.) bir gölgede oturdu. Nihayet ben O’nun huzuruna gel­dim. Anamın yanına dönmekte gecikmiştim. Yanma gittiğimde anam:
“Niye geciktin? diye sordu. Ben:
“Rasûlüllah (s.a.v.) beni bir haceti için göndermişti, dedim. Anam:
“Hacet neydi? diye sordu. Bunun üzerine ben:
“O, Rasulüllah’ın bir sırrıdır, dedim. Anam:
“O halde Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sırrını muhafaza et! dedi.
Sabit der ki: Enes bana: “Eğer onu birisine söyleyecek olsaydım, onu sana söylerdim ey Sabit!” dedi.[196]
Said b. Müseyyib anlatıyor: Urve b. Zübeyr ve İbrahim b. Talha ile birlikte oturuyorduk. Dedim ki: Ebu Said el-Hudrî’nin “orta namaz ikin­di namazıdır” dediğini duydum. Derken İbn Ömer bize uğradı. Urve “İbn Ömer’e birisini gönderin, ona sorun” dedi. Biz de sormak üzere ona bir çocuk gönderdik. Sonra çocuk geldi ve onun öğle namazı olduğunu söyledi. Biz çocuğun sözünde şüphe ettik. Hep birlikte kalkarak İbn Ömer’e gittik ve ona sorduk. O da orta namazın öğle namazı olduğunu söyledi.[197]
Ali (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) beni yaşlı başlı insanlara (görevli olarak) göndermişti. Ben ise henüz genç idim. Bana şöyle bu­yurdu:
“Sana davacı ile davalı geldiği zaman, diğerini dinlemeden birini dinleyerek hüküm vermet Zira bu durumda hüküm ver­mek seni helak eder.”[198]
(412) Abdurrezzak, a.g.e., XI, 84.
İbn Abbas der ki: Çocuklarla birlikte oynuyordum. Derken Rasûlüllah (s.a.v.) geldi. Ben hemen bir kapının arkasına gizlendim. Ama o gelerek enseme bir dokundu ve:
“Git bana Muaviye’yi çağır, dedi. Ben derhal gidip geldim ve:
“O yemek yiyor, dedim. Sonra bana tekrar:
“Git bana Muaviye’yi çağır, dedi. Yine ben derhal gidip geldim ve:J
“O yemek yiyor, dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):
“Allah onun karnını doyurmasın! buyurdu.[199]
Enes der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) helaya girerdi. Ben ve benim gibi bir çocuk bir su kabı taşırdık. Bu su ile temizlenirdi.[200]
Bir alacağı istemek gibi durumlarda görevlendirilen çocuği yumuşaklık ve nezaketi öğretmek, bu işin âdâbındandır. Eb Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: insanlara borç para veren bir adam vardı. Hizmetçisine şöyle derdi: “Fakire varırsan ondan vazgeç, onu affediver! Umarım Allah dî bizi affeder. Adam Allah’a kavuştu ve Allah onu affetti.[201]
Ebu Mes’ûd’dan gelen rivayette de Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Sizden önceki nesillerden bir adam hesaba çekildi. Ama iyilik namına hiçbir şeyi bulunamadı. Yalnız o insanların arasına karışırdı ve zengindi. Hizmetçilerine fakirin borcunu affetmelerini emrederdi. Yüce Allah “Biz buna ondan daha layıkız, onu affedin” buyurdu.[202]
Çocuklar evin, ana babanın istek ve ihtiyaçlarını yerine getirmeye alıştıktan sonra onlarda yeni bir duyarlık gelişir. Bu duyarlıkla onlar, ana-baba söylemeden arzu ve isteklerini anlar duruma gelirler. İbn Abbas (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) Meymune’nin evinde idi. Ben de Rasûlüllah’ın abdest suyunu hazırlayıp koymuştum” deyince, şöyle buy­urdu: “Allah’ım! Onu dinde ince anlayış sahibi kıl ve ona te’vili (Kur’an’ın mânâsını) öğret!”[203]
Görüldüğü üzere, Peygamber (s.a.v.) hizmetçilerinden ötürü dua S etmek suretiyle çocukları ödüllendirmektedir. Hepimiz bunu fazlasıyla yapmak durumundayız. Umarız ki, Allah yapılan duaları bir an kabul buyurur.[204]

III- Çocuğun Selama Alıştırılması

Selâm, müslümanlar arasında İslâmî bir dirlik temennisidir. Çocuk, çeşitli seviyelerdeki insanlarla karşılaşır. Bu durumda onun da, insanlarla beraber yapacağı konuşmanın anahtarım tanımaya ihtiyacı vardır. Çocuğa selam sünnetinin kazandırılmasında, Rasûl (s.a.v.) ve ashabından güzel bir uygulama görmekteyiz:
Enes (r.a.) çocuklara uğrar ve onlara selam verirdi. O, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) da böyle yaptığım söylerdi.[205] Daha önce de üzerinde durulduğu gibi, Rasûlüllah (s.a.v.) gelir, oyun oynamakta olan çocuklara selam verirdi.
İbn Hacer, rivayetler üzerine şunları söyler:
Sâbit’in rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) ensârı ziyaret eder, çocuklarını selamlar, onların başım sıvazlar ve onlara dua ederdi.[206] Bu hadis, söz konusu davranışın Rasûlüllah (s.a.v.) tarafından periyo­dik olarak çok defa yapıldığını ifade etmektedir. Ama “Peygamber (s.a.v.) çocuklara uğrar ve onlara selam verirdi” rivayeti böyle olmayıp o an için zuhur eden bir hâdise olduğu anlaşılmaktadır. Sözü edilen çocukların isimlerini ben tesbit edemedim. Ebu Davud’un rivayetine göre Enes şöyle der: “Peygamber (s.a.v.) bize gelmişti. Ben de çocuklarla birlikteydim. Bize selam verdi ve beni bir haceti için yolladı. Beklemek üzere Rasûlüllah (s.a.v.) yola oturdu. Nihayet ben döndüm.” İbn Battal der ki: “Çocuklara selam vermek, onları şeriatın âdabına alıştırmak, yaşlıların kibir ve gururu bırakarak şefkat ve tevazu örneği gösterme mânâsını taşımaktadır.” Fitneden korkulması durumunda, özellikle er­genliği yaklaşmış ve tek başına bulunan güzel bir oğlana selâm vermek, bu genel hükümden istisna edilmiş ve meşru görülmemiştir.[207]
Çocuğun ana babasına veya yetişkinlere selâm vermesine gelince, bilhassa eve girdiği zaman çocuk selamla başlamaya alıştırılmalıdır.
Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Küçük büyüğe, binitli olan yürüyene, yaya olan ot­urana az olan. çok olana selam verir.”
Enes’den gelen rivayette de Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Yavrucuğum! Aile efradının yanına vardığında selam ver ki, bu senin ve ailen için bereket olsun!”[208]

IV- Hastalandığında Çocuğun Ziyaret Edilmesi

Hastalandıklarında çocukların ziyaret edilmesi, sosyal bağların kurulmasına katkıda bulunur. Küçüklüğünde, büyüklerin gelip kendisi­ni ziyaret ettiklerini gören bir çocuk, bu güzel adeti bilahere alışkanlık haline getirir. Ayrıca bu nevi ziyaretler, onun acı ve ıstırabını fifletir. Eğer ziyaret, çocuğu İslam’a, imanda sebata, Allah’a dua ve tevbeye da­vet etmekte desteklenirse, işte o zaman meyvesini tam verir ve sevabın katlanmasına vesile olur. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yaptığı da buydu.
Enes (r.a.) anlatıyor: Peygamber’e (s.a.v.) hizmet eden yahudi bir çocuk vardı. Derken hastalandı, Ziyaret etmek üzere Pey­gamber (s.a.v.) ona gitti. Başucunda oturan Peygamber (s.a.v.) ona:
“Müslüman ol! dedi. Çocuk hemen yanındaki babasına baktı ve babası:
“Ebu’l-Kâsım’a itaat ett dedi. Çocuk derhal İslam’ı kabul etti. Peygamber de (s.a.v.) çıkarken şöyle diyordu:
“Onu ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun.[209]
Böylece Rasûlüllah’ın (s.a.v.), çocuğun gönül dünyasına birşey yerleştirmek için her fırsatı değerlendirdiğim, her görüşmede ona fay­dalı bir ilim öğrettiğini ve iyiliğe alıştırdığını görmekteyiz.[210]

V- Çocuğun Arkadaş Çevresi Edinmesi

İnsanlar arasındaki içtimaî sünnetlerden birisi de dostluk ve ar­kadaşlıktır. Topluma karışarak insanları tanımak, onların arasından kendisine yakın bir çevre edinmek, onlarla birlikte sevgi ve kardeş hayatı yaşamak beşer tabiatının bir gereğidir.
Ana baba, çocuğuna uygun ve iyi bir arkadaş seçerse, onun ıslah ve yetiştirilmesinde pedagojik bir kapıyı açmış olurlar. Çocuğun he­rhangi bir çocuğu arkadaş seçeceğini farkettiğimiz zaman -çünkü biz onun fitratma karşı koyamayız- o takdirde bize düşen, Allah’a itaatta ve İslamî hayatta ona destek olacak iyi bir arkadaşın seçiminde yardımcı olmaktır. Bundan dolayı Rasûlullah’ın (s.a.v.) çocuklarla birlikte oy­nadığını, kendisi bir Peygamber ve önder olduğu halde toplu olarak oyun oynamakta olan çocuklara uğrayıp selam verdiğini, sert ve kaba davranarak onları kovmadığını, aksine Enes hadîsi’nde geçtiği üzere Allah’tan esenlik ve rahmetin inmesi için onlara dua ettiğini görüyoruz. Bütün bunlar, insanlardan uzak durmaksızın yaşıtları arasında sosyal bir atmosfer içinde çocuğun büyüyüp gelişmesi konusunda Rasûlüllah’m İhtimam ve ihtirasını göstermektedir.[211]

VI-Çocuğun Alış-Verişe Alıştırılması

Sosyal ve ekonomik bakımdan Rasûlüllah’ın (s.a.v.) çocuğun geliştirilmesine gösterdiği ihtimamı, hayatın tüm alanları için onu yönlendirmesinde ve içinde büyüdüğü yeni toplum ve yeni hayatın gerçekleri karşısında onun gösterdiği duyarlıkta ortaya çıkar. Alış-veriş çocuğa güçlü ve sosyal bir aksiyon kazandırır. Çünkü kendisi gibi çocuklarla beraber hayatın içindedir ve muamelede bulunmaktadır. O hayat içinde şartlara alışır ve bundan büyük ölçüde faydalanır. Ayrıca alış-veriş sosyal yönden kendine olan güveni kazandırır. Artık normal bir insana dönüşür. Hayat tarzından yavaş yavaş ciddiyeti öğrenir, şakadan uzak durur ve alış-verişe alışır. Böylece çocuk bulunduğu yerde, kendisine zarar veren aşırı nazlanmadan uzak olarak hayatı sağlam bir şekilde tanıma imkanına kavuşur,
Rasûlüllah (s.a.v.), tecrübe ve alış-verişini Allah’ın bereketli kılması için çocuğa dua etmiştir.
Amr b. Hüreys’in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Abdullah b. Ca’fer’e uğramıştı. O da bir çocuk olarak alış-veriş yapıyordu. Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’ım! Onun alış-verişini bereketli kıl!” buyurdu.[212]
Peygamberin (s.a.v.) muhterem amcasının oğlu bu şerefli çocuk alış-veriş yapıyor, onun yaptığı işi Rasûlüllah (s.a.v.) normal karşılıyor ve ona dua ediyordu. Gönül, içinde yaşadığımız toplumun da bunları bil­mesini arzu ederdi.[213]

VII- Çocukların Meşru Düğün Ve Törenlere Gelmesi

Bu da başka bir toplanma yeridir. Çocuklar buraya gelirler ve birgün asıl üyesi olacakları bu tören ve toplantıyı tanırlar. Büyük-küçük insanları seyrederler, güzel konuşmaları, ilahi ve marşları din­lerler. Bütün bunlarla içleri açılır, duyguları harekete geçer ve sosyal yönleri gelişir.
Rasûlüllah (s.a.v.) düğün törenlerinde çocukları görüyor ve onların gelişlerini benimsiyordu. Onları yadırgamıyor, oraya gelen herkese dua ediyor ve dolayısıyla çocuklar da o duadan payını alıyordu.
Enes’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) düğünden dönen çocuk ve kadınları görmüş, (sevincinden olacak ki) derhal ayağa kalkmış ve: “Allah şahit, sizler bana insanların en sevimîilerindensiniz” demişti. Bununla o ensarı kasdediyordu.[214]
Bu hadisle, çocuğa sosyal bir yapı kazandırma, onu alıp meclis ve toplantılara, düğün törenlerine götürme hususunda Rasûlüllah’ın (s.a.v.) gösterdiği ihtimamı görmekteyiz. Aynı şekilde onun taziyeye götürülmesinde de bir sakınca yoktur.[215]

VIII- Çocuğun Salih Akrabalarının Yanında Gecelemesi

Salih akrabalarının evinde geceleyerek ikinci bir aile hayatını gören çocuk, onlarla olan münasebete alışır. Bilgi, anlayış ve dindarlık bakımından onlardan faydalanır. Böyle bir hareket çocuğu sıla-i rahim yapmaya alıştırır, akrabalarına karşı sevgi bağlarının güçlenmesini sağlar ve sosyal ilişkilerini düzenler. Ayrıca ileriki yıllarda o tatlı ve güzel günleri hatırlayıp düşündükçe, kendisinde iyi bir iz bırakır. Tabii ana baba, yanında kalacağı akrabasının ilim ve takvasından faydalan­masını çocuğa öğütlerse, çok daha güzel olur.
İşte İbn Abbas (r.a.)— Salih akrabalarını ziyaret ederek onlardan faydalanma konusundaki hırsını anlatmakta ve bütün çocuklara örnek olmaktadır. O der ki: Peygamber’in (s.a.v.) zevcesi teyzem Meymune binti’l- Haris ‘in (r.a.) evinde geceledim. Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) nasıl namaz kıldığını gözetliyordum.[216]
Yine Teyzesi ve mü’minlerin anası Meymune’nin yanında gecele­diğini ifade eden İbn Abbas der ki: Ben yaştığın enine doğru uzandım. Rasûlüllah (s.a.v.) ile zevcesi ise uzunluğuna yattılar. Çok geçmeden Rasûlüllah (s.a.v.) uyudu. Gece yansı veya ondan az önce yahut az son­ra uyandı. Eliyle yüzünü silerek oturdu. Sonra Al-i Imran suresinin son on ayetini okudu. Sonra asılı duran bir su tulumuna davrandı. Ondan abdest aldı. Abdestini güzelce aldıktan sonra kalkarak namaz kıldı. Ibn Abbas der ki: Ben de Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yanıbaşına durdum. Derken sağ elini başımın üzerine koydu ve sağ kulağımı tutarak onu büktü. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Sonra hafif iki rer’at daha kıldı. Sonra (mescide) çıkarak sabah namazım kıldı.[217]

IX- Rasûlullah’ın (s.a.v.) Çocuklarla Olan Birlikteliğine Pratik Bir Örnek

Bu üniteyi bitirirken, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) çocuklarla olan bera­berliğinden pratik bir örnek, güzel bir kesit sunmak istiyoruz.
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) huy ve ahlâk bakımından insanların en güzeli idi. Benim sütten kesilmiş Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Peygamber (s.a.v.) bize geldiğinde: “Ey Ebu Umeyr! Ne yaptı nuğayr!” derdi, Nuğayr, kardeşimin oynayıp durduğu bir kuş idi. Rasûlüllah (s.a.v.) evimizde iken bazan namaz vakti gelirdi, hemen emir verir, altındaki yaygı süpürülür ve üzerine su.serpilirdi. Sonra na­maza durur, biz de arkasında durur ve bize namaz kıldınrdı.[218]
Büyük hadis âlimi Ibn Hacer Askalânî bu hadisi açıklarken çok kıymetli ve detaylı bilgiler vermektedir. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uyguladığı çocuk eğitim sisteminin temellerini ve müslümanların bu husustaki duyarsızlıklarını yakından görmek mümkün olacaktır.
İbn Hacer[219] der ki: Bu hadiste bilinmesi gereken birçok hüküm bulunmaktadır. İbnu’1-Kâs adıyla şöhret bulmuş Şafiî fakih Ebu’l-Abbas Âhmed b. EM Ahmed et-Taberî, sözkonusu bilgi ve hükümleri müstakil bir eserde toplamıştır. Eserinin başında Îbnu’1-Kâs, bazı insanların, faydasız ve lüzumsuz şeyleri rivayet ediyorlar ge­rekçesiyle hadisçileri ayıpladıklarını, buna da söz konusu “Ebû Umeyr hadisi’ni örnek gösterdiklerini kaydetmektedir. îbnu’l-Kâs: “O insanlar bu hadisten çıkarılan fikıh, edep ve terbiye ile alakalı altmış hüküm ve meseleyi bilmemektedir” demekte ve detaylı olarak onları ele almak­tadır. Ben onun maksadını yansıtarak o maddeleri özetledim, sonra da bazı ilavelerde bulundum:[220]
1- Tokalaşma meşrudur. O rivayette Enes: “Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) elinden daha yumuşak bir ele dokunmadım” demektedir. Bu hüküm ve uygulama kadınla değil erkekle ilgilidir.
2- Şakalaşma ve şakanın tekrarı caizdir. Şakalaşma bir ruhsat değil, sünnetin ortaya koyduğu mubah bir davranıştır. Mümeyyiz ol­mayan çocukla şakalaşmak ve şaka yapılana ziyareti tekrarlamak caiz­dir.
3- Kibir ve gururu terketmek gerekir. Büyüğün yoldaki durumu ile evdeki durumu farklıdır; yolda vakarla hareket eder, evde ise şaka ya­par, şen ve şakrak olur.
4- Büyük olsun küçük olsun arkadaşla latife yapmak, onun halini sormak gerekir.
5- Henüz evlenmemiş ve çocuğu olmamış kimselere künye takmak caizdir.
6- Çocuğun kuşla oynaması caizdir.
7- Ana babanın, çocuğunu mubah olan oyun ve oyuncakla başbaşa bırakması caizdir.
8- Mubah eğlenceler için para harcamak caizdir.
9- Kuşu kafes ve benzeri bir yerde tutmak, kanadını kesmek caiz­dir. Çünkü Ebu Umeyr’in kuşunun bu iki ihtimalin dışında olması düşünülemez. Bunlardan, yani kafeste tutmak ve kanat kesmekten hangisi gerçekleştiyse, diğeri de aynı hükme tabidir.
10- “Hikmet sahibi, ancak akleden ve anlayan kimsenin yüzüne hitap eder” diyenin aksine, yüzyüze çocuğa hitap etmek caizdir.
11- Hayvan için olsa bile ism-i tasgir yapmak (ismi küçülterek kullanmak) caizdir.
12- Akıl ve idraklerine göre insanlara davranmak esastır.
13- Büyük (ve itibarlı bir) kimse bir toplumu ziyaret ettiği zaman, aralarında eşit muamele etmelidir. Peygamber (s.a.v.) Enes ile musafa-ha yapmış, Ebu Umeyr ile şakalaşmış, Ümmü Süleym’in yatağında uyu­muş, evlerinde onlara namaz kıldırmış, nihayet onların hepsi Peygamber’in (s.a.v.) bereketine nail olmuştur.
14- Okşamak için çocuğun başını sıvazlamak caizdir.
15- Rahatsız etmemesi durumunda adını küçültme yoluyla, yani ism-i tasgir sigasıyla birisini çağırmak caizdir.
16- Bir kimsenin bildiği bir şeyi sorması caizdir. Çünkü Peygam­ber (s.a.v.) kuşun öldüğünü bildiği halde, “ne yaptı/ne oldu nuğayr” demişti.
İbn Hacer sözünü şöyle devam ettirir: “Çocuğun mutlak mânâda kuşla oynayabilmesi konusunda, İbnu’l-Kâs’m bu rivayeti delil olarak kullanması tenkide mevzu olmuştur. Ebu Abdümelik der ki: “Hayvanlara acı çektirmenin yasaklanın asiyi a bu hükmün mensuh (geçersiz) olması mümkündür.” Kurtubî de şöyle der: “Doğrusu hükmün geçersiz olması (nesh) sözkonusu değildir. Çocuğun eğlenmesi için kuşu tutmasına ruhsat verilmiştir. Ama ölünceye kadar işkence ve acı çektirmek asla mubah kılınmamıştır.” Ebu Umeyr hadisiyle ilgili olarak İbnu’1-Kâs ve diğer âlimlerin söz konusu yapmadığı hüküm ve mesele­lerden birisi de şudur: Sabitin Enes’den yaptığı başka bir rivayette Ebu Umeyr’in ölüm olayı anlatılırken; “Derken çocuk hastalandı ve öldü” cümlesi yer almaktadır. Çocuğun anası Ümmü Süleym ölüm olayını ko­cası Ebu Talha’dan gizlemiş, sabah olunca söylemiştir. Ebu Talha da Peygamber’e (s.a.v.) giderek durumu haber vermiş. Peygamber (s.a.v.) karı-koca ikisine de dua etmiştir. Çok geçmeden Ümmü Süleym gebe kalmış ve bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiştir. Enes çocuğu Peygam­ber’e (s.a.v.) getirmişti. Peygamber (s.a.v.) çocuğa tahnik[221] yaptı ve adını Abdullah koydu.”
Böylece çocuğun sosyal yapısının, şahsiyetinin oluşum ve eğitiminde önemli bir unsur olduğunu ve bunun, toplum içinde kendine olan güveni gerçekleştirdiğini görmekteyiz. [222]

IV- Ahlâkî Yapı

“Çocuğunu iyi eğiten kimse, düşmanının bel kemiğini kırar.”[223]

Giriş:

Ahlâk “huluk” kelimesinin çoğuludur. Huluk -Sıhâh’ta geçtiği gibi seciye ve tabiat demektir.
Kurtubî, Tefsirinde şu açıklamayı yapar: “Huluk kelimesinin sözlük mânâsı insanın kazandığı “edep” demektir. Artık edep, insanda bir yaratılış gibi tezahür etmektedir. Ama insanın tabiat ve yapısında olan “edep” ise “hîm” adını alır. “Hîm” seciye ve tabiat an­lamındadır. Aynı lafızdan bunun tekili yoktur. Bu durumda “huluk” sonradan kazanılan tabiat, “hîm” ise içgüdüyle ilgili olan fitrî tabiat de­mektir.”[224]
Kurtubî’nin “huluk” üzerine yaptığı tarife göre, bu ahlâkî yapıya çocuğun ihtiyacı bulunmaktadır. Bir önceki ünitede ele alman, çocuğun sosyal hareketinin sağlıklı olması için bu şarttır. Bunun oluşması için mutlaka gayret gösterilmelidir. Çünkü sonradan kazanılan tabiattan, içgüdüye bağlı olan fıtrî tabiata geçme işi zordur. Ahlâkını düzelteceğim diye yapılan bu iş bir ömür kadar zaman alır. Ayrıca fıtrîlik, duruluk ve söyleneni hemen yerine getirme özelliğinde olan çocukluk safhasında, ana babanın ve eğitimcilerin gayret ve çaba göstermesi gerekmektedir.
İmam Gazzâlî ve İbnu’l-Kayyim gibi büyük âlimler bu hassas nok­taya işaret etmişlerdir. İbnu’l-Kayyim, Ahkâmu’l-Mevlûd’ünde der ki: “Çocuğun en çok muhtaç olduğu şey, onun ahlâkına itina gösterilmesi meselesidir. Çünkü çocuk, uzlet, öfke, inat, acelecilik, hafif meşreplik, taşkınlık, hiddet ve aç gözlülük gibi huylarda eğitimcinin ona ka­zandırdığı alışkanlıklar doğrultusunda gelişir. Büyüdüğünde bunları izâle etmesi güçleşir ve bu huylar artık onun ayrılmaz sıfatlan haline gelir. Eğer o bu huy ve sıfatlardan ciddi olarak korunmazsa, birgün bunların onu rezil ve rüsvay etmesi kaçınılmazdır. Bundan dolayı in­sanların çoğunun ahlâkında bozulma ve sepma görülmektedir. Bu da onların yetişme tarzından kaynaklanmaktadır.”
Rahmetli eski Şeyhu’l-Ezher Muhammed Hıdır Hüseyin, şu sözüyle edep ve güzel ahlâkı yerleştirme konusunda çocukluk döneminin değerlendirilmesinin önemine işaret etmiştir: Çocuk, saf ve temiz fitrat üzere doğar. Onun sade ruh ve yapısı bir huy ve davranışla karşılaştığında, o huy ve davranışın şekil ve suretini alır. Sonra o şekil ve suret, yavaş yavaş ruhun her tarafinı sarar, çocuğun ayrılmaz sıfatı haline gelir ve ona karşı koymasına da engel olur. Nasıl ki biz, tanımadığımız yabancılar içinde kültürlü ve sosyal ilişkisi iyi olan birini gördüğümüzde, onun, Allah’ın şerefli ve faziletli evlerde büyütüp yetiştirdiği insanlardan olduğuna hükmederiz.”[225]
Şimdi, çocuklar için ahlâkî yapının unsurlarının ve bu yüksek yapının temellerinin ne olacağı sorusuna cevap vermek gerekiyor. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetini gözden geçirdiğimizde, bunların beş te­mele dayandığını görüyoruz. Burada tafsilatlı olarak bunlara temas et­mek istiyoruz.[226]

I- Ahlâk Ve Âdap

İbn Hacer şöyle der: Edep, söz, fiil ve davranış itibariyle takdir edilen ve övülen şeyleri yapmaktır. Bu, güzel ahlâk sahibi olmak de­mektir. “Hoş ve güzel karşılanan söyleri yerine getirmek” veya “büyüklere hürmet etmek, küçüklere yumuşak ve şefkatli davranmak” diyenler olduğu gibi, edep kelimesinin “yemeğe davet” mânâsına gelen “me’debe” den alındığı görüşünde olanlar da vardır.[227]
Cüneyd’e (r.a.) edebin mahiyeti sorulduğunda, “güzel dostluk ve iyi muamele” cevabını vermiştir.[228] Bu itibarla sosyal ilişkilerde ede­bin önemi hemen göze çarpmaktadır. Hatta edep, büyük ve küçüğün kimliğini gösteren dış görünümdür. Bundan dolayı da çocuğa edep elbis­esini giydirmek ahlâk eğitiminde öncelik sırasını taşır.
Şair Salih b. Abdilkuddûs der ki: [229]
Çocukluk döneminde eğittiğin kimse
Suyunu alan ağaç gibidir.
Nihayet görürsün onu taze yapraklanmış
Kuruduğunu gördükten sonra onun.
Bırakmaz yaşlı huy ve ahlâkını
Girinceye kadar şu kara toprağa
Cehaletten kurtulduğunda döner yine cehalete
Tekrar nükseden kronik hastalık gibi.[230]

A. Çocuklara Âdap Kazandırma Konusundaki Rivayetler

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ahlâkî yapıya verdiği büyük önemi gördüğümüzde, çocukların edepli ve terbiyeli yetiştirilmesinin ehem­miyeti daha çok ortaya çıkmaktadır. Rasûlüllah (s.a.v.) çocuklara ka­zandırılacak “tabiî huy ve sağlam karakterin, günah ve hataları ortadan kaldıran sadakadan daha üstün olduğun” ifade etmiştir. Oysa sada­kanın İslâm’da önemli bir yeri olduğu bilinen bir husustur.
Semura’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kişinin, çocuğunu edepli yetiştirmesi bir sâ’ sada­ka vermesinden daha hayırlıdır.”[231]
Rasûlüllah (s.a.v.) ana ve babaya, çocuğa verilecek en büyük he­diyenin veren faziletli mirasın güzel bir terbiye olduğunu açıklamıştır. Saîd b. el-Âş’ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir baba çocuğuna güzel bir terbiyeden daha üstün birşey bağışlamamıştir.”[232] Bundan dolayı Ali el-Medînî (r.a.) şöyle diyordu: “Çocuklara miras olarak edep bırakmak, mal bırakmaktan daha hayırlıdır. Edep çocuklara dost ve kardeş sevgisi, mal, ve statü ka­zandırır, dünya ve ahiret mutluluğu sağlar.”[233]
Bazı insanlar ihmalkârlık veya gevşeklik göstererek bu edebin öneminden gaflet etmekte ve bunu basit işlerden saymaktadır. O insan­lar böyle bir davranışın, çocuğun ana babaya karşı gelmesine zemin hazırladığının farkında değildir. Aynca o zavallılar, iyi bir terbiyenin, yemek-içmek gibi çocuğun babası üzerindeki hakkı olduğunu da bilme­mektedir.
İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v,) şöyle bu­yurmuştur: “Çocuklara ikramda bulununuz, onları güzel terbiye ediniz.”[234]
Selef-i sâlih edep ve terbiyenin önem ve değerini kavramış; çocuklarını ikaz etmiş, ümmete nasihatte bulunmuş ye bu uğurda bir ömür harcamıştır, işte büyük sahâbî Abdullah b. Ömer (r.a.)…[235] Ana babasına nazik bir şekilde seslenmekte ve onların önüne (sanki) bir matematik denklemi koyarak şöyle demektedir: “Oğluna iyi bir edep ve terbiye ver! Çünkü sen ona verdiğin eğitim ve öğretimden sorumlusun! Oğlun da sana itaat ve iyilik etmekten sorumludur.”
Sağlam bir ruh ve karakter yapısına sahip olması için çocuğa bu ihtimamı göstermek gerekmektedir. Çünkü iyi bir edep ve terbiyeden keskin akıl, keskin akıldan güzel alışkanlık, güzel alışkanlıktan beğenilen ve övülen hasletler, beğenilen ve övülen hasletlerden sâlih amel, sâlih amelden Rabbin rızası, Rabbin rızasından ebedî saadet ve izzet meydana gelir. Çirkin edep ve terbiyeden bozuk akıl, bozuk akıldan kötü alışkanlık, kötü alışkanlıktan âdi hasletler, âdi hasletlerd­en kötü amel, kötü amelden Rabb’in gazabı, Rabb’in gazabından da ebe­di zillet doğar.[236]
Bu yüzden selef-i sâlih bu hususta çocuklarını gereği gibi yönlendirmiş, onlara iyi bir edep ve terbiye mirası bırakmıştır, işte on­ların hayatı… Birlikte görelim…[237]

B- Selef Hayatından Örnekler:

Ruveym b. Ahmed el-Bağdâdî oğluna der ki: ‘Yavrum! Amelini tuz, edebini un kıl! Yani, edebini o kadar çok takın ki, hal ve gidişatın içinde edebin oranı, unun, içine konulan tuza oranı gibi çok olsun. Az amelle beraber takınılan çok edep, az edeple beraber işlenen çok amel­den daha hayırlıdır.”[238]
İbrahim b. Habib de der ki: Babam bana şöyle derdi: “Fakih ve âlim şahsiyetlere git, onlardan ilim, irfan ve edep öğren! Çünkü bu bana çok hadisten daha hoş ve daha sevimli geliyor.”[239]
Seleften bir zat oğuluna: “Yavrucuğum! Edepten bir konu öğrenmen, yetmiş ilim konusunu öğrenmeden bana daha güzel geliyor” derdi. Ebû Zekeriyyâ el-Anberî de şöyle der: “Edep olmadan ilim, odun-suz ateş gibidir. Ilimsiz edep de bedenaiz ruh gibidir.”[240]
Çocuklara iyi edep ve güzel terbiye kazandırma konusunda Rasûlüllah’ın (s.a.v.) özellikle vurguladığı önemli noktalar nelerdir? Ha­disler araştırıldığında, bunların dokuz noktada toplandığını görmek mümkündür.[241]

C- Çocuklar İçin Nebevî Âdabın Türleri[242]

1-Ana Babaya Karşı Âdap

Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) yanında bir oğlu olan adam gördü. Rasûlüllah (s.a.v.) çocuğa:
“Bu kimdir? dedi. Çocuk:
“Babamdır, cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):
“O halde onun önünde yürüme, onun hoşlanmayacağı ve karşı çıkacağı birşey yapma, ondan önce oturma ve onu adıyla çağırma!”[243]
Ebu Ğassân ed-Dabbî anlatıyor: Babamla birlikte yürüyordum. Derken Ebu Hüreyre (r.a.) ile karşılaştık. Ebu Hureyre:
“Bu kimdir? dedi. Ben:
“Babamdır, dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi:
“Babanın önünde yürüme, onun arkasından veya yanıbaşından yürü. Seninle onun arasına birisini alma, babamın bulunduğu yerin çatısında dolaşma onu korkutursun, baban sana bakarken önünde eti sıyrılmış kemik yeme .belki onu canı ister.”[244]

A) Ana Babaya Hitap Şekli:

Ebu’l-Beddâh et-Tücîbî der ki: Saîd b. el-Müseyyeb’e:
“Ana babaya iyilik etmeye dair bütün ayetleri öğrendim. Fakat “Onlara güzel ve tatlı söz söyle”[245] ayetini bilmiyorum, bu ne demek­tir? dedim,
İbnu’l-Müseyyeb şu cevabı verdi:
“Bu, suçlu kölenin, efendisine sert ve kaba konuşmasıdır.”[246] Hz. Ömer sözkonusu ayeti, ana babasına çocuğun “babacığım, ana­cağım” demesi şeklinde açıklamıştır.[247]
Tâcuddîn es-Sübkî der ki: Evimizin girişinde oturuyordum. Bir köpek geliverdi. Hemen ben:
“Köpek oğlu köpek defol!” dedim. Bunun üzerine içerden babam bana serzenişte bulundu. Ben “O köpek oğlu köpek değil mi? deyince, bana şu cevabı verdi:
“Öyle diyebilmenin şartı hor görmemektir.” Ben de:
“Bu faydalı bilgidir” dedim.[248]
Buna göre çocuklar, ana babalarından birşey öğrendiklerinde “Gerçekten bu faydalı bilgidir (veya baş üstüne)” diyerek onların gönüllerini hoş tutmak ve kendilerini de tevâzua alıştırmak durumun­dadır.[249]

B) Ana-Babaya Bakma Âdabı

İbn Abbas’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Baba çocuğuna bakar da çocuk onu sevindirirce, çocuğa bir köleyi azat etme sevabı verilir.” Denildi ki “Ya Rasûlallah! üçyüz altmış defa bakarsa ne olur?” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Allahu Ekber (Allah herşeyden daha büyüktür)” buyurdu.[250]
İbn Abbas’ın da (r.a.): “Ana babasının yüzüne rahmet nazarıyla bakan kimseye Allah makbul bir hac sevabı yazar” dediği rivayet edil­miştir.[251]
Son olarak, ana babanın çocuğuna kazandırması gereken edep hakkında açık bir usul ortaya koyan bir âlimin sözüne yer vermek is­tiyoruz:
Velîd b. Nümeyr, babasının şöyle dediğini duymuştur: Sahabe nes­li derdi ki: “Olgunluk Allah’tandır, edep ise babalardandır.”[252]
İlimden önce âlimlerden edep, terbiye ve ahlâkın öğrenilmesi hu­susunda babaların çocuklara olan tavsiyesi üzerinde durmuştuk. Şimdi ona ilave olarak, çocuğun âlimlere karşı takınacağı edep konusunu ayrıca ele almak faydalı olacaktır.[253]

2- Âlimlere Karşı Âdap

İmam Nevevî, Ezkâr’ında der ki: “Adıyla çağırmamak gibi ana baba için uygulanan adap kaideleri, aynen hatta fazlasıyla âlimler için de söz konusudur. Çünkü onlar Peygamberlerin varisleridir. O halde çocuğun âdet edinmesi için âlimlere karşı saygılı ve alçak gönüllü ol­mak, onların hizmetine koşmak, huzurlarında yüksek sesle konuşmamak, onlarla olan ilişkilerde nazik, kibar ve yumuşak olmak gerekmektedir.”
Alimlerin fazileti hakkında Yahya b. Muâz şöyle der: “İslâm ümmetine karşı âlimler, ana ve babalardan daha merhametlidirler.” Nasıl böyle olduğu sorulunca da şu cevabı verdi: “Çünkü ana ve babalar evladım dünya ateşinden, âlimler ise ahiret ateşinden korurlar.”[254]
Bütün bunlardan, âlimlerin huzurunda hürmet ve edebe riayet et­menin önemi anlaşılmaktadır. Bu konuda birçok kitap yazılmıştır. Ibn Kuteybe’nin Edebu’1-Âlim ve’1-Müteallim’i ile Sem’aânî’nin Edebu’1-Imlâ ve’1-Istimlâ’sı bunlar arasındadır.[255]

A) İlgili Rivayetler:

Ebü Ümâme’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Lokman oğluna: ‘Yavrucuğum! Alimlerin sohbet ve meclislerinde oturmaya bak, hikmet sahiplerinin konuşmalarım dinle! Zira Allah sağanak yağmurla ölü ve kuru araziyi dirilttiği gibi, hikmet nuruyla da ölü kalbi diriltir” diyordu.”[256]
Yine Ebü Ümâme Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Üç şey vardır ki, onları münafıktan başkası küçümsemez: İslam yolunda ağaran saç, ilim sahibi ve âdil devlet başkanı.”[257]
Ubâde b. es-Sâmit de Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: “Yaşlı ve büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen ve âlimlerimizin kadr u kıymetini bilmeyen benim ümmetimden değildir.”[258]

B) Selef Çocuklarının Alimlere Karşı Âdabından Örnekler:

Saîd b. el-Müseyyeb iki rek’at namaz kılar sonra otururdu. Derken ensar ve muhacir sahabenin çocukları etrafına toplanırdı. Onlardan hiçbir kimse ona birşey sormaya cesaret edemezdi. Ancak onlara bir ha­dis okuyarak başladıktan sonra birşey sorabilirlerdi.[259]
Rasûlüllah (s.a.v.) bir soru yönelttiğinde, meclisinde Hz. Ebu Be­kir ve Hz. Ömer bulunduğu için İbn Ömer’in sükût edip cevap verme­diğine dair hadis daha önce geçmişti. Burada ise çocukluk yıllarında İbn Abbas’ın, sahabeden ilim talebi esnasında takındığı edebin keyfiyetine dair bir örnek vermek istiyoruz.
Ikrime’nin rivayetine göre Ibn Abbas şunu anlatmıştır: Rasûlüllah (s.a.v.) vefat edince[260], ensardan bir adama:
“Gel de, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ashabına bazı şeyler soralım. Çünkü bugün onlann sayısı çoktur, demiştim Adam:
“Şaşarım sana İbn Abbas! Aralarında Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ash­abından olanlar varken, insanların sana ihtiyaç duyacaklarını mı sanıyorsun? dedi ve benden ayrıldı. Ben de tek başıma ashaba birşeyler sormaya gittim. Eğer bana belli bir adamdan hadis ulaşır ise, onun kapısına gider, içerde o öğle uykusunu (kaylûle) uyurken ben de hırkamı yastık yaparak kapısında yatardım. Rüzgâr da üzerime toprak sürüklerdi. Derken o çıkınca beni görüyor ve:
“Ey Rasûlüllah’ın (s.a.v.) amcası oğlu! Hayırdır, ne için geldin? Haber gönderseydin de ben sana gelseydim! derdi. Ben de:
“Hayır, benim sana gelmem daha doğrudur/uygundur, diyor ve artık ona hadisi sorardım. Ensardan olan bu adam hayli yaşadı. Niha­yet bir ara beni, insanlar etrafımda toplanmış ve bana birşeyler soruyorlarken gördü ve:
“Bu genç benden daha akıllıdır, dedi.[261]
Hasan el-Basrî de, âlimlerin meclislerinde âdaba riayet etmesi için oğluna hatırlatmada bulunur ve şöyle derdi: ‘Yavrucuğum! Âlimlerle oturduğun zaman, konuşmaktan ziyâde dinle. Güzel konuşmayı öğrendiğin gibi iyi dinlemeyi de öğren. Kendisi susuncaya.kadar hiçbir kimsenin sözünü -uzun olsa dahi- kesme!”
Son olarak, sahabî çocuk Semura b. Cündeb’in Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzurunda takındığı edebi hatırlatmak istiyoruz. O der ki: “Rasûlüllah’ın (s.a.v.) zamanında ben bir çocuktum ve O’ndan duyduk­larımı ezberliyordum. Orada benim konuşmama engel olan şey, sadece benden daha yaşlı insanların bulunmasıydı.”[262]

3- Saygı Âdabı

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Peygamberi (s.a.v.) görmek isteyen yaşlı bir adam gelmişti. Ahali ona yol açmakta ağır davranmıştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v,): “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze hürmet etmeyen kimse bizden değildir” buyurmuştur.[263]
Abdullah b. Amr’dan gelen rivayette “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüzün şerefini tanımayan kimse bizden değildir”[264] buyurmuş, Ubade b. es-Sâmit’in rivayetinde de “büyüğümüze hürmet etmeyen, küçüğümüze merhamet etmeyen ve âlimimizin kadr u kıymetini bilmeyen kimse bizden değildir” buyurmuştur.[265]
Ebu Musa’dan (s.a.v.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Saçı ağarmış yaşlı müslümana, hükümlerini çiğnemeyen ve okumayı bırakmayan Kur’an hafızı ve okuyucu­suna, âdil sultana ikram etmek Allah’a saygıdandır.”[266]
İbn Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kendimi rüyada bir misvakla misvaklanırken gördüm. Derken bana biri ötekine göre daha büyük iki adam geldi. Ben misvakı küçük olana verdim. Bunun üzerine bana “Büyüğe ver” denildi. Beri de onu büyük olana verdim.”[267]
Ebu Yahya el-Ensârî anlatıyor: Abdullah b. Sehl ile Muhayyısa b. Mes’ud, Hayber’e gittiler. O zaman Hayber sulh halinde idi. Orada işlerini görmek için birbirlerinden ayrıldılar. Derken Muhayyısa, Abdullah’ın yanına geldiğinde onu kanlar içinde ölü olarak buldu. Sonra Medine’ye geldi ve Mes’ud’un çocukları Abdurrahman b. Sehl ile Hu-veyyisa, Peygamberin (s.a.v.) huzuruna gittiler. Orada Abdurrahman konuşmak isteyince Rasûlüllah (s.a.v.) ‘Taşça büyük olan konuşsun” buyurdu. Abdurrahman en küçükleri idi.[268]
Böylece büyüklere ve âlimlere saygı âdabının ve konuşmada onla­ra öncelik hakkı verilmesinin önemini görmüş oluyoruz. Ancak küçüğün konuşması arzu edildiğinde veya kendisi sual sorma ve sorulma konu­munda ise o zaman önce konuşur.[269]

4- Kardeşlik Âdabı:

Rasûlüllah (s.a.v.) küçük olsun büyük olsun hiçbir kardeşin he­rhangi bir silahı göstererek kendi kardeşini korkutmasına ve kalbine korku salmasına müsaade etmemiştir.
Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kardeşine bir demir parçasını gösteren kim­seye, onu bırakıncaya kadar melekler lanet eder. İsterse ana baba bir kardeş olsun.”[270]
Peygamber (s.a.v.) büyük biraderin İslam’da özel bir yerinin olduğunu da ifade etmiştir. Şüphesiz bu onun, aile yükünü, küçüklerin bakımı ve eğitim sorumluluğunu üstlenmesinden kaynaklanmaktadır.
Sahabeden Küleyb el-Cühenî (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.v.) “En büyük kardeş, baba hükmündedir” buyurduğunu rivayet etmiştir.[271]
Buna göre ebeveyn, büyük oğlunun gönlüne küçüklere sevgi ve şefkati, küçüklerin gönüllerine de büyüğe saygıyı yerleştirirse, o zaman aile nizamı dengeli bir şekilde yürür. Herhangi bir uyarı ve hatırlatmada bulunmadan herkes diğerine karşı yapacağı vazifeyi bilir.[272]

5- Komşu Âdabı:

İslam şeriatında komşunun büyük hukuku vardır. Bu hukuk, İslam toplumunun bağlarını güçlendirmek için ortaya konulmuştur. Şüphesiz çocuğun, komşu çocuklarına karşı tatbik etmesi gereken âdap ölçüleri bulunmaktadır. Peygamber (s.a.v.), çocularını bunlara alıştırmaları için babalara tavsiyede bulunmuş, komşunun acı ve sıkıntılarına ilgi gösterilmesini ve herhangi bir şekilde ona eziyet edil­memesini öğütlemiştir. Sözkonusu âdap ölçülerinin başında çocuğun, yemek üzere eline bir yiyecek veya bir meyve alarak sokağa çıkmaması gelir. Çünkü böyle yapmakla o, onu satın alamayabilecek veya maddi sıkıntı yüzünden o an için satın alma gücü olmayan komşunun çocuğunu öfkelendirmiş olmaktadır. Böylece çocuk, sokakta değil evde yemeyi alışkanlık haline getirir. Ayrıca bu davranış, çocuğun genel âdap ve görgü kurallarına sarılmasına da katkıda bulunur.
Amr b. Şuayb, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Eğer bir meyve satın alırsan, (sokakta gördüğün) çocuğa (ondan) hediye olarak ver.. Şayet bunu yapmazsan giz­lice onu eve götür. Çocuğun onu eline alarak komşu çocuğunu öfkelendirmek için dışarı çıkmasın!”[273]
Müslümanların sarılarak uygulamaları halinde şu İslam âdabı gerçekten ne kadar büyüktür! Allah bizi ve sizleri onu uygulamaya mu­vaffak kılsın![274]

6- İzin İsteme Âdabı:

İzin isteme âdabı, büyük ve küçüğün görevidir, İslam’da bunun özel yeri bulunmaktadır. Bu yüzden Allah Teala bunu, asırlar ve nesill­er devam ettikçe okunacak ayetlerle hususi olarak açıklamıştır. Bu, aile ve cemiyet hayatında da büyük bir önem taşımaktadır. Bundan do­layıdır ki, büyükleri bir yana Ebu Saîd el-Hudrî gibi sahabenin küçükleri dahi bu âdabı biliyor ve uyguluyordu.
Ubeyd b. Umeyr anlatıyor: Ebu Musa el-Eş’arî, Ömer b. Hattab’ın huzuruna çıkmak için izin istemişti. Sanki Hz. Ömer meşgul idi ki, ona izin verilmedi. Bunun üzerine Ebu Musa geri döndü. Hz. Ömer işini bi­tirince:
“Ben Abdullah b. Kays’ın (Ebu Musa’nın) sesini duymadım mı? Ona müsaade edin! dedi. Hz. Ömer’e Ebu Musa’nın geri döndüğü söylenince, derhal onu çağırttı. Ebu Musa:
“Biz bununla emrolunmuştuk, dedi. Hz. Ömer:
“Buna dair bana delil (beyyine) getireceksin! dedi. Ebu Musa da ensann meclisine giderek onlara sordu. Onlar:
“Bu konuda sana en küçüğümüz Ebu Saîd el-Hudrî ancak şahitlik edebilir, dediler. Bunun üzerine Ebu Musa, Ebu Saîd’i Hz. Ömer’in hu­zuruna götürdü. Hz. Ömer:
“Rasûlüllah’ın (s.a.v.) emir ve talimatından bana gizli kalan mı oldu? Çarşı ve pazarlarda alış-veriş yani, ticaret için çıkmak beni meşgul etti, dedi.
Mü’minlerin emiri Hz. Ömer, girmesine izin verilmeyen bir şahsın, hiç öfkelenmeden geri dönmesi gerektiğini unutmuştu. Bu hususta Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sünnetine şahitlik yapan ve hatırlatmada bulunan da Ebu Saîd el-Hudrî olmuştu.[275]
Kur’an-ı Kerim çocuğu izin istemeye alıştırmış, ana babanın bunu çocuğuna öğretmesini emretmiş, bu konuda aşamalı ve pedagojik bir yol izlemiştir. Ergenlik döneminden önce çocuk, ana babanın evlilik hayatındaki üç uygunsuz vakitte kapıyı çalarak izin ister. Bu vakitler, ana babanın (gecelik veya pijama gibi) özel kıyafetiyle bulunduğu uyku vakitleri; şafak öncesi, öğle vakti ve yatsı sonrasıdır.
Allah Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçileriniz) ve sizden henüz buluğa ermemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyun­duğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekle­rinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, sizin açık bulunabi­leceğiniz üç vakittir. Bunların dışında ne sizin için, ne de onlar için bir günah yoktur. Yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanma girip çıkabilirsiniz. Allah ayetleri size işte böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[276]
Nihayet çocuk ergenliğe erişip mükellefiyet çağına girince, artık her zaman evde ve evin dışında kapalı bulduğu kapıyı çalarak izin iste­mekle emrolunur. Şu ayet bu noktaya işaret eder: “Çocuklarınız er­genliğe erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedik­leri gibi izin istesinler. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[277]
Rasûllullah (s.a.v.) nasıl izin isterdi? Kapıyı çalan insanın aldığı vaziyet nasıl olmalıdır? Kapıya yüzünü mü, sırtını mı yoksa sağ veya sol yanını mı çevirmelidir? Bu soruya cevap vermek için şu hadisi zik­retmek istiyoruz:
Abdullah b. Büsr’un rivayetine göre Rasûlullah (s.a.v.) izin istemek üzere kapıya geldiği zaman, yüzünü kapıya çevirmezdi. Sağ veya sol yanını çevirirdi. Kendisine izin verilirse girer, aksi halde geri dönerdi.[278]
Önder peygamber çocuklardan izin istiyor:
Şüphesiz hak haktır; büyük küçük ayrımı yapmaz. Vasıf, statü ve unvanları ne olursa olsun, sünnete uymak herkesin görevidir, işte ümmetin komutanı ve öğretmeni Pegyamber (s.a.v,)… büyüklerin ve küçüklerin içinde, çocuğun hakkını bahis mevzu ederek onları irşad et­mektedir.
Sehl b. Sa’d (r.a.) anlatıyor: Rasulullah’a bir içecek getirilmişti, O da ondan içti. Sağında bir çocuk, solunda da yaşlılar bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.v.) çocuğa:
“Bunlara vermeme bana müsade eder misin? dedi. Çocuk:
“Hayır, vallahi ya Rasûlallah! Senden gelen nasibime hiçbir kim­seyi tercih edemem! dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) suyu ona verdi.[279]

7- Yemek Âdabı

Ömer b. Ebî Seleme (r.a.) anlatıyor: Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) eğitim ve gözetimi altında henüz bir çocuktum. Elim yemek kabının içinde dolaşıyordu. Bunun üzerine bana: “Ey çocuk! Besmele çek, sağ elinle ve önünden ye!” buyurdu. Artık ondan sonra hep öyle ye­dim.[280]
Enes (r.a.) anlatıyor: Ümmü Süleym, içinde hurma bulunan bir se­peti benimle Rasulullah’a (s.a.v.) gönderdi. Ama ben O’nu bulamadım. O, az önce kendisini davet ederek bir yemek yapan azatlı kölesine/ dostuna gitmişti. Ben de hemen O’na gittim. Vardığımda o yemek yiyor­du. Birlikte yemem için beni davet etti. Ev sahibi etli ve kabaklı bir tirit yapmıştı. Gördüm ki Rasûlullah (a.a.v.) kabaktan hoşlanıyor. Ben de kabağı toplayıp O’na yaklaştırmaya başladım. Yemeği yeyince Rasûlullah (s.a.v.) evine döndü. Ben hurma sepetini önüne koydum. Rasûlullah (s.a.v.) yemeye ve bölüştürmeye başladı. Nihayet sepetteki hurmayı öylece bitirdi.[281]
Yemek yerken yanımıza bir çocuk gelse ne yapmamız gerekir?
İshak b, Yahya b. Talha anlatıyor: İsâ b. Talha ile beraber mescidde idim. Derken Sâib b. Yezid içeri girdi, beni yanına çağırarak:
“Şu yaşlı adama git ve ona: “Amcam İbn Talha sana Rasûlüllah’ı (s.a.v.) görüp görmediğini soruyor” de!
Ben de gittim ve:
“Rasûllulah’ı (s.a.v.) gördün mü? dedim. Bunun üzerine o şu cevabı verdi:
“Evet, Rasûlüllah’ı (s.a.v.) gördüm, ben ve yanımdaki çocuklarla birlikte ona gitmiştik ve onu bir sepet içindeki hurmadan yerken bul­muştuk. Yanında bazı sahabiler de vardı. Bize de avuç avuç hurma ver­di ve başlarımızı sıvazladı.[282]
İmam Gazzâlî, çocuğun öğrenmesi ve uygulaması gereken yemek adabının önemine dikkat çekmiştir. Burada biz onları maddeler halinde sıralamak istiyoruz:
1-Yemeği sağ eliyle yer ve besmele çeker,
2- Önünden yer,
3- Başkasından önce yemeğe davranmaz,
4- Yemeğe ve yemek yiyenlere gözünü dikerek bakmaz,
5- Yerken acele etmez,
6- Yemeği iyice çiğner,
7- Lokmaları peşpeşe yutmaz,
8- Yemeği elbisesine ve ellerine bulaştırmaz,
9- Katığı şart ve mecburî görmemesi için, bazan sade ve katıksız ekmeğe alıştırılır,
10- Çocuğun yanında, çok yemek yiyenler hayvanlara benzetilerek oburluğun çirkin olduğu anlatılır ve az yemek yiyen terbiyeli çocuklar övülür. Yemeğin Üstün bir nimet olduğu ama onun problem yapılmaması çocuğa telkin edilir.
11- Kuru ve katı yiyeceğe razı olmak.[283]

8- Kılık-Kıyafet Âdabı:

Rasûlüllah’ın (s.a.v.), saç, traş, elbisenin rengi ve onunla sokağa çıkmak gibi konularda çocuğun görüntüsüne, kılık ve kıyafetine ihti­mam gösterdiğini görmekteyiz.[284]

A) Saç Ve Traş Âdabı:

İbn Ömer’in (r.a.) rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) saçının bir kısmı traş edilmiş, diğer bir kısmı bırakılmış bir çocuk gördü. Derhal , bunu yapmalarını yasakladı ve şöyle buyurdu: “Ya tamamını traş edin veya hepsini olduğu gibi bırakın!”[285]
Yine İbn Ömer’den (s.a.v.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllâh (s.a.v.) yarım traş yani, başın bir kısmını traş edip bir kısmını da bırakmayı (kaze”) yasakladı.[286]
Ibnu’l-Kayyım, Ahkâmu’l-Mevlûd’ünde, hadis üzerine şu açıklamayı yapmaktadır: Bu dört şekilde olur:
1- Başın muhtelif yerlerinin rastgele traş edilmesi,
2- Hıristiyan papazların yaptığı gibi ortasının. traş edilip yan­larının bırakılması,
3- Ayak takımı güruhunun yaptığı gibi yanlarının traş edilip or­tasının bırakılması,
4- Başın ön tarafının traş edilip arka tarafının bırakılması. Bun­ların hepsi Peygamber’in (s.a.v.) yasakladığı traş türünden (kaze) dir. Şüphesiz Allah daha iyi bilir.
Bizzat Peygamber (s.a.v.) çocukları traşı ile ilgilenmiştir.
Abdullah b. Ca’fer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) Ca’fer’in vefatından üçgün sonra ailesine gelerek: “Bugünden sonra artık kardeşime ağlamayın” dedi. Sonra da “Kardeşimin oğullarım yanıma çağırın” dedi. Derken bizi huzuruna getirdiler. Adeta biz kuş yavruları gibiydik. Peygamber (s.a.v.): “Bana berberi çağırın” dedi ve başımızı traş etmesini emretti.[287]
Kız çocuklarının saçı hakkında da Peygamber’in (s.a.v.) talimatı bulunmaktadır.
Esmâ’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre bir kadın Peygamber’e (s.a.v.) geldi ve:
“Ya Rasûlullah! Benim kızım çiçek hastalığına yakalandı ve saçları döküldü. Ben onu evlendirdim. Ona başka saç ilave edeyim mi? dedi. Peygamber (s.a.v.):
“Başka saç ilave edene de ettirene de Allah lanet etsin! buyurdu. [288]
Böylece müslüman çocuğun saç modelinin diğer çocukların saç modelinden farklı olduğunu görmüş bulunuyoruz. O halde müslüman çocuk, Allah Rasûlünün emir ve tavsiyelerini çiğneyerek batı mukallidi aktörlerin arkasından gitmemelidir.[289]

B) Elbise Adabı:

Amr b. Âs (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü ve:
“Bunu sana anan mı emretti? dedi. Ben:
“Onları ben yıkarım, dedim. Rasûlülah (s.a.v.):
“Hatta onları yak! buyurdu.[290]
Başka rivayette Peygamber (s.a.v.): “Bunlar gayr-i müslimlerin giysilerindendir; onları giyme” buyurmuştur.[291]
İmam Gazzâlî, Ihya’sında, çocuğun giyeceği elbise hakkında şu açıklamada bulunmuştur: “Oğlan çocuklarına ipek ve (sırıtacak biçimde) renkli değil de beyaz elbiseler sevdirilir. Sözkonusu kıyafet şeklinin, kadınların ve kadın gibi davranan erkeklerin işi olduğu,.er­keklerin bundan kaçındığı ve bunun onlara mekruh olduğu çocukların yaranda anlatılır. Bir oğlan çocuğunun üzerinde ipek veya (sırıtacak biçimde) renkli bir elbise görülmesi halinde, bunun yadırganması ve ye­rilmesi uygun düşer. Çocuk lüks, konfor ve pahalı elbiseleri giymeye alıştırılmış olan çocuklardan korunur.”
İpek giyinmek haramdır. Çocuğun artık dünyaya gözlerini açmasından itibaren kıhk-kıyafet hususunda gayr-i müslimlere benze­meme/uymama konusunda Rasûlüllah’ın (s.a.v.) koyduğu kaideye göre, sünnete alıştırılır ve yasaklanan elbise türlerinden uzaklaştırılır. Bu kaideyi sahabenin ciddiyetle uyguladığım görmekteyiz:
Abdullah b. Yezid anlatıyor: Abdullah b. Mes’ud’un yanında idik. Derken üzerinde ipek gömlek bulunan bir oğlan çocuğu geldi. Abdullah b. Mes’ud çocuğa:
“Bunu sana kim giydirdi? dedi. Çocuk:
“Anam giydirdi, dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud gömleği ikiye böldü ve:
“Anana söyle, sana bundan başka gömlek giydirsin! dedi.[292] İmam Kâsânî, erkeklere ipek giyinmenin haram oluşu mevzuunda şunları söyler: “Erkek olduktan sonra haramlıkta küçük ile büyüğün arasında bir fark yoktur. Çünkü Peygamber (s.a.v.): “ipek ile altın ümmetimin erkeklerine haramdır” buyurarak bu hükmü erkeklere ge­tirmiştir. Ne var ki ipek giyen küçük çocuğun günahı kendisine değil, giydirenedir. Çünkü çocuk mes’ul ve mükellef değildir., Nitekim kendi­sine sunulması durumunda içki içen çocuğun günahı kendisine değil, o içkiyi verenedir. Elbise konusu da böyledir.”[293]
Ibnu’l-Kayyım diyor ki: “Kadınların sıfat ve özellikleri gelişeceğinden dolayı oğlan çocuğuna ipek giydirmesi veliye.haramdır.”[294]

9- Kur’an Dinleme Adabı:

Ez-Zühri der ki: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” ayeti,[295] Rasûlüllah (s.a.v.) Kur’an’dan ne zaman birşey okusa, hemen kendisi de okuyan ensardan bir delikanlı hakkında nazil oldu.[296]

II- Doğruluk Ahlakı:

Doğruluk ahlâkı, İslâm ahlâkının önemli bir esasıdır. Bunu elde etmek ve sağlamlaştırmak için çaba göstermeye büyük ihtiyaç vardır. Allah’ın Rasûlü, bu ahlâkın çocukta yerleşmesine ihtimam gösteriyor, ana babanın çocuğa yalan söylemek gibi bir vartaya düşmemesi için on­ların çocukla olan ilişkilerini kontrol ediyor ve şu genel prensibi koyuyordu: Çocuk bir insandır. Beşerî ilişkilerde onun birtakım hakları vardır. Hangi yolla olursa olsun ana-babamn onu aldatması, onunla olan muamele ve münasebetlerde umursamaz bir tavır takınması caiz değildir.
Abdullah b. Âmir anlatıyor: Birgün anam beni çağırdı. Rasûlüllah (s.a.v.) da evimizde oturuyordu. Anam:
“Gel, sana birşey vereceğim! dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) anama:
“Ona ne vermek istemiştin? dedi. Anam:
“Bir hurma vermek istemiştim, cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- Haberin olsun, eğer ona birşey vermeyecek olsaydın, sana bir ya­lan (günahı) yazılırdı.[297]
Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kim bir çocuğa “Buraya gel, sana birşey ve­receğim” der de, sonra vermezse bir yalan (günahı) yazılır.”[298]
Ebu’l-Havrâ anlatıyor: Ali’nin oğlu Hüseyin’e (r.a.):
“Rasûlüllah’dan (s.a.v.) neyi ezberledin? diye sordum. O da:
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak! Zira doğruluk gönül yatkınlığı, yalan ise kuşkudur.”[299]
Selef, ister büyüklerin çocuklara, isterse çocukların kendi akran­larına olsun verdikleri sözde durmayı da içine alan bu doğruluk ahlâkının yerleştirilmesine dikkat etmiştir.
Ebu’l-Ahvas, Abdullah’ın (r.a.) şöyle söylediğni nakleder: ‘Talan düşünce ve yalan sözlerden kaçının! Çünkü yalan ne ciddiyetle ve ne de şaka ile bağdaşır. Sizden biriniz çocuğuna söz verip de sonra yerine getirmezlik yapmasın!”[300]
Süleyman b. Davud’un aynı şekilde oğluna: ‘Yavrucuğum! Vaadde bulunduğun zaman, ondan cayma! Aksi halde sevgiyi nefretle değiştirmiş olursun” dediği rivayet edilmiştir.[301]

III- Sır Tutma Ahlâkı

Rasûlüllah (s.a.v.), çocukların sırları saklama ahlâkı ile yetiştirilmelerine itina göstermiştir. Çünkü bu ahlâk, çocuğun şimdiki ve gelecekteki olgunluğunu, ailenin selamet ve hareketini, toplumun muhafazasını ve yapısını temsil eder. Sır tutmayı alışkanlık haline geti­ren çocuğun iradesi güçlü olur. Böyle bir çocuk diline hâkim olur, zor za­manda dehşete düşmez, cesur ve dayanıklı olur. Bu karakter ve ahlâk yapısıyla da toplum içinde itimat telkin eder.
Abdullah b. Ca’fer (r.a.) anlatıyor: Birgün Rasûlüllah (s.a.v.) beni terkisine aldı. Bana sır olarak bir söz söyledi, Ben onu hiçbir kimseye söylemem. Rasûlullah’ın (s.a.v.) def-i hacet için siper olarak kullanmayı en çok sevdiği şey hurmalık veya tümsek bir yer/tepecik idi.[302]
Daha önce de geçtiği üzere Peygamberin (s.a.v.) hizmetine koşan Enes, anasının yanına dönmekte gecikmişti. Bunun üzerine anası:
“Niye geciktin? diye sordu. Enes:
“Rasûlüllah (s.a.v.) beni bir haceti için göndermişti, dedi. Anası:
“Hacet neydi? diye sordu. Enes:
“O bir sırdır, dedi. Bu cevap üzerine anlayışlı, zeki ve basiretli mü’min kadın, çocuğa sır tutmasını öğretme konusunda analara bir ders vererek:
“O halde Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sırrını hiçbir kimseye söyleme! dedi.[303]

IV- Güven Ahlâkı:

Güven ve itimat çocukluk çağından peygamberlik dönemine kadar Efendimiz Muhammed’in (s.a.v.) nitelendiği asil bir ahlâktır. Hatta müşrikler O’nu “doğru” ve “güvenilir” (es-Sâdık el-Emîn) olarak tavsif etmişlerdir. Bunda, islam’a davet hususunda müslüman çocuğun ge­leceğini etkileyen ders ve ibretler vardır. Rasûlüllah (s.a.v.), babasının malı konusunda çocuğun sorumluluğunu sınırlamıştır. Buna göre çocuk, israf ve savurganlık yapmadan malı koruyabiliyorsa “güvenilir” olmak­tadır. Nitekim “Çocuk babasının malı konusunda çobandır. O da sürüsünden (mala göz kulak olmaktan) sorumludur” hadisi bunu ifade etmektedir.[304]
Rasûlüllah’ın (s.a.v.) güven ahlâkına, bunun çocukta kökleşmesine, ihtimam gösterdiğim, bu hususta çocuğun yanlışına razı olmadığını, buna aykırı hareket etmesi durumunda kulağını bükerek onu cezalandırdığını görmekteyiz.
Abdullah b. Büsr anlatıyor: Anam bir salkım üzümle beni Rasûlüllah’a (s.a.v.) göndermişti. Ben de Rasûlüllah’a (s.a.v.) ulaştırmadan Önce ondan biraz yedim. Nihayet onu götürünce Rasûlullah (s.a.v.) kulağımı tuttu ve “Ey hilekâr!” dedi.[305]

V- Kin Ve Öfkeden Kurtulma Ahlâkı:

Kalbin kin ve öfkeden temizlenmesi, insanda psikolojik dengeyi gerçekleştirir, topluma faydalı olmaya sevkeder ve insanın iyilik duygu­sunun zirve noktaya çıkmasını sağlar. Peygamber (s.a.v.), henüz gelişme çağında bir çocuk olan Enes b. Malik’e sabah-akşam ruhunun kirlerini yıkamasını; kendisine kötülük eden kimseyi affetmesini, kal­bini, şeytanın vesvese ve zararının kalıntılarından temizlemesini tembihlemiştir. Bu önemli ve ilginç tembihi birlikte dinleyelim.
Enes (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.v.) kendisine şöyle dediğini rivayet eder: ‘Yavrucuğum! Hiçbir kimseye kin ve düşmanlığın olmadığı halde sabahlama ve akşamlama imkanın varsa, bunu yap! Yav­rucuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi hayata geçirirse, gerçekten beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden kimse de benimle birlikte cennette olur.”[306]
O halde cennet ve Allah’ın Rasûlü ile birlikte olmak, gönlü kıskançlık, kin ve düşmanlıktan temizlenebilen kimseler için sözkonusudur.[307]

VI- Çocuklara Karşı Rasûlüllah’ın (s.a.v.) Ahlâkından Pratik Bîr Örnek

Bu üniteyi bitirirken, bütün ümmetin önderi olan Rasûlüllah’ın (s.a.v.) çocuklara karşı nasıl muamele ettiğini; emir ve yasak getir­diğini, onlarla şakalaştığını, onları takip ettiğini, arkalarına durup gülümsediğini, öfkelenmediğini, azarlamadığını, kaza ve kader inancını pratik olarak onların gönüllerine yerleştirdiğini gösteren bir örnek ver­mek istiyoruz. Faydalı bazı ilave bilgiler taşıdığı için, ilgili hadisin fa­rklı yanlarını da zikredeceğiz.
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Peygamber’e (s.a.v.) on sene hizmet ettim. Vallahi bana asla “öf” bile demedi. Yine herhangi bir şey için “Niçin böyle yaptın? Şöyle yapsaydın!” demedi.”[308]
Müslim’in rivayetine göre de Enes şöyle söyler:
Peygamber (s.a.v.) ahlâk bakımından insanların en güzeli idi. Birgün beni bir hacet için göndermişti. Ben: “Vallahi, gitmiyorum” de­dim. Oysa içimden Peygamber’in (s.a.v.) bana emrettiği işe gitmek is­tiyordum. Derken dışarı çıktım. Nihayet çarşıda oyun oynayan çocuklara uğradım. Aniden Rasûlüllah (s.a.v.) arkamdan ensemi tutuverdi. Hemen O’na baktım, gülüyordu. O:
“Enescik! Sana emrettiğim yere gittin mi? dedi. Ben:
“Evet, gidiyorum ya Rasûlullah! dedim.
Enes der ki: Vallahi O’na dokuz sene hizmet ettim. Yaptığım birşey için “Şöyle şöyle yapsaydın!” dediğini bilmiyorum.[309]
Ahmed’in rivayetine göre ise Enes şöyle söyler: Peygamber’e (s.a.v.) on sene hizmette bulundum. Bana emredip de gevşeklik gösterdiğim veya yapmadığım bir işten dolayı beni kınamamıştır. Ehl-i beytinden bi­risi beni kınadığı zaman da şöyle derdi: “Bırakın onu! Eğer olması tak­dir edilseydi, o iş olurdu.”
Bu rivayetler Rasûlüllah’ın (s.a.v.) pratik hayatta çocukların ahlâk yapısına gösterdiği ihtimamı ortaya koymaktadır. Böylece onlar, to­plumda kendilerini bekleyen materyalist propagandalar önünde daha mazbut, daha ahlâklı yetişecekler ve günümüz cahili toplumun alıştığı gayr-i İslâmî akımların fırtınaları karşısında, sahip oldukları İslam ahlâkını kaybetmeyeceklerdir.[310]

V- Duygusal Ve Psikolojik Yapısı

Giriş:

Duygu, gelişmekte olan çocuğun ruh dünyasında geniş bir yer tu­tar. Ona kimlik kazandırır ve ruhunu olgunlaştırır. Eğer çocuk duyguyu dengeli bir şekilde elde ederse, hayatı boyunca ölçülü ve mutedil bir in­san olur. Ama öyle değil de aşın veya zayıf duygu sahibi olursa, sonu iyi olmayan birtakım problemlerle karşılaşır. Aşırı duygu kişiyi hayatın sıkıntılarını ciddiyetle göğüslemeyen şımarık ve umursamaz bir insan, zayıf duygu ise kişiyi çevresindekilere karşı sert ve katı bir insan tipi haline getirir. Bundan dolayı duygusal yapının, çocuk ruhunun olgunlaştırılmasında önemi büyüktür. Bu yapının, kazandırılmasında en büyük rolü oynayan ana babadır. Çünkü onlar, duygu şualarının temel kaynağıdır, sıcak duygu ve analık-babalık nimeti sebebiyle çocuğun sığınacağı sağlam yerdir. Bu itibarla bu bölümün sonunda, ana babanın veya onlardan birinin az şefkat gösterdiği yetim ile kız çocuğuna büyük önem verildiğini göreceğiz. Rasûlüllah (s.a.v.) bunlara ayrı bir değer vermiş ve özel bir alâka göstermiştir. Yetime karşı baba rolünü üstlenen bir İslam toplumu ne güzel bir toplumdur. Kız çocuğunun bakım ve eğitimine ihtimam gösteren, erkek kardeşinin yanında ona eşit muamelede bulunan bir ana baba ne güzel bir ana-babadır.
Çocuğun his ve duygusunu nasıl inşa edebiliriz ve gelecekte mute­dil bir insan olması için onun hakkını nasıl verebiliriz? Hadis-i şeriflerden çıkardığımız uygulamalı şu altı esas bu sorunun cevabı ola­caktır:[311]

I- Çocukları Öpmek, Şefkat Ve Merhamet Göstermek

Çocuğun heyecan ve öfkesini sükûnete kavuşturmada öpmenin büyük bir tesiri olduğu gibi, his ve duygularını harekete geçirmede de onun aktif bir rolü vardır. Ayrıca bu, büyük ile.küçük arasındaki sevgi bağlarının güçlendirilmesinde sağlam bir irtibatın kurulmasına da se­bep olmaktadır. Öpmek, kalbin çocuğa olan merhametinin bir göstergesi ve büyüğün küçüğe gösterdiği tevazuun bir delilidir. Öpmek, çocuğun kalbini dolduran parlak bir nurdur; onun içini açar ve çevresindekilere karşı duyarlığını artırır. Netice olarak Öpmek, tamamen Peygamber’in (s.a.v.) çocuklar için uyguladığı bir sünnettir.
Hz. Aişe anlatıyor: Bir grup bedevi Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzuruna gelerek:
“Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? dediler. Rasûlüllah:
“Evet, dedi. Onlar:
“Fakat biz vallahi öpmüyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.):
“Allah sizin kalbinizden merhameti aldıysa ben ne yapabil­irim? buyurdu.[312]
EBU Hüreyre (r.a.) anlatıyor; Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ı öpmüştü. Derken Akra’ b. Habis:
- Benim on çocuğum var, onlardan hiçbirisini öpmedim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):
“Merhamet etmeyene merhamet edilmez, buyurdu.[313]
Enes de (r.a.) Peygamberin (s.a.v.), çocuklara ve aile fertlerine karşı insanların en merhametlisi olduğunu söylerdi.[314]
Şüphesiz çocuklara şefkat ve merhamet göstermek, peygamberimi­zin sıfatlarından biridir. Bu sıfat, cennete girmek ve Allah’ın rızasını kazanmak için bir vesiledir.
Enes (r.a.) anlatıyor: Bir kadın Hz. Aişe’ye gelmişti. Aişe (r.a.) ona üç hurma verdi. Bir hurmayı da kendisine ayırdı. Derken iki çocuk hur­malarını yediler ve analarına baktılar. Anaları elindekini de ikiye bölerek çocuklara yarımşar hurma daha verdi. Çok geçmeden Peygam­ber (s.a.v.) geldi ve Aişe olayı anlattı. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Buna neden teaccüp ediyorsun? Kadın çocuklarına merhamet ettiği için Allah da ona rahmetiyle muamele etti.”[315]
Enes’den (r.a.) rivayet edilen şu hadis, Peygamber’in (s.a.v.) çocuklara olan merhametini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır: “Namaza başlayınca ben uzatmak istiyorum. Fakat bir çocuğun ağlamasını duyunca da namazı hafif tutuyorum. Çünkü biliyorom ki, yavrusunun ağlamasından ötürü anası sıkıntıya düşer.”[316]
Ebu Katâde de (r.a.) şöyle diyor: Rasûlüllah (s.a.v.), kerimesi Zeyneb’in kızı Ümâme kucağında olduğu halde insanlara namaz kıldırdı. Secdeye vardığında onu bırakır, ayağa kalktığında kucağına alırdı.”[317]
İnsan, çocukların babalarına hayvanlara acımayı öğrettiklerini ve onlara Allah’ın rahmetini hatırlattıklarını görünce gerçekten hayret ediyor.
Fahreddin er-Râzî’nin naklettiğine göre, bir balık avcısı vardı. Birgün bir balık tuttu. Adamın yanında kızı da bulunuyordu. Kızı balığı alarak suya attı ve: “Bu balık dalgınlığından bu ağa düşmüştür” dedi. Bu hadise üzerine er-Râzî şu yorumu yapıyor: “îlâhi! Bu kız çocuğu şu balığın dalgınlığına acıdı ve onu tekrar denize attı. Bizi ise şeytanın vesvesesi avladı ve bizi senin rahmet denizinden çıkardı. Fazl u kere­minle sen bize merhamet eyle, bizi İblisin vesvesesinden kurtar ve bizi tekrar rahmet denizine at!”[318]
Rasûlüllah’ın (s.a.v.) haber verdiği şu enteresan tablo da, anaların çocuklarına olan şefkat ve merhamet duygusunu göstermesi bakımından oldukça manidardır:
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Vaktiyle iki kadın çocuklarıyla birlikte bulunurk­en, kurt gelerek çocuklardan birini almıştı. Derken Hz. Davud’un huzu­runda muhakeme oldular. O, (hayatta olan) çocuğun büyük kadına ait olduğuna hükmetmişti. Sonra kadınlar dışarı çıktılar. Süleyman b. Dâvud onlan çağırarak şöyle dedi: “Bana bıçak getirin de çocuğu sizin aranızda pay edeyim.” Bunun üzerine küçük kadın: “Allah sana rahmet buyursun! Bu onun oğludur; onu ikiye bölme!” dedi. O da çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti.[319]
Bu olayda yaşça büyük olan ananın kalbinin katılığı görülmektedir. Oğlunu kurt kapıyor ve ona olan üzüntüsünü açığa vur­muyor, aksine kadın kalbi bir yana, erkek aklının bile düşünemeyeceği bir katılık sergiliyor, sonra da arkadaşının oğlunu çalmaya teşebbüs ediyor. Çünkü ananın iki çocuk arasından kendi yavrusunu
Ayırd edememesi makul olmadığı gibi, iki çocuğun tamamen birbirine benzemeleri de makul değildir. Hadis, büyük olan ananın katı yürekliliğini, küçük olanın da kalbinin merhametini göstermektedir.[320]

II- Çocuklarla Şakalaşmak:

Rasûlüllah’ın (s.a.v.), bazan üzerine alıp taşıyarak, bazan koşu düzenleyerek, bazan adını tasgir sigasıyla küçülterek ve bazan da gülüşerek çocuklarla şakalaştığmı gösteren birçok rivayet ve uygulama­lar bulunmaktadır. Pedagojik bir görev olan bu uygulamaları ana baba yerine getirmek suretiyle Hz. Peygamber’e (s.a.v.) uymak durumun­dadır.
Câbir (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraberdik. Derken yemeğe davet edildik. Giderken gördük ki, Hüseyin çocuklarla birlikte yolda oynuyor. Hemen Peygamber (s.a.v.) insanların önüne geçti. Sonra (Hüseyin’i kucaklamak için) kollarını açtı. Çocuk ise yakalanmamak için şuraya buraya kaçmaya başladı, ö esnada Rasûlullah (s.a.v.) çocukla gülüşüyordu. Nihayet onu yakaladı ve bir elini çocuğun çenesinin altına diğer elini de ensesine koydu. Çocuğa sarılarak öptü ve şöyle dedi: “Hüseyin bendendir, ben de ondanım. Kim onu severse Allah da onu sevsin. Hasan ile Hüseyin torunlardan iki torundur,”[321]
Ebû Hüreyre (r.a.) der ki: Şu iki kulağım duymuş ve şu iki gözüm görmüştür ki Rasûlüllah (s.a.v.) iki eliyle Hasan’ın veya Hüseyin’in iki avucunu tutar, sonra çocuğun iki ayağını kendi ayağı üzerine koyar ve “yukarı çık!” derdi. Çocuk ayaklarım Rasûlüllah’ın (s.a.v.) göğsüne koyuncaya kadar çıkardı. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.): “Ağzım aç!” derdi. Sonra çocuğu öper ve: “Allahım! Bunu sev, çünkü ben bunu seviyorum” derdi.[322]
Enes (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) huy ve ahlâk bakımından insanların en güzeli idi. Benim sütten kesilmiş Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Peygamber (s.a.v.) bize geldiğinde: “Ey Ebu Umeyr! Ne yaptı nuğayrr derdi. Nuğayr, kardeşimin oy­nayıp durduğu bir kuş idi. Peygamber (s.a.v.) evimizde iken ba­zan namaz vakti gelirdi. O hemen altındaki yaygının süpürülüp üzerine su serpilmesini emrederdi. Sonra namaza durur, biz de arkasında dururduk ve bize namaz kıldırırdı.”[323]
Enes b. Malik’in (r.a.) rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) bazan beni “ey iki kulaklı!” diye çağırırdı. (Ravi Ebu Üsame der ki:) Yani onunla şakalaşırdı.[324]
Enes der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) toplamakta olduğum bir (tür) bak­layı bana künye olarak taktı.[325]
İbn Abbas (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke’ye geldiğinde kendisini Muttaîib oğullarından küçük çocuklar karşıladı. Rasûlüllah (s.a.v.) onlardan birini bineğinin önüne, bir diğerini de arkasına aldı.[326]
İbn Abbas’dan (r.a.) gelen rivayete göre Arafat’tan Müzdelife’ye hareket ederken Üsâme, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) terkisinde idi. Sonra Müzdelife’den Mina’ya inerken de Rasûlüllah (s.a.v.) Fadl (b. Abbas)’ı terkisine aldı. Her ikisi de der ki: Peygamber (s.a.v.) Akabe cemresine taş atıncaya kadar telbiyeye devam ederdi.[327]
Abdullah b. Şeddâd anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) cemaate namaz kıldırırken (torunu) Hüseyin gelerek secde esnasında boynuna bindi. Peygamber (s.a.v.) secdeyi uzattı. Hatta insanlar birşey meydana gel­diğini sandılar. Peygamber (s.a.v.) namazım bitirince cemaat:
“Secdeyi uzattın ya Rasûlallah! Hatta biz bir şey meydana gel­diğini sanmıştık. Bunun Üzerine Peygamber (s.a.v.):
“Oğlum (Hüseyin) benim sırtıma çıkmıştı. Acele davranıp ih­tiyacını yerine getirmeden onu indirmeyi hoş görmedim” buyurdu.[328]
Sahabe de bu konuda Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yolunu izlemiş; çocuklarıyla şakalaşmış, onlann seviyesine inmiş, onlarla eğlenmiş ve oynaşmışlardır.
Ebû Süfyân anlatıyor: Muâviye’nin yanına varmıştım. Sırt üstü yatmış, göğsünde bir oğlan veya kız çocuğu vardı ona okşayıcı sözler söylüyordu. Ben: “Ey mü’minlerin emiri! Bunu kendinden uzaklaştır!” dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi” Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) “Kimin bir çocuğu varsa, onunla eğlensin/oynaşsin!” buyurduğunu işitim.[329]
Ömer (r.a.) der ki: Erkeğin aile fertleri içinde çocuklar gibi olması; yumuşak huylu ve çocuklarıyla şakalaşması gerekir. Kendisinden bek­lenen arzu edildiğinde ise olgun adam (gibi) hareket eder.[330]
Hatta Ömer (r.a.) çocuklarına karşı katı yürekli davranan bir görevlisinin işine son vermiştir. Muhammed b. Selâm diyor ki: Ömerb. Hattâb bir iş için bir adamı görevlendirmişti. Derken adam çocuğunu öperken Ömer’i gördü ve:
“Emiru’l-mü’minin (devlet başkanı) iken onu öpüyorsun! Eğer ben öyle olsaydım öpmezdim, dedi. Hz. Ömer:
“Senin kalbinden merhamet alındıysa benim suçum ne! Allah an­cak merhametli kullarına rahmet eder, dedi. Hz. Ömer adamı görevden aldı ve şöyle dedi: Sen yavruna merhamet etmiyorsun! İnsanlara nasıl merhamet edeceksin?[331]
Netice itibariyle Allah’ın Rasûlü çocuklarla şakalaşır, eğlenir ve onlann seviyesine inerdi. O, çocukların hakkını vererek, kabalık ve katılıktan uzak bir şekilde onların ruh ve gönül dünyasını bu güzel ve samimi duyguyla okşar ve beslerdi.[332]

III- Çocuklara Hediye Vermek:

Hediyeler genel olarak insanları psikolojik yönden etkiler. Bu etki­lenme çocuklarda daha fazladır. Rasûlüllah (s.a.v.) insanlar arasında sevginin oluşması için bir kural koymuş ve şu sözüyle ümmete öğütte bulunmuştur: “Hediyeleşiniz ki birbirinizi sevesiniz.”[333]
Bu genel bir prensiptir. Peygamber (s.a.v.) çocuk duygusunun inşasında, o duygunun harekete geçirilmesinde, eğitim ve yönlendiril­mesinde hayli önemli olan bu prensibi pratik olarak bize açıklamış bu­lunmaktadır.
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivayetine göre, Rasûlüllah’a (s.a.v.) ilk meyve getirilir ve “Allah’ım! Bize memleketimizde, meyveleri­mizde ve ölçeğimizde bereket üstüne bereket veri” der, sonra o meyveyi orada bulunan en küçük çocuğa verirdi.[334]
Ishak b. Yahya b. Talha anlatıyor: Amcam İsa b. Talha ile beraber mescidde idim. Derken Saib b. Yezid içeri girdi, beni yanına çağırarak:
“Şu yaşh adama git ve ona: “Amcam îsa b. Talha sana Rasûlüllah’ı (a.a.v.) görüp görmediğini soruyor” de!
Ben de gittim ve:
“Rasûlüllah’ı (s.a.v.) gördün mü? dedim. Bunun üzerine o şu cevabı verdi:
“Evet, Rasûlüllah’ı (s.a.v.) gördüm, ben ve yanımdaki çocuklarla birlikte ona gitmiştik ve onu bir sepet içindeki hurmadan yerken bul­muştuk. Yanında bazı sahabiler de vardı. Bize de avuç avuç hurma ver­di ve başlarımızı sıvazladı.[335]
Aişe (r.a.) der ki: Necâşî’den Rasûlüllah’a (s.a.v.) hediye olarak bir zinet eşyası gelmişti. Bunların içinde Habeş işi kaşı olan altın bir yüzük de bulunuyordu. Rasûlüllah (s.a.v.) altın yüzükten kaçınarak onu bir çöple veya parmaklarının ucuyla aldı. Sonra Ebu’l-Âs ile kerimesi Zeyneb’ten dünyaya gelen torunu Ümâme’yi çağırdı ve: “Ey kızcağızım! Bunu zinet olarak talan?” buyurdu.[336]

IV. Çocuğun Başını Sıvazlamak

Bir önceki maddede geçtiği üzere Peygamber (s.a.v.) çocukların başlarını sıvazlamak suretiyle his ve duygularını okşardı. Onlar da bu sevgi, şefkat ve merhamet duygusuyla kendilerinin büyükler tarafından sevilip ihtimam gösterildiğini hissediyorlardı. Enes (r.a.) der ki: Rasûlullah (s.a.v.) ensan ziyaret eder, onların çocuklarına selam verir ve onların başlarını sıvazlardı.[337]
Mus’ab b. Abdillâh anlatıyor: Abdullah b. Sa’lebe hicretten dört sene önce doğmuştu. Mekke’nin fethedildiği yıl Rasulüllah’a (s.a.v.) götürüldü. O da çocuğun yüzünü sıvazladı ve bereket duasında bulun­du. Rasûlüllah’in (s.a.v.) vefat ettiğinde çocuk ondört yaşında idi.[338]
Abdullah b. Ca’fer (r.a.) der ki: Rasulüllah (s.a.v.) eliyle başımı üç defa sıvazladı. Sıvazladığı zaman “Allah’ım! Ca’fer’e evlat ihsan eyle” diye dua ederdi.[339]
Peygamber (s.a.v.) çocukların başının yanısıra mübarek elleriyle yanaklarını da sıvazlardı. Böylece o, çocukla ilgilenir ve onu sevindirir­di.
Sahabenin çocuklarından Câbir b. Semura anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.) ile birlikte öğle namazını kıldım. Sonra ailesinin yanına çıktı, ben de onunla beraber çıktım. Derken onu çocuklar karşıladılar. On­ların yanaklarını birer birer sıvazlamaya başladı. Benim de yanağımı sıvazladı. Onun elinde bir serinlik ve koku hissettim, sanki elini bir ko­kucu sepetinden çıkarmıştı.[340]
Bu rivayet, birden fazla olmaları durumunda hiçbir ayırım yapma­dan adaletli bir şekilde çocukların yanaklarının sıvazlanmasını ortaya koymaktadır. Bu da, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) çocuklara karşı takındığı ince ve hassas tavır ve davranışlardan biridir.[341]

V. Çocuğu Güzel Karşılamak

Çocukla karşılaşmak kaçınılmaz bir durumdur. İlk karşılaşma çocuk için oldukça önemlidir, ilk karşılaşma iyi olursa çocuk konuşmayı sürdürebilir ve sorulan suallere cevap verebilir. Derken bu hareket onun gönlünün ve aklından geçen şeylerin açılmasına sebep olur. Pro­blemlerini açarak düşüncelerini ifade eder. Bütün bunlar çocuğun sevgi, sevinç ve şaka ile güzel karşılanması halinde gerçekleşir..
Peygamber (s.a.v.) bizzat uygulamasıyla bunu ümmete göstermiş bulunmaktadır.
Abdullah b. Ca’fer anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.) yolculuktan geldiği zaman ehl-i beytinin çocukları tarafından karşılanırdı. Bir defa yine bir yolculuktan gelmişti. Herkesten önce beni karşılamaya götürmüşlerdi. O da beni önüne aldı. Sonra Fatıma’nın iki oğlu Hasan ile Hüseyin’den biri getirildi, onu da arkasına aldı. Böylece Medine’ye bir hayvan üzerinde üç kişi olarak girdik.[342]

VI. Çocuğun Durumunu Sormak Ve Araştırmak

Çok defa çocuk evden çıkar, yolunu kaybeder ve caddede sersem olarak dolaşır. İşte o zaman ana baba hemen çocuğun ardına düşer ve acele davranarak kısa zamanda onu bulabilirse, bu, çocuğun ruhunda büyük bir etki bırakır. Bunun geciktirilmesi ise o nisbette çocuğun ağlamasını, acı ve korkusunu artırır. Bundan dolayı Rasulüllah (s.a.v.), Hasan ile Hüseyin’i bulmak için bizzat kendisi acele davranmış, ash­abının da kendisine yardımcı olmalarını ve yollara dağılmalarını iste­miştir.
Selman (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah’ın (s.a.v.) etrafında idik. Derk­en Ümmü Eymen (r.a.) gelerek:
“Ya Rasûlallah! Hasan ile Hüseyin kayboldu” dedi. Gün de biraz ilerlemişti. Hemen Rasulüllah (s.a.v.):
“Kalkın da çocuklarımı arayın” buyurdu.
Bunun üzerine herkes bir yönü tuttu, ben de Peygamber’in (s.a.v.) yöneldiği tarafa gittim» Nihayet Peygamber (s.a.v.) Sefh-ı Cemel’e geldi ve Hasan ile Hüseyin’in birbirine kenetlenmiş olduklarını gördü. Bir de baktı ki kuyruğu üzerine dikilmiş ve ağzından ateş kıvılcımı çıkan bir yılan! Rasulüllah (s.a.v.) hemen o yılana doğru koştu. Yılan derhal sanki konuşurcasına Rasûlüllah’a (s.a.v.) yöneldi ve sonra taşların arasına girerek kayboldu. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) Hasan ile Hüseyin’in yanma gelerek onları birbirinden ayırdı. Sonra yüzlerini sıvazladı ve şöyle dedi: “Anam babam feda olsun, Allah’ın nezdinde siz ne değerli çocuklarsınız!”
Sonra da onlardan birini sağ omuzuna, diğerini de sol omuzuna aldı. Ben dedim ki: .
“Ne mutlu size, ne güzel binit sizin binitiniz!” Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ne güzel binenler; Hasan ile Hüseyin! Babalan ise bunlardan daha hayırlıdır.”[343]
Bu olayda açıkça görülmektedir ki, yılandan korktukları için birbi­rine kenetlenmiş Hasan ile Hüseyin’i kurtarmak için Rasûlüllah (s.a.v.) acele davranmış, onları birbirinden ayırmış, yüzlerini okşamış, dua etmiş, her ikisini omuzuna almış, sonra da: “Binen çocuklar ne güzel!” diyerek onları övmüştür. Bütün bunlar, çocuğa gösterilen şefkatin âdil, sağlıklı ve dengeli olması konusunda Peygamber’in (s.a.v.) çok titiz ve dikkatli olduğunu göstermektedir.[344]

VII. Kız Çocuğuna Ve Yetime Özel İlgi Göstermek

Kız çocuğu ile yetim, şefkat, merhamet ve korumaya, diğer çocuklardan daha çok muhtaçtır. Çünkü bunlar zayıflık, güçsüzlük ve eziklik duygusuyla yaşarlar. Ayrıca toplum nezdinde bunların itibarı diğer çocuklara göre daha düşüktür. Gerçekten klasik ve çağdaş tüm cahilî toplumlar onların haklarını çiğnemiştir. Allah’ın kanun ve şeriatım uygulamaya koymaktan uzaklaşan bir ailenin, bir toplumun ve bir mil­letin yaşadığı coğrafyada, bu iki zayıfa; kız çocuğu ile yetime zulüm ve haksızlık yapılır. Cahiliye cahiliyedir; kılık değiştirerek ruh ve yapısıyla tekerrür eder. Eski ve klasik cahiliye, herkesin gözü önünde hiç utan­madan, alçakça ve şerefsizce zulüm sancağım kaldırıyor ve teşhir ediy­ordu. Çağdaş ve modern cahiliye ise zulüm ve haksızlığı raconuna uydu­rarak bazı anayasa maddeleriyle adeta şirin göstermiş, türü ne olursa olsun rezalet ve ahlâksızlığı yaşamada kız çocuğu ile yetim’için sınırsız bir hürriyet kapısını açmıştır. Böylece sözkonusu aile ve toplumlarda bu iki zayıf sınıf yok olup gitmiştir. Bütün bunlar karşısında onları kurtar­acak yegâne nizam islamdır. islam onların haklarını savunur, onlara zulüm ve baskı yapanlara karşı kor. Hattâ herhangi bir zulüm ve vahşet sergilendiğinde, bu zulüm ve vahşetin mahkûm edilip adaletin gerçekleşmesi, bâtılın yok olup hakkın varolması için iman etmiş gönülleri bir bakıma tehdit ederek mücadeleye çağırır, onları teşvik ederek harekete geçirir. Kız çocuğu ve yetim hakkında aşağıda zikre­deceğimiz birçok ayet-i kerîme ve hadis-i şerif, bizim görüş ve tesbitlerimizi doğrulayan belgeler durumundadır. Çünkü beşeriyeti yaratan Allah, şeriatının esas alınmaması halinde zulmün olacağını ve güçlünün zayıfı ezeceğini bilmektedir. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) bu iki zayıf sınıf hakkında şu uyanda bulunmuştur:
“Allah’ım! Ben şu iki zayıfın, yani yetim ile kadının hakkının gasp ve zayi edilmesinin günah ve haram olduğunu in­sanlara söylüyor, onları bundan sakındırıyor ve engelliyorum. (Sen şahit ol!)”[345]
Şimdi sözkonusu iki zayıfı kurtarmak için uygulamakla yükümlü olduğumuz kaide ve prensiplerin neler olacağı sorusuna cevap vermek istiyoruz.[346]2

[1] A’râf, 7/172-174. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 84-85.
[2] Gazzâlî, İhya, I. 94.
[3] A’râf, 7/172.
[4] Müslim, Cennet, 63.
[5] Şerhu Müsned-i Ebî Hanife, s. 225.
[6] Bakara, 2/132.
[7] Lukman, 31/16.
[8] Abdurrezzak, Musannef, VI. 34.
[9] A.g.e. IV. 48.
[10] A.g.e. VI. 50.
[11] A.g.e. VI. 123.
[12] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 85-88.
[13] Hadisi Hâkim rivayet etmiştir.
[14] Hadisi Abdurrezzak rivayet etmiştir.
[15] Isra, 17/111.
[16] İhsan, 76/13.
[17] Abdusselâm Hâşim Hafız, Sîretü Nebiyyü’l-Hüdâ ve’r-Rahme, s. 81.
[18] İbnu’s-Salâh (bkz. “Mukaddime, s. 150) şunları söyler: “Şöyle demek daha uy gündür: Hür erkeklerden ilk müsluman olan Ebû Bekir, çocuklardan Ali, kadınlardan Hatice mevaliden Zeyd b. Sabit ve kölelerden Bilal’dir.”
[19] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 88-90
[20] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 90.
[21] Hadis sahihtir. Ahmed, Hâkim, Taberanî, Ibnu’s-Sünnî, Âcurrî ve Zİyâ rivayet etmişlerdir. Bkz. Sahihu’l-Cami’, Hadis No: 7957.
[22] Ibn Receb, Carniu’l-Ulûm vel-Hikem, s. 196. Ayet için bkz. Talâk, 65/2-3.
[23] Hâkim, Müstedrek, II. 494. Zehebî, Ibn Ebi’d-Dünya’nm da rivayet ettiği bu had­isin sahih olduğunu söylemiştir.
[24] Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bu hadis için bkz. Tİrmizî, Kader, 17. “Rr-mizî’nin rivayeti biraz farklıdır. Müellif, Tirmizî’nin hadis için “hasen-sahih-ğarib” dediğini nak­leder. Ancak biz elimizdeki aslıyla karşılaştırdığımızda Tirmizî’nin sadece “rivayet bu tarikten ğarib bir hadistir” dediğini görebildik. (Çev.) Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 91-93.
[25] İbnu’l-Adîm, Tezkiratu’l-Âbâ ve Teslİyetö’l-Ebnâ, s. 61.
[26] er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, s. 147.
[27] A.g.e. Aynı yer.
[28] İbn Zafer el-Mağribî, Enbâü Nücebâi’l-Ebnâ, s. 148.
[29] Ibn Zafer el-Mağribî, A.g.e., s. 156.
[30] Ebu’i-Hasen en-Nedvî, Ricalül-Fikr ve’d-DaVe, s. 105. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 93-96.
[31] Taberanî, Ibnü’n-Neccar ve Deyiemî’nin rivayet ettiği bu hadis için Münâvî zayıf demiştir.
[32] Buharı, Edeb, 95; Müslim, Birr, 163; Tirrnizî, Zühd, 50; Ahmed, Müsned, İH.
[33] Buharî, Vudû’, 10.
[34] Buharî, Vudû’, 17; Müslim, Taharet, 70.
[35] Yeni doğan çocuğun damağına hurma gibi tadı bir madde sürmek mânâsında kullanılan “tahnîk” hakkında daha önce geçen 146. dibnotlu sayfaya bakınız. (Çev.)
[36] Müslim, Adab, 25.
[37] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, XIV. 179.
[38] Ibn Zafer el-Mekkî, Enbâü Nücebâil-Ebna, s. 81.
[39] Buharî, Humus, 18; Müsüm, Cihad, 42; Ahmed, Müsned, 1.193.
[40] Şihabüddin el-Ebşehî, el-Müstatraf fi Külli Fenn Müstazraf, li. 34. Ayrıca bkz. Ibn Abidin, Reddu’l-Muhtar, IV. 213.
[41] Münafikun, 63/8.
[42] Benî Mustatik gazvesi sona erdikten ve Medine-i Münevvere’ye dönmeye hazırlandıktan sonra.
[43] Buharî, Et’ime, 4; Müslim, Eşribe, 144; Tirmizî, Et’İme, 41; Ebu Davud, Et’ime, 21; Ahmed, Müsned, VI. 195.
[44] Buharî, İlim, 18.
[45] Nesaî, Ahmed ve daha başka hadis imamlarının rivayet ettiği bu hadisin isnadı sahihtir. Bkz. Ibn Huzeyme, Sahih, İli. 103; Hâkim, Müstedrek, II. 13, IV. 99; Camiu’l-UsOl, VI. 443.
[46] Buharî, Deavât, 9; Müslim, Müsafirîn, 181; Ebu Davud, Tetavvu’, 26; Tirmızî, Oeavât, 30; Ahmed, Müsned, I. 284; Ibh Huzeyme, Sahih, I. 229.
[47] Müslim, Safât, 249; Ahmed, Müsned, IV. 309; Ebu Yala, Müsned, II. 188. Buharî ve diğer
muhaddislerin rivayeti de şöyledir: “Peygamber (s.a.v.) öğle vaktinde abdest aldı. Orada bulunanlar hemen Rasûlullah’ın (s.a.v.) abdest suyundan arta kalanı almaya başladılar. Sonra öğleyi iki rek’at, ikindiyi de iki rek’at olarak kıldı. Önünde de (dikili) bir harbe vardı.”
[48] Iktizâu’s-Sıratıl-Müstakîm mukaddimesinden.
[49] Benim babam da bu usûlu takip ederek, Nevevî’nin Kırk Hadis’inden her bir ha­disi ezberleme karşılığında bana 10 Suriye kuruşu verirdi. Allah ondan razı olsun; onu hayırla mükafatlandırsın.
[50] Muhammed el-Accâc el-Hatib, Usûlü’l-Hadis, s. 100; Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi’l-Hadis, s. 10.
[51] el-Muhaddisü’l-Fasıl müellifi Râmehürmüzî’nin naklettiği bu rivayet için bkz. Muhammed el-Accâc, a.g.e., s. 16
[52] Yazar “Muaviye” olarak vermekte ise de, bizzat kendisinin kaynak olarak kul­landığı er-Rıhle’de “Ebu Muâvİye” şeklinde geçmektedir. (Çev.)
[53] Husayn bir köle idi. Bütün zamanını ilme ayırmak düşüncesiyle azad olmak İçin efendisine para ödüyordu. Bunun için çalışması gerekiyordu. Meşguliyeti fazla olduğu için de Ibn Abbas’ı ziyaret edemiyordu.” Borcunu yedi veya dokuz dirheme indirmişti. Hürriyete kavuşacağı günler yaklaşmıştı ama Ibn Abbas vefat etmişti. Bkz. Hatîb el-Bağdadî, er-Rıhle fî Talebi’l-Hadis, s. 175. {Çev.)
[54] Hatîb el-Bağdadî, a.g.e. s. 173-175.
[55] Ibn Ferhûn el-Malikî’nin ed-Dîbâc el-Müzehheb fî A’yâni Ulemâi’l-Mezheb’inden.
[56] Hadis fıkhı (fıkhu’f-hadis) tabiri, hadisin kühnüne vâkıf olmak, ifade ettiği hüküm, mânâ ve maksadı anlamak veya rnurâd-ı nebeviyi tesbit etmek mânâsında kul­lanılmaktadır. (Çev.)
[57] Hatîb el-Bağdadî, el-Kifâye ti Ilmi’r-Rivaye, s. 205,
[58] Muhammed Rıza, Muhammedün RasûluHah, s. 151.
[59] Muhammed Rıza, a.g.e., aynı yer.
[60] Bu biraderim, babamın vefatından sonra benim eğitimimi üzerine almıştı. Do­kuz yaşımda iken de o vefat etmişti.
[61] Büyük davetçi Ebu’l-Hasen en-Nedvı’nin “Çocuklar İçin Peygamberlerin Kıssaları” dizisi ile Siyer-i Nebî konusunda bir kitabı çıkmış bulunmaktadır.
[62] Müslim, Fedaii, 84; Ahmed, Müsned, III. 221.
[63] Buhârî, Manakıb, 23; Ebu Yala, Müsned, ti. 183.
[64] EbuYa’lâ.a.g.e.,11,194.
[65] “Vassar bir şeyi açıklama ve tanımlama konusunda bilgili, etkili ve yetkili insan mânâsına gelmektedir. (Çev.)
[66] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 96-111.
[67] Abdullah Siracuddih’in Tilavetü’l-Kur’an el-Mecîd’inden.
[68] İbn Haldun, Mukaddime, s. 397.
[69] Taberânî ve Ibnu’n-Neccâr’m rivayet ettiği bu hadis için bkz. Münâvî, Feydu’l-Kadir, I. 226. Münâvî, hadisin zayıf olduğunu söylemektedir.
[70] İbnü’s-Sûnni, Amelü’1-Yevm ve’l-Leyle, Hadis No: G85.
[71] Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bu hadis için bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, II, 270. Hadisin ravileri arasında, tenkid konusu yapılan Ibn Lehia bulunmaktadır.
[72] Ebu Ya’lâ, Müsned, II. 136. Ebu Ya’lâ, zayıf bir sened ile rivayet etmiştir. Ancak hadisin metni Ahmed, Buhârî, Ebu Dâvud, Tirmizî, Îbn Mâce ve Dârimî tarafından rivayet edilmiş sahih bir hadistir.
[73] Ebu’ş-Şeyh, hasen bir isnad i!e Peygamber’den (s.a.v.) “Tebareke sûresi kabir azabına mani olur” hadisini, Tirmizî de hasen-sahih sened İle Tebareke sûresi, kabir azabına manidir ve kabir azabından kurtarır” hadisini rivayet etmiştir. Bkz. Silsiletu’l-Ehadis es-Sahiha, hadis no: 1140.
[74] Hadisin ravileri sikadır. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII. 172.
[75] Râzî, et-Tefsirul-Kebîr, 1.178.
[76] Selef zamanında “ilim” kelimesiyle daha ziyade “hadis” kasdedilirdi. (Çev.)
[77] Hâkim, Müstedrek, 1.568.
[78] Hadisi Ahmed (Müsned, III. 440) hasen senedle, Ebu. Ya’lâ (Müsned, III.65) zayıf senedle rivayet etmiştir.
[79] İbn Kesir, Tefeir, II. 497.
[80] Camiul Ulûm vel-Hikem, II. 194.
[81] Maun, 107/5.
[82] Ebu Ya’lâ, Müsned, II. 63. Rivayetin senedi hasendir.
[83] Râfiî, Tarîhu Âdâbil-Arab, II. 206.
[84] Isra, 17/82.
[85] Sin, Ze ve Sat harfleri Hurûf-i Safîr adını almaktadır. (Çev.)
[86] Hâkim, Mûstedrek, II. 351. Hâkim, Buhârî ile Müslim’in tahriç etmediği bu rivay­etin isnadının sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de onu benimsemiştir. Ayet için bkz. İbrahim, 14/14.
[87] Şûra, 42/11.
[88] Suyûtî, Tabakatû’l-Huffaz, s. 154.
[89] Gazzâlî, İhya, III. 72.
[90] Ebu Ğudde’nİn Safahat min Sabri’l-Ulema’sından.
[91] İbnü’s-Sûbkî, et-Tabakatü’l-Kübra, VIII. 396.
[92] Tabakatü’l-Kurra, II. 247.
[93] İbn Abidîn’in Reddü’l-Muhtâr’ından.
[94] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifaye, s. 116-117.
[95] Hatîb el-Bağdâdî, a.g.e., aynı yer.
[96] Hatîb el-Bağdâdî, a.g.e., aynı yer.
[97] Fethu Bâbi’l-lnâye, s.. 19.
[98] en-Nevâdir es-Sultâniyye, s. 9.
[99] Muhammed Accâc el-Hatfb, Usûlü’!-Hadis, s. 145.
[100] İbn Haldun, Mukaddime, s. 397.
[101] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 111-121.
[102] Abdurrezzak’ın rivayetinde “aslan” şeklindedir.
[103] Abdurrezzak’ın rivayetinde şu ziyade vardır: Halk, “Bu çocuk hiçbir kimsenin bilmediğini bilmektedir” dedi.

[104] Müslim, Zühd, 73.
[105] Bürûc, 85/4-5.
[106] İbn Sa’d, İbn Huzeyme ve Taberâninin bu rivayeti için bkz. Sahihu’l-Gâmi”, Ha­dis No: 7853.
arasında bulunmayı temenni ettim. Derken onlardan birisi beni dürterek:
[107] Buharı, Humus, 18; Mûslim, Cihad, 42; Ahmed, Mûsned, 1.193.
[108] Hâkim, Müstedrek, III, 88; Kenzül-Ummâl, V. 270.
[109] İbn Hacerin el-lsabe”sinden.
[110] Hâkim, a.g.e., II. 59. Hâkim, rivayetin İsnadının sahih olduğunu söylemiş, Ze-hebî de bunu kabul etmiştir.
[111] Müslim, İmaret, 134; Ebu Dâvud, Cihad, 165.
[112] Bkz. Zebîdi, Ukudul-Cevahir el-Münîfe, fi. 97.
[113] Buhârî, Meğazt, 8; Fedaifu Ashabİ’n-Nebî, 13.
[114] Bkz. Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 49; Ahmed, Mûsned, 1.164; İbn Sa’d, Tabakat, III. 106; İbn Cerîr, Tehzibul-Âsâr, 1. 94; Ebu Ya’iâ, Müsned, II. 35; İbn Kesir, Bidâye, IV. 107.
[115] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 121-127.
[116] Tâhâ, 20/132.
[117] Said Ramazan el-Bûtî, Tecribetü’t-Terbiye el-islâmiyye, s. 40.
[118] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[119] İbn Abdilberr’in et-Temhîd’inde rivayet ettiği bu hadis için bkz. Ibn Ferhûn el-Malikî, Fethu’l-Aliyy el-Mâlik fi’l-Fetva alâ Mezhebi’l-lmam Malik, 1; 88.
[120] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 128.
[121] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[122] Ebu Dâvud, Salât, 26. Hadis zayıftır. Bkz. Elbanî, Zaîful-Câmi’, Hadis No: 693. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 129.
[123] Ebu Davud, Salât, 26.
[124] Tirmizî, Mevâkît, 182. Hadisin isnadı hasendir. Bkz. Câmiu’l-Usûl, V. 187; Bey-hakî, Sünen, III. 84; Hâkim, Mûstedrek, I. 258. Hâkim hadisjn Müslim’in şartına göre sahih olduğunu söylemiştir; Ibn Huzeyme, Sahih, II. 102. Değişik lafızlarla aynı mânâdaki hadisler için bkz. Ahmed, Müsned, III. 404; Dârekutnî, Sünen, 1.230.
[125] Tirmizî, Vitir, 338; İbn Huzeyme, Sahih, II. 152. Mustafa el-A’zamî, hadisin is­nadının sahih olduğunu söylemiştir. Ahmed b. Hanbel (bkz. Müsned, I. 200) bu hadisi Şu’be vasıtasıyla rivayet etmiştir.
[126] Tirmizî, Salât, 163.
[127] Ahmed, Müsned, III. 408; Dârekutnî, Sünen, 1.235.
[128] Müslim, Salât, 122.
[129] Tîrmizî, Cum’a, 60.
[130] Nesâî, Taharet, 78.
[131] Abdurrezzak, Musannef, 1.18.
[132] Ebu Ya’lâ, Müsned, II. 72. Hadis sahihtir.
[133] Hadisi Taberanî rivayet etmiştir.
[134] Dayakla ilgili ayrıntılı bilgi altıncı bölümde gelecektir.
[135] Ebu Davud, Salât, 26. Hadisin isnadı hasendir. Bkz. Camiu’l-Usûl, V. 187.
[136] Dihlevî, Huccetullahi’l-Baliğa, I. 186. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi:
132-133.
[137] Dârekutnî, Sünen, II. 3. Târik b. Şihâb’ın Rasulüllah’tan (s.a.v.) yaptığı rivayet de şöyledir: “Cemaatle Cum’a namazı kılmak her müslümana farzdır. Dört kişi; köle, kadın, çocuk ve hasta bundan müstesnadır.” Ebu Dâvud, Salât, 215; Dârekutnî, Sönen, aynı yer.
[138] Kâsânî, Bedâr, I. 259.
[139] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 134.
[140] Namazın beş rekat oluşu, iki rekat nafilenin yanında ûç rekat vitir namazının kılınmasından dolayıdır. (Çev.)
[141] Buhari, İlim, 41. Hadisin bazı rivayetlerinde “…Peygamber’in (s.a.v.) namaz kıldığını gözetledim…” ifadesi vardır. Hadis için ayrıca bkz. Müslim, Müsafirîn, 187; İbn Hu-zeyme, Sahîh, 111.17.
[142] Hadis, Ahmed b. Hanbet ve Şafiî tarafından rivayet edilmiştir.
[143] Enbâü Nücebâi’l-Ebnâ, s. 150.
[144] Müzzemmil, 73/1-2.
424 Müzzemmil, 73/20.
[145] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 135-136.
[146] İbnü’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm vel-Leyle, Hadis No: 603. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 136.
[147] Ibn Huzeyme, Sahih, il. 343. Mustafa el-A’zamî, hadisin isnadının zayıf olduğunu söylemiştir. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 136.
[148] Müslim, Fedail, 80.
[149] Bkz. et-Terbiye fi’l-lslam, s. 282.
[150] Buhârî, İlim, 28; Müslim, Salât, 183; Tirmizî, Salât, 61; Nesaî, İmamet, 35; Ibn Mâce, İkamet, 48; Dârîmî, Salât, 46; Muvatta’, Cemaat, 13; Ahmed, Müsned, II. 256.
[151] Buhârî, Sslât, 31; Müslim, Mesacid, 92; Ebu Dâvud, Salât, 189; Nesaî, Sehv, 25; Ibn Mâce, İkamet, 129; Ahmed, Müsned, I. 379; Ibn Huzeyme, Sahih, II. 133.
[152] Ahmed b. Hanbel, V. 344.
[153] Ebu Dâvud, Salât, 97.
[154] Buhârî, Ezan, 78; Ibn Huzeyme, Sahih, III. 19; Nesaî, İmamet, 62; Ahmed, Müsned, III. 110.
[155] Müslim, Salât, 123; Ibn Huzeyme, Sahih, III. 32; Hâkim, Müstedrek, ti. 8
[156] Ibn Huzeyme, Sahih, III. 67. Rivayetin senedi hasendir. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 137-139.
[157] Mu’temer Buhûsi Risaİeti’l-Mescid, s. 446 (1975′de Mekke’de gerçekleştirilen “Risaletü’l-Mescid” sempozyumunda Şeyh Muhammed eş-Şâzelî’nin sunduğu tebliğden).
[158] Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Zeyd el-Kayrevânî, Risale, 1.23.
[159] Keşmirî, Feydu’l-Bârî, I. 230.
[160] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 139-140.
[161] İbn Hacer, FethuI-Bârî, V. 103.
[162] Buharı, Savm, 47; Müslim, Siyam, 136.
[163] İbn Hacer, a.g.e., V. 104,105.
[164] Bkz. Kâsânî, Bedaî’, II. 442; Hâkim, Müstedrek, 1.481.
[165] İbn Hacer, a.g.e., IV. 442; Sehârenfûri, Bezlû’l-Mechûd, VIII. 319. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 140-142.
[166] Hâkim, a.g.e., III, 597. Hâkim, rivayetin senedi hakkında sükût etmiştir.
[167] Kâsânî, a.g.e., it. 120.
[168] Hâkim, a.g.e., I. 481. Hâkim, hadisin Buharî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de ona muvafakat etmiştir.
[169] Kenzü’l-Ummâl, V. 99. Hadis sahihtir. Bkz. Sahİhu’t-Câmİ’, Hadis No: 2729.
[170] İbn Adiyy’in el-Kâmil’de, Beyhaki’nin Cemu’l-Cevami’de rivayet ettikleri bu hadis için bkz. Kenzu’l-Ummâl, V. 45.
[171] Kenzu’l-Ummâl, V. 68.
[172] Kenzu’l-Ummâl, aynı yer.
[173] Tûr, 52/21.
[174] Bkz. Beyhakî, Kitabu’l-I’tikad, s. 76.
[175] Ravhâ, Medine-i Münevvere’ye yakın bir yerdir.
[176] Müslim, Hac, 409;Ebu Davud, Menâsik, 7; Nesâî, Menasik, 15; Muvatta’, Hac, 79.
[177] Ahmed b. Hanbel, lif. 449.
[178] Nesâî, Hac, 4. .
[179] Sehârenfûrî, Bezlü’l-Mechûd, VIII. 319. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 142-145.
[180] Şafiîler çocuklara zekatın farz olduğu, görüşündedirler. Bkz. Kâsânî, Bedâi’, II. 4-5.
[181] Ebu Dâvud, Zekat, 4; Nesaî, Zekat, 19.
[182] Buhâfi, Zekat, 70; Müslim, Zekat, 13; Ebu Dâvud, Zekat, 20; Darekutnî, Sünen,
[183] Tevbe, 9/103. “Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 145-146.
[184] Buhârî, Isti’zan, 15; Müslim, Selam, 15; Ebu Dâvud, Edeb, 136; Tîrmizî, Isti’zan, 8; Ibn Mâce, Edeb, 14; Dârimî, Isti’zan, 8. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 147.
[185] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 147.
[186] Bkz. Buhârî, İlim, 4; Müslim, Münafıkîn, 63; Tirrnizî, Edeb, 79; Ahmed b. Han-bel, 11, 12. Başka bir rivayette “gördüm ki cemaatin en küçüğü benim, bundan dolayı da sustum” cümlesi vardır.
[187] Ahmed b. Hanbel, 111/119.
[188] Nasr, 110/1-3.
[189] İbn Kesir, Tefsir, VII, 395.
[190] Müstedrek, III, 540.
[191] Mutayyebîn” adı verilen ve hılfü’l-fudûl türü bir fonksiyon icra eden bu and-laşmaiçin bkz. Ibn Hişam, es-Sîratu’n-Nebeviyye, 1,138-139. (Çev.)
[192] Ahmed b. Hanbel, 1,190; Ebu Ya’la, Müsned, II, 157. Hadisin senedi sahihtir.
[193] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[194] Abdurrezzak, Musannef, VI, 156.
[195] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 147-150.
[196] Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 145; Ahmed b. Hanbel, III, 195.
[197] Beybakî, Sünen, t, 458.
[198] Ebu Ya’la, Mûsned, 1,305. Ayrıca bkz. Tirmizî, Ahkâm, 5; Abmed b. Hanbel, 1,90.
Muhammed Nûr Süveyc
[199] Müslim, Birr, 96; Ahmed b. HanbelJ, 241.
[200] Buhârî, Vudû”, 17; Müslim, Taharet, 70.
[201] Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Müsâkât, 31; Ahmed b. Hanbel, II, 263.
[202] Müslim, Müsâkât, 30; Ahmed b. Hanbel, IV, 120.
[203] Hâkim, Müstedrek, MI, 534. Hâkim, hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de ona muvafakat etmiştir.
[204] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 150-152.
[205] Buhârî, Isti’zân, 15; Müslim, Selam, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 136; Tirmizî, Isti’zân, 8; ibn Mâce, Edeb, 14; Dârimî, Isti’zân, 8.
[206] Nesaî, Ibn Hibban, Ebü Nuaym ve Hatib’in rivayet ettikleri bu sahih hadis için
bkz. Sahihu’l-Cami’, Hadis No: 4947,
[207] Ibn Hacer, Fethu’l-Barî, XIII, 270.
[208] Tirmizî, Isti’zan, 10. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 153-154.
[209] Buhârî, Cenaiz, 79; Ahmed b. Hanbel, III, 175.
[210] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 154.
[211] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 155.
[212] Hadisi Ebu Ya’la ve Taberânî rivayet etmiştir.
[213] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 155-156.
[214] Bubârî, Nikah, 75.
[215] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 156.
[216] Hadisin kaynakları için bkz.
[217] Müslim, Müsafirîn, 182; Ibn Huzeyme, Sahih, III, 89. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 156-157.
[218] Buhârî, Edeb, 112.
[219] İbn Hacer, Fethu-l-Barî, XIII, 205-208.
[220] Biz bu maddelerden sadece eğitimle ilgili olanları sıralamak istiyoruz.
[221] Tahnik için bkz. Dn. 145 vd.
[222] Muhammed Nûr Süveyd , Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 157-159.
[223] Nasîhatül-Mülûk, s. 172., Muhammed Nûr Süveyd , Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi ,Uysal Kitabevi: 160.
[224] İbn Nüceym el-Hanefî, Fethü’l-Gaffâr bi Şerhi’İ-Menâr,I, 7. Kitap, Hanefî mezhe­bine göre yazılmış bir fıkıh usûlüdür.
[225] Muhammed Hıdır Hüseyin, es-Seâdetü’1-Uzmâ, s. 60.
[226] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi ,Uysal Kitabevi: 160-161.
[227] İbn Hacer, Fethu’l-Barî, XIII, 2.
[228] Şa’ranî, Tenbihu’l-Muğterrîn, s. 41.
[229] İbn Abdilberr, Camiu Beyâni’l-llm ve Fadlih, 1,86.
[230] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 161.
[231] Hadis zayıftır. Bkz. Elbânî, Daîfu’l-Câmi’, Hadis No: 4645; Silsiletûl-Ehâdis ed-Daîfe, Hadis No: 1887. Tirmizî de “garib hadis” olduğunu, raviferinden Kûfe’li Nâsıh b. Alâ’nın hadisçilere göre kuvvetli olmadığını ve bu hadisin sadece bu tarik ile maruf olduğunu söylemiştir. Bkz. Câmiu’l-Usûl, 1,416.
[232] Hadisin senedinde meçhul ve zayıf bir ravi vardır. Hâkim bu hadisin sahih olduğunu söylemiş ama Zehebî bunu kabul etmemiş; mursel ve zayıf olduğunu ifade etmiştir. Tirmizî de garib ve mursel olduğunu söylemiştir. Zira râvilerden Amr b. Saîd b. el-Âs, Peygamber’e (s.a.v.) yetişememiştir, tâbiîndendir. Bkz. Camiul-Usûl, 1, 416.
[233] Şa’rânî, Tenbihul-Muğterrin, s. 41.
[234] İbn Mâce, Edeb, 3.
[235] İbnu’l-Kayyim, Ahkâmu’l-Mevlûd, s. 225.
[236] Mâverdi, Nasihatü’l-Mülûk, s. 173.
[237] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 162-163.
[238] Karâfî, Furûk, Uf, 96; Muhasibî, Risaletü’l-Müsterşidîn, s. 31 (Ebu Gudde’nin notu).
[239] Hâtîb, el-Câmiu li AhlâkTr-Ravî, 1,17.
[240] Hâtîb, a.g.e., 1,17
[241] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 163-164.
[242] İmam Nevevî, Rİyazü’s-Salihîn adlı eserinde konu hakkında “Kitabu’l-Edeb” başlığrile müstakil bir bolüm ayırmıştır. Orada her mûslümanın bilmesi gereken birçok âdabı zikretmektedir. Burada biz sadece çocuklarla ilgili olan rivayetleri sözkonusu etmekle yeti­neceğiz.
[243] Nevevî, Ezkâr, s. 257-258 (lbnu’s-Sünnî’den naklen).
[244] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 137. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 164-165.
[245] Isra, 17/23.
[246] Râzî, Tefsir, XX, 190; Kurtubî, Tefsir, X, 243.
[247] Râzî, a.g.e., aynı yer.
[248] Muhasibi, a.g.e., s. 125. (Ebu Gudde’nİn notu).
[249] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 165.
[250] Taberâninin rivayet ettiği bu hadisin senedi hasendir. Bkz. Heysemî, a.g.e,, VIII, 156.
[251] Münavî, Feydu’l-Kadîr, V, 483.
[252] Buhârî, el-Edebul-Müfred, I, 731.
[253] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 165-166.
[254] Gazzâlî, İhya, 1,11.
[255] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 166.
[256] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[257] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[258] Tirmizî, Birr, 73; Ahmed b. Hanbel, V, 323. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 167.
[259] Sem’ânî, Edebul-lmlâ ve’l-lstimiâ, s. 36.
[260] Dipnotta yazar, konu hakkında bir rivayete dayanarak Rasûlüllah’ın (s.a.v.) vefat ettiği sırada Ibn Abbas’ın 10 (on) yaşında olduğunu söylüyorsa da, kaynaklar onun, o esnada 13 (onüç) veya 15 (onbeş) yaşında bulunduğunu bildiren rivayetlerin daha sahih olduğu ifade edilmektedir. Bkz. İbn Kesir, el Bidaye ve’n–Nihaye, VIII, 296; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1,373 (Çeviren)
[261] Ebû Gudde, Safahat, s. 37.
[262] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 167-168.
[263] Tirmizî, Birr, 15. Ahmed ve Taberânî’nin de Ibn Abbastan rivayet ettiği hadis sa­hihtir. Bkz. Sahîhu’l-Câmi’, Hadis No: 5445.
[264] Tirmizî, Birr, 15. Ahmed ve Hâkim’in de rivayet ettiği hadis sahihtir. Bkz. Sahîhu’l-Câmi1, Hadis No: 5444.
[265] Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in rivayet ettiği bu hadis hasendir. Bkz. Sahihu’l-Câmi’,
Hadis No: 5443.
[266] Ebû Dâvûd, Edeb, 20.
[267] Buhârî, Vudû1, 74; MOslim, Zühd, 70,
[268] Buhârî, Cizye, 12, Diyât, 22; Nesaî, Kasâme, 4.
[269] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 168-169.
[270] Müslim, Birr, 125; Tirmizî, Rten, 4; Ahmed b. Hanbei, II, 256.
[271] Taberânînin rivayet ettiği bu hadisin senedinde bulunan el-Vâkıdî zayıf bir râvîdir. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 149.
[272] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 169-170.
[273] Hadisi Harâitî ve Taberânî rivayet etmiştir.
[274] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 170-171.
[275] Buhârî, el-Edebul-Müfred, Hadis No: 1065.
[276] Nûr, 24/58.
[277] Nûr, 24/59.
[278] Ahmed b. Hanbel, IV, 189.
[279] Buhârî, Eşribtf, 19; Müslim, Eşribe, 127; Muratta’, Sıfetû’n-Nebî, 18; Ahmed b. Hanbel, I, 284. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 171-173.
[280] Buhârî, Efıme, 2; Müslim, Eşribe, 108; Ibn Mâce, Et’ıme, 8; Ahmed b. Hanbel, IV, 26.
[281] Ibn Mâce, Etime, 26; Ahmed b. Hanbel, III, 108.
[282] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[283] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 173-175.
[284] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 175.
[285] Ebû Dâvûd, Tereccül, 14.
[286] Buhârî, Libas, 72; Müslim, Libas, 72; Ebû Dâvûd, Tereccül, 14; Nesaî, Zinet, 5; Ibn Mâce, Libas, 38; Ahmed b. Manbel, II, 39. Hadisi İmam Ebu Hanife de rivayet etmiştir. Bkz. Zebîdî, Ukûdu’l-Cevâhir, II, 156
[287] Ebu Dâvûd, Tereccül, 13; Nesâî, Zinet, 57; Ahmed b. Hanbel, I, 204.
[288] Buhârî, Libas, 85; Müslim, Libas, 115; Ebû Dâvûd, Tereccül, 5; Tirmizî, Libas, 25; Nesaî, Zinet, 22-24; Ibn Mâce, Nikah, 52; Ahmed b. Hanbel, II, 21.
[289] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 175-176.
[290] Müslim, Libas, 28.
[291] Müslim, Libas, 27. Konuyla alâkalı diğer hadis ve uygulamaları dikkate alan İmam Ebu Hanife’nin de içinde bulunduğu ekser ulema böyle bir elbise giymeyi mubah kabul etmiştir. (Çev.)
[292] Taberânfnİn rivayet ettiği bu hadisin senedi Sahîh’in ricalinden oluşmaktadır. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, V, 144.
[293] Kâsânî, Bedâiuls-Sanai’, V, 131.
[294] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 176-177.
[295] A’raf, 7/204.
[296] İbn Cübeyr’in bu rivayeti için bkz. Ibn Kesir, Tefsir, II, 260. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 177.
[297] Ebû Dâvûd, Edeb, 80; Ahmed b. Hanbel, IH, 447.
[298] Ahmed b. Hanbel, il, 452.
[299] Tirmizî, Sıfatu’l-Ktyame, 60.
[300] Sem’ânî, Edebu’l-lmlâ ve’l-lstimla, s. 40.
[301] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 177-178.
[302] Müslim, Hayz, 79; Ebû Dâvûd, Cihad, 44; İbn Mâce, Taharet, 23; Darimî, Vudu1, 5;Ahmedb. Manbef, 1,204.
[303] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 179.
[304] Bu konuda Ibn Teymiyye’nin es-Siyaşetü’ş-Şerlyye adlı eserine bakınız.
[305] Nevevî, Ezkâr. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 179-180.
[306] Tirmizî, İlim, 16.
[307] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 180.
[308] Müslim, Fedail, 51; Ebû Dâvûd, Edeb, 1; Dârimî, Mukaddime, 10.
[309] Müslim, Fedail, 54.
[310] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 181-182.
[311] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 183.
[312] Müslim, Fedail.64; Ibn Mâce, Edeb, 3; Ahmed b. Hanbel, VI, 70. {504) Buhârî, Edeb, 18, 27; Müslim, Fedail, 65; Ebû Dâvûd, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12; Ahmed b. Hanbel, II, 228.
[313] Buhari Edeb, 18,27; Müslim, Fedail, 65; Ebü Dâvud, Edeb, 145; Tırmizi, Birr, 12; Ahmed b. Hanbel, II, 228.
[314] Müslim ve Ebu’ş-Şeyh’in rivayet ettiği bu hadis sahihtir. Bkz. Sahîhul-Câmİ’, Hadis No: 4797.
[315] Buhâri, el-Edebu’l-Müfred, Hadis No: 89.
[316] Buhârî, Ezan, 65; Ebû Dâvûd, Salât, 123; Ibn Mâce, İkamet, 49; Ahmed b. Hanbel, III, 205; Ibn Huzeyme, a.g.e. III, 50.
[317] Buhârî, Salât, 106; Müslim, Mosatid, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 165; Nesâî, Sehv, 13; Muvatta’, Sefer, 81; Ibn Huzeyme, Sahh, I, 383; II, 41.
[318] Râzî, Tefsîr, XXII, 13.
[319] Buhârî, Enbiya,’40; Müslim, Akdiye, 20; Nesaî, Kudât, 14; Ahmed b. Hanbel, 11,
322.
[320] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 183-186.
[321] İbn Mâce, Mukaddime, 11; Tîrmizî, Menakıb, 30; Ahmed b. Hanbel, IV, 172. Hasen olan bu hadisi Taberânî ve Hâkim de rivayet etmiştir. Bkz. Sahîhu’l-Câmi’, Hadis No: 3146.
[322] Buhârî, el-Edebu’l-Mûfred, Hadis No: 249. Bazı rivayetlerde RasuluIlah’ın (s.a.v.) “çelimsiz, minik gözlü” diyerek torunlarım sevdiği ifade edilmektedir. Bkz. Abdullah Siracuddin, Seyyidünâ Muhammed Rasûlüllah, s. 157.
[323] Hz. Peygamberin çocuklarla şakalaştığına dair pratik bir örnek özelliğini taşıyan bu rivayetin başka varyantı ve açıklaması için 431 nolu dipnot metni v.d. (Çev.)
[324] Ebû Dâvûd, Edeb, 84;Tirmizî, Menakıb, 45; Ahmed b. Hanbel, III, 117.
[325] Tirmizî, Menakıb, 45; Ahmed b. Hanbel, İli, 127. Hadisin İsnadı zayıftır. Bkz.
Camiu’l-Usûl, IX, 91.
[326] Buharı, Umre, 13, Libas, 99; Nesâî, Menâsik, 121.
[327] Buhârî, Hacc, 22, 101; Ebû Dâvûd, Menasik, 63; Nesaî, Hacc, 216; Ahmed b.
Hanbel, 1,210.
[328] Nesaî, Tatbik, 82. Hâkim, hadisin Buhârî ile Müslim’in şartına göre sahih
olduğunu söylemiştir. Bkz. İhya, II, 218.
[329] Deylemî ve Ibn Asâkir’in rivayet ettiği bu hadisin senedi zayıftır. Bkz. Daîfu’l-Câmi’, Hadis No: 5812.
[330] İbn Ebİ’d-Dünya, Dîneverî ve Abdurrezzak’ın bu rivayeti için bkz. Kenzü’i-Ummal, XVI, 573.
[331] Dîneveri’nin bu rivayeti için bkz. Kenzû’l-Ummal, XVI, 583.
[332] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 186-188.
[333] Taberânî’nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sehâvî, el-Makâsıdu”l-Hasene, Ha­dis No: 352.
[334] Müslim, Hacc, 474.
[335] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[336] Ebû Dâvûd, Hâtem, 8. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 189-190.
[337] Nesaî’nin rivayet ettiği bu badis sahihtir. Bkz. Sahihu’l-Câmi’, Hadis No: 4947.
[338] Hâkim, Müstedrek, III, 379.
[339] Hâkim, a.g.e., I, 372
[340] Müslim, Fedail, 80.
[341] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 190.
[342] Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 66. Ayrıca bkz. Sahîhu’i-Cami’, Hadis No: 4765. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 191.
[343] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir.
[344] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 191-192.
[345] Ibn Mâce, Edeb, 6; Ahmed b. Hanbel, II, 439. Hadis Ibn Hibban, Hâkim ve Bey-hakt tarafından da rivayet edilmiştir.
[346] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 193-194.
Devamını okuyun...>>

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE 2 YAŞINDAN BÜLÜĞ ÇAĞINA KADAR ÇOCUK EĞİTİMİ 1. BÖLÜM

İKİ YAŞINDAN BULÛĞ ÇAĞINA KADAR ÇOCUĞUN ŞAHSİYET YAPISI4
Giriş. 4
I- İtikâdî Yapısı4
A. Çocuğa Kelime-i Tevhidi Telkin Etmek:6
B. Allah Sevgisi, Allah’ın Murakabesi, Allah’tan Yârdım Dilemek, Kaza Ve Kadere İnanmak. 7
C. Peygamber (s.a.v.) Sevgisini Yerleştirmek. 9
D. Çocuklara Kur’an-ı Kerîmi Öğretmek:15
E- Çocuğun İman Üzerinde Sebatı Ve Bu Uğurda Fedâkârlığı;20
II. İbadet Yapısı23
Giriş. 23
I- Namaz. 23
A. Çocuğa Namazı Telkin Etme Safhası23
B. Çocuğa Namazı Öğretme Safhası23
C. Namazı Emretme Ve Terkedilmesînden Dolayı Cezalandırma Safhası25
D. Çocukları Cuma Namazına Alıştırmak. 25
E. Gece İbadetinde Çocuklar İçin Bir Örnek. 26
F. Çocukları İstihare Namazına Alıştırmak. 26
G. Çocukların Bayram Namazına Götürülmesi26
II. Çocuk Ve Cami27
A. Çocuğun Camiye Götürülmesi27
B. Çocuğun Cami İle İrtibatının Sağlanması28
III. Oruç. 28
IV- Hac. 29
V. Zekat30
III. Sosyal Yapı31
Giriş:31
I- Çocuğun Büyüklerin İlim Ve Sohbet Meclîsine Götürülmesi31
II- İhtiyaçlar İçin Çocuğun Gönderilmesi32
III- Çocuğun Selama Alıştırılması33
IV- Hastalandığında Çocuğun Ziyaret Edilmesi34
V- Çocuğun Arkadaş Çevresi Edinmesi34
VI-Çocuğun Alış-Verişe Alıştırılması34
VII- Çocukların Meşru Düğün Ve Törenlere Gelmesi35
VIII- Çocuğun Salih Akrabalarının Yanında Gecelemesi35
IX- Rasûlullah’ın (s.a.v.) Çocuklarla Olan Birlikteliğine Pratik Bir Örnek. 35
IV- Ahlâkî Yapı36
Giriş:36
I- Ahlâk Ve Âdap. 37
A. Çocuklara Âdap Kazandırma Konusundaki Rivayetler37
B- Selef Hayatından Örnekler:38
C- Çocuklar İçin Nebevî Âdabın Türleri38
1-Ana Babaya Karşı Âdap. 38
A) Ana Babaya Hitap Şekli:39
B) Ana-Babaya Bakma Âdabı39
2- Âlimlere Karşı Âdap. 39
A) İlgili Rivayetler:40
B) Selef Çocuklarının Alimlere Karşı Âdabından Örnekler:40
3- Saygı Âdabı40
4- Kardeşlik Âdabı:41
5- Komşu Âdabı:41
6- İzin İsteme Âdabı:41
7- Yemek Âdabı42
8- Kılık-Kıyafet Âdabı:43
A) Saç Ve Traş Âdabı:43
B) Elbise Adabı:44
9- Kur’an Dinleme Adabı:44
II- Doğruluk Ahlakı:44
III- Sır Tutma Ahlâkı45
IV- Güven Ahlâkı:45
V- Kin Ve Öfkeden Kurtulma Ahlâkı:45
VI- Çocuklara Karşı Rasûlüllah’ın (s.a.v.) Ahlâkından Pratik Bîr Örnek. 46
V- Duygusal Ve Psikolojik Yapısı46
Giriş:46
I- Çocukları Öpmek, Şefkat Ve Merhamet Göstermek. 46
II- Çocuklarla Şakalaşmak:48
III- Çocuklara Hediye Vermek:49
IV. Çocuğun Başını Sıvazlamak. 49
V. Çocuğu Güzel Karşılamak. 50
VI. Çocuğun Durumunu Sormak Ve Araştırmak. 50
VII. Kız Çocuğuna Ve Yetime Özel İlgi Göstermek. 50
A. Kız Çocuğunun Eğitimi51
1- Kız Çocuğundan Hoşlanmamanın Yasaklanması51
2- Kız Çocuğu İle Oğlan Çocuğu Arasında Eşit Davranmak. 52
3- Kız Çocuklarından Dolayı Elde Edilen Eğitim, İyilik Ve Sabır Sevabı52
B. Yetim Kız Ve Oğlan Çocuğunun Eğîtimi53
1- Yetime Bakmanın Ve Onu Eğitmenin Sevabı53
2. Yetîmîn Malını Korumak Ve Onun Namına Ticaret Yapmak. 54
3. Yetimlerini Terbiye Eden Ve Evlenmeyen Ananın Sevabı55
VIII. İfrat Ve Tefrite Düşmeden Çocuk Sevgisinde Denge. 55
VI- Fizîksel Yapı60
Giriş:60
I- Çocuğun Yüzücülük, Atıcılık Ve Biniciliği Öğrenme Hakkı:61
II- Çocuklar Arasında Spor Yarışmaları Düzenlemek. 61
III- Yetişkinlerin Çocuklarla Birlikte Oyun Oynaması:61
IV- Çocukların Çocuklarla Birlikte Oynaması62
V- Çocuklar Îçîn Sporun Faydaları63
VII. İlmî Ve Fikrî Yapı63
Giriş:64
I- Çocuğa İlim Sevgisini Ve Âdabını Kazandırmak:64
II- Çocuğun Bir Miktar Kur’an Ve Sünnet Ezberlemesi65
III- Eğitim İçin İyi Bir Hoca Ve İyi Bir Okul Seçilmesi:66
IV-Çocuğun İyi Derecede Arapça Öğrenmesi:68
V- Çocuğun Îyi Derecede Yabancı Bîr Dil Öğrenmesi69
VI- Çocuğun İlgi Ve Kabiliyetine Göre Yönlendirilmesi:70
VII. Evde Îyi Bîr Kütüphanenin Oluşturulması Ve Bunun Çocuğun Yapısı Üzerindeki Tesiri:70
VIII. İlîm Talebi Ve Tahsili Konusunda İslam Alimlerinin Çocukluk Yılları:71
IX. Îlim Ve Kur’an Ehlî, Rasûlüllah’a (s.a.v.) Hizmet Aşkıyla Tutuşan Mücahid Bîr Çocuğa Örnek:73
VIII. Sağlık Yapısı73
Giriş:73
A. Çocuğun Sağlık Yapısının Esasları:74
1. Çocuğa Yüzücülük, Atıcılık, Binicilik, Güreş Tutuşturmak Ve Koşuculuk Gibi Spor Dallarının Kazandırılması:74
2. Çocuğun Misvak Sünnetine Alıştırılması:74
3. Çocuğun Tırnak Temizliği Ve Genel Temizliğe Dikkat Etmesi:74
4. Yemede-Îçmede Hz. Peygamberin Sünnetlerine Uyulması:75
5. Çocuğun Sağ Yanı Üzerine Uyuması:75
6. Çocuğun Tabîi Tedavi Şeklini Öğrenmesi:75
7. Yatsıdan Sonra Uyumak Ve Sabah Namazı İçin Erken Uyanmak:75
8. Çocukları Bulaşıcı Hastalıklardan Uzak Tutmak:76
9. Nazardan, Cin Ve Şeytanın Kötülüğünden Korumak İçin Çocuklara Okumak:76
B. Nebevi Tedavi Usulleri76
1. Hasta Çocuğun Tedavisini Hızlandırmak:77
3. Ûd-i Hindî Île Tedavi:77
4. Kan Aldırma Ve Yürümekle Tedavi:78
5. Duâ Ve Nefes Etme (Rukye) İle Tedavi:78
6. Nazardan Korunmanın Yolu:79
7. Kur’an Ayetî Ve Hadisin Dışında Çocuğa Muska Takmanın Yasaklanması:79
IX. Cinsel Terbiye. 79
Giriş:79
1. Yatak Odasına Gîrerken Çocuğun Îzîn İstemesi:80
2. Çocuğun Bakılması Yasak Olanlardan Gözünü Çevirmeye Ve Mahrem Yerlerini Korumaya Alıştırılması:80
3. Yatakların Ayrılması:81
4. Çocuğun Sağ Yanı Üzerine Uyuması Ve Yüzükoyun Yatmaktan Uzak Tutulması:82
5. Çocuğun Karşı Cinsiyle Beraber Olmaktan Ve Cinsel Duyguyu Tahrik Eden Unsurlardan Uzak Tutulması:82
6. Mümeyyiz Çocuğun Guslün Farzlarını Ve Sünnetlerini Öğrenmesi:82
7. Mümeyyiz Çocuğun Nur Suresini Ezberlemesi, Mânâ Ve Hükümlerinin Öğretilmesi:83
8. Cinsel Arzunun Açığa Vurulması Ve Fuhuştan Sakındırmanın Yolu:83
9. Erken Evlilik:84
10. Ergenlik Belirtileri:85
İKİ YAŞINDAN BULÛĞ ÇAĞINA KADAR ÇOCUĞUN ŞAHSİYET YAPISI

Giriş

Dengeli bir şahsiyet, fert ve toplumların hayatında oldukça etkili­dir. Böyle bir insan kimliği, ancak her bakımdan yönlendirilip ve çok yönlü olarak eğitime tâbi tutulmakla olgunlaşır.
Tarihin akışını düşündüğümüz zaman, güçlü bir şahsiyeti inşa et­menin önemini görürüz. Rabbânî metoddan sapmış ve dejenere olmuş yapıyı güç ve kuvvet olmadan değiştirmek mümkün değildir. Ancak bi­linmelidir ki, inşa olmadan güç ve kuvvet olmaz, eğitim ve altyapı hazırlığı olmadan da sözkonusu şahsiyetin inşası gerçekleşmez.
Eğitime yönelik en ucuz yatırım alanı, canlı varlıklar içinde en uzun süre olan çocukluk dönemidir, insan yavrusu esneklik, duruluk ve fitrîlikte diğer canlılardan ayrılır. Uzun bir zamanı içine alan çocukluk döneminde eğitimci, çocuğun gönlüne istediğini eker, çizdiği plana göre onu yönlendirir, onun güç ve yeteneklerini tanır ve mümkün olduğu ka­dar çocuğu geleceğinden haberdar eder. Eğitimci gereken ihtimamı göstermek suretiyle çocukluk döneminin temelini ne kadar sağlam atar­sa, gençlik devresinde çocuk, meydana gelebilecek sarsıntılar karşısında o kadar dayanıklı ve sağlam olur.
Bu sebeple, aktif bir babanın asıl iş ve görevi, eğitimciler ve çocuklar için faydalı olacak bilgi ve malzemeleri örneklerle ortaya koy­an bu bölümden itibaren başlar. Konular ele alınırken, imkân nisbetinde fazla sözden ve felsefeden uzaklaşılmıştır. Bununla da, canlı örneklerin ders ve ibret için en iyi yol olacağı hedeflenmiştir. Bu örnekleri güzel bir şekilde çocuklara sunmak, -inşaallah- iyi ve olumlu sonuçlar verecektir. Bundan dolayı İbn Sina “Siyaset” adlı kitabında şöyle demektedir: “Çocuk sütten ayrılınca, kötü huy ve alışkanlıklar ona musallat olmadan önce velisi âdab ve ahlâk eğitimine başlar.”
Bu safhada çocuğun henüz küçük olduğu düşüncesi ve buna bağlı olarak da eğitiminin ihmal edilmesi doğru değildir. Sütten kesilen çocuğun artık yönlendirilmesi, irşad edilmesi, emir ve yasağın hatırlatılması, teşvik edilmesi ve sevindirilmesi, korkutulması ve yerine göre ayıplanması gerekir.
Şimdi, çocuğun şahsiyet yapısının esaslarını tanımaya çalışacağız. Bu esasların başında itikadı yapısı gelmektedir.
“Kıyamet gününde, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden nesillerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da, evet (buna) şahit olduk, dediler. Veya “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlar­dan sonra gelen bir nesildik. Kötülerin yaptıkları yüzünden bizi helak edecek misin?” dememeniz için (böyle yaptık). Belki dönerler diye ayetleri böyle detaylı olarak açıklıyoruz.”[1]

I- İtikâdî Yapısı

Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere; hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmekten oluşan İslam akaidi, gözle görülmeyen “ğaybî” bir özelliğe sahiptir. Bu iman esaslarını kişi çocuğuna nasıl sunacak? Bunlar karşısında çocuğun tavrı ne olacak? Bu esasların ayrıntılarına nasıl girilebilir? İşte bütün bunlar ve bunlara benzer sorular karşısında ana baba şaşırır ve bu problemlere çözüm yolu bulmak ister. Ancak biz, bu inancın yerleştirilmesi hususunda, Rasûlullah’ın (s.a.v.) çocuklarla ilgili uygula­masından şu beş esası çıkarmaktayız:
A. Çocuğa kelime-i tevhidi telkin etmek.
B. Allah sevgisi, Allah’ın murakabesi, Allah’tan yardım dilemek, kaza ve kadere inanmak.
C. Peygamber (s.a.v.) sevgisini yerleştirmek.
D. Çocuğa Kur’an-ı Kerim’i öğretmek.
E. Çocuğun iman üzerinde sebatı ve bu uğurda fedâkârlığı.
İmam Gazzali, çocuğun imanına ihtimam göstermeye ve küçüklüğünden itibaren bunu telkin etmeye teşvik etmiştir. O, şöyle de­mektedir: “Bilin ki, imanla alâkalı sözünü ettiğimiz esasları ilk yetişme döneminde çocuğa takdim edilmelidir. Çocuğun ezberlediği bu esasların mânâ ve hikmeti, büyüdüğünde yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu bakımdan çocuğa sırasıyla şunlar kazandırılmalıdır: Ezberleme, anlayış (fehm), inanç, kesin bilgi ve tasdik. Bir delil ve burhan olmadan çocuk bunları elde eder. İlk yetişme döneminde insan kalbinin herhangi bir delil veya burhana ihtiyaç duymadan imana açılması, yüce Allah’ın bir lütfudur.[2]
Sonra imam Gazzali, imanın yerleştirilmesi konusunda bize şu yolu göstermektedir:
“İmanını kuvvetlendirmek üzere çocuğun kelam ve tartışma meto­dunu öğrenmesi faydalı bir yol değildir. Aksine Kur’an tilaveti ve tefsiri, hadis ve hadisin mânâlarıyla, ibadetlerle meşgul olur. Böylece duyduğu ve okuduğu Kur’an ve Sünnet delilleriyle, gönlünde parlayan ibadetle­rin nur ve feyizleriyle çocuğun imanı devamlı kuvvet kazanır.”
Zira her çocuk, iman fitratı üzere doğar. Nasıl doğmaz ki? “Kı­yamet gününde, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz dîye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden nesillerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da, evet (buna) şahit olduk, dediler.”[3]
Şu hadis-i kudsî bu noktayı çok güzel açıklamaktadır: “Ben kul­larımı hanîf (her türlü kötülükten uzak, doğru ve mükemmel) olarak yarattım. Ama onlara şeytanlar gelerek dinlerinden çevirdiler. Benim helal kıldıklarımı onlara haram kıldılar.”[4]
Molla Aliyyü’1-Kârî, “Her çocuk, fitrat üzere doğar” hadisini şöyle açıklamaktadır: “Çocuk, tevhid ve marifet (Allah’ı birleme ve tanıma) fıtratı üzere doğar. Bu demektir ki çocuk, tabiat ve karakteriyle başbaşa bırakılırsa, kendiliğinden iman yolunu seçecektir. Çünkü o, şeriatı ka­bullenmeye hazır bir yapıda yaratılmıştır. Çocuk kendi haline bırakılırsa, öz ve fıtratına sarılmayı sürdürür ve başka birşeye meylede­rek ondan ayrılmaz.
Hadisi şu şekilde anlayan da olmuştur: Her çocuk Allah’ı tanımak ve O’nu ikrar etmek üzere dünyaya gelmiştir. Bu durumda sen, Allah’ın “yaratıcı” olduğunu -O’na başka isim verse de- ikrar ve itiraf etmeyen bir kimse göremezsin. Bu görüş, imam Ebu Hanife’nin şu sözüne de uy­gun düşmektedir: “Peygamberlerin gönderildiğini bilmezse bile, her mükellef insanın yalnız kendi aklıyla Allah’ı tanıması vaciptir.”[5]
Kur’an sayfalarını şöyle bir düşündüğümüz zaman, rasûl ve nebilerin, çocuklarının iman selameti için gereken hassasiyeti gösterdiklerini görüyoruz. Mesela Allah Tealâ şöyle buyurur: “Bunu (müslüman olmayı) İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti. Ya’kub da: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sa­dece müslümanlar olarak ölünüz (dedi).”[6]
Lokman da (a.s.) oğluna şu vasiyette bulunmaktadır:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa dahi ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin altında bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Şüphesiz Allah, latiftir; herşeyi görüp bilmektedir ve herşeyden haber­dardır.”[7]
Biz, ihlas sûresinin aklî itikadı, Kafirûn sûresinin de amelî itikadı temsil ettiğini düşünüyoruz. Her ikisi de, inançtan bahseden kısa sûrelerdendir. Burada aynı zamanda, hafızaları yeni gelişen ve nefesle­ri kısa olan çocukların bu sûreleri kolaylıkla ezberlemelerine bir işaret bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.v.), devamlı İslama davet etmek suretiyle çocuklara ihtimam göstermiş, hattâ O, bir neslin inşasında kendi usûlünü ortaya koymuştur. Kendisinin davetine iman eden Ebu Talib’in oğlu Ali’ye kucak açmıştı. Oysa o sırada Ali, on yaşını aşmamıştı. Rasulüllah (s.a.v.) hasta çocukları ziyareti esnasında, baba­larının huzurunda onları İslama davet ederdi.
Rasulüllah’ın (s.a.v.) yahudi bir komşusu vardı. Ahlâkı da pek fena değildi. Bir gün hastalanınca Peygamber (s.a.v.), ashabıyla bir­likte onu ziyaret etti. Peygamber (s.a.v.) hastaya: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?” dedi. Hasta babasına baktı. Hem babası hem de delikanlı sükût etti. Rasulüllah (s.a.v.) davetini tekrarlamaya devam etti. Nihayet üçüncü davette babası “Sana söylediğini söyle” dedi. Oğlu da öyle yaptı ve he­men öldü. Yahudiler ölüye sahiplenmek isteyince Rasulüllah (s.a.v.): “Artık biz buna sizden daha yakınız” buyurdu ve hemen onu yıkadı, ke­fenlendi, güzel kokular saçtı ve cenaze namazını kıldı.[8]
Selef-i salih de çocukları İslama davet hususunda ihtimam göstermeyi sürdürmüştür. Ömer b. el-Hattab (r.a.), yönetimi altında bulunan topraklarda çocuğunu yahudileştirecek bir yahudiyi, hıristiyanlaştıracak bir hırıstiyanı bırakmamıştır.[9]
Tağlib kabilesinden bir adam Hz. Ömer’e gelmişti. Hz. Ömer ona “Şüphesiz cahiliye döneminde sizin bir payınız vardı. Şimdi de İslâm’dan payınızı alın” dedi ve cizyelerini bir kat artırmaları, çocuklarını da hırıstiyanlaştırmamaları üzerine onunla anlaşma yaptı.[10] Gerçekte Hz. Ömer bunu Rasulüllah’ın (s.a.v.) izinden gitmek için yapmıştı.
Ali b. Ebî Talib anlatıyor: Rasulüllah’ın (s.a.v.) yanında bulunuy­ordum. O, çocuklarını vaftiz etmemeleri, aksi halde ahidnamenin bo­zulması şartıyla Tağliboğulları hırıstiyanlarıyla anlaşma yaptı. Râvî Hz. Ali der ki: “Eğer onlar bu anlaşmaya bağlı kalmasalardı Rasulüllah (s.a.v.) onlarla mutlaka savaşırdı.”
İşte Mücahid! Hıristiyan hizmetçisine o şöyle der: “Ey Cerîr! Müslüman ol! Sonra da onlara böyle denildiğini söylerdi.”[11]
Bütün bu söylenenler, gelecek nesillerin, onların yönetici ve bil­ginlerinin çocuklara gereken ihtimamı göstererek onları şiddetli fırtınaların kasıp kavuracağı, şer odaklarının ve küfür propagandacılannın kucaklarına düşecek şekilde başıboş bırakmamaları için bir uyarıdır. Çalışmak, ciddiyet, süreklilik ve kaliteli eğitimle İslâm ümmetinin, içine düştükleri vartadan ve gaflet uykusundan uyanma­larını niyaz ediyoruz.[12]

A. Çocuğa Kelime-i Tevhidi Telkin Etmek:

İbn Abbas’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı (n ağzını) ilk olarak kelime-i tev-hid; “lâ ilahe illallah” sözüyle açınız, ölüm anında onlara “la ilahe illallah” sözünü telkin ediniz.”[13]
Selef de çocuğa ilk olarak kelime-i tevhidi öğretmeyi ve bunu yedi kez söyletmeyi müstehap görürdü. Bu durumda çocuğun konuştuğu ilk şey “lâ ilahe illallah” sözü olurdu.[14]
İbnu’l-Kayyim (r.a.), “Ahkâmu’l-Mevlûd” adlı eserinde şöyle de­mektedir: Çocukların konuşma zamanı geldiği zaman onlara “lâ ilahe il­lallah Muhammedun rasûlullah” sözü telkin edilmeli, ilk öğretilen ve duyurulan şeyler şu hususlar olmalıdır: Yüce Allah’ı tanımak ve birle­mek (ma’rifet ve tevhid), Arş üzerinde bulunan Allah’ın kendilerini görmesi ve sözlerini işitmesi, nerede olurlarsa olsunlar Allah’ın kendile­riyle beraber olduğu İsrail oğulları çoğu zaman çocuklarına “ilahımız bi­zimle beraberdir” mânâsına gelen bir tabir öğretiyorlardı. Bundan do­layı isimlerin Allah’a en sevimli olanı Abdullah ve Abdurrahman olmuştur. Böylece çocuk bu ismi öğrenir ve kendisinin Allah’ın kulu, Allah’ın da kendisinin rabbi olduğunu düşünür.”
Abdulkefim Ebu Ümeyye der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) Haşim oğullarından konuşmaya başlayan çocuğa yedi kez şu ayeti öğretir ve okuturdu: “Çocuk edinmeyen, yönetim ve hakimiyette ortağı ol­mayan, acizlikten ötürü bir dosta da ihtiyaç duymayan Allah’a hamd olsun! de ve tekbir getirerek O’nu yücelt.”[15]
İbn Zafer el-Mekkî, çocuğun sıkça kelime-i şehadet getirmesiyle il­gili güzel bir kıssa nakleder:
Bana ulaştığına göre, Süleyman’ın babası Davud b. Nusayr et-Tâî, beş yaşına gelince babası onu eğitici bir hocaya teslim etti. Hocası he­men Kur’an telkin etmeye yani, ezberlemesi için çocuğa dilden Kur’an öğretmeye başladı. Hocası da bu hususta çok başarılı idi. Çocuk İnsan Sûresini öğrenip ezberleyince, cuma günü anası onu bahçeye yönelmiş, düşünceli ve eliyle işaret ederken gördü. Anası çocuğun aklını yitirme­sinden korktu ve (kocasına): “Ey Davud! Kalk, çocuklarla oyna!” diye seslendi ama kocası ona cevap vermedi.
Bunun üzerine anası çocuğunu kucakladı ve “vay” oğlum!” diye sızlanınca oğlu:
“Anacığım! Sana ne oluyor, bir şeyin mi var?” dedi. Anası:
“Aklım nerede?” dedi. Çocuk:
“Allah’ın kullanyla beraberdir” deyince, anası onların nerede olduğunu sordu. Çocuk:
“Cennette” cevabını verince anası, onların ne yaptıklarını sordu. Çocuk:
“Orada koltuklara yaslanmış olarak bulunurlar. Orada ne yakıcı sıcak, ne de dondurucu soğuk görürler”[16] cevabını verdi. Sonra san­ki bir şey düşünüyor gibi gözlerini dikerek sûreye devam etti, hattâ “sizin gayret ve çalışmanız karşılığını bulmuştur” ayetine kadar geldi. Sonra da:
“Ey anacığım! Onların gayret ve çalışması neydi?” dedi. Anası ne cevap vereceğini bilemedi. Bunun üzerine anasına şöyle dedi: ‘Yanımdan kalk da onların yanında biraz gezineyim.” Anası da hemen kalktı, babasına haber gönderdi ve ona çocuğunun durumunu bildirdi. Babası oğlu için şunları söyledi: “Ey Davud! Onların gayret ve çalışması kelime-i şehadet yani, “la ilahe illallah Muhammedün rasûlüllah” sözünü söylemeleriydi” dedi. Çocuk, zamanının büyük bölümünde bunu söylerdi.
Rasûlüllah (s.a.v.), kendisine peygamberlik geldiğinde, davetiyle Çocukları imandan uzaklaştırmadı aksine, grup ve hizip davetlerindeki dar görüşlülüğü aşarak Ebu Talih’in oğlu Ali’ye gitti. O zaman Ali on yaşını geçmemişti. Peygamber (s.a.v.) onu imana davet etti. O da iman etti ve Mekke yollarında babasından ve yakınlarından gizli olarak na­maza çıkarken Rasûhıllah’tan (s.a.v.) ayrılmadı.
Bir gün Ebu Talib, Peygamber (s.a.v.) ile oğlu Ali’yi namaz kılarlarken görünce Rasûlullah’a (s.a.v.) şöyle konuştu: “Ey kardeşimin oğlu! Tatbik ettiğini gördüğüm bu dinin mahiyeti nedir?” Rasûlüllah da (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: “Ey amcam! Bu Allah’ın dinidir, melekleri­nin, peygamberlerinin ve babamız ibrahim’in dinidir. Allah beni kullanna elçi olarak gönderdi. Sen, hidayete davet ettiklerim ve öğüt ver­diklerimin en uygun olanısın. Ayrıca sen, bana icabet eden ve bana yardım edenlerin en layık olanısın.” [17]
Mevâlî (azatlı köleler) den ilk müsluman olan Zeyd b. Harise’dir. [18]Zeyd, Hz. Hatice’nin amcası Hakîm b. Hızâm tarafından Şam’dan getirilen esirler içinde bulunuyordu. Hz. Hatice onu kendisine hizmetçi olarak seçti. Rasûlullah da (s.a.v.) Hz. Hatice’den onu istedi. Hemen onu azad etti ve evlatlık edinerek terbiye etti. işte Rasûlullah (s.a.v.) yeni islam toplumunun temelini atarken çocuklara gereken ihtimamı göstererek bu yeni davetine başladı. Hattâ öyle oldu ki Hz. Ali, hicret gecesinde Rasûlullah’m (s.a.v.) evinde uyumak suretiyle O’nu savunma şerefine nail oldu. Doğacak olan yeni islam toplumunun kurucuları ve istikbalin komutanları olmaları için gelişmekte olan çocuklara uyguia-nan peygamberi eğitim işte budur. Hicrî 15. asrın çağdaş islamî hareke­tinde de, islamın ilk döneminde uygulanan metodun farkına bir varabilsek![19]

B. Allah Sevgisi, Allah’ın Murakabesi, Allah’tan Yârdım Dilemek, Kaza Ve Kadere İnanmak

Her çocuğun, kendine has psikolojik, sosyal, ekonomik ve okulla il­gili problemleri vardır. Bu problemlerin ağırlığı çocuktan çocuğa değişir. Bu problemleri çocuk bilinçli veya bilinçsiz bazan açıklar. Bu durumda onun iç dünyasının tedavisi hangi yolla mümkündür? Eğer varsa acı, sıkıntı ve problemleri hangi metodla hafifletilebilir?
Bütün bunlar, Allah sevgisini, O’ndan yardım dilemeyi ve O’nun murakabesini gönüllere yerleştirmekle, kaza ve kadere iman etmekle mümkündür. Bu, Rasûlullah’m (s.a.v.) metodudur; başka birisi ta­rafından ortaya konulmuş bir yol değildir. Ruhunda bu sevginin ve yardım dileme şuurunun derinleştirilmesiyle, kalbinde bu murakabenin kökleştirilmesiyle ve gönlüne kaza ve kadere imanın yerleştirilmesiyle çocuk, şu anda çocukluk hayatıyla, bundan sonra da babalık veya analık hayatıyla mücadele edebilir. [20] .

1. Çocukların Bu Esasa Teşvik Edilmesiyle İlgili Hadisler:

İbn Abbas (r.a.) der ki: Birgün Peygamber’in (s.a.v.) terkisinde idim. Şöyle buyurdu: “Yavrum! Sana birkaç söz öğreteyim: (Emir ve yasaklara riayet etmek suretiyle) Allah’ı gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki, O’nu karşında bulasın, istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah’tan dile. Şunu bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir fayda sağlamaya çalışsalar, Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda sağlaya­bilirler. Onlar sana bir zarar vermek üzere biraraya gelseler, Allah’ın sana takdir ettiği kadar zarar verebilirler. Kalemler (olacak şeyleri yazdıktan sonra) kaldırılmış, sahifeler de (üzerindeki yazılar tamamlanmış olup) kurumuştur.”
Hadisin başka bir rivayetinde şu ziyade bulunmaktadır: “Allah’ı gözet ki, O’nu önünde bulasın. Bol ve geniş zamanında kendini Allah’a tanıt ve sevdir ki, O da seni sıkıntı durumunda tanısın. Şunu bil ki, başına gelmeyecek olan şey sana isabet edecek değildir. Sana isabet edecek olan şeyden de kurtulacak değilsin. Bil ki, yardım sabırla, ferahlık üzüntüyle beraberdir. Her zor­luğun yanında mutlaka bir de kolaylık vardır.” [21]
Çocuk bu hadisi ezberler ve iyi anlarsa, artık tüm hayatının akışı içinde ona hiçbir şey engel olamaz. Şimdi soruyor ve diyoruz ki, klasik ve çağdaş hangi eğitim sistemi çocuğa bu hadisin kazandırdığı ruh ve şuuru verebilir?
Şüphesiz ifade ettiği mânâ ve verdiği mesajla bu hadis, çocuğun problemlerinin çözümünde ve çocuğun daha ileriye adım atmasında büyük bir güce ve etkiye sahiptir. Sahabenin çocukları bu nebevî tali­matı almışlar; başlarına gelen musibetler karşısında Allah’tan yardım istemişler, günahtan vazgeçmenin de kulluk yapabilmenin de Allah’ın yardımı ile mümkün olduğuna inanmışlar, üzüntü ile birlikte bir fe­rahlık ve zorlukla birlikte bir kolaylık olduğuna iman etmişlerdir.
İşte size bu konuda teorik değil pratik örnekler:
Adem b. Ebî İyas, Tefsir’inde Muhammed b. İshak’tan şu olayı nakletmektedir: Malik el-Eşcaî, Peygamber’e (s.a.v.) gelerek şöyle der: “Oğlum Avf esir alındı.” Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) ona şöyle dedi:
“Ona bir elçi gönder. Elçi ona: Rasûlullah (s.a.v.) senin “la havle ve la kuvvete illa billah” sözünü çok söylemeni emrediyor, desin. Elçi ona geldi ve durumu bildirdi. Avf da hemen “la havle ve la kuvvete illa billah” demeye başladı. Avf’ı sırımla/kamçıyla bağlamışlardı. Avf’ın sırımı aniden çözüldü ve dışarı çıktı. Hemen dışarda onlara ait bir deve gördü ve deveye bindi. Avf kendini birden, kendisini bağlayan insan­ların avlusunda bulunca bağırdı. Bunun üzerine onların hepsi onu takip etti. Ama o bir anda ana babasına yetişerek kapıdan seslendi. Babası oğlunu görünce “Kabe’nin sahibi olan Allah’a yemin ederim ki bu Avf’tır” dedi. Anası da ‘Vah vah! Avf, gördüğü acı ve ıstırabdan dolayı perişan!” dedi. Babası ve hizmetçi hemen ona doğru koştular. Derken Avf, babasına olup bitenleri anlattı. Sonra babası Rasûlullah’a (s.a.v.) gelerek Avf’ın ve devenin durumunu haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.):
“Deve hakkında istediğini yap! Deveni sen var etmiş değilsin” buyurdu ve şu ayet nazil oldu: “Kim Allah’tan korkar; takva sahibi olursa; ona bir çıkış yolu sağlar ve ona beklemediği yerden rızık verir.” [22]
Sehl b. Sa’d anlatıyor1: Ensardan bir genci Cehennem ateşinin kor­kusu sarmıştı. Ateş sözkonusu edildiği zaman ağlardı. Nihayet bu hâlet-i ruhiye onun, evinden çıkmasını engelledi. Durum Peygamber’e (s.a.v.) iletilince hemen gencin evine geldi. Rasûlullah (s.a.v.), yanına varınca genç boynuna sarıldı ve öldü. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Arkadaşınızı (defnetmek üzere) hazırlayın! Zira Cehennem korkusu onu müthiş etkiledi ve ölümüne sebep oldu.” [23]
Şu örnek de, selef-i salihinin imanın kalbe yerleştirilmesine ve iman zevkine gösterdikleri önemi, buna giden yolun da kaza ve kadere kesin olarak inanmaktan geçtiğini ifade eder. Ölümden önce en zor şartlarda olsalar bile selefi salihinin bu konuda çocuklarını uyardıklarını ve yönlendirdiklerini görmekteyiz:
Velid b. Ubade anlatıyor: Hasta yatan (babam) Ubade’nin yanına varmıştım. Artık onun ölebileceğini düşünerek: Babacığım! Bana emir ve vasiyyette bulun! dedim. Bunun üzerine babam “Beni oturtunuz!” dedi. Yanındakiler onu oturtunca şöyle dedi: “Yavrucuğum! Kadere; hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmadıkça sen, iman zevkim tadamazsın ve tam manâsıyla Allah’ı bilme gerçeğine ulaşamazsın.” Dedim ki: Babacığım! Hayır ve şerrin mahiyetini nasıl bilirim? Bu suâle babam şu cevabı verdi: Bilmelisin ki, başına gelmeyecek olan şey sana isabet edecek değildir. Sana isabet edecek olan şeyden de kurtulacak değilsin. Yavrucuğum! Rasûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ın yarattığı ilk şey kalemdir. Sonra kaleme “yaz” dedi. O da derhal kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı.” Yavrucuğum! Bu inançta olmadan eğer ölürsen, Cehenneme girersin.” [24]

2. Selef-i Sâlihin Hayatından Pratik Örnekler:

a) Müminlerin emiri Hz. Ömer yolda yürüyordu. Bir grup çocuk da yolda oynuyordu. Çocuklar Hz. Ömer’i görünce biri dışında -ki o da Abdullah b. ez-Zübeyr’dir- hepsi kaçtı. Hz. Ömer bu durum karşısında şaşırdı ve kaçmamasının sebebini çocuğa sorunca, çocuk şu cevabı verdi: “Bir suç işlemedim ki senden kaçayım! Senden korkmuyorum ki yolunu genişleteyim!” [25]
b) İbn Ömer bir yolculuk esnasında koyun güden bir köle gördü. Ona “Şu koyunlardan birini satar mısın?” dedi. O, “Koyunlar benim değil” cevabını verince, İbn Ömer: “Sahibine koyunlardan birini kurdun kaptığım söyle!” dedi. Bunun üzerine köle ona şu karşılığı verdi: “Allah nerede?! (O bizi görüyor).” Artık ondan sonra bir süre İbn Ömer, o kölenin söylediği “Allah nerede?” sözünü tekrar etti. [26]
Bir hoca, öğrencilerinden birisine daha çok sevgi ve alâka gösterirdi. Diğer öğrenciler hocalarından bunun sebebini öğrenmek is­teyince, hocaları bunu size açıklayayım diyerek öğrencilerinden her bi­rine bir kuş verdi ve hiçbir kimsenin görmeyeceği yerde bunu kes, dedi. Özel sevgi ve alâka gösterdiği öğrenciye de aynı şekilde bir kuş verdi. Hepsi gitti ve her biri kuşunu kesmiş olarak döndü. O özel öğrenci ise kuşu canlı olarak getirdi. Hocası, “Bari kesseydin ya?” deyince, öğrenci “Sen hiçbir kimsenin görmeyeceği yerde onu kesmemi bana emrettin. Ben ise hiçbir kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım” dedi. Bunun üzerine hoca, “işte bunun için ona özel sevgi ve alâka gösteriyorum” dedi. [27]
c) İmam Gazzali; İhya’smda şu güzel kıssayı nakleder:
Sehl b. Abdillah et-Tüsterî der ki: Ben üç yaşımda iken gece kalkar, dayım Muhammed b. Sevvar’ın namazına bakar ve dikkatle iz­lerdim. Bir gün dayım bana: “Seni yaratan Allah’ı zikretmez misin?” dedi. Ben, isterim, ama “O’nu nasıl zikredeyim” dedim. O, “elbiselerini değiştirip yatağına girince dilini oynatmadan kalbinle üç defa “Allah benimle beraberdir, Allah bana nazar etmektedir, Allah beni görmektedir” de! dedi. Ben de geceleri bunu söyledim sonra durumu ona bildirdim. O da bana “Bunu, her gece yedi defa söyle!” dedi. Ben de bunu söyledim sonra durumu ona bildirdim. Bu sefer o bana “Bunu her gece onbir defa söyle!” dedi. Ben de söyledim.
Sonra kalbimde bu işten dolayı bir haz duymaya başladım. Bir yıl sonra dayım bana şöyle dedi: “Sana öğrettiğim şeye sahip ol ve kabre gi­rinceye kadar ona devam et. Zira o dünya ve ahirette sana fayda verir.” Ben de senelerce bu zikre devam ettim ve nihayet onun hazzını sırrımda da duydum. Sonra dayım birgün bana “Ey Sehl! Allah’ın bera­ber olduğu, O’nun nazar ettiği ve gördüğü kimse O’na hiç âsi gelir; günah işler mi? Günah işlemekten sakın!” dedi. Birgün ben kendi ha­limde iken, ailem beni bir muallime göndermek istedi. Ben aileme, dik­katimin dağılmaması için, muallime, her gün bir saatlik dersten sonra bana izin vermesini tenbih etmelerini söyledim. Nihayet ben okula de­vam ettim. Kur’an okumasını öğrendim ve altı veya yedi yaşımda iken Kur’an’ı ezberlerdim. Bütün sene orucu tutuyordum. Azığım oniki sene arpa ekmeğinden ibaretti.
d) Haris el-Muhâsibî çocukken, hurma ticareti yapan bir adamın kapısı önünde oynayan bir grup çocuğa rastladı.
Onların oyununa bak­mak için durdu. Ev sahibi yanına aldığı hurmalarla dışarı çıktı ve Hâris’e:
“Şu hurmaları ye!” dedi. Haris:
“Bu hurmalar neyin nesidir?” sualini sorunca, adam şu cevabı verdi:
“Bir ara bir adama hurma satmıştım. Bunlar, onun hur­masından düşenler, dökülenlerdir.” Haris:
O adamı tanıyor musun? dedi. Adam:
Evet, dedi. Haris oynamakta olan çocuklara dönerek:
“Bu yaşlı adam müslüman mıdır?” dedi. Çocuklar:
“Evet öyledir” deyince, Haris o adamı bırakarak gitti. Adam he­men arkasından giderek Hâris’i yakaladı ve şöyle dedi:
“Vallahi, benim hakkımda içinden geçirdiğini söylemeden elimden kurtulamazsın.” Haris:
Ey yaşlı adam! Sen müslüman isen, nasıl çok susadığında suyu arayıp buluyorsan, mesuliyetten kurtulabilmen için hurmaların sahibi­ni de bul! Ey yaşlı adam! Müslüman olduğun halde, müslümanların çocuklarına haram yediriyorsun! dedi. Bunun üzerine adam şöyle dedi:
“Vallahi, bundan sonra artık böyle birşey yapmayacağım!” [28]

* * *

İbn Zafer el-Mağribî der ki: Bana anlatıldığına göre, Ebu’l-Huseyn Ahmed b. Muhammed en-Nûrî Kur’an okumasını öğrenince, dükkanda Kur’an okumayı sürdürdü. Sabah olunca eline defter-kalemi alır, Allah’ın kitabından bilmediklerini öğrenmek üzere çıkar ve kendisine söylenenleri not alırdı. Babası ise oğlunun ortadan kaybolmasını iste­mezdi. Onu bundan vazgeçirmeye çalışır, tehdid eder hattâ bazan da döverdi. Bir işe gönderdiği zaman oğlu yazı malzemelerini yanına alır, karşılaştığı alimlere sorardı. Babası bazan bu yüzden oğlunu döverdi. Birgün babası ona dedi ki:
“Şu ilminle neyi istediğini ah bir bilsem!” Bunun üzerine oğlu:
Ben Allah’ı bilmek ve (yakın olmak için) onu tanımak istiyorum” dedi. Babası:
O’nu nasıl tanırsın? deyince, oğlu:
Emir ve yasaklarını anlamakla O’nu bilirim, cevabını verdi. Babası:
Peki (yakın olmak için) O’nu nasıl tanırsın? deyince de, oğlu şu eevabı verdi:
Bana öğrettikleriyle amel etmek suretiyle O’nu tanırım.
Bu konuşmadan sonra babası oğluna şöyle dedi: “Artık varol­duğum sürece senin işine karışmayacağım.” [29]
e) Bu örnekleri, imam Ahmed b. Hanbel’in çocukluk dönemindeki takvasını anlatan bir olayla noktalamak istiyoruz:
Ahmed b. Hanbel’in amcası, bazı valilere Bağdat’ın ahvalini bildi­ren mektuplar gönderirdi. Maksadı da, halifenin olup bitenlerden ha­berdar olmasıydı. Bir defasında mektupları yeğeni Ahmed b. Hanbel ile gönderdi. Fakat o bunu yerine getirmekten çekindi/sakındı. O, müslümanlara gelmesi muhtemel bir zarara sebep olmaktan ve jurnal etmekten kaçındığı için mektupları suya attı. Onun bu soylu davranışı, ilim ve firaset sahibi birçok kişinin dikkatini çekti. Hatta el-Heysem b. Hanbel onun hakkında şunları söyledi: “Eğer bu delikanlı yaşarsa, za­manının insanlarına hüccet olacaktır.” [30]

C. Peygamber (s.a.v.) Sevgisini Yerleştirmek

Kelime-i şahadetin ikinci yarısı, yani “Muhammed (s.a.v.) Allah’ın elçisidir” sözü ancak peygamber sevgisiyle gerçekleşir. Selef ve onları takip eden müslüman nesiller, bu sevgiyi çocukların zihnine ve gönlüne yerleştirme hususunda gereken gayreti göstermişlerdir. Çünkü bu sev­giyle çocuğun his ve duygulan harekete geçer, islam! şuur ve hassasiye­ti artar, her türlü iyiliğe yönelir, tüm problemleri çözülür, maruz kaldığı bela ve musibetler önemsiz hale gelir.
Görülmektedir ki, genel olarak insan psikolojisi yetişme döneminde, çevresindeki en güçlü şahsiyete benzemeye çalışır. Hareket ve davranışında ona özenir, onu örnek ve model olarak kabul eder. îsiamî eğitim, büyük-küçük herkesin Rasulüllah’ın (s.a.v.) şahsiyetine bağlanmasını istemektedir. Çünkü O, sağlam bir model, değişmeyen ve alternatifi olmayan bir örnektir. O, istisnasız tüm insanların en kâmili ve bütün peygamberlerin en üstünüdür.
insan ruhunun dûçâr olduğu stres ve sıkıntılar, her tarafta yaygınlaşan psikolojik ve sinirsel rahatsızlıklar, işte bu sağlam model­den uzaklaşmanın ve Allah’ın Rasulünü örnek almamanın bir neticesi­dir. Yoldan çıkmış nesillerin, bir kimlik boşluğu/bunalımı içinde yaşadıklarını, mevsimden mevsime değişen, Rabbani yol ve metoddan tamamen uzaklaşmış, sapmış ve tükenmiş aktörlerin arkasında koştuklarını, kendilerine asrın mütefekkirleri ve aydınları adını veren -ki şeytan onların kafalarına üflemekte ve beyinlerini yıkamaktadır, on­lar da bunu parlak bir fikir sanmaktadır- bazı kişilere takıldıklarım müşahade ediyoruz. Böylece gelişmekte olan çocuğun, izinden gideceği sürekli ve canlı bir şahsiyetin ne kadar önemli olduğunu-görmekteyiz. Rasûlullah’a (s.a.v.) tabi olmaktan daha faziletli bir yol var mıdır?
1. Peygamber (s.a.v.) sevgisini yerleştirmekle ilgili hadisler:
Ali’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:
“Çocuklarınızı üç haslet üzerine terbiye edin: Peygambe­rinizin sevgisi, ehl-i beyt sevgisi ve Kur’an tilaveti.” [31]
Enes’den (r.a.) rivayet edildiğine göre de bir adam, Rasûlullah’a (s.a.v.) “Kıyamet ne zaman (kopacak)?” sualini sormuştu. Rasûlullah (s.a.v.) “Kıyamet için ne hazırladın?” deyince, adam “Hiçbir şey. Ancak ben Allah ve Rasulünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) “sen sevdiklerinle berabersin” buyurdu.
Enes derki: “Ben Peygamber’i (s.a.v.), Ebu Bekir’i ve Ömer’i sevi­yorum. Onları sevmekle onlarla beraber olacağımı umuyorum.” [32] Malumdur ki Enes, henüz on yaşında küçük bir çocukken gelmiş ve on sene Rasûlullah’a hizmet etmiştir.
2. Peygamber (s.a.v.) sevgisini çocuklara nasıl yerleştirebiliriz?
Sahabe çocuklarının hayatını; onların peygamber sevgisini nasıl kazandıklarım ve hayatlarında peygamberlerinin herşeyden önemli ve değerli varlık haline nasıl geldiğini düşündüğümüzde, onların şu sıfatlarla muttasıf olduklarını görürüz:
a) Rasûlullah’ın (s.a.v.) sesine kulak vermek ve derhal emirlerini yerine getirmek:
Şüphesiz, verilen bir emri hemen yerine getirmek fazla sevgiden kaynaklanmakta ve sevginin bir delili ve göstergesi olmaktadır, işte Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v.)… Peygamber’in (s.a,v.) İslama davetine he­men koşmuştu… Hem de hiç bir kimseye danışmadan. Çünkü mesele, iman ve akide meselesiydi. Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Herke­sin tercih ettiği bir akidesi vardır. O, henüz sekiz yaşında iken hem gizli ve hem de açık safhalarında ilk islam davetiyle birlikte yaşıyordu. Hem de bir korku ve ürperti olmadan Peygamber (s.a.v.) ve zevcesi Hatice ile birlikte Mekke yollarında gizli olarak namaz kılıyordu. Birgün ba­bası Ebu Tâlib onu görmüştü. Ama Ali hiç korkmuyor ve endişe etmi­yordu.
Sonra işte Enes (r.a.)… Küçük çocukken gelmiş on sene Rasûlullah’ın (s.a.v.) hizmetinde bulunmuş, çocukların nezdinde en çok sevilen şeyden uzak kalmış, fedâkârlık etmişti. Rasûlullah’ın (s.a.v.) se­sine kulak veriyor ve emrini derhal yerine getiriyordu. Hemen oyunu bırakıyor ve O’nun emrine itaat ediyordu. Enes der ki: “Rasûlullah (s.a.v.) bana uğramıştı. Ben de çocuklarla birlikte oyun oynuyordum. Bize selam verdikten sonra beni bir işi için gönderdi.”
Esasen bu, emir beklemenin de Ötesinde bir davranıştır. Sahabe­nin çocukları doğru ve gerçek sevginin doruk noktasına ulaşmıştı. Sev­gili peygamberlerinin ihtiyaçlarını gözetlerler, o konuşmadan veya birşey söylemeden hemen yerine getirirlerdi. Şüphesiz bu davranış pey­gamber sevgisinin değer ve boyutundan kaynaklanmaktaydı.
İbn Abbas der ki; Peygamber (s.a.v.) helaya girmişti. Ben de he­men abdest suyunu (hazırlayıp) yanına koymuştum. Bunun üzerine: “Bunu kim koydu?” buyurdu. Kendisine durum anlatılınca, “Allah’ım! Onu (İbn Abbas’ı) dinde derin anlayış (fekâhet) sahibi kıl” buyur­du. [33]
Enes de şöyle der: Rasûlullah (s.a.v.) helaya gelirdi. Ben ve Ensardan bir çocuk temizlik yapması için O’na bir su kabı (matara) götürürdük. [34]
Sahabe çocuklarının Rasûlullah’a (s.a.v.) bey’at etmesi de bir nevi hemen verilen bir emre koşmak demektir. Esma bint Ebi Bekr, hicret ettiğinde Abdullah b. ez-Zübeyr’e hamile idi. Küba’ya geldi ve orada Abdullah’ı doğurdu. Sonra lohusa iken tahnik[35] yapması için Rasûhıîlah’a (s.a.v.) gitti. Rasûlullah da (s.a.v.) ondan çocuğu aldı ve kucağına koydu. Sonra bir hurma istedi. Aişe der ki: Hurmayı arayıp bulmak için biraz bekledik. Nihayet Rasûlullah (s.a.v.) hurmayı çiğnedi sonra onu çocuğun ağzına attı. Böylece çocuğun midesine inen ilk şey Rasûlullah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu. Esma şöyle devam etti: Sonra Rasûlullah (s.a.v.) çocuğu sıvazladı, dua etti ve ona “Abdullah” ismini koydu. Abdullah yedi veya sekiz yaşında bey’at etmek üzere Rasûlullah’a (s.a.v.) geldi. Bunu ona babası Zübeyr emretmişti. Rasûlullah, çocuğun kendine doğru geldiğini görünce gülümsedi. Sonra çocuk ona bey’at etti.” [36]
işte sahabe çocukları böyle peygamber sevgisiyle büyüdü. Tabii onları buna anaları ve babalan sevkediyordu. Bir kimse gençliğinde nasıl yetişmişse, ihtiyarlığında da öyle olur.
imam Nevevî, yukardaki hadis hakkında şunları söyler:
“Bu, tebrik ve teşrif (kutlama) bey’atıdır, teklif (sorumluluğu ge­rektiren mükellef olma) bey’atı değildir. Zira Abdullah, mükellef olma yaşının altındaydı. [37]
Rivayete göre, Rasûlullah (s.a,v.), Hasan, Hüseyin, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. ez-Zübeyr dışında bir çocuktan bey’at almadı. [38]
b) Çocukların Peygamber’e (s.a.v.) eziyet eden düşmanlarla savaş etmesi:
Abdurrahman b. Avf (r.a.) diyor ki: Bedir savaşının yapıldığı mey­danın ortasında sağ yanıma bir çocuk dikilmiş: “Amcacığım! Bana Ebu Cehl’i göster” diyordu. Abdurrahman ona: “Yavrucuğum! Ebu Cehil’den sana ne! Ne yapacaksın onu?” deyince çocuk: “Vallahi eğer onu görürsem asla bırakmayacağım. Gerçekten o, Allah’ın Rasûlü’ne eza ve­riyordu” dedi. Gördüm ki sol yanımda bir çocuk da öncekinin sorduğunu soruyordu. Sonra savaş kızışıyordu. Abdurrahman b. Avf iki çocuğa yöneliyor ve onlara şöyle diyordu: “Aradığınız adam işte şu, işte Ebu Ce­hil!” Hemen ikisi küçük kılıçlarıyla Ebu Cehil’e koşarlar. Her ikisi de Allah ve Rasûlünün düşmanına önce vurma şerefine nail olmak istiyor­du, ikisi birlikte kuvvetli bir darbe indirince Ebu Cehil yere serilir. Bunun üzerine her ikisi de müjdeyi ulaştırmak için RasulüIIah’a (s.a.v.) koşuyor ve şöyle diyorlardı: “Onu öldüren benim ya Rasulallah!” Ra-sulüllah da (s.a.v.) onlara “Kılıçlarınızı bana gösterin bakalım!” der ve gerçekten de kılıçların üzerinde kan izi görünce onlara: “Evet, her ikiniz (birlikte) onu öldürmüşsünüz” der. [39]
Doğrudan veya dolaylı olarak Rasûlullah’a (s.a.v.) dil uzatan ve eziyet veren kimselere karşı mücadele konusunda selef-i salihin çocukları da aynı yolu takib etmişlerdir.
Bahreyn sakinlerinden bir grup çocuk, ucu eğri deynekle oynanan top oyunu oynamak için çıkmışlardı. Bahreyn piskoposu da orada otu­ruyordu. Birden top piskoposun kucağına düştü ve onu tuttu. Çocuklar topu ondan ne kadar istedilerse de vermekten çekindi, içlerinden bir çocuk, ”Muhammed (s.a.v.) hakkı için istersem onu bize verirsin değil mi?” dedi ama yine -Allah lanet etsin- piskopos vermedi ve Rasulüllah’a (s.a.v.) sövdü. Bunun üzerine bütün çocuklar deynekleriyle onun üzerine geldiler ve ölünceye kadar mel’un adama vurmaya devam ettil­er. Derken bu hâdise halife Ömer b. el-Hattab’a (r.a.) götürüldü. Yemin ediyorum, Hz. Ömer, çocukların bu piskoposu öldürmelerine sevindiği kadar hiç bir fetih ve elde edilen ganimete sevinmemişti. O şöyle dedi: Artık şimdi islam izzet buldu ve güçlendi. Peygamberlerine sövülen küçük çocuklar öfkelenmişler ve zafer elde etmişlerdir. Piskoposun kanı da heder olmuştur; herhangi bir diyet sözkonusu değildir. Allah Teâlâ daha iyi bilir. [40] Müslüman bir çocuk, Rasûlullah’a (s.a.v.) kötülük eden ve sû-i edepde bulunanlardan intikam alamazsa, fasıkların ve münafıkların sözlerini ve meydana gelen olayı Rasûlullah’a (s.a.v.) ve O’ndan sonra da mü’minlere nakleder.
Tefsir kitaplarında “Andolsun, en üstün olan en alçak olanı oradan elbette çıkaracaktır” [41]ayetinin nüzul sebebi hakkında İbn Sa’d ve İbn Ishak şu hâdiseyi nakletmektedir:
Rasûlullah (s.a.v.)[42] suyun yanında iken, su almaya gelen in­sanlar da gelip toplanmıştı. O esnada Hz. Ömer’le birlikte, Ğıfar oğullarından atam çeken işçisi Cehcâh b. Mes’ud da bulunuyordu. Der­ken Cehcâh ile Avf b. el-Hazrec oğullarının müttefiki Sinan el-Cühenî birbirini sıkıştırmışlar ye kavga etmişlerdi. Sinan “Ey Ensar yetişin!” diyerek, Cehcâh da “Ey muhacirler yetişin!” diyerek bağırmışlardı.
Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy Ibn Selûl öfkelenmişti. Yanında da kavminden bir grup insan vardı. İçlerinde henüz yeni yetme bir çocuk olan Zeyd b. Erkam da bulunuyordu. Abdullah b. Übey “Onu yaptılar ha, öyle mi?” (Mekke’nin müslüman muhacirleri) şehrimizde sayıca bize rekabet ettiler ve bizim üzerimize geldiler. Vallahi, bizimle şu Kureyş kılıklıların durumu tıpkı adamın “Besle kargayı oysun gözünü!” sözüne benzemektedir. Ama vallahi eğer Medine’ye dönersek, elbette en üstün olan en alçak olanı oradan çıkaracaktır.” Sonra etrafındaki Medineli kavmine dönerek şöyle dedi: “işte bu, sizin kendi­nize yaptiklarmızdir. Onları memleketinize siz soktunuz ve mallarınızı onlarla siz bölüştünüz. Ama şimdi vallahi siz ellerinizdekini tutup onla­ra birşey vermezseniz, yurdunuzdan başka bir yere; kendi memleketle­rine dönerler.” Zeyd b. Erkam bütün bunları işitmişti. Hemen Rasûlullah’a (s.a.v.) gitti -ki o esnada Rasûlullah (s.a.v.) düşmanından uzaklaşmıştı- ve olup bitenleri O’na bildirdi.
c) Sahabe çocuklarının Peygamber’in (s.a.v,) sevdiği şeyleri sevmesi:
Enes b. Malik (r.a.) diyor ki: “Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir terzi çocuğun yanına girmiştik. Çocuk, Peygamber’e (s.a.v.) içerisinde tirit olan bir tabak sundu. Tiritin üzerinde kabak da bulunuyordu. Çocuk işine yöneldi. Derken Peygamber (s.a.v.) kabağı araştırmaya başladı. Bunu görünce ben de kabağı araştırmaya ve onu Peygamber’in (s.a.v.) önüne koymaya başladım. O zamandan beri ben kabağı hâlâ sevmekteyim.” [43]
d) Sahabe ve selef çocuklarının hadis-i şerifleri ezberlemesi:
Mahmud b. er-Rabî’ (r.a.) diyor ki: “Ben beş yaşımdayken Peygam­ber’in (s.a.v.) bir kovadaki sudan ağzına alıp yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.” [44]
Hz. Ali’nin oğlu Hasan’a (r.a.) Rasûlullah’tan (s.a.v.) neyi ezberle­diği sorulunca şu cevabı vermiştir: Rasûlullah’tan (s.a.v.) şunu ezberle­dim: “Seni şüpheye’ düşüren şeyi bırak da düşürmeyene bak! Çünkü doğruluk rahatlıktır; sükun ve emniyettir. Yalan ise şüphedir.”[45]
Semura b. Cündeb diyor ki: Rasulüllah’ın (s.a.v.) zamanında ben bir çocuktum. Ondan (bazı hadisleri) ezberliyordum. Ancak beni burada söz söylemekten alıkoyan, benden daha yaşlı olan kimselerdir.”
îbn Abbas diyor ki: “Bir gece teyzem Meymune’nin yanında kaldım. Nihayet müezzin (Bilal) gelerek Rasûlullah’a (s.a.v.) sabah na­mazını haber verdi. Rasûlullah (s.a.v.) hemen namaza çıktı ve şöyle dua ediyordu:
“Allah’ım! Benim kalbime bir nur, dilime bir nur» kulağıma bir nur, gözüme bir nur, arkama bir nur, önüme bir nur, üstüme bir nur, altıma bir nur ver! Bana büyük bir nur ihsan eyle!” [46]
Ebu Cuhayfe anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) Mekke’de Ebtah adı ve­rilen yerde kendisi için kızıl bir deriden yapılmış bir çadırın içinde iken yanına geldim. Derken Bilal, Peygamber’in (s.a.v.) abdest suyunu çıkardı. Orada bulunanlardan kimisi ondan hemen bir miktar su elde etmiş, kimisi de serpintisine nail olmuştu. Bilahare Rasûlullah (s.a.v.) kırmızı bir elbise (hülle) içinde çıktı. Onun inciklerinin beyazlığını hâlâ görür gibiyim. Abdest aldı, Bilal de ezan okudu. Ben onu şu tarafa bu tarafa yani, sağa ve sola dönerken takip etmeye başladım. “Haydi namaza haydi felaha!” diyordu. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) için (sütre olmak üzere) ucu demirli bir deynek dikildi. O da kalktı, ikindi namazım iki rek’at olarak kıldırdı, önünden eşek ve köpek geçiyor ama engellenmiyordu. Sonra Medine’ye dönünceye kadar namazları hep iki rek’at olarak kıldırmaya devam etti.”[47]
Şimdi, ünlü alim ve büyük mücahid İbn Teymiyye’nin çocukluk dönemiyie alâkalı ilginç bir olay nakledelim. Muhammed b. Ahmed Abdulhâdî “el-Ukûdü’d-Dürriye min Menakıb-ı Şeyhi’l-İslam İbn Teymiyyye” adlı eserinde der ki: Zeka üstünlüğü, hafiza gücü ve pratik an­layışlarıyla Şamlıların müstesna bir yeri vardır. Halebli bir alim Şam’a gelerek:
“Çeşitli bölgelerde duydum, burada Ahmed b. Teymiyye adında hafızası çok sağlam ve çok kuvvetli bir çocuk varmış, belki onu görebilirim düşüncesiyle gelmiştim” deyince, terzi bir adam ona şöyle dedi:
‘Burası, onun medresesinin yoludur. Şu ana kadar o gelmedi. Yanımızda biraz otur, medreseye giderken buradan geçer.” Halebli alim biraz oturduktan sonra iki çocuk geldi. Terzi: “işte şu yanında büyük yazı malzemesi bulunan çocuk Ahmed b. Teymiyye’dir” deyince, alim zat onu çağırdı. Elindeki yazı malzemesini çocuktan alıp baktıktan son­ra ona şöyle dedi:
“Yavrum! Bunu sil de ben sana yazacağın başka şey dikte edeyim.”
Çocuk söyleneni hemen yaptı. Halebli alim ona onbir veya onüç hadis metni yazdırdı ve “Bunu bana oku!” dedi. Çocuk onları yazdıktan sonra yalnız bir defa düşündü/tekrar etti. Sonra onu Halebli alime verdi ve:
“Beni dinle” diyerek en güzel bir şekilde o hadisleri okudu. Bu­nun üzerine o zat ona:
“Yavrum! Bunları sil” dedi. O da hemen dediğini yaptı ve alim zat, seçmiş olduğu birkaç hadis senedi daha yazdırdı. Sonra çocuğa: Bunları oku” dedi. O da öncekinde yaptığı gibi baktı ve yine ilkinde olduğu gibi onları da dinletti. Bunun üzerine Halebli alim ayağa kalka­rak şöyle dedi: “Eğer bu çocuk yaşarsa, onun elbette büyük ve önemli bir yeri olacaktır. Çünkü böylesi görülmemiştir.” [48]
aa) Hadis ezberleyen çocukların ödüllendirilmesi:
ibrahim b. Edhem diyor ki: Babam bana “yavrucuğum! Hadis tah­sil et. Ne zaman bir hadis duyar ve onu ezberlersen sana bir dirhem [49]var” derdi. Ben de bundan dolayı hadis öğrenmek isterdim.” [50]
bb) Hadis öğrenme karşılığında selef çocuklarının alimlere hizmeti:
Süfyan b. Uyeyne diyor ki: Babam Kûfe’de sarraf idi. Derken çok borçlanınca Mekke’ye taşındık ve öğle namazı için mescide döndük. Ben mescidin kapısına varınca, eşek üzerinde yaşlı bir adam bana:
“Oğul! Şu hayvanı tut da mescide girip namaz kılayım” dedi. Ben de ona:
“Bana hadis nakletmeden bunu yapmam” dedim. O:
“Hadisi ne yapacaksın?” diyerek beni küçük gördü. Ben de:
“Sen hadis rivayet et” deyince O:
“Cabir bana Abdullah’tan, o da İbn Abbas’tan” diyerek bana se­kiz hadis nakletti. Bunun üzerine ben onun eşeğini tuttum ve bana nak­lettiği hadisleri ezberlemeye başladım. Adam namazını kılıp çıkınca şöyle dedi: “Rivayet ettiğim hadislerin sana ne faydası oldu? Sadece beni alıkoydun.” Ben de:
“Sen bana şöyle şöyle hadis naklettin” diyerek bana söylediklerinin hepsini ona tekrarladım. Bu durum karşısında O:
“Allah seni mübarek (bereketli) kılsın! Yarın hadis meclisine gel…” dedi. Meğer o Amr b. Dinâr’mış. [51]
cc) Selef-i salibin çocuklarının hadis öğrenimi için hicret ve yolculukları:
Ali b. Âsim babasının hadis öğreniminden bahsederken der ki: Babam bana ytizbin dirhem verdi ve: “Git, yüzbin hadisin dışında sen­den başka birşey istemiyorum” dedi.
Ali h. Asım söz konusu ilim yolculuğunu şöyle anlatır: Mansûr ile görüşmek üzere ben ve.Hüşeym, Vasıftan Kûfe’ye hareket ettik.
Vasıftan çıkıp birkaç fersah yürüdüğümde Ebu Muaviye [52]veya bir başkası ile karşılaştım. Ben, “Nereye gitmek istiyorsun?” deyince o, “Üzerimdeki borcu ödemek için çalışıyorum” dedi. Ona dedim ki: “Benimle birlikte dön! Çünkü dört bin dirhemim var, bunun ikibinini sana veririm.” Ben döndüm. Ona da ikibin dirhem verdim. Sonra çıktım, Hüseyin Kûfe’ye sabah, ben de akşam vaktinde girdim, Hüşeym gitti, Mansur’dan kırk hadis işitti. Ben de hamama girdim. Sabah olun­ca çıktım, Mansur’un kapısına geldim. Ama bir cenaze ile karşılaştım. “Bu nedir?” diye sordum. Orada bulunanlar, “Mansur’un cenazesidir” dediler. Ağlayarak bir müddet oturdum. Orada bulunan yaşlı bir zat bana: “Ey delikanlı! Neden ağlıyorsun?” dedi. Ben de: “Şu şeyh (hadisçi) den hadis dinlemek üzere gelmiştim ama o ölmüş” dedim. O zat bana: “Bunun anasının evlendiği günü/düğününü gören kimseyi (ki, o zât bu ifadeyle kendisini kasteder) sana göstereyim mi?” dedi. Ben “Evet” deyince, o zat: “Yaz! İkrime, Îbn Abbas’tan bana rivayet etti” dedi. Ben de bir ay ondan hadis yazmaya başladım. Ona dedim ki: “Allah sana merhamet eylesin! Kimsin sen?” O da bana şu cevabı verdi: “Sen benden bir aydan beri hadis yazıyorsun, beni tanımadın mı? Ben Husayn b. Abdirrahman’ım.” İbn Abbas’a kavuşabilmem için yedi veya dokuz di­rhem gerekiyordu.[53] Bu yüzden îkrime İbn Abbas’dan işitiyor, sonra geliyor bana rivayet ediyordu.[54]
Malının yarısını sarfeden, zamanını tüketen ve vatanını terkeden şu delikanlının fedâkârlığına bir bakın! Şeyh Mansûr ile görüşemedi ama Allah Tealâ ona şeyhlerin şeyhi ve hocaların hocası Husayn b. Abdirrahman’ı nasip etti. Şüphesiz bu, ilim tahsili yolunda çok ihlaslı olmanın ve Rasulüllah’a (s.a.v.) olan samimi sevginin bir göstergesidir.
dd) Kız çocuklarının hadisleri ezberlemesi:
ez-Zebidî diyor ki: Malik b. Enes’in, ilmini yani, Muvatta’ını ez­berleyen bir kızı vardı. Kız, kapının arkasında dururdu. Hadis için ge­len öğrenci hatâ ettiği zaman kızı kapıyı çalardı. Malik de durumu he­men anlar, öğrencinin yeniden okumasını ister ve yanlışını düzeltirdi.[55]
ee) Çocuklar, hadis rivayeti ve hadis fıkhına[56]önem veriyorlardı:
Mü’minlerin annesi Aişe (r.a.), yeğeni Urve b. ez-Zubeyr’e şöyle demişti: “Yavrucuğum! Bana gelen habere göre sen benden bir hadis yazıyormuş sun. Sonra dönüp tekrar (başkasından) yazıyormuşsun!” Urve: “Senden onu bir şekilde işitiyorum sonra dönüyorum ama o hadisi başka bir şekilde dinliyorum” deyince, Aişe (r.a.): “Peki mânâda bir değişiklik işitiyor musun?” suâlini sordu. Urve de buna “hayır” cevabını verince, Aişe (r.a.): “Bunda bir sakınca yok” dedi.[57]
e) Çocukların Rasûlüllah’ın (s.a.v.) siret ve hayatını öğrenmesi ve bunun onlar üzerindeki tesiri:
Sahabe ve selef, çocuklarına Peygamber’in (s.a.v.) sîret ve yaşayışını öğretme hususunda hırs ve hassasiyet göstermiş, Kur’an eğitimiyle birlikte onlara siyer dersi vermişlerdir. Çünkü siyer yani, Peygamber’in (s.a.v.) hayat tarzı, Kur’an’ın mânâ ve hükümlerinin bir tercümanıdır. Aynı zamanda siyer, insanın duygu ve ruh dünyasını et­kiler ve onlan harekete geçirir. Beşeriyeti dalaletten hidayete, batıldan hakka ve câhiliyye karanlıklarından islâm nuruna kavuşturmada sevgi ve cihadın mânâ ve fonksiyonunu ihtiva eder.
Sahabeden Sa’d b. Ebî Vakkas’ın oğlu Muhammed’in oğlu ismail der ki: “Babam bize Peygamber’in (s.a.v.) savaş ve seriyyelerini öğretirdi. Ve derdi ki: Yavrucuğum! Bunlar babalarınızın şeref levha­larıdır. Bunları dile getirmeyi ihmal etmeyiniz.” [58]
Hz. Ali’nin torunu Zeynelâbidin (r.a.) der ki: “Biz Kur’an sûrelerini öğrettiğimiz gibi, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) savaşlarını da öğretirdik.” [59]
Şimdi büyük davetçi ve üstün ahlâk sahibi Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvi ile birlikteyiz. Bu büyük âlim “Medine’ye Giden Yol” adlı kit­abında “Faziletini unutamadığım kitap çocukluk günlerimde siret yol­culuğu” başlığı altında bize başından geçen bir hadise anlatmaktadır. Sözkonusu siyer kitabının, bu büyük alimi, bu büyük davetçi ve mücahidi nasıl sarstığını ve nasıl etkilediğini birlikte görelim.
“Bugün, üzerimde büyük tesiri va faydası olan -olmaya da devam eden- bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabın değerli müellifini her za­man rahmetle anmaktayım. Müellif bu kitabı vasıtasıyla kanaatimce imandan sonra hatta diyebilirim ki imanın bir parçası olan en kıymetli hediyeyi bana vermiştir. Sözünü ettiğim bu kitap, -Allah rahmet eylesin- el-Kâdî Muhammed Süleyman el-Mansûrfûrî’nin “Sîret ti Rahme-ti’1-Âlemîn” adlı eseridir. Bu kitabın ilginç bir hatırası vardır:
Allah rahmet eylesin en büyük biraderim[60], küçüklüğümde okumam gereken kitapların seçiminde oldukça başarılıydı. Bana ilk ola­rak Hindistanlı bir yazarın “Sîret Ü Hayri’l-Beşer” adlı kitabını ver­mişti. O, Rasûlüllah’ın (r.a.) suretiyle ilgili kitapları okumaya çok düşkündü. Çünkü o, sîret, akide ve ahlakın oluşturulmasında, imanın sağlamlaştırılmasında bu kitapların en büyük etkiye sahip olduğunu iyi biliyordu.
Bu yüzden ben siyer kitaplarım alıp okuma sevgisi ve hırsıyla yetiştim. Birgün, “Sîret ü Rahmeti’l-Âlemin” kitabına gözüm ilişti. Ben kitap kataloglarına, ilan ve reklamlarına çok bakardım, iki cildi basılan bu kitabı hemen mektupla istedim. Henüz on veya onbir yaşımda idim. Küçük bütçem onu satın almaya da müsait değildi. Fakat özellikle sözünü ettiğim asırda çocuklar, iktisat bilgisi ve bütçe disiplinini dik­kate almıyor, his ve içgüdüleriyle hareket ediyorlardı.
Nihayet postacı, küçük köyümüzün postanesinden aldığı kitabı ge­tirdi. Baktım ama ödemeli olarak gelen kitabın bedelini ödeyecek du­rumda değildim. Allah rahmet eylesin anam da -yetim çocuğunun gönlünü almaya düşkün olmasına rağmen- parayı ödeme hususunda mazeret beyan etti. Çünkü o anda parası yoktu, Baktım, bu işte, küçük efendimiz Umeyr b. Ebî Vakkas’ın başvurduğu şefaatçiden/vasıtadan başka kendim için bir çıkar yol göremedim. Rasûlüllah (s.a.v.) küçük sahabi Umeyr’in şefaatçisini kabul etmiş, Bedir savaşma katılması için ona izin vermişti, işte bu şefaatçi/vasıta, Allah ve salih kulları nezdinde kabul gören ve duyulan günahsız ve tertemiz gözyaşı ve ağlamadır. Öyle de oldu. Şefkatli anamın kalbi bundan dolayı rikkate geldi, yumuşadı. Kitabın bedelini bulup ödemek için elinden gelen gayreti gösterdi ve ben de kitabı aldım. Kitabı okumaya başladım. Kitab da kal­bimi harekete geçirmeye ve sarsmaya başladı. Tabîi bu, sert ve rahatsız edici bir sarsıntı değil, yumuşak bir sarsıntıdır. Soğuk altında taze ve yumuşak dalın titrediği gibi, kalbim de bu kitap için titriyor ve coşuyordu, işte, büyük fatihlerin ve kahramanların biyografisi ve hayatı hakkında yazılan kitaplarla, Peygamber’in (s.a.v.) sîreti ve hayatı hakkında yazılan kitaplar arasındaki fark budur. Birincisi kalbi sıkıştırır ve rahatsız eder. ikincisinin ise rahat ve huzur veren hoş bir sarsıntısı vardır.
Nefsim bu kitaba cevap vermeye ve onu kolaylıkla hazmetmeye başladı. Sanki onunla bir randevusu vardı. Bu kitabı okurken garip bir lezzet duydum. Bu, küçüklüğümde bildiğim bütün lezzetlerden ayrı bir lezzetti… Hâlâ da yufka yürekli ve duygu yüklüyümdür. Bu; aç bir günde çok arzu edilen güzel bir yemeğin; yorucu ve yoğun bir meşguliyet ve araştırmadan sonra nefes alma ve dinlenmenin; bayram gününde giyilen yeni bir elbisenin; çok istenen bir oyunun; müsabakadaki bekleyiş ve zaferin; eski bir dostun veya değerli bir mis­afirin ziyaretinin lezzeti değildir. Bu, bunlardan hiçbirine benzemeyen bambaşka bir lezzettir. Bu, tadım bildiğim ama tamtamadığım bir lez­zettir. İtiraf etmeliyim ki, bugüne kadar onu dikkatle tavsif edemedim ve bir kelime ile açıklayamadım. Söyleyebileceğim son şey şudur: Bu ru­hun lezzetidir. Çocuklar ruhi lezzeti duymazlar ve bilmezler öyle mi? Hayır vallâhî… Çocuklar açıklamaktan aciz olsalar da, daha sağlam bir duygu ve daha ince bir ruh yapısına sahiptirler.
Bu alâka uyandıran ve coşku veren kitapta Kureyş’ten İslâm’a gir­ip de, çeşitli işkencelere reva görülen ve bütün bunlara sabır ve metane­tle hattâ lezzet ve sürurla tahammül eden müslümanların başından geçenleri okuyordum. Tüm bunlar karşısında burada, birçok güçlü, zen­gin ve hayatında mutlu sanılan insanın bilmediği bir lezzet bulun­duğunu hissediyordum. O da, hak ve doğru yolda dövülmek, inançtan dolayı baskı ye işkence görmek, Allah yolunda zulüm ve eziyete maruz kalmaktır. Kuvvet ve zafer lezzeti bu lezzete denk olamaz. Ben kendi nefsimin bu lezzet ve bu şerefle mutlu olmayı temenni ettiğini -ömürde bir defa da olsa- gördüm.
Peygamber’in (s.a.v.) Mekke’den, Medine’ye yaptığı hicreti oku­dum. Yazarın anlattığı bu hadiseden daha canlı ve daha etkili bir kıssa bilmiyorum. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) Medine’ye giriyor. Bütün gönüller O’na bağlanmış, bütün gözler O’na dikilmişti, insanlar kabile kabile ge­liyor, ihlas ve samimiyetle “Bize buyurun Ya Rasûlallah!” diyordu. -Anam babam kendisine feda olsun- Rasûlüllah da (s.a.v.) “Deveyi kendi haline bırakınız! Zira o memurdur; uygun olanı yapacaktır” buyuruyordu. Sonra deve bugünkü mescidinin kapısına çöküyor ve kalkmamak için de dayatıyordu. Bu en büyük şeref Ebu Eyyub el-Ensârî’nin oluyor; Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yük ve eşyasını alıyor evine koyuyordu. Ben, Allah’ın kendisine verdiği bu şereften dolayı Ebu Eyyub’un duyduğu se­vinci ve misafiri ağı rlam asındaki ihlas ve samimiyetini okuyordum. Bütün bunları okuyor ve kalbimin benden ayrılıp Rasûlüîlah’ın (s.a.v.) devesine arkadaşlık ederek kafile içinde Medine’ye girdiğini hissediyor, bütün bunları gözlerimle adeta görüyor gibi oluyordum.
Kralların, fatihlerin, büyüklerin ve zenginlerin bir ülkeye girişlerinin zayıf ve temelsiz olduğunu, insanlar arasındaki sevgi ve samimiyetin geçici ve eriyip yok olduğunu biliyor ve düşünüyordum. Bu manzara benim ruhumda ve hafızamda canlandı.
Vefa, ihlas, kahramanlık, inanç ve güzel ahlakta tarihin daha büyüğüne, daha ilginç ve daha güzeline şahit olmadığı bir kıssayı, Uhud savaşını okuyordum. Enes b. Nadr’ın (r.a.) oturup da kendilerini tehlik­eye atan ve “Rasûlüllah (s.a.v.) öldürüldü!” diyenlere söylemiş olduğu şu söz beni gerçekten çok etkiledi: “Rasûlüllah’tan sonra yaşayıpta ne ya­pacaksınız; O’ndan sonra yaşamanın ne zevki kalır? Rasûlüllah’m (s.a.v.) öldüğü gaye uğruna ölünüz.” Şunları söyleyen bir sahabinin sözü de beni çok sarstı: “Gerçekten ben Uhud’un ötesinde Cennet’in kokusu­nu duyuyorum.” Onun son arzusu Rasûlüîlah’ın (s.a.v.) huzuruna götürülmekti. Artık o, dünyasının son günlerini yaşıyordu. Derken, canım verirken onu getirdiler ve Rasûlüîlah’ın (s.a.v.) huzurunda son nefesini verdi.
Ebu Dücane (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.v.) önünde kendini nasıl siper etti? Koruyup kollamak için Rasûlüîlah’ın (s.a.v.) üzerine eğilirken, ok­lar Ebu Dücane’nin sırtına yağıyordu. Peygamber (s.a.v.) sevgisi ile alâkalı daha nice hadisler… Ben bu kitabı okumayı sürdürürken, bazan içimden ağlamak gelirdi ağlar, bazan da coşku gelirdi güler ve sevinir­dim. [61]
f) Anaların, çocuklarına bereket olması için Hasûlüllah’ın (s.a.v,) eser ve eşyasına düşkünlüğü:
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) Ümmü Süleym’in evine girer de o yokken yatağında uyurdu. Birgün yine gelerek yatağında uyudu. Hemen ümmü Süleym’e gidilerek: “işte Peygamber (s.a.v.) evinde senin yatağında uyudu” denildi. Ümmü Süleym hemen geldi. Peygamber (s.a.v.) terlemiş ve teri yatağın üzerindeki deri parçasına toplanmıştı. Bunu gören Ümmü Süleym çantasını açtı. Teri kurulamaya ve onu kavanozuna sıkmaya başladı. Derken Peygamber (s.a.v.) uyandı ve: “Ne yapıyorsun ey Ümmü Süleym?… dedi. O da: “Ya Rasûîallah! Çocuklarımız için bunun bereketini umuyoruz” deyince, Peygamber (s.a.v.): “isabet ettin” buyurdu.[62]
Bu ince ruhla, Rasûlüllah’a (s.a.v.) olan yüce sevgiyle, büyük bir alaka ve hırsla akıllı ana, Peygamber’in (s.a.v.) eser ve bıraktığı şeylerle yavrusuna faydalı olmak için elinden geleni yapıyordu. Rasûlüîlah (s.a.v.) “isabet etin” sözüyle bu davranışı benimsediğini göstermekteydi.
g) Sahabe çocukları Peygamber’in (s.a.v.) şemail ve yüce vasıflarını ezberlerlerdi:
Tâbîûndan Salih b. Mes’ud der ki: Ebu Cühayfe’ye (r.a.): “Bana Peygamber’den (s.a.v.) bahset!” dedim. O da: “Rasûlüllah beyaz tenli idi. Sakalı ağarmaya başlamıştı” dedi.[63]
Peygamber’in (s.a.v.) vefatında buluğ çağına henüz yeni yaklaşmış olan küçük sahabî Ebu Cuhayfe, başka bir rivayette de Rasûlüllah’ı (s.a.v.) şöyle tanıtıyor: “Ben Rasûlüllah’ı (s.a.v.) gördüm. Şurası, yani alt dudak ile çene arası beyazdı. Kendisine: “O gün sen kim gibiydin; duru­mun nasıldı?” diye sorulunca, “Okun tüyünü takıyordum” cevabım ver­di.[64]
Hz. Ali’nin oğlu Hasan (r.a.) der ki: Dayım Hind b. Ebi Hâle’ye Rasûlüllah’m (s.a.v.) hilyesini (yani evsaf ve onun şemailini) sordum. Dayım Vassaf idi.[65]Bu konuda onunla ilgili birşey anlatacağını umuyordum, O şöyle dedi:
“Rasûlüllah (s.a.v.) saygın ve herkesten hürmet görürdü. Yüzü ayın ondördü gibi parlardı, Orta boylu ve vakar sahibi idi. Saçı ne kıvırcık ne de düzdü. Saçı kendiliğinden ikiye ayrılabilirdi. Özellikle ayırmaya çalışmazdı. Beyaz tenli ve parlak idi. Geniş alınlı idi. Kaşları gür ve mükemmeldi. Kaşlarının arası açık olup burada öfke halinde be­liren bir damar bulunuyordu. Burnu ince ve güzeldi. Burnunda bir nur vardı. Yükselen bu nuru farkedemeyen ve düşünemeyen kimse, burnu­nun uzun olduğunu zannederdi. Sakalı gürdü. Göz bebeği siyah, yanak­ları biçimli idi. Ağzı biraz büyük idi. Dişleri seyrek, ince ve beyazdı. Göğsünün ortasından göbeğine kadar uzanan kıllar ince ve güzel görünüm arzediyordu. Vücudu düzgündü. Cüsseli ama eti sık idi. Karnı ve göğsü eşitti. Göğsü ve omuzlarının arası genişti. Kemikleri kalın idi. Vücudu pırıl pırıl parlardı. Boyun ile göbek arasım çizgi gibi kıllar bağlamıştı. Memelerinde kıl yoktu. Kolları, omuzları ve göğsünün üst tarafı kıllı idi. Bilek kemikleri uzundu. Avuçları genişti. El ve ayakları inceydi. Uzuvları uyumlu ve güzeldi. Bilek ve ökçe kemikleri dolgun, ayaklanmn alö çukurca idi. Ayaklan yumuşak ve pürüzsüzdü, öyleki üzerinde su durmaz hemen akardı. Yürüdüğünde ne acele ne de yavaş yürürdü. Adımını yumuşak, eşit ve dengeli atardı. Yine, yürüdüğünde, iniş ve engebe bir yerden; yukarıdan aşağıya iner gibi yürürdü. Döndüğü zaman tüm bedeni ile dönerdi. Bakışı vakurdu. Yeryüzüne bakması, gökyüzüne bakmasından daha uzun sürerdi. Bakışının ekseri­sinde ibret ve tefekkür vardı. Ashabını önüne alırdı. Karşılaştığı kim­seye ilkin kendisi selam verirdi.” Dedim ki:
“Bana Peygamber’in (s.a.v,) konuşma şeklini anlat!” O da şöyle dedi:
“Rasûlüllah (s.a.v.) devamlı hüzünlü ve düşünceli idi. Rahatı yoktu. Gereksiz yere konuşmazdı. Sükûtu uzundu. Konuşmaya başladığı zaman dolgun ve güzel konuşur ve tane tane, kısa ve öz konuşurdu. Lüzumsuz konuşmazdı. Herhangi bir şekilde hakka saldırıldığı zaman, zafer elde edinceye kadar O’nun öfkesi karşısında durulmazdı. Kendi nefsi için öfkelenmez ve kendi nefsi için zafer ve in­tikam peşinde olmazdı, işaret ettiğinde tüm eliyle işaret ederdi. Taaccüp ettiği zaman elinin tersim çevirirdi. Konuştuğu zaman sağ eli­nin baş parmağını sol elinin içine alırdı, öfkelendiği zaman onu yenme­sini bilir, sevindiği zaman da gözlerini yumardı. Gülüşünün ekserisi te­bessümden ibaretti ve bir dolu tanesi/inci gibi parlardı.
Hasan der ki: Bunlan bir süre Ali’nin oğlu Hüseyin’den (r.a.) gizle­dim. Ona anlattıktan sonra da bu konuda beni geçmiş olduğunu gördüm. Babasına Rasûlüllah’m (s.a.v.) girişini, çıkışını, oturuşunu, şekil ve şemailini sordu. Sorulmadık hiçbir şey de bırakmadı.”[66]

D. Çocuklara Kur’an-ı Kerîmi Öğretmek:

Velî, oğlan ve kız çocuğuna küçüklükten itibaren Kur’an’i öğreterek işe başlamalıdır. Bu durumda Allah’ın, rabbı olduğu ve Kur’an’ın da O’nun sözü olduğu inancı çocuklara verilmiş olur. Gönüllerine Kur’an’ın ruhu işler, düşünce, idrak ve duygu sistemlerine de Kur’an’ın nuru sirayet eder. Kur’an’daki inanç esaslannı ilk yıllardan itibaren almış olurlar. Kur’an sevgisiyle, Kur’an’ın emir ve ya-saklanna uyarak, Kur’an ahlakıyla ahlaklanarak ve onun metodunu takip ederek büyürler ve gelişirler.
imam Suyûtî şöyle demektedir:
“Çocuklara Kur’an’ı öğretmek, İslam’ın temel bir kaidesidir. Böylece fıtrat üzere büyürlerken, günahlarla kirlenmeden, nefsî ve şehevî duygular yerleşmeden önce kalplerine hikmet nurlan yerleşir.”[67]
İbn Haldun da şu sözüyle bu noktayı vurgulamaktadır:
“Çocuklara Kur’an’ı öğretmek dinin bir şianıdır. Bütün memleket­lerinde müslümanlar bu şiara sahip çıkmışlar ve bunu uygulamışlardır. Çünkü Kur’an ayetleri ve hadis metinleri, iman esaslannın gönüllere yerleşmesini sağlamaktadır.”[68]
İbn Sînâ’nın da Siyaset adlı kitabında şöyle dediğini görmekteyiz:
“Çocuk telkine ve duyduğunu ezberlemeye hazır hale geldiği vakit, Kur’an öğretimine başlanır, alfabe harfleri gösterilir ve dinin prensibleri söylenir.”
1- Çocuklara Kur’an öğretme hakkında gelen hadisler:
Hz. Ali’den (k.v.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.u.) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı üç haslet üzerine yetiştiriniz: Pey­gamberinizin sevgisi, ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an tilaveti. Zira Kur’an’ı nakledenler ve ezberleyenler, peygamberler ve seçkin kullarıyla beraber hiçbir gölgenin olmadığı günde Allah’ın arşının gölgesinde olacaklardır.”[69]
Ebu Zabye der ki: Abdullah (r.a.) ölümüne sebep plan hastalığına yakalanmıştı. Hz. Osman onu ziyaret ederek; “Neden şikayet ediyorsun, rahatsız eden birşeyin var mı?” dedi. Abdullah,, “günahlarım” cevabım yerdi, Hz. Osman “Peki ne arzu ediyorsun?” deyince, Abdullah: “Rabbimin rahmetini” cevabını verdi. Hz. Osman: “Senin için bir doktor gelmesini istesem?” deyince de Abdullah: “Beni doktor hasta etti” cev­abım verdi. Hz. Osman: “Peki sana birşeyler getirilmesini emretsem?” deyince Abdullah: “Ona ihtiyacım yok!” dedi. Hz. Osman: “Senden sonra o mal kızlarına kalır” diyerek sözüne devam edince, Abdullah ona şu cevabı verdi: “Kızlarımın fakir olmasından endişe duyuyorsun, öyle mi? Ben kızlarıma her gece Vâkıa sûresini okumalarını emrettim. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:
“Kim her gece Vâkıa sûresini okursa, hiçbir zaman ona fa­kirlik gelmez.”[70]
Sahabe, çocuklarının fiil ve hareketlerini kontrol ederken Kur’an’ı ölçü alırlar ve onlara fayda verecek şeyi öğrenmek için yapılanı Peygamber’e (s.a.v.) aktarırlardı. Onların bu tutumu çocuklarını yönlendirmede gösterdikleri hırs ve gayreti ortaya koymaktadır.
Abdullah b. Amr’dan gelen rivayete göre, bir adam oğlunu getire­rek: Ta Rasûlallah! Benim oğlum gündüz Mushaf okur, gece de yatar uyur” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Senin oğlun gündüzü zikrullah ile geceyi de selametle (kimseye zarar vermeden) geçirmektedir (nesini ayıplıyorsun).”[71]
Sahabe, Peygamber’in (s.a.v.) talimatına uyarak çocuklarına Kur’an öğretmeye başlamıştır. Sa’d b. Ebî Vakkas’ın oğlu Mus’ab (r.a.) babasının Rasûlüllah’dan (s.a.v.) şu hadisi rivayet ettiğini söylemiştir: “Sizin hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” Mus’ab der ki: Babam elimden tuttu ve şu okuduğum yere beni oturttu.”[72]
Sahabenin, halka bu Kur’an ile nasihat ettiklerini, Kur’an sevgisi ve tilavetiyle çocuklarını büyüttüklerini görüyoruz. İbn Kesir, Tef-sir’inde şu rivayete yer verir: İbn Abbas (r.a.) bir adama:
“Sana sevineceğin bir hadis hediye edeyim mi?” dedi. Adam;
“Evet” deyince, İbn Abbas;
“Tebarekellezî bi yedihi’1-mülk (Mülk sûresini) oku. Onu aile fer­tlerine ve komşularına öğret! Zira o kurtarıcı ve savunucudur; Kıyamet gününde Rabbinin huzurunda okuyucusu için mücadele eder, savun­maya geçer ve cehennem azabından onu kurtarmayı talep eder. Bu sûreyi okuyan kabir azabından da kurtulur. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bu sûrenin ümmetimden her insanın kalbinde olmasını isterdim.”[73]
Sahabe, çocuklarına Kur’an’ın ruh ve bereketini kazandırmak için Kur’an’ın bereket ortamının oluştuğu zamanları gözleme ve değerlendirmede çok hırslı davranmıştır. Enes b. Malik Kur’an’ı hat­mettiği zaman aile fertlerini toplar, onlar için dua ederdi.[74]
İşte İbn Abbas… O, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) sağlığında henüz küçük bir çocukken Kur’an’ı okumaktan büyük mutluluk duyar ve onunla ifti­har ederdi. îbn Kesir, “Fedâilu”l-Kur’an” adlı eserinde İbn Abbas’ın (r.a.) şöyle dediğini nakleder: “Ben on yaşımda iken Rasûlüllah (s.a.v.) vefat etmişti. O zaman ben Kur’an’ı okuyordum.”
Çocukların Kur’an okuması, aile ve toplumdan musibet ve felaket­lerin kaldırılmasına bir sebep teşkil eder.
Huzeyfe b. el-Yeman’ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, önceden kararlaştırılmış bir hüküm olarak azabı bir kavme gönderir. Derken mektebinde “el-hamdü li’llâbi rabbi’l-âlemin” ayetini okuyan bir çocuğu Allah işitir. Bunun üzerine azabı onlardan kırk sene kaldırır.”[75]
Sahabeden sonra gelen seçkin insanlar da aynı yolu ve metodu takip etmişlerdir. İbn Sahnûn’un Kitabu’l-Muallimîn mukaddimesinde geçtiğine göre, dindar kadı İsâ b. Miskîn kızlarına ve torunlarına Kur’an okuturdu… Iyaz der ki: ikindiden sonra iki kızını ve biraderinin kızlarını çağırarak onlara Kur’an ve ilim (hadis) öğretirdi.[76] Ondan önce Sicilya fatihi Esed b. el-Furât da aynı şekilde ilimde üstün bir se­viye elde eden kızı Esma için aynı eğitimi uygulamıştı.”
2- Çocuğa Kur’an öğretiminde ana babaya verilecek ecir ve mükâfat:
Büreyde’nin rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Kim Kur’an okur, öğrenir ve onunla amel ederse, kıyamet gününde ana ve babasına güneşin aydınlığı gibi nurdan bir taç giydirilir. Ayrıca onla­ra değeri dünyaya değişilmez iki elbise giydirilir. Onlar: “Bunu ne ile kazandık?” deyince, onlara: “Çocuklarınıza Kur’an’ı öğretmekle ka­zandınız” cevabı verilir.[77]
Seki b. Muaz’dan (r.a.) gelen rivayette de Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim Kur’an’ı okur ve onunla amel ederse, kıyamet gününde Allah onun ana babasına güneş ışığından daha parlak bir taç giydirir.”[78] Allah bizi ve sizleri bu tacı giyenlerden eylesin!
3- Çocuğun Kur’an’ı Anlaması:
Ana baba veya eğitimci, çocuğa Kur’an okuturken, Kur’an’ın mânâ ve muhtevasının çocuğun aklını ve kalbini açması; okunan ayetlerin ona ruh ve istikamet kazandırması için kolay ve kısa açıklamalar yap­malıdır. Hiçbir kimse çocuğun küçük olduğu zannıma kapılmasın. Çocuk ve küçük olduğu gerekçesiyle çocuğun aklına ihtimam göstermeyi ve ona açıklama yapmayı birçok insanın gereksiz bulduğu bu harika çocuk, modern bilgisayar gibi bilgileri hafiza ve dağarcığına koyabilir. Şu ha­disler bunun açık delilidir:
Henüz bir çocuk olan İbn Abbas (r.a.) der ki: “Bana Nisa sûresini sorun!”
İbn Cerîr der ki: “Kureyş’ten bir genç Said b. Cübeyr’e şöyle dedi:
Ey Ebu Abdillah! Şu harf (kıraat) nasıldır? Ben oraya gel­diğimde, bu sûreyi okumamayı temenni ediyordum. “Nihayet peygam­berler ümitsizliğe düşüp kendilerinin yalanlandıklarını sandıklarında onlara bizim yardımımız gelmiştir.” Said b. Cübeyr ona:
Evet! Nihayet peygamberler kavimlerinin kendilerini tasdik et­melerinden ümitlerini kestiklerinde ve kendilerine gönderildikleri kim­seler de peygamberlerin yalan söylediklerini sandıklarında… demektir, cevabını verdi.[79]
Muaviye (r.a.) der ki: “Bir insan için en çok şaşılacak dalâlet Kur’an’ı anlamadan okuyarak aile fertlerine onu öğretmesi ve ulema ile onu tartışmalarıdır.”[80]
Sa’d b. Ebî Vakkas’ın oğlu Mus’ab der ki: Babama:
“Ey babacığım “Onlar kıldıkları namazdan gafildirler”[81] aye­ti hakkında ne dersin? Hangimiz gaflet etmez ve hangimiz iç dünyasına dalarak düşünmez ki?” dedim. Babam bu suâlime şu cevabı verdi:
“öyle değil. Bu, namaz vaktini zayi etmek demektir, insan oyun ve eğlenceye dalar ve nihayet namaz vakti geçer.”[82]
4- Kur’an çocuğun ruhuna nasıl tesir eder?
Kur’an’ın genel olarak beşeriyetin gönül ve ruhunda büyük bir te­siri vardır. Kur’an insan ruhunu sarsar, onu cezbeder ve can damarından/püf noktasından yakalar. Ruh arındıkca Kur’an’dan daha çok etkilenir. Duruluk ve temizlik itibariyle çocuk insanların en kuvvetlisidir. Onun fitratı sürekli temizdir. Onun temiz fitratı karşısında şeytan, devamlı sürme/tuzağına düşürme çabası içindedir. Mekke’de inen ayet­leri düşündüğümüz zaman, onların, çocuğun minik soluğu ile uyum arz-eden kısa sûreler olduğunu, ayrıca bunların az satırlarla tamamlanmış bir konu, ezberlemesinin kolay ve etkisinin çok olduğunu görüyoruz. Allah rahmet eylesin, edebiyatçı yazar Mustafa Sâdık er-Râfiî[83] bu noktayı çok geniş bir şekilde açıklamış bulunmaktadır:
Kur’an’daki kısa sûrelerin elbette bir sebep ve hikmeti vardır. Kısa sûreler, derin düşünce ve hassas planın ortaya koyduğu en ilginç örneklerdendir. Bunların ilahi mu’cize delillerinden başka bir şey olduğu düşünülemez. Bunlar, Mushaf daki tertip üzere peşpeşe inme­miştir. Çünkü “Kul Eûzü bi Rabbi’n-Nas” Kur’an’ın ne ilk ne de son inen süresidir. Bu kısa sûrelerin hepsi topu topu bir cüzü geçmez. Kur’an’ın tamamı otuz cüzdür. Kısa sûrelerden sonra artık uzun sûreler gelir. Şüphesiz Allah, yüce kitab’ınm asırlar boyunca elimizdeki tertip üzere devam edeceğini biliyordu. Yüce Allah, kolaylık ve fayda bakımından en belirgin, iniş sırası itibariyle de ilkleri olması gibi bir takım faktör ve sebeplerle kitabının korunması ve ezberlenmesi için bunu böyle plan­lamıştı. Sayılı kelimelerden az sayıdaki ayetlere kadar bu kısa sûrelerin ayetleri genellikle az fasıla ile gelmektedir. Ayrıca iki fasıla arası da kısadır.
Kendi özellik ve bünyesinde her ayet, adeta az kelimelerden oluşan bir sûre durumundadır:
Söz konusu sûreleri okurken çocukların nefesi daralmaz.
Bir, iki veya birbirine yakın az sayıdaki harflerden meydana gelen bu fasılalarla küçük sûreler, birbirine benzer ve çocuğun hafızasına ko­lay yerleşir.
Kur’an’ın metni çocuğun dilinde ve kalbinde yer etmek suretiyle bazı sûreleri adeta ezberlemiş olur. Artık ondan sonra o yerleri hemen geçiverir.
Çocuk ne zaman baştan alıp devam edecek olsa, onu daha kolay bulur, ezbere ve ezberlediğini muhafaza etmeye destek olacak ipuçları görür. Şu ayetten anlaşılan mânâ da budur: “Biz, Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”[84]
Netice itibariyle küçük sûreler -Allah’a yemin ederim ki- bir rah­mettir, hem de ne rahmet! Bu mevzuda enteresan bir nokta yakalamak istersen Kur’an’daki bir sûreyi derin ve ciddi olarak düşün! Çocukların ezberlediği ilk sûre “Kul Eûzü bi Rabbi’n-Nas” süresidir. Bu sûrenin nazım ve metni; harf, kelime ve cümle yapılan nasıl gelmiş, fasılası, yani “nas” kelimesi nasıl tekrar edilmiş bir bak! Ayetlerin sonlannda sadece “Sin” harfinin bulunduğunu nasîl görmezsin? bu “Sin” harfi, har­fler içinde en sesli olanıdır; ıslık sesine benzer.[85] Çocuğun kulağına en hoş gelen, onun neşe ve canlılığına, severek tekrar etmesine en çok sebep olan harftir. Telaffuz ederken sûrenin hece ve kelimeleri birbirleriyle nasıl da uyum arzediyor? Küçük yavrunun sık alıp verdiği minik nefesi okumasına güç ve kuvvet kazandırıyor. Hatta öyle oluyor ki, ade­ta sûrenin hece ve ayetleri ona göre bölünmüş ve onunla birlikte yağ gibi akıyor. Bütün bunlar; harfleriyle, nazım ve tertibleriyle, manâsıyla birbirleriyle nasıl uyuşuyor? Bir üzerindeki “Felak” sûresi de aynı şekil ve üslupta nasıl gelmektedir, bir bak!? Bu ilginç tertipte hikmet nasıl yerini bulmuş ve nasıl tamamlanmıştır?
Çocukların Kur’an’dan etkilendiklerini gösteren işte canlı ve pratik bir örnek:
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: Yüce Allah Peygamber’ine (s.a.v.): “Ey iman edenler! Kendinizi ve aile fertlerinizi ateşten koruyunuz” ayetini indirince, bunu bir gece (veya birgün) ashabına okudu. Hemen bir delik­anlı bayılarak yere düştü. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) elini kalbi­nin üzerine koydu. Kalbinin çalıştığını görünce şöyle buyurdu: “Ey de­likanlı! Lâ ilahe illa’llah de!” Delikanlı bunu söyleyince, Peygamber (s.a.v.) onu cennetle müjdeledi. O esnada ashab-ı kiram: “Ya Rasûlallah! Bizim aramızdan da var mı?” deyince Peygamber (s.a.v.): “Siz Allah’ın (e.c.) “îşte bu makamımdan korkan ve tehdidimden korkan için (verdiğim söz) dür” ayetini duymadınız mı?” buyurdu.[86]
Düşünerek ve anlayarak okuması durumunda Kur’an, çocuğun ruh ve yapısını etkiler. Birçok ruh ve inanç problemini çözebilir, tutum, davranış ve gidişatını düzeltebilir. Sinirsel tepkilerini sakinleştirebilir ve hafıza kapasitesini genişletebilir. Misal olması bakımından, Abdulvehhâb eş-Şa’rânî’nin (rh.a.) el-Mîzan el-Kübra’sında anlattığı başından geçen bir hadiseyi burada zikretmek istiyoruz: Diyor ki: “Çocukluğumda nasılsa birgün aklıma takıldı, Allah’ın zâtı, şekil ve ma­hiyeti hakkında düşündüm. Aklımdan geçenlerle O’nu kıyasladım. Ama sonra bunu “O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir”[87] ayetiyle bertaraf ettim.
5- Kur’an hafızı olan çocuklardan Örnekler:
Bu örnekleri ana babanın önüne koyuyor ve onlara hatırlatıyoruz. Umarız bunlar, Kur’an ezberine gereken ihtimamı göstermede nefis ve himmetlerin harekete geçirilmesinde bir vesile, bu tatlı su kaynağından beslenmek için akıllara gayret ve canlılık kazandırılmasında etkili bir vasıta olur.
a) İmam Şafiî der ki: “Ben yedi yaşımda iken Kur’an’ı, on yaşımda iken de Muvatta’ı ezberledim.”[88]
b) Sehl b. Abdülah et-Tüsterî der ki: “Mektebe gittim; altı veya yedi yaşımda iken Kur’an’ı öğrendim ve ezberledim.”[89]
c) İbn Sînâ on yaşına girdiği zaman Kur’an’ı çok mükemmel bili­yordu.[90]
d) Yâsîn b. Yûsuf el-Merâkeşî, İmam Nevevî’den bahsederken der ki: Nevevî’yi on yaşında iken Nevâ’da gördüm. Çocuklar onun kendile­riyle beraber oyun oynamasından hoşlanmıyorlardı. Bu yüzden dp Ne-vevî onlardan kaçar ve ağlardı. O halde de Kur’an okurdu. Derken onun sevgisi kalbime girdi. Babası Nevevî’yi dükkanda bırakırdı. Alış-veriş sebebiyle Kur’an okumayı ihmal etmeye başladı. Vakit kaybetmeden öğretmenine gittim ona tavsiyede bulundum ve dedim ki: “Bu çocuğun, zamanının en büyük âlimi ve zahidi olması ve halkın ondan faydalan­ması umulur.” Hocası bana: “Müneccim misin sen?” dedi. Ben de ona: “Hayır, ancak bunu bana Allah söyletti” dedim. Bu hadiseyi babasına anlatı. O günden sonra babası, Kur’an’ı hatmedene kadar oğlunun üzerine çok düştü. O sırada Nevevî bulûğa yaklaşmış bulunuyordu.[91]
e) Onyedi yaşında iken yedi kıraati ezberleyen örnek bir genç:
Dr. Abdulhayy el-Fermâvî, edisyon kritiğini yaptığı Muhammed b. el-Cezerî’nin “Müncidü’l-Mukriîn ve Mürşidü’t-Talibîn” adlı kitabının önsözünde müellifin hayatından sözederken diyor ki: Tarih bize onun babasının tüccar olduğunu bildirmektedir. Allah babasının duasını ka­bul buyurmuş, oğluna’dinî eğitim alması ve iyi bir şekilde yetişmesi için fevkalade gayret göstermişti. Bundan dolayı Ibnu’l-Cezerî ilim ve ilim erbabının takdir edildiği bir evde büyüdü. Onüç yaşında iken babası onun Kur’an’ı ezberlemesine, hadis dinlemesine, kıraat dersi almasına hatta yedi imamın kıraatini tahsil etmesine, ayrıca Şam’ın kırâatta en büyük âlimi Îbnu’l-Lebbân’dan kıraatleri almasına yardım etti. Bütün bunları gerçekleştirdiğinde henüz onyedi yaşında idi.[92]
Çocukların, son devir alimlerinden kıraat dersi istemeleri konusunda ikinci bir örnek: Muhammed Alâuddin Âbidîn, babası meşhur Hanefi fakihi Ibn Âbidîn’in hayatından bahsederken der ki: Çok küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi. Ticarete ısınıp alım satımı öğrenmek için babasının dükkanında otururdu. Birgün yine oturmuş Kur’an okuyordu. Tam okurken tanımadığı bir adam geldi onu bundan menetti ve şu sözleriyle de onun okuyuşunu yadırgadı: “Senin bu şekilde oku­man caiz değildir. Evvela burası bir ticaret yeridir, insanlar senin kıraatini dinlemedikleri için senin yüzünden günahkar olurlar. Ayrıca sen de günahkar olursun. İkinci olarak da, senin kıraatin hatalıdır.” Bunun üzerine babam derhal kalkarak zamanın en büyük kıraat ho­casını sordu ve araştırdı. Birisi ona asrının şeyhu’l-kurrâsı Saîd el-Hamevî’yi gösterdi. O da hemen onun bulunduğu yere giderek kendisine kıraat ve tecvidin hüküm ve kaidelerini öğretmesini istedi. O sırada babam bulûğ dönemine ulaşmamıştı. Kıraat ve tecvidle ilgili Meydâniyye, Cezeriyye ve Şâtıbiyye metinlerini ezberledi ve kıraat ilmi­ni bütün tarik ve vecihleriyle en mükemmel şekilde okudu.[93]
f) Kur’an ezberinde ilginç bir örnek:
İbrahim b. Said el-Cevherî der ki: “Me’mûn’un huzuruna getirilmiş dört yaşında bir çocuk gördüm. Kur’an okuyor, konuşulanlara bakıyor ve düşünüyordu. Ama acıktığı zaman da ağlıyordu.”[94]
Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Abdirrahman el-Isbehânî de şöyle der: Beş yaşımda iken Kur’an’ı ezberledim. Dört yaşımda iken dinlemek Üzere Ebu Bekir el-Mukri’e götürülmüştüm. Orada bulunan kimi insanlar “Okuduğu şeylerde ona kulak vermeyin! Çünkü o küçüktür” demişti. Bunun üzerine İbnu’l-Mukri1 bana: “Tekvir sûresini oku!” dedi okudum, başka birisi bana “ve’l-Mürselât sûresini oku” dedi. Okudum ve hiç de hata yapmadım. Bunun üzerine İbnü’l-Mukri’: “Onu dinleyin, sorumluluk bana aittir” dedi.[95]
g) Çocuk Kur’an Öğrenmeye ne zaman başlar?
Ebu Âsim der ki: “Oğlumu İbn Cüreyc’e götürmüştüm. O esnada üç yaşını bitirmemişti. Ona hadis ve Kur’an dersi veriyordu. Bu yaşlarda çocuğa hadis ve Kur’an Öğretmekte bir sakınca yoktur.”[96]
h) Çocuk ve hocasına hediye takdim etmek:
İmam Ebu Hanife, oğlu Hammâd Fatiha sûresini öğrendiğinde, ona beşyüz dirhem verdi. O zaman bir koç bir dirheme satın alınabiliyordu. Öğretmeni bu cömertliği çok buldu. Çünkü çocuk yalnızca Fâtiha’yı öğrenmişti. Bunun üzerine Ebu Hanife şöyle dedi: “Yavruma öğrettiğini küçük görme! Eğer yanımızda bundan daha fazla para olsaydı, Kur’an’a hürmet için onu sana verirdik.”[97]
İşte Salâhaddin Eyyûbî… Kışlada dolaşırken babasının önünde Kur’an okuyan bir çocuğa uğradı. Çocuğun okuyuşunu beğendi ve ona yaklaşarak kendi yiyeceğinden bir miktar verdi. Ayrıca çocuğa ve ba­basına tarlasının bir parçasını da vakfetti.[98]
ı) İslâm ülkelerinde Kur’an mektepleri:
aa) Çocukların Kur’an mekteplerine yönelmesi:
Mescitler çocuklara dar geldiği için hocalan Dahhâk b. Müzâhim, mevcudu üç bine varan mektebinin öğrencilerini kontrol edebilmek için bir eşek üzerinde dolaşmak zorunda kalmıştı. Hoca yaptığı bu görevden de bir ücret almıyordu.[99]
bb) Çocuk Kur’an’la birlikte başka bir ilim öğrenebilir mi?
İbn Haldun’un da dediği gibi[100] bu konuda islâm ülkelerinin görüş ve uygulamaları farklıdır. Bunlar içerisinde, Kur’an öğretiminin yanında başka bir ilme yer vermeyenler, ikinci derecede başka ilimleri dikkate alanlar ve eşit oranda her ikisini de birlikte yürütenler bulun­maktadır.
1- Batı Afrika (Mağrib) halkı: Bunların metodu, çocuklara yalnız Kur’an’ı öğretmektir. Okuturken de, yazılış şeklini, hâfizların ve kıraat alimlerinin bu husustaki farklı görüşleri anlatılır. Öğretim esnasında hadis, fıkıh, şiir, Arap dili ve edebiyatı gibi diğer ilimleri buna karıştırmazlar.
2- Kuzey Afrika (îfrîkiyye) halkı: Bunlar Kur’an’in yanında genel­likle hadis de öğretirler. Ayrıca dini ilimlerin kanunlarını, genel prensiblerini ve bazı meselelerini telkin ederler. Ama çocuklara Kur’an öğretmeye, onu ezberlemelerine, Kur’an’la ilgili rivayet ve kıraat ihtila­flarına daha çok önem verirler. Kur’an hattı bunlardan sonra gelir.
3- Endülüs halkı: Bunların metodu, Kur’an’ı ve kitabı bizzat öğretmektir, öğretimde onların takib ettikleri usûl budur. Bunlar Kur’an öğretiminin yanısıra şiir, nesir, Arap dilinin kanun ve kaideleri­ni, güzel yazı (hat) yazmayı da öğretirler. Bunları ihmal ederek sadece Kur’an öğretimine önem vermezler aksine, bunlar içinde yazıya daha çok önem verirler.
4- Doğu Afrika (Meşrik) halkı: Bunlar da yukarıda anlatıldığı gibi Kur’an’la birlikte diğer bilgileri öğretirler.
Bugün içinde bulunduğumuz pratik hayatı ve gördüğümüz reali­teyi dikkate alacak olursak, -Allahu a’lem- Kur’an’la beraber diğer ilim­leri öğretmekte bir sakınca yoktur kanaatindeyiz. Çünkü hafıza tüm bilgileri toplar, çözüm ve anlama noktasında onlara destek ve yardımcı olur.
Tabii bu, şer’î ilimlerin dışındaki öğrenciler için sözkonusudur. Şer’î ilimlerin öğrencisi ise önce Allah’ın kitabı Kur’an’ı ezberlemekle öğrenime başlar. Çünkü Kur’an, öğrencinin ruh, akıl ve basiretini bes­ler.[101]

E- Çocuğun İman Üzerinde Sebatı Ve Bu Uğurda Fedâkârlığı;

Şüphesiz inanç, uğrunda fedakarlık yapmakla artar. Fedâkârlık dairesinin genişlemesi, nefis ve ruhun sebatta güç kazanması ihlas ve sadakatin elde edilmesi, istikametin bizzat kendisi demektir.
Bugün müslüman çocuk, çağdaş birçok tuzak ve tehlikelerle, plan, entrika ve komplolarla, Allah’ın dininden uzaklaştırılmak için kendi­sine karşı gerçekleştirilen inceleme ve araştırmalarla karşı karşıyadır, işte bütün bunlar karşısında çocuk Allah yolunda fedâkârlığa ve Allah’ın kanun ve yöntemi üzerinde sebat etmeye muhtaç bulunmak­tadır. Böyle bir durumda çocuk imanın tadım alır, ruhu ve manevi dere­cesi yükselir.
Peygamber’in (s.a.v.), takdir ederek anlattığı şu olayda, Allah yo­lunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmadan iman yolunda yürüyen fedakâr sahabe çocuklarında bugünün müslüman çocuğu için dersler ve örnekler vardır:
1- Büyük hendek (Uhdûd) çocuğu çocuklar için bir örnektir:
Sizden öncekiler içinde bir kral vardı. Bu kralın da bir sihirbazı bulunuyordu. Sihirbaz yaşlanınca krala:
Ben yaşlandım. Bana bir çocuk gönder de ona sihir öğreteyim, dedi. O da kendisine bir çocuk gönderdi. Çocuğun yolu üzerinde bir ra­hip vardı. Hemen rahibin yanma oturdu, konuşmasını dinledi ve beğendi. Bundan böyle sihirbazın yanına giderken rahibe uğrar ve yanında otururdu. Sihirbaza geldiğinde îse ondan dayak yerdi. Çocuk bu durumu rahibe şikayet etti. Rahip ona:
“Sihirbazdan korktuğun zaman, beni ailem göndermedi de! Ailenden korktuğun zaman da beni sihirbaz salmadı deyiver![102]
Çocuk bu şekilde devam ederken büyük bir hayvanla karşılaştı. Bu hayvan halkın dışarı çıkmasını engellemişti. Çocuk içinden, sihirbaz mı daha üstün yoksa rahip mi? Bugün öğreneceğim, dedi ve bir taş ala­rak: Allah’ım! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevimli ise bu hayvanı öldür de halk işine gitsin! dedi ve taşı attı. Hayvanı Öldürdü. Halk da işine gitti.[103] Hemen rahibe geldi ve hadiseyi ona bildirdi. Rahip ona:
“Yavrucuğum! Bugün sen benden daha üstünsün. Senin durumun gördüğüm seviyeye ulaşmıştır. Şüphesiz sen imtihana tabi tutula­caksın. Eğer imtihan edilirsen beni gösterme, dedi. Çocuk kör ve abraşları iyileştiriyor, insanların diğer hastalıklarını tedavi ediyordu, Derken krala yakın kör biri bunu duydu ve kendisine birçok hediyeler getirerek;
“Eğer beni iyileştirirsen, bunların hepsi senin olsun! dedi. Çocuk:
“Ben hiçbir kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a iman ediyorsan ben Allah’a dua ederim. O da şifa verir, dedi. Adam Allah’a iman etti, Allah da şifasını verdi. Çok geçmeden es­kiden olduğu gibi kralın yanma gelerek oturdu. Kral ona:
“Senin gözünü kim yerine getirdi? suâlini sordu. Adam:
“Rabbim, cevabını verdi. Kral:
“Benden başka senin Rabbin var mı? dedi. Adam:
“Benim de, senin de Rabbin Allah’tır, cevabını verdi.
Bunun üzerine kral onu tutukladı ve işkence etmeye devam etti. Nihayet çocuğun yerini gösterdi ve çocuk huzuruna getirildi. Kral ona:
“Yavrucuğum! Sihirin kör ve abraşları iyiliştirecek ve daha başka şeyleri yapacak duruma ulaşmış, dedi. Çocuk:
“Ben hiçbir kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir, dedi. Bunun üzerine kral onu tutukladı ve işkence etmeye devam etti. Niha­yet çocuk rahibin yerini söyledi. Rahib getirildi ve kendisine:
“Dininden dön! denildi. Rahip razı olmadı. Derken kral testere is­tedi. Testereyi başının ortasına koydu ve yardı. Hatta başının iki parçası yere düştü. Sonra kralın adamı getirildi ve kendisine:
“Dininden dön! denildi. O da razı olmadı. Kral testereyi hemen başının ortasına koydu ve onun da başını yardı. Hatta başının iki parçası yere düştü. Sonra çocuk getirildi ve ona:
“Dininden dön! denildi. O da razı olmadı. Bunun Üzerine çocuğu bir grup yakın adamlarına verdi ve “Bunu falan dağa götürün ve dağa çıkarın. Dağın tepesine ulaştığınızda, dininden dönerse ne âlâ! Aksi halde aşağı atın!” dedi. Onlar çocuğu götürdüler ve dağa çıkardılar. Çocuk
“Allah’ım! Onlara karşı bana dilediğin şeyle kâfi gel, dedi. Hemen dağ onları salladı ve düştüler. Çocuk yürüyerek krala geldi. Kral ona:
“Arkadaşların sana ne yaptı? dedi. Çocuk:
“Onlara karşı Allah bana kâfi geldi, dedi. Kral onu yine bir grup yakın adamlarına verdi ve “Bunu götürün ve bir gemiye bindirerek de­nizin ortasına varın! Eğer dininden dönerse ne âlâ! Aksi halde denize atın! dedi. Çocuğu götürdüler. Çocuk:
“Allah’ım! Onlara karşı bana dilediğin şeyle kâfi gel, dedi. Hemen gemileri alabora oldu ve boğuldular. Çocuk yine yürüyerek krala geldi. Kral ona:
“Arkadaşların sana ne yaptı? dedi. Çocuk:
“Onlara karşı Allah bana kâfi geldi, dedi. Ayrıca krala şunu söyledi: Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça sen beni Öldüremezsin! Kral:
“Nedir o? diye sordu. Çocuk:
“Halkı bir yere toplarsın ve beni bir ağaca asarsın. Sonra torbam­dan bir ok al ve bunu yayın ortasına koy. Sonra da “Bu çocuğun Rabbî olan Allah’ın adıyla” diyerek bana at! Eğer bunu yaparsan beni öldürürsün, dedi. Bunun üzerine kral halkı bir yere topladı ve onu bir ağaca astı. Sonra torbasından bir ok aldı ve onu yayın ortasına koydu. Sonra da “Bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla” diyerek çocuğa attı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini okun isabet ettiği yere, şakağına koydu ve öldü. Bunun üzerine halk:
“Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! dediler. Hemen krala gidilerek: “Ne der­sin, vallahi korktuğun başına geldi. Halk iman etti!” denildi. Bunun Üzerine kral yolların ağzına büyük hendek kazılmasını emretti. Nihayet kazıldı ve içinde ateşler yakıldı. Sonra:
“Dininden dönmeyen kimseleri buraya atın! dedi. Veya krala “sen at!” denildi. Onlar bunu yaptılar. Nihayet yanında bir çocuğu olan bir kadın geldi. Kadın oraya düşmekten çekindi. Bunun üzerine çocuk ona:
“Anacığım, sabret! Çünkü sen hak üzeresin! dedi.[104]
Abdurrezzak’m rivayetinde şu ilave bilgi bulunmaktadır: “İşte bu, Allah’ın “O yakıt doldurulup tutuşturulmuş ateş hendeğinin adamları kahroldu”[105] –iki ayet daha okudu- sözüdür. Olaydan son­ra çocuk defnedildi. Hz. Ömer zamanında çocuğun, daha önce koyduğu - gibi parmağı şakağında olduğu halde görüldüğü söylenmektedir.”
2- Sahabe ve selef-i sâlihin çocuklarının cihad ve fedâkârlığından örnekler:
a) Analar cihad için çocuklarına cesaret veriyorlardı:
İbn Ebi Şeybe, eş-Şa’bî’den şu olayı nakletmektedir:
Bir kadın Uhud savaşında oğluna bir kılıç verdi. Fakat çocuk kılıcı taşıyamadı. Anası kılıcı bir iple çocuğun bileğine bağladı sonra onu Peygamber’e (s.a.v.) getirerek şöyle dedi:
“Ya Rasûlallah! Şu oğlum senden emir beklemektedir. Peygamber (s.a.v.) çocuğa:
“Yavrucuğum, buraya getir, yavrucuğum şuraya getir! dedi. Der­ken çocuk bir yara aldı ve Rasûlüllah’a (s.a.v.) getirildi Rasûlüllah (s.a.v.) ona:
“Yavrucuğum! Galiba bir yerin kesildi, dedi. Çocuk:
“Hayır, ya Rasûlallah, dedi.
b) Analar çocuklarının şehid olmalarına seviniyorlardı:
Enes (r.a.) anlatıyor: Rabî’in oğlu Harise Bedir savaşma gözetleyici olarak iştirak etmişti. Harise o gün bir çocuktu. Çok geçmeden atam bilinmeyen (faili meçhul) bir ok geldi. Çocuğun boğaz çukuruna isabet ederek onu öldürdü. Bunun üzerine anası gelerek “Ya Rasûlallah! Hârise’nin yanımdaki yerini biliyorsun. Eğer cennet ehlin­den ise sabredeceğim. Aksi halde Allah benim yapacağımı görecektir” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona: “Ey Ümmü Harise! Cennet yalnız bir tane değil, çoktur. Oğlun Firdevs-i a’lâ’dadır” buyurdu.[106]
c) Çocuklar Rasûlüllah’ın (s.a.v.) azgın düşmanlarını öldürüyorlardı:
Abdurrahman b. Avf (r.a.) anlatıyor: Bedir günü ben safta duruy­ordum. Sağıma ve soluma baktım, gördüm ki ensardan iki çocuğun arasındayım. Yaşlan da genç! Ben bunlardan daha güçlü kimseler
“Ey amca! Ebû Cehil’i tanır mısın? dedi.
“Evet! Ne yapacaksın onu yeğenim? dedim.
“Onun Rasûlüllah’a (s.a.v.) sövdüğünü haber aldım. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer onu görürsem eceli daha erken gelen Ölmedikçe şahsım onun şahsından ayrılmayacaktır! dedi. Doğrusu ben buna şaşırdım. Az sonra diğeri de beni dürttü ve ötekinin söylediğini bana söyledi. Çok geçmeden Ebu Cehil’i halkın içinde hare­ket ederken gördüm. Çocuklara:
“Görüyor musunuz? işte sorduğunuz adam! dedim. Hemen ona koştular ve kılıçları ile vurarak onu öldürdüler. Sonra Rasûlüllah’a (s.a.v.) gittiler ve durumu haber verdiler. Peygamber (s.a.v.) onlara:
“Onu hanginiz öldürdü? diye sordu. Onlardan herbiri:
“Ben öldürdüm! cevabını verdi. Peygamber (s.a.v.):
“Kılıçlarınızı sildiniz mi? diye sordu. Onlar:
“Hayır! dediler. Bunun üzerine kılıçlara baktı ve:
“Onu ikiniz de öldürmüşsünüz!” buyurdu. Üzerindeki eşyanın Muâz b. Amr b. el-Cemûh’a verilmesine hükmetti, öbürünün adı da Muâzb. Afrâ’dır.[107]
d) Çocuklar cihada çıkmak için canatarlardı. Küçük görülürüz ve kabul edilmeyiz endişesiyle yoklama anında gizle­nirler, kabul edilmemeleri durumunda ise ağlarlardı.
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a,) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.), kardeşim Umeyr b. Ebî Vakkas’ıh Bedir’e katılma isteğini kabul etmedi, onu küçük gördü. Umeyr’in hemen ağlaması üzerine Peygamber (s.a.v.) ona izin verdi. Artık ben de kılıcının bağını onun üzerine bağladım. Bedir savaşına ben iştirak ettim. O gün yüzümde tek bir tüy vardı, elimle onu siliyordum.[108]
İbn Sa’d'ın rivayetine göre yine Sa’d b. Ebî Vakkas şöyle anlatıyor:
Bedir gününde Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bizi denetlemesinden önce kardeşim Umeyr’in gizlendiğini gördüm. Ona: “Neyin var kardeşim, ne oluyor sana!” dedim. O da bana şu cevabı verdi: “Rasûlüllah (s.a.v.) beni görür de, küçük bulup Bedir’e kabul etmemesinden korkuyorum. Ben de cihada çıkmak istiyorum. Umarım Allah bana şehitlik nasip eder.” Sa’d diyor ki: Küçük olduğu için kılıcının bağlarını ben bağlıyordum. Onaltı
yaşında iken öldürüldü.[109]
Zeyd b. Hârise’den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) Uhud gününde bazı kimseleri küçük buldu. Onlardan bir kısmı şunlardır: Zeyd b. Harise (yani kendisi), el-Berâ b. Âzib, Zeyd b. Erkam, Sa’d, Ebi Saîdel-Hudrî, Abdullah b. Ömer ve Cabir b. Abdillah.[110]
e) Çocuklar cihad için gerekli teçhizatı isterlerdi:
Enes b. Malik anlatıyor: Eşlem kabilesinden bir genç:
“Ya Rasûlallah! Ben gazâ etmek, cihada çıkmak istiyorum ama yanımda teçhizatım yok, demişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):
“Falana git! Teçhizatını alarak hazırlanmıştı da hasta olmuştu, buyurdu. O da giderek:
“Rasûlüllah’in (s.a.v.) sana selamı var, teçhizatım bana vermeni söylüyor! dedi. O da:
“Ey hanım! Teçhizatımı buna ver, ondan hiçbir şeyi esirgeme! Val­lahi birşey esirgemezsen onda bizim için bereket olur, dedi.[111]
Semura b. Cündeb der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) ensardan bazılarım bize arzediyor, onlardan yetişkin olanları cihada kabul ediyordu. Derk­en bir yıl ben arzolundum. Bir çocuğu kabul etti, beni ise reddetti. Beri dedim ki: “Ya Rasûlallah! Onu kabul ettin ama beni etmedin. Eğer ben onunla güreş tutsam, elbette onu yıkarım. Nihayet onunla güreştim ve onu yıktım. Bunun üzerine beni de kabul etti.[112]
f) Savaş meydanlarında babalar çocuklarına eşlik ediyorlardı:
Urve b. Zübeyr (r.a.) anlatıyor: Zübeyr’de üç darbe vardı. Onlardan birisi omuzunda bulunuyordu. Ben çocukken bu darbe çukurlarına par­maklarımı sokar, onlarla oynardım. Yermûk savaşında Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı Zübeyr’e:
“(Rumlar’a) şiddetli bir saldırı düzenlesen de, biz de seninle bir­likte şiddetle saldırıda bulunsak! dediler. Zübeyr:
“Eğer ben saldırırsam, siz yalan çıkar da saldırmazsanız (ne ola­cak)! dedi. Ashab:
“Hayır öyle yapmayız, dediler. Bunun üzerine Zübeyr onlara bir hamle yaptı. Nihayet onların saflarım yardı geçti. Bunu tek başına başarmışta. Sonra dönüp geldi. Rumlar onun atının dizginini tutmuşlar, omuzuna iki darbe indirmişlerdi. Bu iki darbe arasında Bedir savaşında vurulan bir darbe izi daha bulunuyordu. Urve der ki: Zübeyr’in yanında o gün, yani Yermük savaşında (oğlu) Abdullah b. Zübeyr de vardı. O sırada o, on yaşındaydı. Babası onu bir ata bindirmişti ve (bunun için de) bir adamı vekil olarak görevlendirmişti.[113]
Abdullah b. Zübeyr anlatıyor: Hendek savaşında ben ve Ömer b. Ebî Seleme kalede idik. Bazan o eğilir (sırtına basarak) savaşa bak­ardım. Bazan da ben ona eğilir (sırtıma basarak) savaşa bakardı. Savaş meydanında babamın bir o düşmana bir bu düşmana hücum ettiğini gördüm. Daha sonra babama:
“Babacığım! Savaş meydanında seni bir o düşmana bir bu düşmana darbe vururken gördüm, dedim. Bunun üzerine babam:
“Yavrucuğum! Bugün Rasûlüllah (s.a.v.) benim için ana babasını cemederek “Anam babam sana feda olsun” buyurdu.[114]
İşte sahabe böyle cihad şuuruyla çocuklarını yetiştirdi. Onlar tem­bellik ve bir yere çakılıp kalmak nedir bilmezlerdi. Sahabe çocukları, Peygamber (s.a.v.) kendilerini küçük görüp de cihada kabul etmez diye çeşitli yöntemler kullanıyorlardı; bazan ağlıyorlar, bazan -yoklama es­nasında- kendilerini kamufle ediyorlar, bazan da ayak parmaklarının ucu üzerinde duruyorlardı. Bütün bunları Allah yolunda cihada çıkmak ve ahiret şehitliğini elde etmek için yapıyorlardı. Çünkü genel olarak dünyadaki bir şehitlik, ahiret şehitliğine denk olamaz. Onlar, genişliği yer ve gökler olan cennetlerde ebedi, yüksek ve parlak bir gelecek kur­muşlardı.
Rabbimiz! Bizim günahlarımızı, işimizdeki aşırılık ve taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sabit eyle ve inkarcı top­luma karşı bize yardım eyle![115]
II. İbadet Yapısı

“Ailene namazı emret, kendin de namaz kılmaya dayan. Biz senden bir rizık istemiyoruz. Sana rızkı veren biziz. Sonuç takva (sahipleri)nindir.”[116]

Giriş

İbadet yapısı, itikadî yapıyı tamamlayıcı olarak görülür. Çünkü ibadet, akideyi ruhuyla besler. Ayrıca ibadet, akidenin resmini yansıtan ve onu büyüten bir aynadır. Çocuk, Rabbinin çağrısına yönelip O’nun emirlerini tuttuğu zaman, ruhundaki fitrî içgüdüsüne cevap vermiş olur. Böyle yapmakla o, ruhunu doyurmuş ve suya kandırmış olur.
Dr. Said Ramazan el-Bûtî, şu sözüyle bu noktaya işaret etmekte­dir: Kalbe dikilen akide ağacının güçlü olması ve kök salması için, çeşitli şekil ve sûretleriyle mutlaka ibadet suyu ile sulanması gerekir. Böylece kalpteki akide neşvü nema bulur, hayatın sarsıntıları ve şiddetli esintileri karşısında sebat eder,[117] çocukluk, bir sorumluluk dönemi değildir. Ancak çocukluk, buluğ ile başlayan mükellefiyet ve mesuliyet merhalesine ulaşmak için bir hazırlık, bir eğitim ve bir alışkanlık kazandırma dönemidir. Bu durum­da farz ve vacipleri yerine getirmek çocuğa kolay gelir ve hayatın sıkıntıları karşısında tam bir güvenle ruhen hazır olur. Allah’a ibadet etmek, çocuğun ruhunda ilginç bir duygu ve eylem meydana getirir, ibadet, ona Allah’a bağlı olma şuurunu kazandırır, ruhî depresyonlarını sakinleştirir. Sinirsel tepkilerini engeller, onu dengeli ve tutarlı hale getirir. Çünkü ibadet esnasında, istek ve arzuların yoğunluğu zayıftır. O anda çocuk ruhen ve bedenen Allah’a yönelir, vücudunun büyük bölümünü huşu kaplar. Çünkü o ya bir ayet okumakta veya dinlemekte, ya namazda kıyam veya secde halindedir.. Ya da birgün oruç tuttuktan sonra iftar edebilmek için kulağı ezandadır, ibadetin, çocuk üzerinde et­kili ve faydalı olan sayılamayacak kadar birçok sır ve hikmetleri bulun­maktadır.
Rasûlüllah (s.a.v.), Allah’a ibadet üzere yetişen ve kulluk ikli­minde büyüyen çocuklara büyük müjde vermektedir. Ebu Ümame’den (r.a.) rivayet edilen hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
Ebû Ümâme’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kendisine ölüm gelinceye kadar ibadet içinde yetişen ve büyüyen kimseye Allah doksandokuz sıddîk sevabı verir.”[118]
Hz. Ömer (r.a.) de şöyle demektedir: “Çocuğun iyilikleri amel defterine kaydedilir, ama kötülükleri yazılmaz.”[119]
Peygamber’in (s.a.v.) irşad ve talimatından, O’nun şu beş esas üzerinde özellikle durduğunu görmekteyiz:[120]

I- Namaz

A. Çocuğa Namazı Telkin Etme Safhası

Ana baba, çocuğuna sağını solunu öğrendiği zaman kendileriyle birlikte namaz kılmasını telkin etmekle işe başlar.
Abdullah b. Huseyb’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Çocuk sağını solundan ayırdığı zaman ona na­maz kılmasını emrediniz.”[121]
Hişam b. Sa’d der ki: Muaz b. Abdillah b. Hubeyb el-Cühenî’nin yanına varmıştık. Karısına:
“Çocuk ne zaman namaz kılar? dedi. Karısı:
“Evet, bizden bir adam bu suâlin Rasûlüllah’a (s.a.v.) sorul­duğunu, O’nun da “Sağım solundan ayırdığında ona namaz kılmasını emredin” buyurduğunu söylerdi.[122]

B. Çocuğa Namazı Öğretme Safhası

Ana baba çocuğa önce namazın rükünlerini, vaciplerini ve namazı bozan şeyleri öğretir. Peygamber (s.a.v.) yedi yaşı öğretim safhasının başlangıcı olarak tesbit etmiştir.
Sebura b. Ma’bed el-Cühenî’nin (r.a.) rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Yedi yaşına vardığı zaman çocuğa na­mazı emrediniz. On yaşına geldiğinde, (kılmadığı takdirde) onu dövünüz.”[123]
Tirmizî’nin rivayetinde ise,”Yedi yaşında çocuğa namazı öğretiniz, on yaşında da (kılmadığı takdirde) onu dövünüz” şeklindedir.[124]
Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bizzat kendisi, namaz konusunda muhtaç ol­dukları bilgileri çocuklara öğretirdi. Hz. Ali’nin oğlu Hasan der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) Vitir’de söyleyeceğim dua cümlelerini bana şöyle öğretti:
“Allahümme’hdinî fîmen hedeyte ve âfînî fîmen âfeyte ve tevellenî fîmen tevelleyte ve bârik lî fîmâ a’teyte ve kınî şerra ma kadayte, fe inneke takdî ve lâ yukdâ aleyke ve innehû lâ yuzillü men vâleyte, tebarekte Rabbena ve teâleyt,”[125]
Rasûlüllah (s.a.v.) çocukların yanlışlarını düzeltirdi:
Ümmü Seleme anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) adı Eflah olan bir çocuğu gördü. Secdeye vardığında çocuk (alnı toz olmasın diye toprağı) üflüyordu. Rasûlüllah (s.a.v.) ona: “Ey Eflah! Yüzünü toprağa koy!” bu­yurdu.[126]
Rasûlüllah (s.a.v.) çocuklara ezan öğretirdi:
Ebu Mahzura anlatıyor: Biz on delikanlı Rasûlüllah (s.a.v.) ile bir­likte yola çıktık. Peygamber (s.a.v.) bize insanların en sevimsizi idi. Derken onlar ezan okudular. Onlarla alay etmek için biz de ezan oku­maya kalkıştık. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) “Şu gençleri bana getirin” buyurdu. Sonra da “ezan okuyup” dedi. Gençler ezan okudular. Ben de onlardan birisiydim. Peygamber (s.a.v.): “Şu sesini işittiğim de­likanlı ne kadar güzel! Sen git, Mekkelilere ezan oku” buyurdu. Gencin perçemini (kâkülünü) sıvazladı ve ezanı şöyle okumasını söyledi:
Allahu ekber Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber
Eşhedü ellâ ilahe illallah (iki defa)
Eşhedü enne Muhammeden Rasûllulah (iki defa)
Hayye ale’s-salâh, hayye ale’s-salâh
Hayye ale’l-felah, hayye ale’l-felâh
Allahu ekber, Allahu ekber,
Lâ ilahe illallah
Sabah namazının ilk ezanını olduğunda “es-salâtü hayrün mine’n-nevm, es-salâtü hayrun mine’n-nevm” de! Kamet getirdiğinde iki defa da “kad kâmeti’s-salâtti, kad kâmeti’s-salâh” de duydun mu?” Ebu Mahzura kâkülünü çekmez ve onu ayırmazdı. Çünkü Rasûlüllah (s.a.v.) (mübarek eliyle) onu sıvazlamıştı.[127]
Peygamber (s.a.v.), her namazdan önce bir konuşma yapa­rak çocukların son safta bulunmalarını hatırlatırdı: Ebu Mes’ud diyor ki: Rasûlüllah (s.a.v.) namazda bizim omuzlarımıza dokunur ve: “Düzgün durun, karışık durmayın ki kalplerniz de karışmasın! Benim arkama akıl-bâliğ olanlar (yaşlı başlılar), daha sonra onlan takip eden­ler ve onların arkasına da sonra gelenler dursun.”[128]
Peygamber (s.a.v.) çocuklara namazda saga sola bakmama­larını öğütlerdi: Bu da çocuklara namazın hüküm ve keyfiyetini öğretmeye verilen önemi göstermektedir,
Enes’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: ‘Yavrucuğum! Namazda sağa sola bakmaktan sakın. Çünkü namazda sağa sola bakmak helaktir. Mutlaka yapman gerekiyorsa nafile namazda yap, farz namazda yapmak[129] sahabe de nebevi metodu takip ederek bizzat kendileri çocuklarına dini öğretmişlerdir:
İşte Ali (k.v.)… Oğlu Hüseyin’i çağırır abdest almayı ona öğretir, konu hakkında sorduklarına cevap verirdi. Hüseyin (r.a.) anlatıyor: “Babam Ali benden abdest suyu istedi. Ben de suyu ona götürdüm. Abdest almaya başladı. Abdest suyuna sokmadan önce ellerini üç defa yıkadı. Sonra üç defa ağzına, üç defa da burnuna su verdi. Sonra üç defa yüzünü yıkadı. Sonra sırasıyla sağ ve sol kolunu dirseklere kadar üçer defa yıkadı. Sonra başını bir defa mesnetti. Sonra sırasıyla sağ ve sol ayağım topuklara kadar yıkadı. Sonra ayağa kalktı ve “Suyu bana ver” dedi. Ben de içinde abdestten arta kalan su olan kabı ona verdim. Sonra ayakta iken o sudan içti. Benim hayret ettiğimi görünce; “Hayret etme! Çünkü ben Peygamber’i (s.a.v.) benim şu yaptığım gibi yaparken gördüm” dedi. Hz. Ali, bunu söylerken aldığı abdesti ve arta kalan ab­dest suyunu ayakta içmeyi kasdediyordu.[130]
Şüphesiz büyüğün nasıl abdest aldığını gören bir çocuk, daha ko­lay öğrenir, doğru ve sağlıklı olarak onu tatbik eder. Nâfî der ki: Ben çocuk iken Ebu Ubeyd’in kızı Safiyye’yi abdest alırken görmüştüm. Başım meshetmek istediğinde, baş örtüsünü çıkarırdı.[131]
İşte Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.)… O da çocuklarına sünnet olan dua­ları öğretiyordu. Oğlu Mus’ab der ki: Sa’d Peygamberden (s.a.v.) naklet­tiği şu beş şeyi bize öğretirdi: “Allah’ım! Cimrilikten, korkaklıktan, ömrün en zavallı çağına (ihtiyarlığa) itilmekten, dünya fitnesin­den ve kabir azabından sana sığınırım.”[132]
Büyük sahabi Abdullah b. Mes’ud’un ana ve babalara yaptığı şu nasihatle bu safhayı noktalamak istiyoruz: “Namaz hususunda çocuklarınıza göz kulak olunuz, onları iyiliğe alıştırınız. Çünkü iyilik bir alışkanlıktır.”[133]

C. Namazı Emretme Ve Terkedilmesînden Dolayı Cezalandırma Safhası

Bu safha, çocuk on yaşına girdiğinde başlar. Bu durumda çocuk namazı eksik kıldığında veya gevşeklik ve tembellik gösterdiğinde, şeytanın yoluna uymakla kendisine yazık ettiğinden ve dinin hükmünü yerine getirmediğinden dolayı uslandırmak için ana ve babanın dövmesi caiz olur. Çünkü bu merhalede aslolan çocuğun Allah’ın emrine itaat et­mesidir. Zira doğuştan gelen fitrî özelliği devam etmektedir. Şeytanın etkisi oldukça zayıftır. .Böyle olunca çocuğun namaz kılmaması, şeytanın artık yavaş yavaş hegemonya kurmak isteyişinin bir göstergesidir. Bundan dolayı da o nebevi tedaviye yani dayağa ihtiyaç duymaktadır. Çocuğa dayak sebebini anlatmakta ve Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şu hadisini okumakta bir sakınca yoktur:[134]
Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın (r.a.) rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Yedi yaşında iken çocuklarınıza namaz kılmalarını emrediniz, on yaşında iken de kılmadıkları takdirde dövünüz ve onların yataklarını ayırınız.”[135]
Dihlevî, bu hadis üzerine şunları söyler: Çocuğun baliğ olması iki şekilde olur: Bulûğun birinci şekli yapı itibarıyla sağlıklı olup al­madığını gösteren çağdır. Bu, yalnız akılla gerçekleşir. Aklın ortaya çıkmasının belirtisi yedi yaştır. Şüphesiz yedi yaşına girmiş olan bir çocuk bariz birtakım değişiklikler geçirir. Bunun tamamlanmasının be­lirtisi ise on yaştır. Mizacının sağlam olması durumunda on yaşındaki bir çocuk artık âkıl olur; kâr ve zararını birbirinden ayırır, ticaret ve diğer işleri becermek için çaba sarfeder.
Bulûğun ikinci şekli ise; cihad, şer’î ceza ve müeyyidelerle sorumlu tutulduğu çağdır. Bu çağda çocuk hayatın sıkıntılarına, tuzak ve entrik­alara göğüs gerip mücadele eden erkekler gurubuna girer. Millî, medenî ve içtimaî hak ve siyasetlerde durumu dikkate alınır. İslam’ın doğru yo­lunda devam etmesi için zorlanır. Aklen ve bedenen fonksiyonlarını ik­mal etmiş olduğuna itimat edilir. Tabiî bu, daha çok onbeş yaşında gerçekleşir. Bu bulûğ şeklinin belirtileri ise ihtilam ve kasık tüylerinin çıkmasıdır. Bu durumda namazın iki yönü vardır. Kendisi ile Rabbi arasında, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtaran bir vasıta ol­ması yönüyle namaz, iki bulûğ döneminde çocuğa emredilir. İslam’ın şiar ve sembollerinden olması yönüyle de, namazdan sorumlu tutulurlar ve kılmaya zorlanırlar. Onlar isteseler de istemeseler de durum değişmez. Namazın hükmü diğer yapılacak işlerin hükmü gibidir. On yaş söz konusu iki sınır arasında bir engel ve iki yönü birleştiren bir aşama olunca, o yaştaki çocuğa iki bulûğ şeklinden de bir pay verilmiş oldu.[136]

D. Çocukları Cuma Namazına Alıştırmak

Câbir b. Abdillah’dan rivayet edilen bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır; “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse Cum’a namazını kılsın. Yolcu, köle, çocuk, kadın ve hasta bu hükmün dışındadır. Kim bir eğlence veya ticaret sebebiyle Cum’a namazını umursamazsa, Allah da onu umursamaz. Allah zengindir, övülmüştür.”[137]
İmam Kâsânî, hadisten sonra “O halde çocuğun namazı tetavvu1 (nafile) olur” diyerek bir açıklama yapmıştır.[138]
Çocuğu cum’a namazına alıştırmanın birçok faydası vardır:
1- Bulûğ çağına girdiğinde, Cum’a'yı kılmaya alışmış olur.
2- Hutbe dinlerken etkilenir. Çünkü çocuğun fitratı, iman ve ilim hadislerini, Peygamber’in (s.a.v.) sîretini almaya oldukça müsaittir.
3- Sosyal yönü gelişir. Müslüman bir topluluğun arasına girmek suretiyle onlara karşı ülfet kazanır. Çocuk, babasının dost ve yakınlarını mutlaka tanımalıdır.
4- Bazı alimler, Cum’a günü duanın kabul edildiği ânın hutbenin okunduğu vakit olduğu görüşünü benimsemiştir. Buna göre çocuk, Peygamber’in (s.a.v.) bahsettiği duaların kabul edildiği vakte gelenlerden olmuş olur.
5- İki Cum’a arasındaki namaz ve ibadetler için, ruh ve iman bakımından güç ve destek olur.
6- Çocukluğu bir yana, büyüdüğünde kendisi üzerinde etkili ola­cak olan ümmetin alimlerini ve davetçilerini tanır.
7- Cum’a namazı sayesinde, bütün unsurlarıyla; inanç, ibadet, sos­yalleşme, duygusallık, ilim, fizik, sağlık ve cinsellik açısından çocuğun şahsiyet yapısı oluşur. (Allahu A’lem)[139]

E. Gece İbadetinde Çocuklar İçin Bir Örnek

Sahabe çocukları beş vakit namazla yetinmemiş, geceleri kalkarak nafile ibadetler de yapmışlardır. İbn Abbas (r.a.) bunlardan biridir. Der ki: Peygamber’in (s.a.v.) zevcesi teyzem Meymune’nin yanında gecelemiştim. O gece Peygamber (s.a.v.) onun yanındaydı. Derken Peygamber (s.a.v.) yatsıyı kıldı sonra evine gelerek dört rek’at daha kıldı. Bir müddet uyuduktan sonra kalktı ve “yavrucuk uyumuş” dedi. Sonra ka­lktı. Ben solunda bulunuyordum, sağ tarafına aldı. Beş rek’at namaz kıldı.[140] Sonra iki rek’at daha kıldı. Sonra da uyudu hatta ben horul­tusunu işittim. Sonra namaza çıktı.[141]
Çok sevdiği Peygamber’in (s.a.v.) hareket ve tatbikatını gözetleyen ve uykudan uyanıp onunla birlikte namaz kılan şu yavruya bir bakın! Sonra, Peygamber’in sağ yanma alarak çocuğa doğruyu göstermesini ve onun namazım ehemmiyete almasını bir düşünün! Gerçi Peygamber (s.a.v.), küçüklerle, büyüklerle, kadınlarla, erkeklerle birlikte namaz kılarken de öyleydi. Müslüman evlere gönül ferahlığı katardı.
Enes’in (r.a.) anlattığına göre kendisi, Rasûlüllah (s.a.v.), anası ve teyzesi birarada iken, Peygamber (s.a.v.) onlara namaz kıldırmıştı, Enes’i sağ yanına, anasını ve teyzesini de arkalarına almışlardı.[142]
Henüz bir çocuk olan Ebu Yezîd Tayfur b. îsâ el-Bistâmî ile babası arasında geçen şu konuşma gerçekten ilginç ve güzel bir kıssadır.
İbn Zafer el-Mekkî[143] anlatıyor: Ebu Yezid Tayfur el-Bistamî: “Ey örtüsüne bürüneni geceleyin kalk (namaz kıl), yalnız biraz (uyu)”[144] ayetlerini ezberleyince, babasına:
“Babacığım! Allah Teâlâ bunu kime söylemektedir; ayetlerin mu­hatabı kimdir? suâlini sordu. Babası:
“Yavrucuğum! O, Peygamber Muhammeddir (s.a.v.), cevabını ver­di. Oğlu Tayfur:
“Babacığım! Peki neden Peygamber’in (s.a.v.) yaptığı gibi yapmıyorsun? diyerek ikinci bir suâl sordu. Babası:
“Yavrucuğum! Gece namazı (teheccüd) Peygamber’e (s.a.v.) hususî olarak farz kılınmıştır. Ümmetine farz değildir, cevabını verdi. Bunun üzerine çocuk sükût etti. “Rabbin senin gecenin üçte ikisinden Daha azında, yarısında ve üçte birinde kalkıp namaz kıldığını, seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını bi­liyor”424 ayetini ezberleyince, yine:
“Babacığım! Bir topluluğun geceleri kalkıp namaz kıldıklarını işitiyorum, bunlar kimlerdir? sorusunu yöneltti. Babası:
“Yavrucuğum! Bunlar ashab-ı kirâmdır, dedi. Çocuk:
“Babacığım! Peygamber (s.a.v.) ve ashabının yaptığı birşeyi terketmekte bir hayır var mıdır? deyince de, babası ona:
“Doğru söyledin, yavrucuğum! dedi. Artık ondan sonra babası gec­eleri kalkarak namaz kılardı. Oğlu Ebu Yezid bir gece uyandığında, ba­basının namaz kıldığını gördü ve:
“Babacığım! Nasıl abdest alıp temizleneceğimi ve seninle beraber nasıl namaz kılacağımı bana öğret! dedi. Babası:
“Yavrucuğum, Sen uyu! Çünkü sen henüz küçüksün, dedi. Çocuk:
“Babacığım! Yaptıklarının kendilerine gösterilmesi için insanların ayrı ayrı gruplar halinde (ilahî divana) çıkacakları gün geldiğinde, Rab-bime “Ben babama nasıl abdest alıp namaz kılacağımı sordum. Ama, sen henüz küçüksün diyerek bana öğretmedi” derim, peki bunu ister misin? deyince, babası ona şu cevabı verdi:
“Hayır, vallahi yavrucuğum! Bunu asla istemem.
Artık babası oğluna abdesti ve namazı öğretti. Babasıyla birlikte namaz kılmaya başladı.[145]

F. Çocukları İstihare Namazına Alıştırmak

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ey Enes! Bir iş yapmak istediğin zaman Rabbinden yedi defa onun hayırlı olmasını dile (istihare et), sonra gönlüne yatana bak! Çünkü hayır ondadır.”[146]

G. Çocukların Bayram Namazına Götürülmesi

Abdullah b. Ömer’den (s.a.v.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) bayram namazlarına çıkarken beraberinde el-Fadl b. el-Abbas, Abdullah b. Abbas, El-Abbas, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin, Üsâme b. Zeyd, Zeyd b. Harise ve Eymen b. Ümmi Eymen olurdu. Yüksek sesle tekbir ve tehlil getirirdi. Demircilerin yolunu tutarak musallaya gelirdi. Namazı bitirince de ayakkabıcıların yolundan dönerek evine gelirdi.[147]

II. Çocuk Ve Cami

A. Çocuğun Camiye Götürülmesi

Cami ve mescitler birbirini takip eden nesiller tarafından inşa edi­len köşklerdir. Bunlar, kendilerini Allah’a adayan, O’nun yolunda yürüyen ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) izinden giden nesiller için kaynak olmuş ve olmaya devam edecektir. Bundan dolayı sahabe çocukları Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraber mescidde namaz kılmaya özen gösterirlerdi.
İşte Câbir b. Semura (r.a.)… Bize çocukluğundan ve Rasûlüllah (s.a.v.) ile olan beraberliğinden bahsederken diyor ki: Ben Rasûlüllah (s.a.v.) ile birlikte öğle namazını kıldım. Sonra ailesinin yanına çıktı, ben de O’nunla beraber çıktım. Hemen çocuklar Peygamber’i (s.a.v.) karşıladı. Peygamber (s.a.v.) onların yanaklarını birer birer sıvazlamaya başladı. Benim de yanağımı sıvazladı. .O’nun elinde bir se­rinlik ve bir koku hissettim. Sanki elini bir kokucu sepetinden çıkarmıştı.[148]
Tabiî, çocuk kendi kendine tuvaletini yapabildiği ve temiz olduğu zaman mescide götürülür. Bu durumda çocuk altını kirletmez ve tuvalet ihtiyacını, kendisi görür. Sükûnetle girmek, ayakkabıyı ayakkabılığa koymak, yürürken ayakkabıyı katlamak, mescid.de koşmamak, yaşlıları sıkıştırmaktan uzak durmak, hutbe, ders ve namaz esnasında dikkatli olmak, oyalanıp eğlenmemek gibi cami adabını öğrenmiş olur.
Mescide çocuğunu getiren bir adamın durumu İmam Malik’e “Sen bunu güzel görür müsün?” diye sorulduğunda o, şu cevabı vermiştir: “Eğer çocuk adabı biliyor, buna riayet ediyor ve oyalanıp eğlenmiyorsa, ben bunda bir sakınca görmüyorum. Ama bu hususlara dikkat edemeyecekse onu da hoş karşılamıyorum.”[149]
Peygamber (s.a.v.), çocuklara merhametinden dolayı mescit imam­larından namazı kısa tutmalarını istemiştir. Bu da, çocukların na­mazının ve onları alıp mescide götürmenin caiz olduğunu göstermektedir.
Ukbe b. Amr el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: Peygamber’e (s.a.v.) bir adam gelerek: “Falan imamın uzatmasından dolayı sabah namazından ben geri kalıyorum” dedi. Ben hiçbir konuşmada Rasûlüllah’ın (a.a.v.) o günkü kadar öfkelendiğini görmemiştim. O, şöyle buyurdu: “Ey insan­lar! İçinizden nefret ettirenler vardır. Hanginiz insanlara imam olursa, namazı hafif kıldırsın. Çünkü arkasında yaşlı, küçük ve ihtiyacı olan insanlar bulunmaktadır.”[150]
Çocuk namaz için mescide gelmekle, rek’atlerin sayısının hıfzetme hususunda müslümanlara iştirak eder:
İbrahim b. Süveyd anlatıyor: Alkame bize öğle namazını beş rek’at kıldırdı. Selam verince cemaat:
“Ey Ebu Şibil! Namazı beş rek’at kıldırdın! dedi. Alkame:
“Hayır, öyle yapmadım! dedi. Cemaat:
“Yok, öyle yaptın! dedi. Ben de cemaat tarafında idim ve henüz bir çocuktum. Ben de:
“Tabiî, beş rek’at kıldırdın! dedim. Alkame bana:
“Sen de mi öyle söylüyorsun, gidi şaşı gözlü? dedi. Ben de:
“Evet! cevabım verdim. Bunun üzerine hemen kıbleye yönelerek iki secde yaptı, sonra da selam verdi. Daha sonra şöyle dedi: Abdullah (b. Mes’ud) dedi ki: Rasûlüllah namazı bize beş rek’at kıldırdı. Namaz­dan çıkınca cemaat kendi arasında şüpheye düştü ve fısıltıyla konuştular. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.):
“Ne oluyor size? dedi. Cemaat:
“Ya Rasûlallah! Acaba namaza ziyade mi edildi? dedi. Rasûlüllah (s.a.v,):
“Hayır, cevabını verdi. Cemaat:
“Namazı beş rek’at kıldırdın da! dedi. Bunun üzerine kıbleye yönelerek iki secde yaptı, sonra selam verdi. Daha sonra:
“Ben ancak bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unutu­rum” buyurdu.[151]
Cemaatle kılınan namazda çocukların saf düzeni nasıl olmalıdır?
Ebû Mâlik el-Eşârî’nin rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) kıyam ve kıraatte dört rek’ati eşit tutardı. Cemaatin gelip yetişmesi için birinci rek’ati daha uzun kıldırırdı. Yetişkin erkekleri erkek çocuklarının önüne, çocukları onların arkasına ve kadınları da çocukların arkasına alırdı.[152]
Aynı râvî “Ben size Peygamber’in (s.a.v.) namazını anlatayım mı?” suâlini sorduktan sonra kendisi şu cevabı vermiştir: “Namaz için kamet ettirir, erkekleri saf yapar sonra çocukları onların arkasına alır ve onla­ra namaz kıldınrdı…”[153]
Enes der ki: “Ben ve bir yetim evimizde Peygamber’in (s.a.v.) ar­kasında namaz kıldık. Anam Ümmü Süleym de arkamızda idi.”[154]
Abdullah b. Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.). Şöyle buyurmuştur: “Benim arkama akıl-bâliğ olanlar (yaşlı başlılar), sonra onları takip edenler dursun!” buyurdu. Bunu üç defa tekrarladı ve “çarşı ve pazar yerlerindeki karışıklık ve keşmekeşte benzemek)ten sakının!” buyurdu.[155]
İbn Abbas da şöyle der: “Rasûlüllah’in (s.a.v.) yanında namaz kıldım, Aişe de bizimle beraber arkamızda idi. Ben Peygamber’in (s.a.v.) yamnda onunla birlikte namaz kılıyordum.”[156]

B. Çocuğun Cami İle İrtibatının Sağlanması

Çocuğun cami ile irtibatını sağlama fikri[157] sağlam bir düşüncedir. Bu tomurcuklan kötülükten kurtarmak için yapılacak başka bir şey de yoktur.
Tarihle bağlantı kurmak gerekirse şunu diyebiliriz: Tunus ve diğer Kuzey Afrika, tanrılık iddiasında bulunan mevcut ideolojik sis­temlerin belasına maruz kalmıştı. Şayet bu bela köklü olarak yerleşseydi bugün İslam diyarı harap olurdu. Söz konusu felaketin orta­dan kaldırılması için Allah, büyük eğitimci Muhriz b. Halef es-Sıddîkî’yi muvaffak kıldı. Bu zât, bazı mescitlerde çocukları eğitmeye başladı. Tabiî, hedefleri mevcut yapıyı düzeltme olmayan eğitimcilerin faaliyeti gibi değil, uzun vadeli ve geniş düşünen, İslam toplumunun alt yapısını oluşturacak şekilde çocuk eğitimine önem veren bir eğitimci örneğini gösterdi. el-Kayrevânî[158] de şu tesbitiyle bu noktaya yani, çocukların gönüllerine İslam’ın sevdirilmesi konusuna işaret etmektedir:
Allah, bize emanet ettiği din ve şeriatını koruma ve kollama husu­sunda bana ve sana yardım eylesin. Sen benden inanç, amel ve ahlaka dair dinî görevleri, ayrıca bunlara ilave olarak da, din, şeriat ve Kur’an’ın gönüllerine işlemesi konusunda çocukların eğitim ve öğretimleriyle alakalı yapılması gereken vazifeleri kısa ve özet olarak yazmamı istemiştin, işte bu isteğine şimdi cevap vermiş oluyorum. Bu­nunla Rabbimden, dinini öğretme ve ona davet etme sevabını kendim ve senin için niyaz ediyorum.
Bil ki, kalplerin hayra en müsait ve en yatkın olanı, daha önce şerrin yaklaşmadığı kalptir. Nasihat ve irşat edenlerin eh çok itina gösterdikleri şey, hayrın, yani iyilik ve güzelliğin yerleşmesi için mü’minlerin çocuklarının gönüllerine ulaştırılması ve yürekten benim­semeleri için onlara dinin hüküm ve prensiblerinin hatırlatılmağıdır.
Enver el-Keşmîrî’nin[159] de dediği gibi bir ücret alınmadığı tak­dirde mescitte çocukların eğitim ve öğretimi caizdir. O halde, sahabe ve selef-i salihin çocuklarını yetiştiren mescit, tıpkı onlar gibi bir nesil yetiştirmeye de kadirdir. Yeter ki, ana ve babalar çocuklarını mescide nefret ettirerek ve morallerini bozarak değil, teşvik ederek ve sevdire­rek yönlendirsinler. Aynı şekilde çocukları camiden kovan yaşlılar ca­mide çocuklara karşı yapmaları gerekeni anlamak durumundadırlar. Onların görevi güzel öğütte bulunmak, yumuşak ve hoşgörülü davran­mak, şefkat ve merhametle hareket etmektir. Böylece çocuk namaz, ders ve sohbet dinlemek için camiye tekrar gelir. Biz, çocukları mescit ve camilerden soğutan nice yaşlılar görmüşüzdür! Tabiî onlar böyle kov­makla ve bağırıp çağırmakla birçok çocuğun yoldan sapmasına da sebep olmuşlardır. Bu da İslam toplumu için bir musibettir. Cami imamının . bu tip yaşlıları uyarması ve onlara nasihat etmesi gerekir.[160]

III. Oruç

Oruç, ruhî ve bedenî bir ibadettir. Bu ibadetle çocuk hakiki ihlası öğrenir ve gizli yerde ilahi murakabenin farkına varır. Açlığa rağmen yemekten, susuzluğa rağmen su içmekten uzak kalmak suretiyle de çocuğun iradesi yine oruçla eğitilmiş olur. Ayrıca oruç, çocuğun arzu ve isteklerinin frenlenmesinde rol oynar. Çocuğa sabır ve dayanma gücü kazandırır. Sahabe, çocuklarını oruç ibadetiyle eğitmiştir, imam Buhârî, Sahih’inde “Çocukların Orucu” şeklinde bir bâb başlığı kul­lanmış ve orada Hz. Ömer’in Ramazan’da bir sarhoş için söylediği “Yazıklar olsun sana! Oysa bizim çocuklarımız oruç tutmaktadır” sözünü nakletmiş ve onu dövdüğünü zikretmiştir.
İbn Hacer, sözkönusu rivayetle ilgili şu bilgileri verir: Çocuğun orucu meşru mudur, değil midir? Cumhur (İslam alimlerinin çoğunluğu) orucun, bulûğ çağına varmamış çocuklara farz olmadığı görüşündedir. İbn Şîrîn ve ez-Zührî’nin de içinde bulunduğu bir grup se­lef alim ise müstehap kabul etmiştir, imam Şafiî de bu kanaattedir. Ona göre, güç ve takat getirdikleri vakit alıştırmak için çocuklara oruç emredilir. Şafiî, oruç tutma zamanı için namaz gibi yedi ve on yaş sınırını getirmiştir. İshâk oniki, Ahmed (b. Hanbel) ise bir rivayete göre on yaş sınırını koymuştur.
Evzâî de şöyle der: “Çocuk güç ve kuvvetten düşmeyecek şekilde peşpeşe üçgün oruç tutabildiği vakit, artık oruç tutması söylenir.”
Birinci görüş cumhurun kanâatidir. Mâlikîlere göre meşhur olan görüş, çocuklar hakkında orucun meşru olmamasıdır. Esasen İmam Buhârî, bab başlığında Hz. Ömer’in sözünü zikretmek suretiyle imam Mâlik’i kibarca tenkide tabi tutmuştur. Çünkü hadislerin tearuzunda, yani ilk bakışta aralarında çelişki görülen rivayetler karşısında yapılacak nihâî şey, Medinelilerin amel ve tatbikatının aksini .ortaya koymasıdır. Sünnet konusunda titizliği ile maruf olan ve zamanında sa­habenin bol miktarda bulunduğu Hz. Ömer dönemindeki bir amel ve tatbikattan daha kuvvetli bir dayanak da olamaz. O, Ramazan’da oruç yiyen kimseye serzenişte bulunarak: “Nasıl oruç yersin? Halbuki bizim çocuklarımız oruç tutmaktadır!” demişti. Malikîlerden Îbnu’l-Mâcişûn şu sözüyle garip bir görüş ortaya koymuştur: “Çocuklar oruç tutmaya güç ve takat getirdikleri zaman velileri onlara orucu gerekli kılarlar yani oruca zorlarlar. Bu durumda çocuklar mazeret olmadan oruç yer­lerse, tutamadıkları günlerin kazası gerekir.”[161]
Sahabenin, oruç esnasında teselli bulmaları ve gündüzün uzun­luğunu hissetmemeleri için çocuklarına oyuncak hazırlaması, onların, çocukların orucuna gösterdikleri önemi ortaya koymaktadır.
Rubeyyi’ bint Muavviz anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) Âşûra sabahı Ensar köylerine: “Oruçlu olarak sabahlayan kimse orucunu tamam­lasın. Oruçsuz olarak sabahlayan da o günün geriye kalanını tamamlasın” diye haber gönderdi. Ondan sonra artık biz bu orucu tutmaya ve küçük çocuklarımıza da tutturmaya başladık. Mescide gider, çocuklara yünden yapılmış oyuncaklar edinirdik. Onlardan biri yiyecek için ağladığında, iftar vakti oluncaya kadar bu oyuncağı ona verirdik.[162]
İbn Hacer der ki: Hadis, çocukların oruca alıştırılmasının meşru olduğuna bir delil teşkil etmektedir. Çünkü bu hadiste geçen yaş grubu çocuklar, mükellef değildir. Ancak bu, alıştırmak üzere onlara eğitim açısından yapıldı.[163]
Sahabe çocuklarını toplar ve mübarek iftar vaktinde kabulünü umarak Allah’a dua ederlerdi. Abdullah b. Ömer, Rasûlüllah’tan (s.a.v.) şunu duyduğunu söyler: “iftarı anında oruçlunun kabule şayan bir duası vardır…”[164]
Abdullah b. Ömer de iftar anında aile efradım çağırır ve dua eder­di. Akıllı bir çocuğun Ramazan’ın son on gününde itikafa girmesinde bir beis yoktur. Çünkü bulûğ, itikafin sahih olması için bir şart değildir. Bu itibarla akıllı çocuğun itikafi sahihtir. Çünkü o, ibadet ehlindendir. Nitekim onun nafile orucu da sahih olmaktadır.[165]

IV- Hac

İbn Battal der ki: Fıkıh alimleri, buluğ çağına kadar çocuktan farzların sakıt olduğu hususunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak çocuk hac ibadetini yerine getirdiği zaman, bu cumhura göre nafile olur. Hac, namaz ve oruç gibi çocuğu ibadetlere alıştırır. Böylece kendisi ile Allah arasında bağlantı kurulmuş ve bulûğ sonrası dönem için hazırlanmış olur. Artık tecrübe ve alışkanlık kazandığı için bu dönemde hac ibadetini zor ve sıkıntılı bulmaz.
Hac, bilindiği gibi, tüm ibadetlerin zevk ve lezzetini toplamanın yanısıra, bütün ibadetlerin sıkıntılarını da toplamaktadır. Çocuk hac ibadetini yerine getirdiğinde, bu, gelecekte -inşaallah- Allah yolunda gidişinin bir müjdesi olur. Üsâme b. Zeyd der ki: “Arafat’ta ben Peygamber’in (s.a.v.) terkisinde idim.”[166]
Çocuklar akıl-bâliğ olduklarında, hac ibadetini yerine getirmeleri gerekir. Çocuğa hac farz değildir. Çünkü muhatab ve mükellef değildir. Buluğ çağından önce yaptığı nafile olur. Peygamberin (s.a.v.) şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: “Hangi çocuk on defa hac yapar, sonra baliğ olursa ona İslamın haccı gerekir.”[167]
İbn Abbas’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Çocuk hac yaptığı zaman bu, akü-baliğ oluncaya kadar onun için bir hacdır. Akü-baliğ olunca ona başka bir hac gerekir.”[168]
Yine İbn Abbas (r.a.) kanalıyla gelen rivayette Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Hangi çocuk hac yapar, sonra ergen olursa, ona başka bir hac gerekir.”[169]
Câbir’den (r.a.) rivayet.edildiğine göre de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Çocuk bir hac yapsa, bulûğa erdiği vakit güç ve imkanı olduğu takdirde ona bir hac gerekir…”[170]
Peygamber (s.a.v.), çocuklar hac ibadetini yerine getirirlerken on­lara arafe gününün önemini ve diğer hükümleri öğretir, gerekli uyarıyı yapardı. Bunu yaparken de şefkatli, duygulu ve etkili bir hitap tarzı kullanırdı.
İbn Abbas’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşimin oğlu! Bugün yani arefe günü kim kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır.”[171]
Ebu Dâvud et-Tayâlisi’nin rivayetinde ise şöyle buyurmuştur: “Bırak ey çocuk! Çünkü bugün, yani arefe günü, gözünü muhafa­za eden kimsenin günahlarının bağışlandığı bir gündür.”
Beyhakî’nin Şuabu’l-îman’ındaki rivayetinde de şöyle geçmektedir: “Ey kardeşimin oğlu! Bu arefe günü, hak olanlar müstesna ol­mak üzere gözüne, kulağına ve diline sahip olan kimselerin günahları bağışlanır.”[172]
Fıkhî bir mesele:
Hanefî fakihlerinden İmam Kâsânî diyor ki: “ihrama girmiş bir çocuğun Arafat’ta vakfeden önce baliğ olması durumunda, eğer ihramlı olarak devam ettiyse haccı bize göre tetavvu’ (nafile) olur. Şafiî’ye göre bu durumda, yani baliğ olarak Arafat’ta vakfe yapması durumunda çocuğun haccı normal hac olur ve farzı yerine getirmiş olur. Bu, şu kaid­eden kaynaklanmaktadır: Üzerinde İslâm’ın (farz olan) haca bulunan kimse, nafileye niyet ettiği vakit, bize göre nafile olur. Şafiî’ye göre ise farzdan sayılır. Ama böyle biri telbiyede bulunmakla veya farz olan hac­ca niyet etmekle ihrama yeniden girer, Arafat’ta vakfe yapar ve ziyaret tavafi yaparsa, o zaman ihtilafsız olarak İslâm’ın (farz olan) haccı ye­rine getirilmiş olur.”.
İmam Şafiî de diyor ki: ‘Yüce Allah, iütfuyla insanlara amelleri karşılığında kat kat sevap vermiş, zürriyetlerini kendilerine katmak ve amellerinin sevabını bol bol vermek suretiyle onlara ihsanda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “…Zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır. Ken­di amellerinin sevabından da hiçbir şey eksiltmemişizdir…”[173] Allah, amel yapmadan cennete sokmak suretiyle onların zürriyetlerine lütuf ve keremiyle muamele etmektedir. Kendilerine vacip olmadığı halde hac esnasında yaptıkları iyi amelleri yazmak suretiyle de Allah, çocuklara ikram ve ihsanda bulunmuş olmaktadır… [174]
Sahabe çocuklarının haccı hakkında gelen rivayetler:
İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) Rav-ha’da [175] bir kafile ile karşılaştı ve:
“Siz kimsiniz? dedi. Onlar:
“Müslümanlarız, dediler ve devam ettiler: Peki ya sen kimsin? Peygamber (s.a.v.):
“Ben Rasûlüllah’ım, buyurdu. Bunun üzerine bir kadın bir çocuğu kaldırarak:
“Bunun için hac var mıdır? diye sorunca:
“Evet, senin için de bir ecir vardır, cevabını verdi.[176]
Sâib b. Yezid (r.a.) der ki: Ben yedi yaşımda iken Veda haccmda Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraber bana hac yaptırıldı.[177]
Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Büyüğün, küçüğün, güçsüzün ve kadının ci­hadı, hac ve umredir.”[178]
İbnu’s-Sünnî’nin rivayetine göre İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Rasulüllah’a (s.a.v.) bir çocuk gelerek:
“Ben hac yapmak istiyorum, dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) onunla biraz yürüdü ve şöyle buyurdu:
“’Yavrum! Allah sana takva nimeti versin, yüzünü hayra çevirsin, üzüntü ve kederde sana kâfi gelsin.” Daha sonra çocuk Peygamber’in (s.a.v.) huzuruna dönünce şöyle buyurdu: ‘Yavrum! Allah haccım kabul eylesin günahını bağışlasın ve rızkını bol versin.”
Bu hâdise, Rasulüllah’ın (s.a.v.) çocukların hac ibadetine ne kadar ihtimam gösterdiğim açıkça ortaya koymaktadır. Onlarla birlikte yürüyor, gidiş ve dönüşte onlara dua ediyor.
Burada bir soru akla geliyor. Acaba hac ibadeti esnasında çocuk bir hata yaptığı zaman, ona keffaret gerekir mi?
Yahya b. Muhammed diyor ki: Arkadaşlarının söylediğine göre Ebu Hanife’nin “sahih olmaz” sözündeki “sıhhat” ihramın yasaklarını işleyen çocuğa keffaretlerin gerekmesiyle alâkalı bir durumdur. Onun bu söz ve içtihadında çocuğa rıfk-ı mülâyemet bulunmaktadır. Yoksa bu, çocuğu hac sevabından mahrum ettiği mânâsında söylenmiş değildir.[179]

V. Zekat[180]

Amr b. Şuayb’ın babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiğine
Hanefîler de farz olmadığı göre bir kadın, kızı ile beraber Rasulüllah’a (s.a.v.) geldi. Kızının kolun­da kalın iki altın bilezik vardı. Rasulüllah (s.a.v.) kadına:
“Bunun zekatını veriyor musun? buyurdu. Kadın:
“Hayır, dedi. Rasulüllah (s.a.v.):
“Kıyamet gününde Allah’ın onların yerine sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi? deyince, kadın hemen onları çıkarıp Peygamber’e (s.a.v.) uzattı ve:
“Bunlar Allah ve Rasulüne aittir, dedi.[181] Sadaka-i Pıtr:
Abdullah b. Ömer (r.a.) der ki: Rasulüllah (s.a.v.) fitır sadakasını her hür veya köle, küçük veya büyük üzerine bir sâ’ kuru hurma veya bir sâ’ arpa olarak farz kıldı.[182]
Bu ibadetin nafile değil farz olduğunu görmekteyiz. Ayrıca bundan malların tertemiz kalması hususunda İslamın gösterdiği hassasiyeti de anlamaktayız: “Onların mallarından kendilerini temizleyeceğin ve yücelteceğin bir sadaka (zekat) al.”[183]

III. Sosyal Yapı

“Enes (r.a.) çocuklarla yanına uğrar ve onlara selâm verirdi. O, Rasûlüllah’ın da (s.a.v.) öyle yaptığını söylerdi.”[184]

Giriş:

Çocuğun “sosyal yapısı” ile, sosyal ortamda onun, büyükleriyle, yaşıtlarıyla ve arkadaş çevresiyle olan davranış ve hareket biçimini kasdetmekteyiz. Bunun gerçekleştirilmesi durumunda çocuk, içe kapanıklıktan kurtulacak, faydalı ve olumlu faaliyetlerde bulunacaktır. Alış-verişte bulunacak ve toplumla olan ilişkilerinde görgü kurallarına dikkat edecektir. Çocuğun sosyalleşmesini sağlama konusunda, Pey­gamberin (s.a.v.) özellikle hadisleri bulunmaktadır. Bunları maddeler halinde sıralamak istiyoruz.[185]

I- Çocuğun Büyüklerin İlim Ve Sohbet Meclîsine Götürülmesi

Çocuklar, Peygamberin (s.a.v.) ilim ve sohbet meclislerinde hazır bulunurlardı. Babaları onların ellerinden tutar o güzel toplantılara geti­rirdi, işte oğlunu Rasûlüllah’ın (s,a.v.) meclisine getiren Hz. Ömer… oğlu Abdullah anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.): “Bana bir ağaç söyleyin! O ağaç müslüman misali olsun; Rabb’inin izniyle her zaman meyvesini versin ve yaprağını dökmesin” buyurmuştu. Benim içimden onun hur­ma olduğu geçti ama söylemekten çekindim. Orada Ebu Bekir ve Ömer de vardı. Onlar birşey demeyince, Peygamber (s.a.v.) onun hurma olduğunu söyledi. Babamla beraber dışarı çıktıktan sonra:
“Babacığım! Benim aklımdan da onun hurma olduğu geçmişti” dedim. Babam:
“Peki onu söylemene engel ne idi? Eğer onu söyleseydin, bana şundan şundan daha sevimli gelirdi, dedi. Bunun üzerine oğlu Abdullah:
“Baktım, sen ve Ebü Bekir birşey demediniz. Ben de konuşmaktan çekindim.[186]
Rasûlüllah (s.a.v.) çocuklara karışır ve onlara hoş davranırdı. Enes (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.v.) bizim aramıza gelir hatta benim küçük kardeşime “Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı, nuğayr!” derdi. Nuğayr, kardeşimin oynadığı bir kuş idi. Bizim sergimize su serpildi ve Peygam­ber (s.a.v.) üzerinde namaz kıldı. Bizi de arkasında saf yaptı.[187]
Çocuğun, büyüklerin sohbetlerine götürülmesiyle, onun eksik yönleri ortaya çıkar. Böylece eğitimci onu olgunlaştırabilir ve ortaya bir soru atıldığında, cevap vermesi için ona cesaret verebilir. Böyle bir or­tamda çocuk izin aldıktan sonra edep ve vakarla konuşur. Böylece akıl ve ruh bakımından gelişir, büyüklerin söz ve sohbetlerini yavaş yavaş tanır ve topluma girmeye hazırlanır.
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: Ömer (r.a.), Bedir savaşına katılmış olan yaşlılarla birlikte beni de (küçükken) toplantıya sokardı. Birgün Abdurrahman b. Avf ona:
“Şu delikanlıyı niçin bizimle beraber toplantıya sokuyorsun? Bi­zim de onun gibi çocuklarımız var! dedi. Hz. Ömer:
“O, sizin bildiklerinizdendir, dedi. Birgün Ömer (r.a.) onları ve beni yine davet etti. O gün beni onlara göstermek ve tanıtmak için Ömer’in (r.a.) beni çağırdığını gördüm. Ömer (r.a.):
“Allah’ın yardımı ve fethi geldiğinde, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, hemen Rabb’ine hamdetmekle teşbih et ve O’ndan mağfiret isteî Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir”[188] ayetleri hakkında ne dersiniz? dedi. Onlardan bir kısmı:
“Allah bize, yardımı geldiğinde ve fetih ihsan eylediğinde kendi­sine hamdetmemizi ve kendisinden mağfiret dilememizi emretmektedir, dedi. Bir kısmı da:
“Biz bilmiyoruz, dedi. Diğer bir kısmı da hiçbir şey söylemedi. Bu­nun üzerine Ömer (r.a.) bana:
“Ey İbn Abbas! Sen de mi Öyle diyorsun? dedi. Ben:
“Hayır, dedim. O:
“Peki, ne diyorsun? diye sorunca şu cevabı verdim:
“Bu, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ecelidir. Onu Allah bildirmiştir. Ayette geçen fetih, Mekke’nin fethidir. Bu da senin yani Rasûlüllah’ın (s.a.v.) eceline işaret anlamındadır. Bunun üzerine Ömer (r.a.):
“Bu ayetle ilgili senin bildiğinin dışında birşey bilmiyorum” demiştir.[189]
Hâkim’in rivayetine göre[190], muhacirler Hz. Ömer’e:
“İbn Abbas’ı davet ettiğin gibi, bizim çocuklarımızı da çağır! deyince, onlara şu cevabı verdi:
“O, yaşlıların delikanlısıdır. Onun çok soran bir dili ve üstün bir anlayışı vardır.”
Sahabenin küçüklerinden Ebu Cühayfe (r.a.) der ki: Ben Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzurunda idim. Yanında bulunan bir adama: “Ben yaslanarak yemem” buyurdu.
Rasûlüllah (s.a.v.) yolda çocuklarla beraber olur ve onlarla birlikte binite binerdi. Horlayarak ve ayıplayarak değil, sevgi, şefkat ve merha­metle bunu yapardı. İbn Abbas’ın (r.a.) “Bir gün ben Peygamber’in (s.a.v.) arkasında idim…” sözü, bunun açık bir delilidir.
Peygamber’de (s.a.v,) çocukken büyüklerin toplantılarında hazır bulunmasından sözederken diyor ki: “Çocukken ben amcalarımla bir­likte Hılfu’l-Mutayyebîn’e[191] şahit oldum. Kızıl tüylü develerim olsa bile (yapılan) bu andlaşmayı ben bozmak istemem.”[192]
Rasûlülah (s.a.v.), çocukların gelmeleri halinde, erkeklerin meclis âdabına dikkat etmelerini istemiştir. Sehl b. Sa’d'ın rivayetine göre Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Mecliste baba ile oğlu arasına oturulmasın!”[193]
Oğlan veya kız çocuklarının büyüklerin meclislerinde bulunma­larının bir faydası da Hz. Ömer’in işaret ettiği gibi- ileride evliliğe yönelik olmasıdır. Çünkü küçükken tanıdığı bir kız çocuğunu bir baba oğluyla evlendirmeyi arzu eder ve onu istemeye gider. Ya da gördüğü kız, oğlanın aklına düşer ve kendini onunla evlenmeye hazırlar.
İbn Cüreyc’den rivayet edildiğine göre Hz. Ömer şöyle demiştir: “Buluğa ermemiş kız çocuklarını insanların arasına çıkarın! Belki amca çocukları (büyüdüklerinde) onları isterler.”[194]
Çocukların, yetişkinlerin sohbet ve meclislerine gelmelerinin diğer bir faydası da, büyüklerin onları iyiye yönlendirmeleri, öğüt ve nasihatte bulunmalarıdır.
İbn Şîrîn der ki; Biz çocukken bir adam gelerek bizde oturur ve şöyle derdi: “Hz. Ömer falan zamanda bize mektup yazmıştı. -Orada şunları söylüyordu-; Elbise ve ayakkabılarınızı giyiniz, papuçlannıza parmaklar arasından geçen sırım yapınız! içinde bulunduğunuz normal hayatı yaşayınız. Lüks ve konforu, yabancıların kıyafet ve modasını terkediniz.”
Selef-i salih de çocuklarla birlikte otururlar, gelecekte onların müstakil birer şahsiyet olmaları için Hz. Ömer’in söz konusu faydalı ikaz ve talimatını naklederlerdi.[195]

Devamını okuyun...>>

02 Kasım 2008 Pazar

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE ÇOCUK EĞİTİMİ II

F. Doğan Çocuğun Damağına Tatlı Bir Şey Sürmek (Tahnik)
II- Doğumun Yedinci Günü Yapılacak İşler:
A. Çocuğun Adını Koymak.
B. Çocuğun Saçını Tıraş Etmek.
C. Akîka
D. Çocuğun Sünnet Edilmesi9
F. Doğan Çocuğun Damağına Tatlı Bir Şey Sürmek (Tahnik) [25]

Ebu Musa (r.a.) anlatıyor: "Bir oğlan çocuğum dünyaya geldi. Onu alıp Peygamber'e (s.a.v.) götürdüm. Çocuğun adını İbrahim koydu ve hurma ile tahnik yaptı. Bereket dileğinde bulunduk­tan sonra da çocuğu bana verdi." [26]
Hişam b. Urve rivayet ediyor: Mekke'de iken Esma, Abdullah b. Zübeyr'e gebe kalmıştı. Esma der ki: Doğum müddetini tamamlamış olarak çıktım ve Medine'ye geldim. Küba'da misafir oldum ve çocuğu burada doğurdum. Sonra Rasûlullah'a (s.a.v.) giderek çocuğu O'nun kucağına verdim. Rasûlullah hemen bir hurma istedi. Hurmayı ağzında çiğnedikten sonra çocuğun ağzına püskürttü. Böylece çocuğun midesine giren ilk şey Rasûlullah'ın (s.a.v.) tükrüğü oldu. Rasûlullah (s.a.v.) hur­ma ile tahnik yaptıktan sonra çocuğa dua etti ve bereket diledi. Bu çocuk İslamiyette, Medine'de doğan ilk muhacir çocuğudur. Bundan do­layı da çok sevinmişlerdi. Çünkü onlara "Yahudiler size büyü yaptı artık çocuklarınız olmayacaktır" denilmişti. [27]
Hz. Aişe'den gelen rivayete göre Rasûlullah'a (s.a.v.) çocuklar ge­tirilir, o da bereket duasında bulunur ve onların damaklarına çiğnediği hurmayı sürerdi. Bir defasında getirilen henüz sütten kesilmemiş bir çocuk, Peygamberin (s.a.v.) üzerine idrarını yaptı. Rasûlullah (s.a.v.) hemen su istedi. Suyu çocuğun idrarının üzerine döktü, orayı yıkamadı." [28]
İmam Nevevî, hadislerle ilgili şu açıklamayı yapar:
Rasûlullah'ın (s.a.v.) çocuklara bereket niyazında bulunması, çocuklar için dua etmesi; Allah'tan hayırlı ve uzun ömür istemesi ve on­ları eliyle sıvazlaması demektir. Tahnik işe, hurma veya hurma gibi tatlı bir maddeyi ağzıyla çiğnemesi ve onu bebeğin damağına sürmesi demektir. Bu hadislerden şu hükümler çıkmaktadır:
* Doğan çocuğun damağına tatlı bir madde sürmek müstehaptır.
* Salâh ve fazilet sahibi zevatla teberrük, yani; onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ'dan hayırlı ve bereketli bir ömür niyazında bulunmak güzel görülmüştür. Buna bağlı olarak, doğumunun ilk günlerinde veya daha sonra çocukları fazilet ehli insanlara teberrük için götürmek ve onların hayır dualarını almak müstehaptır.
* Hem küçüklere hem de büyüklere yumuşak ve alçakgönüllü ol­mak ve onlara iyi davranmak menduptur; güzel görülmüştür ve se­vaptır. [29]
Hz. Peygamber'in "tahnik" (doğan çocuğun damağına tatlı bir şey sürme) uygulaması:
Enes (r.a.) anlatıyor: Ümmü Süleym bir oğlan çocuğu dünyaya get­irince, çocuğu benimle Rasûlullah'a (s.a.v.) göndermek istedi. Ben de hurma ile birlikte çocuğu Rasûlullah'a (s.a.v.) götürdüm. Rasûlullah'ın (s.a.v.) üzerinde bir aba vardı ve devesini katranlıyordu. Rasûlullah (s.a.v.) çocuğu görünce "Yanında hurma var mı?" diye sordu. Ben de: "Evet var" dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) hurmaları aldı. Onları ağzında çiğnedikten ve ufaladıktan sonra çocuğun ağzını açtı ve hurmayı içine koydu. Çocuk da onu emmeye başladı. Bunu gören Rasûlullah (s.a.v.) "Ensar'ın sevdiği şey hurmadır" buyurdu. Rasûlullah (s.a.v.) yaptığı tahnik'ten sonra çocuğa Abdullah adını verdi. Ensar içinde ondan daha faziletli bir genç olmadı. [30]

II- Doğumun Yedinci Günü Yapılacak İşler:

A. Çocuğun Adını Koymak

Dünyaya gelen çocuğa yapılacak ilk iyilik ve ikram, onu güzel bir isim ve künye ile süslemektir. Çünkü ilk duyulduğunda güzel isim, in­san psikolojisi üzerinde belli bir etki bırakır. Nitekim Allah, kullarının kendisine en güzel isimler (el-Esmâü'1-Husnâ) ile dua etmelerini emret­mektedir:
"En güzel isimler Allah'ındır. O halde bunlarla O'na dua edin. O'nun isimleri hakkında doğrudan sapanları bırakın. On­lar, yapmakta olduklarının cezasını çekeceklerdir."[31],
Ayrıca Cenab-ı Hak, kullarının kendisini en yüce sıfatlarla nitele­melerini emretmektedir:
"De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." [32]
Peygamber (s.a.v.) çocuklarının isimlerini seçerek koymuştur. Kendisinden sonra torunlarından Muhammed b. el-Hanefiyye'ye hürmet ve ta'zim için Muhammed adı verilmiştir. [33]Çünkü Mu­hammed b. el-Hanefiyye'den gelen rivayete göre Hz. Ali, Rasûlullah'tan (s.a.v.), vefatından sonra bir oğlu olduğu takdirde kendisinin isim ve künyesini vermek için izin istedi. Rasûlullah'tan (s.a.v.) izin çıkmıştı. Doğan çocuğun adı Muhammed, künyesi de Ebu'l-Kasım oldu. [34]
Ebu Vehb el-Cûşemî'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerin isimleriyle isimleniniz. İsimlerin Allah'a en sevimli olanı Abdullah ve Abdurrahman, en sadık olanı Haris ve Hemmam, en çirkin olanı ise Harb ve Murra'dır."[35]
'4
Ebu'd-Derda'dan (r.a.) gelen hadiste de Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde siz, kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. O halde isimlerinizi güzel koyunuz."[36]
Sahabe, güzel isim koymakla alâkalı hadisleri o kadar tatbik et­meye başladılar ki; İbnu's-Salâh'ın tesbitine göre Abdullah adını alan sahabenin sayısı ikiyüz yirmi, el-Irakî'nin tesbitine göre ise üçyüzü bul­maktadır. [37]
Hz. Peygamber'in güzel ve hikmetli davranışlarından birisi de, doğduğu gün İbn Abbas'a "Abdullah" adını vermesidir. İbn Abbas şöyle der: el-Haris'in kızı Ümmül-Fadl bana şunları anlattı: Ben yürürken, Hıcır'da bulunan Peygamber (s.a.v.): "Ey Ümmü'l-Fadl!" diye seslendi. Ben de: "Buyur ya Rasulallah!" dedim. Dedi ki: "Sen bir oğlan çocuğuna hamilesin." Ben: "Nasıl olur? Kureyş kabilesi kadınlarına doğum yaptırmayacakları hususunda andlaşma yaptılar" dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle dedi: "(Her neyse) ben sana bunu söylüyorum! Çocuğu doğurduğun zaman bana getir! Ben de çocuğu doğurduğumda Peygamber'e (s.a.v.) geldim ve çocuğa "Abdullah" adını verdikten sonra şöyle dedi: "Çocuğu al götür! Bunun akıllı ve zeki olduğunu göreceksin." Hemen Abbas'a geldim ve olup-bitenleri söyledim. Abbas tebessüm etti ve sonra Peygamber'e (s.a.v.) geldi. Ab­bas uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. Peygamber (s.a.v.) onu görünce ayağa kalktı, alnından onu öptü ve sağ yanına oturttu. Sonra da şöyle dedi: Bu benim amcamdır. Dileyen amcasıyla iftihar etsin." Abbas: "Estağfirullah, ya Rasulallah" deyince, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­du: "Niçin söylemeyim? Sen benim amcamsın ve hayatta kalan bab­amsın. Amca bir babadır." [38]
Enes'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: "Geceleyin bir oğlan çocuğum doğdu. Ona babam İbrahim'in adını verdim." [39]
Konuyla alâkalı şu iki hadis de Cabir'den (s.a.v.) nakledilmektedir;
"Bizden bir adamın oğlan çocuğu dünyaya geldi, ona Kasım adını verdi. Dedik ki: Sana Ebu'l-Kasım künyesini vermeyiz ve "gözün aydın" demeyiz. Adam Peygamber'e (s.a.v.) gelerek duru­mu haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­du: "Oğlunun adını Abdurrahman koy." [40]
"Bizden bir adamın oğlan çocuğu doğdu ve adını da Muhammed koydu. Kavmi adama "Rasûlullah'ın (s.a.v.) ismini koymana müsaade etmeyiz" dediler. Adam da oğlunu sırtına alarak Rasûlullah'a götürdü ve şöyle dedi: "Ya Rasulallah! Bir oğlan çocuğum doğdu, ona Mu­hammed adım vermiştim ama kavmim bana "Rasûlullah'ın ismini koy­mana müsaade etmeyiz" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Benim ismimle isimleniniz ama künyemi takınmayınız. Ancak ben Kasım'ım, aranızda (adaletle) taksim ederim." [41]
Rasûlullah (s.a.v.), geçmiş mü'min nesillerin, çocuklarına peygam­berlerinin ve salihlerinin isimlerini koyduklarını ifade etmektedir. Muğire b. Şu’be anlatıyor: Necran'a geldiğimde bana sordular, dediler ki: Siz, Ey Harun'un kız kardeşi.. (Ya Uhte Harun) [42]diye okuyorsu­nuz. Halbuki Musa, İsa'dan şu kadar sene öncedir! Ben de Rasûlullah'ın (s.a.v.) yannına gelince bunu sordum. O da şu cevabı verdi: "Onlar, ken­dilerinden önceki peygamberlerinin ve salihlerinin isimlerini koyarlardı." [43]
Büyük sahâbi Zübeyr b. Avvam, çocukları için şehit sahâbilerin isimlerini seçmiştir. Böyle yapmakla o, çocukların onların yolunu takip ederek Allah yolunda şehitlik derecesine ulaşmalarını arzu etmiştir. Zübeyr (r.a.) der ki: Talha b. Ubeydillah et-Teymi, oğullarına peygam­berlerin isimlerini koyuyor. O da bilmektedir ki Muhammed (s.a.v.)'den sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir. Ben ise çocuklarıma şehitlerin isimlerini veriyor, bu vesileyle de onların şehit olmalarını umuyorum. Hakikaten Zübeyr (r.a.) çocuklarına isim verirken bu prensibi dikkate almış ve şu şehit sahâbilerin isimlerini seçmiştir:
- Abdullah b. Cahş (Uhud şehidi),
- el-Münzir b. Amr el-Ensari,
- Urve b. Mes'ud"es-Sekafi,
- Hamza b. Abdilmuttalib (Uhud şehidi)
- Cafer b. Ebi Talib (Mu'te şehidi)
- Mus'ab b. Umeyr (Sancaktar ve Uhud şehidi)
- Ubeyde b. el-Hâris (Bedir şehidi),
- Hâlid b. Said (Mercü's-Suffer şehidi)
- Ömer b. Said (Yermük şehidi, Hâlid'in kardeşi).
Bu durumda Zübeyr (r.a.), verilen listeye göre Abdullah, el-Münzir, Urve, Hamza, Ca'fer, Mus'ab, Ubeyde, Halid ve Ömer olmak üzere dokuz şehidin isimlerini çocuklarına vermiş bulunmaktadır.[44]
İlk doğan çocuğun adı konulduktan sonra, ana baba onun adıyla künyelersin
Ebu Şurayh'ın "Ebu'l- Hakem" diye adlandırılması üzerine Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah hakemdir ve hüküm an­cak onadır." Ebu Şurayh, "Kavmim bir meselede ihtilaf ettiklerinde bana gelirler, ben de aralarında hüküm verirdim. Bundan her iki taraf da razı olurlardı" diyerek bir açıklama yapınca Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle dedi: "Ne kadar güzel! Çocuğun yok mu?" Bu soru üzerine Ebu Şurayh, "Şurayh, Müslim ve Abdullah adında çocuklarım var" cevabını verdi. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) "En büyükleri hangisidir?" sorusuna "Şurayh'tır" cevabını vermesi üzerine de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­du: "Sen Ebû Şurayh (Şurayh'ın babası) sın."[45] "Hakem, verdiği hüküm bozulmayacak olan hâkimdir. Bu sıfat, Al­lah'tan başkasına uygun düşmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Allah hükmeder, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur."[46]
Hadis, kişinin, en büyük oğlunun ismiyle künye takınabileceğini göstermektedir. Oğlu olmayan ise en büyük kızının ismiyle künyelenir. Künye takma konusunda kadın da aynı sırayı takip eder."[47] Küçük çocuklara da künye takılabilir. Peygamber (s.a.v.) küçük çocuğa öyle ol­madığı halde şakalaşmak için künyesiyle seslenir ve "Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı nuğayr?" dedi.[48]
Şeytan, çirkin ve gayr-i islâmî isimleri telkin eder:
Semura fe. Cündeb'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Havva hamile kalınca, İblis onun etrafında dolaştı. Havva'nın da çocuğu yaşamıyordu, İblis "O doğacak çocuğa Abdulharis adını ver! Zira o yaşar" dedi. Havva da ona Abdulhâris adını verdi ve çocuk yaşadı. Bu, şeytanın tel­kin ve işlerinden idi."[49]
Şu hadisler, konulması çirkin bazı isimleri açıklamaktadır: "Oğlan çocuğuna Yesâr, Rabâh, Necîh ve Eflah isimlerini koyma![50]
"Râfi1, Bereket ve Yesâr isimlerinin konulmasını ben ya­saklıyorum." [51]
Çirkin isimleri değiştirme konusunda,
Hz. Peygamber'in hassas olduğunu görmekteyiz:
Hz. Aişe, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) çirkin isimleri değiştirdiğini söylemektedir. [52]
a) "Berre" adını "Zeyneb" ile değiştirmiştir:
Muhammed b. Amr b. Atâ (r.a.) der ki: Kızıma (iyi olan kadın an­lamında) "Berre" adını vermiştim. Sonra Ebu Seleme'nin kızı Zeyneb bana "Benim adım da Berre idi ama Rasûlüllah (s.a.v.) şu sözüyle bu ismi yasakladı: "Kendinizi temize çıkarmayın! Allah, sizden iyi olanları daha iyi bilir." Bunun üzerine orada bulunanlar "Peki adını ne koy­alım?" sualini sorunca Rasûlüllah (s.a.v.) "Ona Zeyneb adını verin!" buy­urdu. [53]
b) "Âsiye"[54] adını "Cemile" ile[55]
c) "Asram" adını "Zür'a" ile değiştirmiştir:
Üsame b. Ahderî der ki: Asram adında bir adam vardı. Rasûlüllah'a (s.a.v.) gelen bir grup insan içinde bulunuyordu". Rasûlüllah (s.a.v.) ona "Adın nedir?" dedi, O da "Asram" deyince, Rasûlüllah (s.a.v.) "Hayır, sen Zür'a'sın" buyurdu.[56]
Çocuklar için güzel bir ismi nasıl seçeriz? Bu konuda üç tercih hakkı doğmaktadır:
a) Peygamberlerin ve salih kulların isimleri seçilir. Tabiî, bu güzel isimleri seçerken insan, peygamberleri ve salih kulları sevmek, onların isimlerini ihya etmek ve Allah'a iktida etmek suretiyle O'na yak­laşmaya niyet eder. Nitekim -daha önce temas edildiği gibi- Allah'a en sevimli gelen isim, Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerdir.
Dihlevî, Huccetullâhi'l-Bâliğa'sında şöyle demektedir: "Şüphesiz dinin en büyük hedefi, insanların zorunlu beraberlik ve ilişkileri arasına Allah isminin sokulmasıdır. Çünkü bu, hakka çağıran dil mesabesindendir; davet ve tebliğ fonksiyonu icra eder. Çocuğa bu nevi isimleri vermek, onda tevhid şuurunu geliştirir. Aynı şekilde Araplar ve diğer milletler, taptıkları kimselerin adlarını çocuklarına veriyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v,) tevhidi yerleştirmek üzere gönderilince, artık teamül olarak bu nevi isimlerin konulması gerekiyordu. Abdullah ve Abdurrahman isimlerinin, (kul manasına gelen) "Abd" kelimesiyle bir­likte kullanılan diğer "esmâ-i hüsnâ" ya nisbetle[57] Allah'a daha se­vimli gelmesi, bunların en meşhur isimler olmasından dolayıdır. Bu iki isim (Allah ve Rahman) Allah'tan başkası için kullanılamaz. Ama diğer isimler böyle değildir. İşte bu durumda sen, çocuklara Muhammed ve Ahmed adı verilmesinin müstehab oluşunun sır ve hikmetini öğrenmiş olmalısın. Zira bazı insanlar, kendilerine göre ulu/büyük olan geçmişlerinin adlarını çocuklarına vermeye çok meraklıdır. Halbuki bu neredeyse (bâtıl) dini yüceltmek ve kendisinin de o dinin bir mensubu olduğunu kabullenmek demek olur."
b) Konulan isimler, harf sayısı az, telaffuzu kolay ve çabuk öğrenilen isimler olmalıdır.
c) Çocuğun haline uygun, manası güzel, akranı arasında ve yaşadığı toplum içinde kullanılan isimler olmalıdır.[58]

B. Çocuğun Saçını Tıraş Etmek

İmam Mâlik'in rivayet ettiğine göre Hz. Fatima, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Gülsüm'ün saçlarını tartmış ve bunların ağırlığı kadar bir gümüşü sadaka olarak vermiştir.
İbn İshak, Rasûlüllah'ın (s.a.v.), Hasan'ı dünyaya getirdiği zaman Fatıma'ya şöyle dediğini kaydeder: "Ya Fatıma! Çocuğun başını tıraş et ve ağırlığı kadar da bir gümüşü sadaka olarak ver." Hz. Fatıma da saçı tarttı ve ağırlığı bir dirhem[59] veya bir dirheme yakın geldi."
Dihlevî (r.a.), sadaka olarak gümüş vermenin sebebi ve hikmeti konusunda, hadis için şu yorumu yapar:
"Çocuğun, ceninlik devresinden bebeklik dönemine geçmesi bir ni­mettir, bundan dolayı da o nimetin şükrü gerekir. Bir nimetin en güzel şükrü de, o nimetin bedelini hissettirecek bir şey olmalıdır. Ceninin saçı, ceninlik döneminin bir kalıntısı olup ve onu izale etmek çocukluk devresi sebebiyle bir bağımsızlık alâmeti sayılınca, kesilen saçın ağırlığı kadar gümüş verilmesi gerekti. Özellikle gümüşün belirtilmesi ise, altının daha pahalı olmasındandır. Bunu da ancak zengin olanlar bulur. Diğer eşyaların durumu da, saçın ağırlığı kadar tartarak vermeye müsait değildir."[60]

C. Akîka[61]:

Rasûlüllah (s.a.v.), akikanın durumunu soran Ümmü Kürz'e şu cevabı vermiştir: "Oğlan çocuğunda iki, kız çocuğunda bir koyun (kesilir). Kesilecek koyunların erkek veya dişi olmaları size bir zarar vermez; bir sakıncası yoktur." [62]
Semura'dan gelen bir rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur; "Her oğlan çocuğu akika kurbanı ile rehindir (yani, bir nevi ipotek altındadır ve gereğini yerine getirmeden ondan faydalanalamaz). Akika, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilir, adı konulur ve başı tıraş edilir." [63]
Konuyla ilgili olarak ayrıca Yezid'in kızı Esma'dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) "Akika haktır; oğlan çocuğuna birbirine denk iki koyun, kız çocuğuna ise bir koyun (kesilir)"[64] buyur­muş, İbn Abbas'dan gelen rivayete göre "Oğlan çocuğuna iki akika, kız çocuğuna da bir akika (kesilir)"[65] buyurmuş, Büreyde'den gelen rivayete göre de "Akika, (doğumun) yedinci, ondördüncü veya yirmibirinci günü kesilir"[66] buyurmuştur. Enes de (r.a.) çocuklarına akika olarak deve keserdi.[67]
Selef-i sâlih, akika konusuna o kadar önem vermiştir ki, çocuğuna akika kurbanı boğazlamak için imkan bulamayan kimse serçe kes­miştir. Muhammed b. İbrahim b. el-Hâris et-Teymî şöyle der: "Babamdan duyduğuma göre, bir serçe ile de olsa akika müstehaptır."[68] İmam Mâlik der ki: Bize göre, akika kurbanı kesmek isteyen kim­se, çocuğuna erkek veya dişi bir koyun keser. Akika vacip değil, müstehaptır. öteden beri insanlar bu faziletli ameli yapagelmişlerdir. Akika, normal kurban gibidir. Bundan dolayı da kör, zayıf, boynuzu kırık ve hasta hayvan caiz olmaz. Eti ve derisi satılmaz, kemikleri kırılmaz. Akika'nın etinden kesen yiyebilir ve sadaka olarak da verir. Kurbanın kanı çocuğa sürülmez." [69]
Dihlevî (r.a.) şöyle der: İki koyun bulan kimselerin, oğlan çocuğu için ikisini birden kurban etmeleri müstehab olur. Çünkü Araplar nezdinde erkekler, kızlardan daha avantajlı ve daha yararlı idi. Bu itibarla, oğlan çocuğu karşısında şükür ve hamdi artırmak uygun düşmektedir. Akikanın emredilmesinin sebebi şudur: Araplar çocuklarına akika kur­banı keserlerdi. Onlara göre akika, gerekli bir şey, uygulanması gerek­en bir adetti. Bunun dinî, sosyal ve psikolojik bir çok faydası vardı. Bundan dolayı da Peygamberimiz (s.a.v.) bu adeti kabul ederek yerine getirdi ve insanları buna teşvik etti. Ne var ki Rasûlüllah (s.a.v.) uygu­lamayla ilgili bazı gelenekleri değiştirdi.
Büreyde (r.a.) der ki: Oğlan çocuğumuz doğduğu zaman cahiliye döneminde biz, ona bir koyun keser ve hayvanın kanını da çocuğun başına bulaştırırdık. İslâm döneminde ise bir kurban keser, çocuğun başını tıraş eder ve başına da zaferan sürerdik."[70]
Akikanın fayda ve hikmetleri:
a) Çocuğun nesebini duyurmak suretiyle nezaket göstermek:
Hakkında dedikodu yapılmaması için çocuğu olan bir babanın bunu yayması gerekir, Tabîi, yol ve sokaklarda dolaşarak bir çocuğu olduğunu duyurması güzel bir hareket olamaz. Akika münasebetiyle bunu gerçekleştirmek, bu yüzden bir nezakettir.
b) Cömertlik çağrısına uymak, cimrilik çağrısına tepki göstermek,
c) Hıristiyanlar, çocukları doğduğu zaman vaftiz ederler ve "Çocuk bu yolla hırıstiyan olur" derlerdi. Buna karşılık şu ayet-i kerîme nazil olmuştur: "Allah'ın verdiği boyayı kabul edin. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir."[71]
İşte, hıristiyanların fiiline mukabil bu, hanifler (haktan sapma­yanlar) için müstehap oldu. Bu uygulama ile çocuğun, İbrahim (a.s.) ve İsmail'in (a.s.) dinine tabi olduğu hissettirilmiş olur. Baba-oğul her iki peygambere has en meşhur fiil, Allah için oğlunu kurban etmeye karar verdikten sonra, buna karşılık bir nimet olarak Allah'ın büyük bir kur­banlık vermesidir. Onların en meşhur şer'î tatbikatı da, içinde tıraş ve kurban olan hac ibadetidir. Bu konuda her iki peygambere benzemek hem hanifliğe hürmet göstermek, hem de bu dinin gereğini yapmakla çocuğun "millet-i İbrahim" den olduğunu ilan etmek olur.
d) Doğumun başında bu hareket -İbrahim'in (a.s.) yaptığı gibi- ba­baya Allah yolunda çocuğunu feda etme imajını verir. Bu da, ihsan ve itaat silsilesini/bağını harekete geçirir.
e) Akika, dünyaya gelişinin ilk günlerinde çocuk namına kesilen bir kurbandır; Allah'a yaklaşma vesilesidir. Çocuk, kendisine yapılan duadan, hac ve diğer ibadetlerden nasıl faydalanıyorsa bundan da çok faydalanır.
f) Akika, çocuğu rehin olmaktan kurtarır. Zira o, akikasına karşılık rehindir. İmam Ahmed der ki: "Çocuk, ana babasına şefaat et­mekten ipotek edilmiştir; akika ile şefaat hakkı doğar."
Atâ b. Ebî Rabâh da şöyle der: "Çocuk akikasıyla ipotek altındadır." Ve yine der ki: "Veli, çocuğunun şefaatinden mahrum olur." Allah, çocuk namına kesilen akika kurbanını, doğumundan sonra mu­sallat olan şeytana rehin olmaktan kurtarmanın yolu ve çaresi kılmıştır. Buna göre akika, şeytanın, çocuğu mahkum ve esir al­masından, onu ahiret hayatını kazanmak için gösterdiği gayretten en­gellemesinden kurtarmak için Allah'a sunulan bir fidyedir. Adeta çocuk, şeytanın, dostları ve mensubları için hazırladığı bıçakla boğazlama işine mahkum olmuştur. Şeytan, azı müstesna insan oğlunu kendi yoluna çevireceğine yemin etmiştir. O, doğacak olan çocuğu gözetlemek­tedir. Doğumundan sonra da onu avucuna alıp kendi hizbine ve dost­larının arasına sokmak için gereken çabayı gösterir. Bu hususta şeytan çok hırslıdır ve çocukların ekseriyetinin kendi tarafında olması için mücadele eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "(Ey İblisi mal­larında ve çocuklarında onlara ortak ol![72] Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Andolsun İblis, onlar hakkındaki zannını doğruya çıkardı, inanan bir zümrenin dışında hepsi ona tabi oldular."[73]
Netice itibariyle çocuk, bu ipotek olayıyla karşı karşıya bulunmak­tadır. Bu yüzden de. Allah, fidye olacak bir kurbanla ana babanın çocuğu kurtarmalarını meşru kılmıştır. Kurban kesilmediği takdirde ise, çocuk ipotek altında olmaya devam eder.
Burada bir soru akla gelmektedir: Acaba akika kurbanının, doğumun yedinci günü kesilmesinin hikmeti ne olabilir? Dihlevî bu so­ruya şu cevabı vermektedir:
"Akikanın, yedinci güne tahsis edilmesi, doğumla akikanın arasında bir fasıla gerekmesinden kaynaklanmaktadır. Zira doğumu olan aile ve yakınları, öncelikle ana ve çocuğunun bakımıyla meşgul olurlar. Bundan dolayı da hemen ilk gün meşguliyetlerim arttıracak şeyler onlara teklif edilmemiş; külfet altına sokulmamışlardır. Ayrıca, birçok insan ancak çalışmak suretiyle bir koyun bulabilir. Eğer ilk gün şartı koşulsaydı, akika işi insanlara zor ve ağır gelirdi. Yedi gün ise, sözü edilen fasıla için uygun bir süredir.
Yedinci gün çocuğun başının traş edilmesi, hac ibadetini yapanla­ra benzemesi için, adının konulması da o günden önce isme ihtiyaç duy­madığından dolayıdır."[74]

D. Çocuğun Sünnet Edilmesi

Sözlükte sünnet, tenasül organının ucundaki derinin kesilmesi an­lamındadır. Terim olarak ise, tenasül organının bir kısmının altını bir halka gibi saran derinin kesilmesi demektir. Bu durumda sünnet üzerine bazı şer'î hükümler terettüp eder. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"(Erkek ve kadının) iki sünnet yeri bir araya geldiği zaman gusül vacip olur." [75]
Sünnet olmaya teşvik eden hadisler:
Ammâr b. Yâsir'den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ağzı su ile yıkayıp çalkalamak, buruna su çekip temizle­mek, bıyığı (belli ölçüde) kesmek, etek tıraşı ve sünnet olmak fıtrattandır; yani, doğuştan insanın ruh ve yapısına yaraşan hu­suslardır." [76]
Ebu Hüreyre'den (r.a.) gelen rivayete göre Rasûlüllah şöyle buyur­muştur: Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı yapmak, bıyığı (belli ölçüde) kesmek, tırnakları kesmek ve koltuk altını temiz­lemek." [77]
Şeddâd b. Evs'den (r.a.) gelen rivayette de Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Sünnet olmak erkekler için bir sünnet, kadınlar için de bir şereftir."[78] Böylece İslâm'ın, oğlan ve kız çocuklarının sünnet olmasına gereken ihtimamı gösterdiğini görmekteyiz. Sünnet, doğumun yedinci gününden itibaren .yapılabilir. Çünkü, Câbir (r.a.) der ki: "Rasûlüllah (s.a.v.), Hasan ve Hüseyin'e akika kurbanı kesti, yedinci günlerinde de onları sünnet ettirdi."[79]
İlk sünnet olan kimse efendimiz İbrahim'dir (a.s.). O, seksen yaşında iken sünnet olmuştur. Ebu Hüreyre'den (r.a.) gelen rivayette Peygamberimiz (s.a.v.), İbrahim'in (a.s.) seksen yaşında iken sünnet olduğunu ifade etmiştir.[80]
Başka bir rivayette de şöyle buyurulmaktadır: İbrahim Peygam­ber, ilk misafir ağırlayan, ilk don giyen ve ilk sünnet olan kimsedir. Artık ondan sonra sünnet olmak, Rasûlüllah (s.a.v.) dahil bütün pey­gamberler ve onlara uyanlarda devam etmiştir. Sünnet olmak peygam­berlerin yoludur, insanlık sağlam ve sağlıklı bir bağlılığa kavuşmak için onların yoluna tabi olmaktadır.
Ebu Eyyub'dan rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: .
"Dört şey peygamberlerin sünneti erindendir: Sünnet ol­mak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek."[81]
Saîd b. Cübeyr'den gelen rivayete göre, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) vefatı esnasındaki durumu sorulan İbn Abbas (r.a.) şu cevabı vermiştir: "O gün ben sünnetli idim. İnsanlar, ergenlik yaşına gelmeden çocuklarını sünnet ettirmezlerdi."[82] Hâkim'in rivayetinde ise: "Ben onbeş yaşımda iken Rasûlüllah (s.a.v.) vefat etmişti. O zaman ben sünnetli idim."[83]
Sünnet yemeği için davet etmek müstehap olur. Kadınların sünnetinde ise, duyulup yayılmaması için bu yapılmaz. [84]
İslâm sünnet olmaya o kadar önem vermiştir ki, müslüman olan adam sünnetli değilse, guslün yanısıra sünnet olması da vacip olur. Useym b. Küleyb'in dedesinin Peygamberimiz'e (s.a.v.) gelerek "müslüman oldum" demesi üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) ona "Küfrün tüylerini kendinden at (saçını tıraş et) ve sünnet ol" buyurmuştur. [85]
Zührî'den gelen rivayette de Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: "İslâm'a giren kimse, yaşlı da olsa sünnet olsun."
Sünnetsiz kimsenin namazının kabul olunmaması da, konunun önemini göstermesi bakımından câlib-i dikkattir. İbn Abbas (r.a.) der ki: "Sünnetsiz kimsenin namazı kabul edilmez ve kestiği yenmez."
İbn Kuteybe, "Allah'ın verdiği boyayı kabul edin. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir"[86] ayet-i kerîmesinin tefsirinde şöyle der: "Buradaki "boya" ile sünnet kastedilmektedir. Sünnete "boya" adı verilmesi, şundan dolayıdır: Hıristiyanlar çocuklarını bir su içinde boyarlar (vaftiz ederler), işte bu, haniflerin sünneti gibi çocuklar için bir nevi temizliktir" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, hıristiyanlann çocuklarına verdiği boyayı değil, "Allah'ın boyasını" alın, buyurdu ve bu­nunla da ibrahim'in (a.s.) dinini kasdetti." [87]
Sünnet olmanın fikhî hükmü hakkında Hattâbî şunları söyler: "Sünnet olmak, her ne kadar sünnetler arasında geçiyorsa da, ilim adamlarının bir çoğuna göre vaciptir. Çünkü sünnet olmak, dinin şiarıdır; vazgeçilmez alametidir. Müslüman kâfirden onunla ayırt edilir. Öldürülen sünnetsiz bir grub arasında sünnetli kimse bulunursa, bu durumda sünnetli kimsenin namazı kılınır ve müslümanların kabri­stanına defnedilir."[88]
[25] Dr. Faruk Mûsâhil, "İslâm'ın çocuk gıdasına/beslenmesine gösterdiği ihtimam" başlıklı makalesinde (bkz. Mecelletü'l-Ûmmeti'l-Katarİyye, sayı: 50), "tahnik hadisi" üzerine şunları söyler: "Bütün ölçü ve miktarlanyla tahnik, Hz. Peygamberin ûpla ilgili bir mucizesidir ki, insanlık bunun hedef ve hikmetini anlamak için ondört asır beklemiştir. Tıp araştırmaları şimdi, şu İki durumun olması halinde özellikle yeni doğan ve süt emen küçük çocukların ölüm tehlikesi geçirebileceklerini ortaya koymuştur: 1. Açlık sebebiyle kandaki şeker oranının eksilmesi, 2. Soğuk hava ile karşılaşmaları halinde, çocukların vücutlarının ısı dere­celerinin düşmesi.
[26] Buhârî, Akİka, 1; Müslim, Âdab, 24.
[27] Buhârî, Akika, 1; Müslim Âdab, 26; Tirmizî, Menakıb, 44.
[28] Müslim, Taharet, 101; Ebû Davud, Edeb, 107; Ahmed b. Hanbel, VI, 212.
[29] Nevevî, Şerhü Sahih-i Müslim, III, 250.
[30] Ahmed b. Hanbel, İH, 88,188. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 62-64.
[31] AYaf, 7/180.
[32] Isrâ, 17/110.
[33] Mâverdi, Nasihâtü'l-Mülûk.s. 166.
[34] Ebu Ya'la, Müsned, I, 259. Senedi sahih olan bu hadis, Ebu Davud, Tlrmizî, Ibn Sa'd ve Hâkim tarafından da rivayet edilmiştir.
[35] Senedinde "meçhul" bir râvî bulunmakla birlikte, hadisin bazı bölümlerinin de­stek ve şahidi olan sahih rivayetler mevcuttur. Bkz. Ebu Dâvud, Edeb, 61; Camiu'l-Usûl, I, 357.
[36] Ibn Hıbban'ın Sahih'inde tahric ettiği bu hadisin senedinde bir inktta' (kopukluk) olmakla birlikte, rivayet eden şahısların hepsi sika (güvenilir) dır.
[37] Muhammed b. Alevî ei-Mâlikî el-Hasenî, el-Menhelu't-latîf fi Usulü'I-Hadis, s. 194.
[38] A.g.e.,s.23O.
[39] Ebu Dâvud, Canaiz, 124.
[40] Buhârî, Edeb, 106; Müslim, Âdab, 7; Ahmed b. Hantal, III, 307.
[41] Buhârî, İlim, 13; Müslim, Âdab, 3; Ahmed b. Hantal, III, 303.
[42] Meryem, 19/28.
[43] Hadisi Ahmed, Tirmizî, Nesaî, Abd b. Humeyd, İbn Ebi Şeybe gibi muhaddisler rivayet etmiştir. Bkz. Husnül-Osve, s. 135.
[44] Bkz. Mahmûd Muhammed Ammâra, Terbiyetü'n-Neş'i fi Zilalil-lslâm, s. 124.
[45] Bkz. Câmiu'l-Usûl, I, 373. Hadisin senedi sahihtir. Hâkimin rivayetinde "Rasûlullah (s.a.v.) ona ve çocuğuna dua etti" ilavesi vardır.
[46] Ra'd, 13/41.
[47] Şerhu's-Sünne'de geçen bu açıklama İçin bkz. Süleyman b. Abdillah b. Mu­hammed, Teysiru'l-Azîzi'l-Hamîd fî Şerhi Kitabi't-Tevhîd'inden naklen, s. 615.
[48] Buhârî, Edeb, 81; Müslim, Adab, 30; Ebu Davud, Edeb, 69; Tirmizî, Salât, 131; İbn Mace, Edeb, 24; Ahmed b, Hanbel, III, 115, Hadiste geçen "nuğayr" serçe büyüklüğünde bülbül gibi bir kuş türüdür. Enes'in ana bir kardeşi olan Ebu Umeyr'in böyle sevimli bir kuşu vardı. Bir gön kuş ölünce çocuk buna çok üzülmüştü. Peygamberimiz (s.a.v.) çocuğu gördüklerinde, "Ne yaptı nuğayr, ne oldu kuş!" diyerek ona şaka yaparlardı. (Çev.)
[49] Tirmizî, Tefsir {Sûre 7), 8; Ahmed b. Hanbel, V, 11.
[50] Ebu Dâvud, Edeb, 62.
[51] Hadisin senedi sağlamdır. Bkz. Câmiul-Usûl, 1,371; Timıizî, Edeb, 65.
[52] Hadis sahihtir. Bkz. A.g.e., aynı yerler; SİIsiletü'l-Ehadis es-Sahiha, Hadis No: 207.
[53] Buhârî, Edeb, 108; Müslim, Âdab, 17-19; Ebu Davud, Edeb, 62; İbn Mace, Edeb, 32; Ahmed b. Hanbel, II, 430.
[54] "İsyan eden kadın" manasına "Âsiye" 1j~*Lc ismi, "kadın tabip, örgün kadın" gibi manalar yüklenen "Asiye" 3_fc**î adıyla karıştırılmamalıdır. İkinci isim, İslâm Ülkelerinde yaygındır. (Çev.)
[55] Müslim, Âdâb, 14-15; Ebu Dâvud, Edeb, 62; Tİrmizî, Edeb, 66; İbn Mace, Edeb, 32; Dârimî, Isti'zan, 62; Ahmed b. Hanbel, II, 18.
[56] Ebu Dâvud, Edeb, 62.
[57] Mesela; Abdurrahirn, Abdulcelil ve Abdutcebbar İsimleri gibi. (Çev.)
[58] Nasihatül-Mülük, s. 166. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 64-69.
[59] Bir dirhem, yaklaşık olarak üç grama tekabülden bir ağırlık ölçüsüdür. (Çev).
[60] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 70.
[61] Çoğulu "ukuk" şeklinde gelen "akka" veya "akika" sözlükte, doğan çocuğun başındaki ana tüyü demektir. Terim olarak da çocuk içirfkesilen koyuna "akika" adı verilmiştir. Bkz. Halil b. Ahmed, el-Ayn, s. 62.
[62] Ebu Dâvud, Edâhî,21;Tirmizî, Edâhî, 16, Nesaî, Akika, 4.
[63] Ebu Davud, Edâhî, 21; Tirmizî, Edâhî, 21; Nesaî, Akika, 5; Ibn Mâce, Zebaih, 1; Dârimî, Edâhi, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 8.
[64] Hadis sahihtir. Bkz. Sahihul-Câmi' hadis no: 4106-4107.
[65] Taberânî'nin rivayet ettiği bu hadisin ricali sahih'in ricalidir. Bkz. Heysem!, Mec-mau'z-Zevaid, IV, 59.
[66] Hadis sahihtir. Bkz. Sahihu'l-Câmi', hadis no: 4132.
[67] Heysemr, a.g.e. Aynı yer. (187)
[68] Muvatta,Akika,5.
[69] Aynı yer.
[70] Hâkim, Müstedrek, IV, 238, Hâkim, hadisin Buhâri ile Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bunu kabul etmiştir.
[71] Bahara, 2/138.
[72] Isra, 17/64.
[73] Sebe, 34/20.
[74] Huccetullâhi'l-Bâliğa, II, 144. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 70-73.
[75] Hadis sahihtir. Bkz. Silsiletû'l-Ehadis es-Sahiha, Hadis No: 1261.
[76] Ahmed b. Hanbel, IV, 264.
[77] Buhârî, Libâs, 63; Müslim, Taharet, 49; Ebu Dâvud, Taharet, 29; Tirmizî, Edeb, 14; Nesaî, Taharet, 9; Ibn Mace, Taharet, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 229.
[78] Ebu Dâvud, Edeb, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 75.
[79] Hadisi Beyhaki rivayet etmiştir.
[80] Buharî,'Enbiya, 8; Müslim, Fedâil, 151; Ahmed b. Hanbel, II, 322.
[81] Tirmizî Nikah, 1"; Ahmed b. Hanbel, V, 421.
[82] Buharî, lsti-zan,51.
[83] Hakim, Mûstedrek, III, 534.
[84] Bkz. İbn Cüzeyy, el-Kavânîn el-Rkhiyye, s. 214.
[85] Ebu Dâvud, Taharet 129.
[86] Bakara, 2/138.
[87] Ibn Kuteybe, TeVîlu Müşkili'l-Kur'an, s. 149.
[88] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 73-75.

Devamını okuyun...>>

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE ÇOCUK EĞİTİMİ I.


DOĞUMUNDAN İKİ YAŞINA KADAR ÇOCUK

Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; "Lâ ilahe ilallah diyene kadar kim bir Çocuğu terbiye ederse, Allah onu hesaba çekmez."[1]

Girîş:

Güç Olan Doğumda Okunacak Dualar

Doğum sancısının, fizikî ve psikolojik birtakım acı ve sıkıntıları/ yorgunlukları vardır. Çocuğun dünyaya geliş anı, kadın ve erkek için zor dakikalardır. Şu ayet, böyle bir durumda olan Hz. Meryem'in halini açıklamaktadır:
"Meryem ona gebe kaldı. Bunun üzerine o, karnındaki çocukla uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) götürdü. "Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi." [2]
Doğum sancısı esnasında, Hz. Peygamber'in, kızı Fatıma'nın sancısı anında okunmasını istediği ayetler vardır; bunları okumak müstehaptır. Fatıma'nın (r.â.) doğumu yaklaşınca, Peygamber (s.a.v.), Ümmü Seleme ile Zeyneb bint-i Cahş'ın Fatıma'ya gitmelerini ve yanında şu ayetleri okumalarını emretmiştir:
"Ayetel-Kürsî" [3]
"Şüphesiz ki gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra Arş üzerine kurulan, geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyüp örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine hazır durumda yaratan Rabbiniz Allah'tır. Bilin ki, yaratmak da emretmek de O'na mah­sustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir." [4]
"Şüphesiz ki gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra işleri bir nizam ve programa bağlayarak Arş üzerine kurulan Rabbiniz Allah'tır. O'nun izni olmadan hiçbir kimse şefaatçi ola­maz, îşte O, Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?" [5]
Bu ayetlerin yanısıra, Rasûlüllah (s.a.v.) Felak ve Nas surelerini okumalarını da öğütlemiştir. [6]
İbn Abbas'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s,a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kadının doğumu güç olduğu zaman, içerisinde şu ayetlerin yazılı bulunduğu zarif bir kap alınır, sonra kadına ondan içirilir, gusledilir, karın ve avret bölgesine serpilir:
"Onlar va'dedildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün yalnız bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir bil­diridir; yoldan çıkmış olanlardan başkası helak edilir mî hiç?"
[7]
"Onlar kıyameti gördükleri gün, sanki dünyada bir akşam ya da bir kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar." [8]
"'Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır." [9]
O çetin, zor ve sıkıntılı anlarda kadının, gönülden yalvararak Al­lah'a yönelmeye ve samimi olarak tevbesini yenilemeye ihtiyacı vardır. Böylece çok geçmeden Allah, onun doğumunu kolaylaştırır ve doğum sancısının acı meşakkatlerine dayanma gücünü artırır.
İbn Zafer el-Mekkî (565/1169) anlatıyor: Bana ulaşan habere göre, Ebu's-Seriyy Mansur b. Ammâr'ın (r.a.) anasını doğum sancısı tut­muştu. Ebe de yanındaydı. Mansur da hemen önünde küçük bir çocuktu. Anası Mansur'a: "Çabuk git babanı çağır!" dedi. Mansur da anasına: "Bu zor durumda hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir ya­ratıktan medet umuyorsun ve ben de bu arada elçi olacağım öyle mi?" cevabını verir. Anasının, "Artık ölüyorum!" demesi üzerine de şöyle der: "De ki, ey Allah'ım bana yardım et!" Kadıncağız bunu söyler söylemez çocuğu hemen dünyaya geldi. [10]
Allah insanı devamlı gözetmekte ve rahmeti ondan hiçbir zaman ayrılmamaktadır, ilk andan itibaren de kullarının işini kolay­laştırmaktadır. "Sonra ona yolu kolaylaştırdı" [11]ayeti bu noktaya işaret etmektedir.
Çocuk anasının karnından çıkınca artık ceninlik dönemi sona ermiş ve çocukluk dönemi başlamış olur. Bu dönemde, çocuğun velisi üzerindeki şu haklan gündeme gelir:[12]

I- Doğumun Birinci Günü Yapılacak İşler:

A. Fıtır Sadakası Vermek

İnşaallah üçüncü bölümde bundan bahsedeceğiz.[13]

B. Miras Hakkına Sahip Olmak

Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Doğan çocuk ağlayıp bağırırsa, (artık) vâris kılınır.[14]
Cabir b. Abdillah ile el-Misver b. Mahreme derler ki: "Rasûlüllah (s.a.v.), ağlayıp bağırmadıkca veya aksırmadıkca çocuğun varis olamayacağına hükmetti." [15]
el-Beğavî, Şerhu's-Sünne adlı eserinde, konuyla alakalı şu açıklamayı yapar: Ölen insanın varisi ana karnında bir çocuk ise, miras onun için bekletilir; eğer çocuk canlı doğarsa miras onun olur, ölü ola­rak doğması halinde ise varis bırakamaz; miras diğer ilk varislerine in­tikal eder. Çocuk canlı olarak doğduktan sonra öldüğü takdirde; aksırma, nefes gibi bir canlılık belirtisi veya canlı olduğunu gösteren bir hareket görülmüş ise ağlayıp bağırma olsun olmasın varis bırakır." [16]

C. Yeni Doğan Çocuğu Müjdelemek Ve Tebrik Etmek

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma özelliğiyle İslam toplumu, yapının kuvvetli bir şekilde kenetlenmesi için sevinç ve keder vesileleriyle toplumun üyelerini bir araya getirmeyi hedeflemiştir.
Bu topluma katılan yeni doğan çocuğa toplumun üyeleri "hoş gel­din" derler ve meleklerin peygamberlere getirdikleri şu müjdeyi dikk­ate alarak çocuğun ana babasını müjdelerler, tebrik ederler:
"Zekeriyya mihrapta namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: Allah sana, kendi katından gelen bir kelimeyi (İsâ peygamber'i) tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir pey­gamber olarak Yahya'yı müjdeler." [17]
"Ey Zekeriyya! Biz sana adı Yahya olan bir oğul müjdeliyoruz." [18]
Tebrik ve müjdeleme konusunda erken davranmak, ana babanın sevincini artırır ve insanlar arasındaki bağlan güçlendirir. Ana baba te­brik edilirken, Hasan el-Basrî'nin şu güzel tebrik cümlesi kullanılabilir:
"Sana bağışlanan çocuk hayırlı mübarek olsun, veren Allah'a şükredesin, iyiliğini göresin ve güçlülük çağına ulaşsın.[19]

D. Çocuğun Sağ Kulağına Ezan Okumak Ve Sol Kulağına da İkamet Getirmek

Hz. Fatıma, Hasan'ı dünyaya getirdiğinde, Rasûlüllah (s.a.v.) onun kulağına ezan okumuştur. [20]Bunun sır ve hikmetleri şunlar olsa gerektir:
1) Ezan, İslam'ın bir şiarıdır,
2) Muhammedi bir dini bildirmek,
3) Ezanı çocuğun kulağına özel olarak okumak gerekir,
4) Malumdur ki, özellikle okunan ezandan şeytan kaçar.
İlk günlerinde şeytan çocuğa eziyet eder hatta hadiste geçtiğine göre, çocuğun ağlayıp bağırması bundan dolayıdır. [21]
Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şeytan, her doğan çocuğu rahatsız eder. Bu sebeple de çocuk ağlayıp bağırır, Meryem ve oğlu (tsâ) bundan müstesnadır" sonra Ebu Hüreyre, isterseniz "...Rabbimî şüphesiz ben onu (Meryem'i) ve neslini, kovulmuş şeytana karşı sana ısmarlıyorum" ayetini okuyunuz, dedi. [22]
İbnu'l-Kayyım, Tuhfetü'l-Mevdûd adlı eserinde, ezanın başka sır ve hikmetlerinden de bahseder. Sözkonusu maddelere bunları da ekle­meyi uygun görüyoruz:
5) Doğan çocuğun kulaklarına ilk çalan sesin, Allah'ın büyüklük ve yüceliğini ihtiva eden mesaj ve sözler olması ve islam'a girmeyi sağlayan kelime-i şehadetin duyulmasıdır. Bu durumda bir bakıma ezan, dünyaya gelen çocuğa İslam'ın şiarını telkin etmek demektir. Nitekim bu dünyadan ayrılırken de insana kelime-i tevhid telkin edilir.
6) Çocuk anlamasa bile ezanın tesirinin kalbine ulaşması ve ondan etkilenmesi mümkündür.
7) Şeytanın davetinden önce ezanın çocuğu Allah'a, O'na kulluk et­meye ve İslam dinine davet etmektedir. Nitekim Allah'ın insanları ya­ratmış olduğu fıtrat da, şeytanın onu değiştirmesinden önce gerçekleşmiştir. Ezanın bunlardan başka hikmetleri de vardır.
Doğan çocuk oğlan veya kız olsun, Allah'ın kullarına verdiği bir nimet ve bir hediyedir. Taberani'nin İbn Abbas'dan (r.a.) rivayetine göre Rasûlullah (a.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kız çocuk doğduğu zaman Allah ona bereket ulaştıran bir melek gönderir ve melek şöyle der: Zayıftan çıkan bir zayıf! Kıyamete kadar onu koruyup gözeten Allah'tır.
Oğlan çocuk doğduğunda da Allah ona gökyüzünden bir melek gönderir. Melek çocuğun alnından öper ve "Allah'ın sana selamı var" der."[23]

E. Yeni Nimetten Dolayı Allah'a Dua Ve Şükretmek

Enes'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: "Allah bir kuluna çoluk-çocuk nimeti verir de o da: "Mâşâallah la kuvvete illa billah" derse, onda ölümden başka bir afet görülmez.'.[24]

[1] Taberânî'nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VI 159 Hadisin senedinde Süleyman M b. Davud eş-Şâzekûnî adlı zayıf bir ravi bulunmaktadır. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 57.
[2] Meryem, 19/22-23.
[3] Bakara, 2/225.
[4] A’raf,7«4.
[5] Yunus, 10/3.
[6] Ibnu's-Sunnî'nin rivayet ettiği isnadı zayıf bu hadis için bkz. Ibn Teymiyye, el-Kelimu't-Tayyİb, s. 87.
[7] Ahkâf, 46/35.
[8] Nâziât, 79/46.
[9] Yûsuf, 12/111.
[10] İbn Zafer el-Mekkî, Kitabu Enbâ-i Nûcebai'l-Ebnâ, s. 163.
[11] Abese, 80/20.
[12] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 58-59.
[13] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 60,
[14] Ebu Davud'un rivayet ettiği bu hadis için bkz. Silsiletül-Ehadİs es-Sahiha, Ha­dis No: 153.
[15] İbn Hıbbân'm sahih kabul ettiği bu hadis için bkz. A.g.e., Hadis No: 152.
[16] İbn Teymiyye, el-Müntekâ min Ahbari'İ-Mustafa, II, 467. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 60.
[17] Âl-i Imran, 3/39.
[18] Meryem, 19/7.
[19] Ibnu'l-Kayyim, Tuhfetü'l-Mevdûd. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 60-61.
[20] Ebû Davud, Edeb, 107.
[21] Dıhlevî, Nuccetullâhi'l-Bâliğa
[22] Buharı, Tefsir (sure 3), 2; Müslim, Fedâil, 146; Ahmed b. Hanbel, II, 233, Ayet için bkz. ÂH Imran, 3/36.
[23] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 61-62.
[24] Hadisi Ebû Ya'la, Müs'ned'inde rivayet etmiştir. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 62.
Devamını okuyun...>>

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE ÇOCUK EĞİTİMİ III

III- İkî Yıla Kadar Çocuğu Emzirmek Ve Sütten Kesmek:

Erkek ile kadını evlilik bağıyla bağlayan ve onlan aile nizamı içinde biraraya getiren İslâm, iyi bir toplumun bina edilmesinde sağlam tuğlayı meydana getirmek için hem erkeğe, hem de kadına sorumluluk yüklemiş; karı-kocadan herbirine birtakım haklar ve görevler vermiştir. Kocanın görevi nafaka temin etmek, eşinin görevi de dünyaya gelen çocuğu emzirmektir. Yeni doğan çocuk, ruhen rahatlamak için anasının göğsüne ellerini sürer, şefkat ve merhamet dolu sıcacık kucakta yüce yaratıcının hazırladığı iki memesinden anasının sütünü emer. İşte, fakir veya zengin ana göğsünde süt üreten fabrikayı Allah bunun için; şu garip dünyada yeni doğan minik yavrunun gelişimini sağlamak için hazırlamıştır.
Araplarda, hatta onlardan önce bütün insanlık âleminde süt em­zirme âdeti mevcuttu. Kur'an, Musa'dan (a.s.) söz ederken şöyle demek­tedir: "Biz daha önceden (anasına iade edilinceye kadar) onun süt analarını emmesine izin vermedik."[89] Rasûlüllah da (s.a.v.) süt emerek büyümüş; Halime onu emzirmiş ve onun süt anası olmuştur. Allah Teala, süt emzirme için şer'i bazı hükümler koymuştur.
Bu hükümlerden birini şu ayet-i kerime açıklamaktadır: "Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyze­leriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) ana­larınız... size haram kılındı."[90]
Sun'î süt ve emzirme (mama) işi ancak bu asırda ortaya çıkmıştır. Ama çok geçmez bu asır, ana sütüne ve tabiî emzirmeye dönmek için ge­reken çağrıyı yapacaktır. Prensip olarak İslâm şeriatını kabul eden müslüman, tabîi emzirmeden mamaya geçmeye gerek duymaz. Tabîi emzirme, Allah'ın nîzam ve metodundan beslenir ve o yolu izler. Kur'an, anayı eşiyle olan geçimsizliğine rağmen hatta eşinden ayrıldıktan sonra en zor ve güç şartlarda bile yavrusunu göğsünden emzirmeye davet et­mektedir. Şu ayet-i kerime, çocuk hakkında ilahi adalet ve Rabbani ya­sayı göstermesi bakımından önem arzetmektedir:
"Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, analar çocuklarını iki tam yıl emzirirler."[91]
"Şüphesiz, boşanmış ananın memedeki çocuğuna karşı bir görevi vardır. Bu görevi ona Allah yüklemiştir ve anayı küçük yavrunun zarara uğramasına sebep olan ailevi huzursuzluk ve ihtilafların bozduğu fitrî ve beşerî duygularıyla başbaşa bırakmamıştır. Bu durumda Allah küçük yavruyu tekeffül etmiş ve emzirmeyi anasının boynuna yüklemiştir. Ana da çocuğun babasından nafakasını alacaktır. Gerçekten Allah insanlara kendilerinden daha yakın, daha şefkatli ve ana babalarından daha merhametlidir. Allah, doğan yavruyu iki tam yıl emzirme görevini anasına yüklemiştir. Çünkü Allah bu sürenin çocuk için ruhî ve sıhhî her bakımdan ideal olduğunu bilmektedir. O, "emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse için" buyuruyor. Psikolojik ve tıbbi araştırmalar bugün, çocuğun ruhî sıkıntı ve sağlık problemi ol­maksızın sağlam bir şekilde büyüyebilmesi için iki yıllık bir emzirme süresinin zaruri olduğunu isbatlamış bulunmaktadır. Fakat Allah ta­rafından müslümanlara bahşedilen nimet, onları bu gerçeği sözkonusu ilmî araştırma ve tecrübeleri ile öğreninceye kadar bekleme zorunlu­luğundan kurtarmaktadır. Elbette yüce Allah, değerli bir hazine olan çocukluk dönemini uzun bir süre cehalet girdabında yani, bilgisizlik çarkının öğütücü dişlileri arasında bırakacak değildir. Allah kullarına karşı, özellikle de şefkat ve bakıma ihtiyacı olan şu zayıf ve küçük çocuklara çok merhametlidir."
İslâm, ana babasının boşanmasından sonra çocuğun emzirilmesini gözetmekle kalmamış, zina eden anasına tatbik edilecek olan had ce­zasını emzirme işi bitinceye kadar ertelemek suretiyle çocuğun hakkını korumuştur. İşte bu, güçlü ve sağlıklı olarak büyüyüp gelişmesi için çocuğa gösterilen itina ve merhamettir:
Zina eden Ğamid'li kadına Rasûlüllah (s.a.v.): "Dön, çocuğunu doğur!" buyurmuş kadın doğurduktan sonra çocuğu getirmiş ve şöyle demiştir: "Ey Allah'ın elçisi! Bu çocuğu doğurdum!" Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) kadına: "Git, sütten kesinceye kadar onu emzir!" buy­urmuştur. Kadın sütten kestikten sonra, elinde ekmek kırıntısı olan çocuğunu getirdi ve: "Ey Allah'ın elçisi! Çocuğu sütten kestim" dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) da çocuğun bir müslümana verilmesini istedi ve "recm" cezası tatbik edilmek üzere kadın için bir çukur açılmasını em­retti..."[92]
Büyük doktor İbn Sînâ, şu sözüyle ana sütünün önemine dikkat çekmektedir: "Çocuğun mümkün olduğu kadar anasının sütünden emzi­rilmesi gerekir. Çünkü bizzat çocuğun, anasının memelerinden gıdasını almasının, kendisine zarar verebilecek (mikrobik vak'alann) ortadan kaldırılmasında çok büyük faydalan vardır."
Doktor Beledî ise şöyle demektedir: "Eğer sütünü bozan bir ra­hatsızlığı yoksa ana sütü, kendi çocuğu bir tarafa diğer çocuklar için de en yararlı süttür."[93] Doktor şunu da ilave ederek diyor ki: "Çocuk için ananın sağlıklı olması, hem kendisinin hem de çocuğunun sıhhatini korumada oldukça önemlidir." Burada şunu görmekteyiz: Doktor Beledî, ana memesinden süt emmenin faydasını bugünün doktor­larından önce isbatlamıştır. Çünkü bu, meme kanseri başta olmak üzere anayı birçok hastalıklardan korumaktadır.
Hz. Ömer, önceleri süt emen çocuk için anaya bir sorumluluk yüklememişti. Ama daha sonra doğumundan süt emzirme süresine ka­dar bunu mecbur tuttu. Ömer (r.a.) bir gece musallada dolaşırken bir çocuğun ağladığını gördü ve anasına "Onu emzir" dedi. Kadın: "Mü'minlerin emiri (Ömer) sütten kesilinceye kadar bir çocuk için anaya görev yüklememiştir. Ben çocuğu sütten kestim!" deyince, Hz. Ömer ona şunları söylemiştir: "Neredeyse çocuğun ölmesine ben sebep olacaktım! Onu emzir! Çünkü mü'minlerin emiri çocuk için anasına bir sorumluluk yükleyecektir." Artık ondan sonra Hz. Ömer, doğan çocuk için bakım ve süt emzirme işini anasına bir görev olarak yükledi.[94]
Ana memesinden süt emmenin birçok fayda ve özellikleri vardır.
Çocuk, ana karnında iken anasının gıdasıyla beslenmiştir. Doğduktan sonra da anasının sütüyle beslenmesini sürdürür. Şu halde çocuğa hayat kazandıran temel gıda, tabîi ana sütüdür. Bu sütün fayda ve özelliklerinden bir kısmını maddeler halinde sıralamak istiyoruz:
1- Çocuk, mikroplardan arıtılmış tertemiz süt emer.
2- Emilen süt ne soğuk ne de sıcaktır.
3- Her an bol miktarda bulunur.
4- Göğüste bekletmekle bozulmaz.
5- Bebeğin midesine uygun standartta yaratılmıştır.
6- Bebeğin beslenme ihtiyacını tam olarak yerine getirir.
7- Mikroplara karşı özel bağışıklık kazandırır.
8- Doğrudan ana memesinden emmek, ana ve çocuğun kilo al­masını önler.
9- Böyle bir emzirme; ana ile yavrusu arasındaki şefkat ve me­rhamet bağlarını güçlendirir.[95]
Emzirme işi, güzel niyet ve Allah'ın rızasını kazanmak düşüncesiyle yapıldığı takdirde, Allah'ın izniyle her zaman meyvesini verir. Bundan dolayı olacak ki, Amr b. Abdillah, oğlunu emziren karısına şöyle demiştir: "Çocuğunu emzirmen, hayvanın yavrusunu em­zirmesi gibi olmasın. Hayvan acıma hissiyle yavrusuna şefkat gösterir. Sen ise, Allah'ın sevabını isteyerek, senin emzirmenle Allah'a îman ve ibadet edebilecek bir insanın hayat bulmasını düşünerek yavrunu em­zir!"[96]
Süt emzirme esnasında emzikli kadının hamile kalması, mekruh sayılmış ve hoş görülmemiştir. Çünkü bu durumda sütün bozulması ve buna bağlı olarak da bebeğin tabîi emzirmeden mahrum olması sözkonusudur. Hz. Peygamber bu hususta dikkatli olunmasını iste­miştir, îbn Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah'm (s.a.v.) ke­rih gördüğü ve hoş karşılamadığı on şeyden biri de "çocuğun bozul­masıdır.[97] "Çocuğun bozulması", emzikli kadının gebe kalarak sütünün bozulması demektir ki, buna "GIYLE" adı verilmekte­dir.[98]

IV- Süt Çocuğunun İdrarının Hükmü Ve Onu Temizlemenin Yolu:

İmam Müslim, süt çocuğunun idrarını yıkama usulü hakkında şu hadisleri[99] rivayet etmiştir:
Hz. Aişe'nin anlattığına göre, Rasûlüllah'a (s.a.v.) çocuklar getiri­lir, o da bereket duasında bulunur ve onların damaklarına çiğnediği hurmayı sürerdi. Bir defasında getirilen bir çocuk Peygamber'in (s.a.v.) üzerine idrarını yaptı. Rasûlüllah (s.a.v.) hemen su istedi. Suyu çocuğun idrarının üzerine döktü orayı yıkamadı."
Rivayetin başka bir varyantı da şöyledir: Rasûlüllah'a henüz meme emen bir çocuk getirildi. Çocuk da Peygamber'in (s.a.v.) kucağına idrarını yaptı. Bunun, üzerine Peygamber (s.a.v.) su istedi ve getirilen suyu idrarın üzerine döktü."
Ümmü Kays bint Mihsan, henüz yemek yemeyen oğlunu Rasûlüllah'a (s.a.v.) getirmişti. Kadın çocuğu Peygamber'in (s.a.v.) kucağına koyduktan sonra çocuk idrarını yaptı. Rasûlüllah (s.a.v.) da idrarın üzerine su serpmekten başka birşey yapmadı."
Bir rivayette "su istedi ve o suyu idrar üzerine serpti" şeklinde, başka bir rivayette de "su istedi ve o suyu elbisesi üzerine serpti, idrar olan yeri iyice yıkamadı" şeklindedir.
Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bu uygulamaları karşısında imam Şafiî su serpmeyi, Hanefiler ve Malikiler de yıkamayı tercih etmişlerdir. Ama çocuğun idrarının pis oluşu ittifak konusudur; aralarında görüş birliği vardır.[100]

V- Emzikli Ananın Çocuğuyla Birlikte Mescide Gitmesinin Caiz Oluşu:

Arzu ettiği takdirde kocası tarafından da izin yerilen emzikli ananın, cemaatle namaz kılmak üzere çocuğuyla birlikte mescide gitme­si caizdir. Hatta Rasûlüllah (s.a.v.) küçük yavruya merhamet duygusu ve onun ağlamasını duyan anasının namazı tehlikeye düşer endişesiyle, böyle kadınların bulunduğu namazları hafif tutar ve biraz da acele kıldırırdı. Nitekim Atâ'dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Çocuğun ağlamasını duyduğumda, anası şaşırmasın diye ben namazı hafif tutarım."[101]
Yine rivayete göre Peygamber (s.a.v.) birgün sabah namazında Felak ve Nas surelerini okuyunca sahabe "Namazı kısa tuttun!" demişti. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir çocuğun ağladığını duyunca, anasının şaşırmasından endişe ettim."
Hanefi fakih el-Kâsânî, bu rivayet üzerine şu açıklamayı yapar: "Bu rivayet gösteriyor ki, imamın, cemaatinin durumunu dikkate al­ması gerekir. Çünkü bu, cemaatin çoğalmasını sağlar. Bu da arzu edilen ve istenen bir şeydir."[102]
Konuyla ilgili şu üç rivayet de Enes b. Malik'den gelmektedir:
"Rasûlüllah (s.a.v.), anasıyla birlikte olan çocuğun ağlamasını işittiği zaman, kısa veya hafif sûre okurdu."[103]
Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Namaza başlayınca ben uzatmak istiyorum. Fakat çocuğun ağlamasını duyunca da na­mazı hafif tutuyorum. Çünkü biliyorum ki, yavrusunun ağlamasından ötürü anası üzülür ve sıkıntıya düşer."[104] Rasûlüllah (s.a.v.) namazda iken bir çocuk sesi duyunca namazı hafif tuttu. O'nun çocuğa olan merhametinden dolayı böyle yaptığını biz anlamıştık. Çünkü Peygamber (s.a.v.) çocukla birlikte anasının da na­mazda olduğunu biliyordu."[105]

VI- Altını Tutamayan Çocuğun Mescide Götürülmesinin Mekruhluğu:

Tuvalet ihtiyacını kendisi gideremeyen ve bunu ana babasından birine söyleyemeyen çocuk mescide getirilmez. Rasûlüllah (s.a.v.) ana ve babaların bu merhaledeki çocuğu mescide götürmelerini yasaklamıştır:
"Mescitlerinizi (kirletebilecek) çocuklarınızdan uzak tutu­nuz."[106]

VII- Ananın Çocuğa Bakım Hakkı:

Küçük yaştaki çocukları eğitmek ve onlara bakmak, İslâm huku­kunda "hıdâna" olarak bilinir. Bu hususta kadınlar yapı olarak erkek­lerden daha muktedir ve daha beceriklidir. Çünkü onların sabır, şefkat ve merhamet duyguları daha fazladır. Bundan dolayı da bu konuda kadınlara öncelik hakkı verilmiştir. Buna göre ana, baba ve onu takip edenlere göre öncelik hakkına sahiptir.[107]
Amr b. Şuayb'ın dedesi (Abdullah b. Amr) dan rivayet edildiğine göre bir kadın 'Ya Rasûlallah! Şu benim oğluma karnım (aylarca) kap oldu. Göğsüm süt tulumu, kucağım da onun için barınak oldu. Onun ba­bası beni boşadı ve onu da benden almak istedi" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sen evlenmediğin sürece ona (bakmaya) daha layıksın."[108]

VIII- Babanın Velilik Hakkı:[109]

Çocukların eğitim ve gözetimi, mallarının idare ve tasarrufu, onla­ra rehberlik yapılması; bir meslek ve sanat kazandırılması, cezaların uygulanması ve yargı işleri İslâm hukukunda "velayet" olarak bilinmek­tedir. Şüphesiz bu hususta erkekler kadınlardan daha muktedir ve daha beceriklidir. Çünkü yapı gereği onların sahip oldukları sebat ve ta­hammül gücü buna daha müsaittir. Bundan dolayı da bu konuda erkek­lere öncelik hakkı tanınmıştır.[110]

[89] Kasas, 28/12.
[90] Nisa, 4/23.
[91] Bakara, 2/233.
[92] Ahmed b. Hanbel, V, 348.
[93] Ahmed b. Muhammed el-Beledî, Tedbîru'l-Hubâlâ ve'l-Atfâl ve's-Sıbyarr, s. 186.
[94] Abdurrezzak, Musannef, V. 311.
[95] Dr. Faruk Müsahil, Ihtimâmu't-lslâm bi Tağziyeti't-Tıfl, Mecelletû't-Ümme el-Katariyye, Sayı: 50/1405.
[96] Mâverdi, Nasihatü'l-Mülûk, s. 166.
[97] Ebu Dâvud, Hâtem, 3; Nesaî, Zinet, 17.
[98] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 76-79.
[99] Müslim, Taharet, 101-103.
[100] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, fil, 250. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 79-80.
[101] Hadisi Abdurrezzak, Musannefinde rivayet etmiştir.
[102] Kâsânî, Bedâiu's-Sanaî1.
[103] İbn Huzeyme, Sahih; III, 50.
[104] Buharî, Ezan, 65; Ebu Dâvud, Salât, 123; İbn Mace, İkamet, 49; Ahmed b. Hanbel, III, 205; İbn Huzeyme, a.g.e., III. 50.
[105] Ahmed b. Hanbel, Müsned, fil, 188. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 80.
[106] İbn Mace, Mesacid, 5. Hadisi Abdurrezzak da rivayet etmiştir. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.
[107] Bkz. A.g.e., s. 149-150.
[108] Ebu Dâvud, Talâk, 35. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.
[109] Konu hakkında Dr. Ahmed el-Haccî el-Kürdî'nin Ahkâmü’1-Mere fi'1-Fıkhı'l İslâmî adlı eserine, fıkıh ve ahval-i şahsiyye kitaplarına bakınız.
[110] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.

Devamını okuyun...>>

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...