<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491</atom:id><lastBuildDate>Sat, 21 Nov 2009 07:31:19 +0000</lastBuildDate><title>Talha SÖYLEMEZ</title><description>YAZILARIMIZI OKUDUĞUNUZ VE YORUMLARINIZI YAPTIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM...</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>72</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3243055706523985790</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 21:43:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T13:47:01.605-08:00</atom:updated><title>Prof. Dr. Mustafa Kara ile Tasavvuf Üzerine... "Tasavvufun Misyonu Sürüyor"</title><description>........&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf, İslâm toplumlarını derinden etkileyen ve başından beri tartışmalara konu olan bir disiplin. Siz de bu alanda kendini yetiştirmiş bir ilim adamısınız. Sizinle tasavvufla ilgili tartışmalı konuları konuşmak istiyoruz bu sohbette. İsterseniz, "Nereden çıktı tasavvuf?" sorusu ile başlayalım. Neden ihtiyaç duyuldu tasavvufa? Ya da olmasa olmaz mıydı? "İslâm varken neden tasavvuf, Müslüman varken neden sufi" sorusu anlamlı mı sizin için?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Mustafa Kara: Efendim bu konuya daha rahat cevap verebilmek için biraz daha eskilere gidelim. Genelde insanlık bazında olaya bakalım. 14 asırlık İslâm medeniyetine bakıldığında gördüğümüz gerçek şudur: İnsanlığın kurduğu hiçbir medeniyette mistik cereyanlar eksik olmamıştır, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yani insanın ruhani boyutu insanoğlu varolduğu günden beri mevcuttur. İnsanın yaratılış olarak, fıtrat olarak böyle bir özelliği var. Bu özelliğinin tatmin olması gerekiyor. Her medeniyet kendi usulüne göre kendi sitiline göre bunu hallediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm medeniyetinde de bu gerçekle yüz yüze geliyoruz. Adına tasavvuf diyelim veya demeyelim Müslüman olan insanların mistik bir boyutu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf kelimesi şüphesiz Kur'an-ı Kerim'de olmayan bir kelimedir. Ama hadis-i şeriflerde ifade edilen "ihsan" psikolojisine ulaştıran bir tecrübedir. Ve bu anlamda kaçınılmazdır. Yani insan psikolojisini düşündüğünüz zaman mutlaka bir ruhani boyutu olacak kültürlerin. İslâm medeniyetinde, toplumunda bu boşluğu dolduran sistem olarak tasavvuf karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufun insanların mistik ihtiyacını karşıladığını ifade ettiniz. Tasavvuf mistik kabiliyeti olan insanlara tatmin duygusu veriyor ama her insanın mistik ihtiyacı farklı oluyor. Bu noktada tasavvufun herkese gerekli olup olmadığı sorusu akla geliyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: İslâm'a göre insanın yapması ve yapmaması gereken prensipler bellidir. Buna farzlar ve haramlar diyoruz. Müslümanın mutlaka yapması veya yapmaması gereken esaslar arasında "tasavvufa intisap etmek" diye bir kaide yoktur. Ama İslâm'da şu vardır; "Müslüman Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir insan olmalıdır." Peki insan bu noktaya nasıl gidebilecektir? Bunun muhtelif yolları vardır. Yani bir Müslümanın Kur'an'da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi için veya hadislerde ifade edildiği şekilde "İhsan sahibi" olabilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekiyor ki bu noktaya ulaşabilsin. Tasavvuf bu yolda ilerlemek isteyenlere yardımcı olan bir disiplindir. Yoksa Müslüman için olmazsa olmaz bir şart değildir. Sadece yaratılışı, yapısı buna müsait olan insanlara yardımcı olan bir yardımcı müessesedir tabir caizse. Yoksa bunu "tarikata girmezseniz mahvolursunuz Müslüman olamazsanız, " gibi katı bir çerçeveye oturtmak yanlış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu çerçevede belki, "tasavvuf nedir?" sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. İslâm'la ilgisi ne tasavvufun? Eleştiriler, genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Efendim tasavvuf ayrı bir din midir? Sorusu zaman zaman gündeme gelmektedir. Tabî bu tasavvufa menfi açıdan bakanların tespitidir. Şimdi önce şunu tespit edelim. İnsanın ürettiği her fikir tenkide açıktır. Tasavvuf denen ilmin esaslarını, usulünü prensiplerini, esprilerini ortaya koyanlar da insanlardır. Dolayısıyla tasavvuf hakkında bütün söylenenler doğrudur demeye gerek yok. Niçin? Mutasavvıflar da insandır çünkü. Onların da bu tespitleri doğru olmayabilir. Bunları biz mi söylüyoruz? Hayır. Bunların söyleyenler bizzat sufilerdir. Yani sufilerin bir kısmı diğer sufilerin kanaatlerine karşıdır. Onlar arasında bir müttefekun aleyh bir tasavvuf kültürü yoktur. Bu şu demektir; İnsan olarak farklı düşünebiliriz, farklı yorumlar yapabiliriz ve birbirimizi tenkit edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: "Allah ulaşan yol mahlukatın nefesleri kadardır" denir değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Necmeddin Kübra'ya aittir o söz. Allah'a ulaşan yollar bu kadar çeşitlidir. Dolayısıyla tasavvufî hayatta hiçbir yanlış yoktur; hiçbir yanlış yorum yapılmamıştır dersek yanılırız. Dışardan birisi değil bizzat sufiler bunu söylemekte. Bugün çok tenkit edilen Hallac'ın fikirleri Muhiddin ibn Arabi'nin fikirleri ile ilgili olarak mümkün olsa da sufiler arasında bir anket yapabilsek. Anketimize üç türlü cevap çıkar. Birincisi bunlar mürşid-i kamillerdir, doğru söylemişlerdir. Söyledikleri hak ve gerçektir. İkinci grup sufilerin kanaati şu olur: Yanlış yapmışlardır, tasavvufi bir sırrı ifşâ etmişlerdir. Üçüncü grup da bu ikisinin arasındadır. Yani kanaat belirtmeyenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mesela "vahdet-i vücud" düşüncesi için anketten ne çıkar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Sufiler içinde vahdet-i vücûd'u şartlı olarak kabul edenler var. Bunların en meşhuru da İmam-ı Rabbani'dir. Yani İbn Arabi'ye tasavvufun içinden bir saygı ifadesi içinde tenkit eden en büyük sufi İmam-ı Rabbani'dir. Rabbani Mektubat'ında diyor ki; "İbn Arabi bu görüşünde isabet etmemiştir, keşfinde yanılmıştır." Yani en meşhur mutasavvıfların dahi tasavvuf zümrelerinden münekkidleri vardır. Onları tenkit ederler. Aslında bu tenkid iyi bir şeydir. Çünkü canlılık kazandırır. Tasavvufi hayatın tenkid mekanizması hiç eksik olmamıştır. Yani şöyle özetlersek bütün tasavvuf klasiklerine baktığınızda hepsinin kendi meslektaşlarını tenkid ettiklerini görürsünüz. Dolayısıyla tasavvufi espriyi canlı tutan da bu tenkidlerdir. Bu tenkidlerle insanlar kendilerine biraz çeki düzen vermektedir. Niçin? Çünkü insanoğlu yanlış yapabilen bir varlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf teoriden ziyada hale dayalı bir disiplin. Dolayısıyla tasavvuf erbabının hallerinin farklı olması normal değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Gayet tabi, onun için tenkitlerde aşırı gitmemişlerdir. Ilıman bir çizgiyi aşmamışlardır. İbn Teymiyye gibi tekfire gitmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Teymiyye bana göre büyük bir alimdir ondan şüphe yok. Tenkit hakkı elbette var. Fakat İbn Teymiyye tenkidinde aşırıya gitmiş ve nihayetinde işi tekfir noktasına ulaştırmıştır. Fevkalade yanlıştır bana göre. Tekfir dışındaki tavırları doğrudur. Çünkü tekfir bir bağnazlıktır, katılıktır, hiçbir katkı sağlamamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufi ekollerin müstakîm olanı ile, yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içinde bir hassasiyet mevcut mu? Yani tasavvufi ekoller, kendi içlerinde bir İslâm'ın ana kurallarına bağlılık ayrımı yapmışlar mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Daha önce de ifade ettiğim gibi insan unsuru açısından baktığımızda meseleyi daha rahat hallediyoruz. Tasavvufun kendi içinde bir hak-batıl konusu var mıdır? Vardır. Niçin vardır? Çünkü insanoğlunun beyni ve gönlünün çok muhteşem şeyler üretebilecek gücü vardır. Fakat aynı beyin ve gönül çok yanlış ve rezil şeyler de üretir. Çok yanlış telif ve tefsirler de üretir. İnsanoğlunun böyle bir özelliği var. Dolayısıyla vahyin ve vahyin kontrolündeki hadislerin esas fonksiyonu muhteşem şeyler üretebilecek olan beyni ve gönlü başka şeylere kaydırmamasıdır. Başka yerlere kaymadan bu enerjiyi ana istikamette tutabilmektir esas görev ve fonksiyonu. Fakat böyle bir görev ve fonksiyonu olmadığı zaman yani insan mutlak anlamda serâzâd olduğu zaman rezaletler üretiyor. Yanlış fikirler ve yorumlar üretiyor. Dolayısıyla buradan da batıl düşünceler ve yorumlar ortaya çıkıyor. Şimdi insan için bu vardır, dolayısıyla tasavvufi hayat içinde de sayıları az da olsa konuyu çok farklı boyuta götüren dervişler, sufiler vardır. dinin esaslarını zedeleyen dışlayan fevkalade yanlış yorumlar vardır. Ne yaptı sufiler buna karşı? Tedbirler aldılar, esaslar ortaya koydular, tenkit ettiler. Dediler ki "Ey meslektaşlarımız siz yanlış yapıyorsunuz, tasavvuf bu değildir. Tasavvuf dini esasları zorlayarak bir şeyler üretme sevdası değildir. Tasavvuf Allah'a kul olma sevdasıdır. Bu sevdaya başka şeyler katıyorsunuz ve işi sulandırıyorsunuz".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Neleri katıyorlar hocam? Tasavvufun bünyesinde buna malzeme olacak materyaller var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O materyali buluyor. Aslında yok tabi, neticede Kur'an-ı Kerim'de hadiste olanlar belli. Daha önce belirttiğim gibi insanoğlu bir şeyi alıyor çok farklı bir mecrada kullanıyor. Meselâ dini ibadetler, pratikler, kimi sufiler kalkıp diyor ki; "insanoğlu bir mâkâma yükseldiği zaman onun için artık namaz, oruç, hac, zekat gerekli değildir" bugün de bazı anlayışlar buna yakındır. Bunu ispat etmek için kendine göre Kur'an'dan ayetler, hadislerden deliller getirip şerh ediyor. Kendisini mânen bir yerde hissediyor, içinde bir güzellik duyuyor. Fakat bu güzellikle dini emirleri ve prensipleri zorluyor. Aşıyor, hırpalıyor ve kendine göre adeta bir din üretiyor. Tasavvuftan kalkıyor ama ulaştığı yer farklı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufî, tezkiye, züht, takva, huşu, ihsan gibi islâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufi herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Yönelebilir. Yani bir insan tasavvufa bağlanmadan iyi bir mümin olabilir mi? El-cevap; Olur. Çünkü dinin esasları, Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği yol ortadadır. İnsan bunların rehberliğinde iyi bir mümin olabilir. Nitekim tarihte bizim kesin bildiğimiz bir şey şu ki büyük alimlerin pek çoğu bir tarikata müntesip değildiler. Ama bu büyük alimlerin gönül dünyalarının bir dervişin gönül dünyasından aşağıda olduğu söylemek yanlış olur. Sufilerin bir kanaati var "Herkes kendine göre bir yol ile Allah'a ulaşır." İşte yolların sonsuzluğu o anlamdadır. Dolayısıyla Allah'a ulaşan yollar sonsuzdur. "Mutlaka tarikat yoluna girerek bu yolu kat edebiliriz" diye düşünmemek lâzımdır. Fakat bu yollara girerken yol gösterici bazı insanların yardımına, yol göstericiliğine ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Ehl-i tasavvuf bir mümin ile tasavvufla alakası olmayan bir mümin arasında manevi derece açısından bir fark yok mudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Manevi derece bakımından farkı vardır. Yalnız şunu da ifade etmek gerekir. Tasavvufi hayat bir sihirli formüle sahip değildir. Yani bir insan tasavvufa intisap eder, diğeri etmez. İntisap eden kişi tasavvufun gereklerini yerine getirmeyip bir arpa boyu katetmeye bilir. Yani kırk sene dervişlik yapar 40 santim ilerleyemez. Fakat diğer kişi samimidir, ihlaslıdır bu yönüyle onu kat kat aşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi hayat kendine göre şartları olan bir hayattır. O şartlar muvacehesinde insanı mükemmeliyete götürebilir. "Bu işe girdik her şey bitti" demek doğru değildir. Bunu şuna da benzetebiliriz; meselâ İslâm bir hidayet rehberidir, Allah'a ulaştırır. Fakat bir kişinin İslâm dinine girmesi başka şeydir bu ipi son noktaya götürmesi başka şeydir. Tarikatta da durum böyledir. Tarikata girmek başka bir şeydir, tarikatta kemali yakalamak başka bir şeydir. Onun için ayrı bir gayret gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Ülkemizde de "Mürşit" konumundaki insanların kişiliğine yönelik tartışmalar dikkate alındığında mürşidin hem gereği gereksizliği, hem de aranan vasıflar üzerine neler söylersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf klasiklerinin üzerinde en çok durduğu konuların biri de mürşittir. Çünkü tasavvufi hayatın merkez kişisi mürşittir. Tasavvufi hayatı oluşturan, güzelleştiren, derinleştiren kişi mürşittir. Dolayısıyla tasavvufa mürşit merkezli bir hayat denilebilir. Mürşit kimdir sorusuyla ilgili olarak saatlerce konuşulabilir. Ama bizim tasavvuf klasiklerinde yer alan bir tarif hemen aklıma geliyor; " Mürşit; kişiyi Allah'a, Allah'ı da kişiye sevdirendir." İşin özü budur. Kur'an-ı Kerim'de de benzer bir ifade var. Müminlerin vasıfları sıralanırken "Allah onları onlar da Allah'ı severler" şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürşit kişiyi Allah'a nasıl sevdiriyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Kişinin gönlünü terbiye ve tezkiyeye tabi tutarak Allah'ı sevebilecek bir gönüle sahip kılıyor onu. Bu nasıl oluyor? Sufilere göre bunun da basit ifadesi ile cevabı şu; "İç dünyamızdaki hastalıkları yok etmekle". İç dünyamızdaki hastalıklar nelerdir? Gönül dünyamızı kemiren hastalıklar da diyebiliriz bunlara. Nedir bu hastalıklar? Meselâ kibir. Mutasavvıflara göre Allah'ı sevmek istiyorsanız veya Allah'ın sizi sevmesini istiyorsanız kibirli olmayacaksınız. Kindar, cimri, riyakar, hırsla dolu olmayacaksınız. Bu hastalıklar dolu gönülle Allah sevilmez Allah da bu gönülü sevmez. İşte mürşidin fonksiyonu burada hem bunları insanlara öğretiyor hem de fiilen yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf kültürü dediğimiz zaman aklımıza sevgi geliyor değil mi? Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli denilince aklımıza sevgi geliyor. Niçin? Çünkü mürşit olan bu insanlar gönüllerini hastalıklardan temizlemişlerdir. Dünya ile menfi anlamda bir alış verişleri kalmamıştır. Tabiatıyla kindar olmayan, kibirli olmayan, haset, şehvet gibi hastalıklarla malul olamayan bir insanın yapacağı şey sevmek ve başkalarına sevgiyi öğretmektir. Yani bunu hem söylemişler hem de yaşamışlar. Yaşadığı için siz de bunu örnek alıyorsunuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten tasavvuf bir insan eğitimidir. İnsanın iç âleminin eğitimidir. Yani insan ruh ve bedenden meydana geldiği için "riyazat-ı bedeniyye" dediğimiz beden eğitimine bir de "riyazat-ı ruhiyye" dediğimiz ruh eğitimine ihtiyacı var. Gayet tabi tasavvuf bir ruh eğitimidir. Onun için mühimdir. Onun için toplumda her zaman varolması gereken bir sistemdir. Biz tasavvufa karşı olalım olmayalım, bugünkü pedagojiyle uğraşanların mutlaka okuması, incelemesi gereken konulardan biridir tasavvufi kültür. Çünkü o da bir tarz insan eğitimidir. Fakat bütün insanlar bu tornadan geçsin demiyorum. Gerçekten tasavvuf erbabı çok enteresan teknikler bulmuşlardır bunlardan istifade etmemek akıl kârı değil. Meselâ insan eğitimi çok önemli bir şey diyoruz. ilim elde etmek, alim olmak lâzım diye insanları teşvik ediyoruz. İnsanlar da çalışıyorlar, okuyorlar, alim oluyorlar, arif oluyorlar profesör oluyorlar. Fakat bakıyorsunuz profesör olmuş ama baştan aşağıya kibir dolu. Hırs dolu, şehvet dolu. Bu ne getirir insana? Bu insan eğitimi değil. Bu fevkalade eksik insan eğitimidir. Eğer ilim mahfilleri böyle bir insan üretiyorsa bu fevkalade mahzurlu bir eğitimdir. Dolayısıyla tasavvuf erbabı insanı eğitmek için çok enteresan teknikler bulmuşlardır derken bunu kastediyorum. İslâm'da da ilim, amel, ahlak münasebeti derler, yani üçünü bir araya getirmek gerekiyor. Yoksa kuru bir takım bilgiler insanı bir yere götürmüyor. İç âlemimiz önemli, dış görünüşümüz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürşit konusunda istismarlar neden ortaya çıkıyor? İnsanlar, yanlış adamlara hangi psikolojik saiklerle bağlanıyorlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Bir kısım insanların mistik yaratılışta olduklarını ve böyle bir boşluk hissettiklerini söyledik. İçinde boşluk duyduğunu hisseden insan bu boşluğu gidermek için nereye başvuracak? Bazen bu sorunun cevabını insanlar bulamıyor. Ama içinde arayış var yani susuzluk var. İçinde susuzluk olan insan etrafına baktığı zaman serap görür ve seraba doğru koşmaya başlar. Nihayetinde bakar ki su diye bir şey yok. Bazen insan o denli susar ki denize ulaşır tuzluluğuna bakmadan ondan içer yapacağı bir şey yoktur çünkü. Bazı insanların fıtratı da böyledir. Müthiş bir arayış içindedir. İçinde bir yığın sorular, çıkmazlar vardır. Ona biri derki tasavvufi hayata erersen kurtulursun. O da ilk karşılaştığı yere intisap eder. Tabi bunu gerçek kriterleri bilemeyenler için söylüyorum. Buradaki insan kimdir, benim susuzluğumu giderebilecek biri midir, değil midir? Gibi soruları sormadan giden bu kişiye bağlanır. Tabi mürşit ile ilgi belli bilgileri olmadığı için sıkıntı meydana gelir. Bugün bizim toplumumuzda bu sıkıntı daha da fazladır. Çünkü 80 yıldır tasavvufi hayat yasaktır. Her şeyden önce bu yasağı oturup rahat bir zeminde oturup tartışmamız lâzım. İnsanların manevi ihtiyaçlarını düşünerek buna bir yol bulmamız gerekiyor. Aksi halde bu sahte mürşitlerin tuzağına düşecek avlar her zaman olacaktır. Bu avları ilânihaye göreceğiz. Çünkü içinde bir boşluk hissi duyan insanların arayışı devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seksen yıldan beri bu hayat illegal durumda. Dolayısıyla bir ölçü yok. Herkes kendini mürşit ilân edebiliyor. Maalesef böyle. Mürşit midir, değil midir icazeti var mıdır yok mudur diye kimse sormuyor. Zaten bunu soracak merci de yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: O zaman iki şeyin eksikliği söz konusu. Birincisi insanların kimlerin mürşit olabileceklerine dair asgari bir eğitime ihtiyacı var, diğeri de şeyh olarak ortaya çıkan insanların kontrolüne.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Gayet tabi. İnsanlara her şeyden önce "Tasavvuf nedir? Zaruret midir, değil midir? Mürşit kimdir?" Sorularının cevaplarını asgari düzeyde verebilmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bazı tarikatlar ilme, bazıları kisveye, bazıları müziğe önem veriyorlar. Bu ilgi alanlarının sebebi nedir? Bu karmaşa içinde doğrunun ölçüsü nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Bunun tek sebebi mürşitlerin karakteriyle ilgilidir. Yoksa hiçbir tarikatta şöyle bir esas yoktur; "Efendim bizim tarikat keramete, fıkıh ilmiyle meşgul olmaya önem verir". Hiçbir tarikat baştan böyle bir kaide ortaya koymaz. Fakat her kişinin yoğurt yiyişi farklıdır. Bu ondan kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz aynı tarikatın A, B, C, şehirlerindeki üç tane şeyhi üçünün de mürşidi aynı fakat üçünün de öne çıkardığı konu farklı olmakta. Bu tamamen kendisinin yoğurt yiyişi ile ilgilidir. Tarikatı ile de mürşidi ile de ilgili değil. Burada kendi mizaç ve meşrebinin o kültürü yoğurma tarzıyla ilgili olarak bir fark ortaya çıkıyor. Farklılığın en eski örneği olarak ben dört halifeyi görüyorum. Yani dikkat ederseniz dört halifenin mürşidi aynıdır fakat dört halifenin dördü de ayrı bir dünyadır. İç âlemleri, idare ve bakış tarzları farklıdır. Tıpkı bunun gibidir tarikatlardaki farklılıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufun tanınmış simalarına atfen söylenen ve bilhassa tevhit hassasiyeti açısından tartışma çıkaran sözler var. Hallac'ın vs'nin sözleri gibi... Nasıl bakmalı İslâm akaidi açısından bu sözlere?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Mutasavvıfların her görüşüne adeta vahiy gibi bakmamak gerekir. Bizim inancımıza göre Hz. Peygemberimiz'den sonra hiç kimse masum değildir. Bizim akait inançlarımıza göre peygamberler dahi "zelle" (hata) yapabilirler. Allah tarafından ikaz edilirler. Nitekim Peygamberimizle ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de bir kaç tane ikaz var. Son peygamberle ilgili bir çok ayet varken "sufiler yanlış yapmaz, hatalı düşünceleri olmaz" gibi düşünmek fevkalade yanlıştır. Çünkü hiçbiri ismet sıfatına sahip değildir. Sufiler de insandır yanlış, hata yapabilir ve bu kapıyı her sufi için açık tutmak lâzım. Günahsızlık zırhına bürünmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürit, mürşidinin herhangi bir konuda yanıldığını hataya düştüğünü nasıl ayırt edebilecek?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Çok zor bir soru tabi ki. Her şeyden önce bu müridin donanımlarıyla ilgili bir konudur. Mürit yeterli donanıma sahip değilse mürşidinin hangi sözünün doğru hangisinin yanlış olduğunu tefrik etmesi fevkalade zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi eğitim teslimiyetçi bir eğitimdir. Bugünkü ifadeyle söylersek demokratik bir eğitim değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peki bu teslimiyeti islâmî çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara:Teslimiyetçi eğitim demek bir iş de ustaya teslim olmaktır. Siz sıvacı olmak istiyorsanız sıva ustasının dediklerini yapmak zorundasınız. Yani "malayı şöyle tutacaksınız" deniyorsa öyle tutmanız gerekir. "Hayır efendim ben böyle tutmam şöyle tutarım" derseniz siz sıvacı olamazsınız. Bu her iş dalında böyledir. İnsan bir mesleği, bir yöntemi usta ile öğrenir. ustasız öğrenenler de vardır ama bunlar istisnadır. Genel olarak insan bunu bir rehber ile öğrenir. Tasavvufi hayat rehberi de mürşittir. Dolayısıyla ona teslim olacaksınız. Ne zamana kadar? Tasavvufi eğitim müddetince, hayat boyu değil. Bu da yanlış anlaşılıyor. Tasavvufi eğitimin süresi ne kadardır? Bu beş günde olur, on beş yıl da olur, kırk yıl da olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufi eğitim biter mi peki&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Seyru sülûk dediğimiz kısım biter. Ancak insan ölünceye kadar bu eğitimin içindedir, buna muhtaçtır da. Fakat bu okullardaki eğitime benziyor. Yani okula başlıyorsunuz bir müddet sonra okul bitiyor ve diplomanızı alıyorsunuz ve hayat başlıyor. Hayatın kendisi de başlı başına bir üniversite. Bu anlamda bitmez fakat seyr-u sülûk dediğimiz eğitim biter, icazet dediğimiz olay bunun bittiğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî dönüp dolaşıp iş gerçek mürşide dayanıyor. Mürşidiniz gerçekse teslim olmanızın hiçbir sakıncası yoktur, aksine faydası vardır. Ama mürşidiniz sahtekarsa, yetersizse haliniz dumandır, o zaman da Allah yardımcınız olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tarikatla şeriat arasındaki ilişkilerde neden problem çıkıyor? Böyle bir problem çıkması kaçınılmaz mıdır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Problem, getirilen izahlardan çıkıyor. Bazı sufiler şeriat ile kastedilen konuları küçümsemeye başlıyorlar. Bu küçümsemeyle birlikte şeriat, hakikat, tarikat tartışmaları başlıyor. Bir sebebi bu. Bir diğer sebep bizim kültürümüzde ehli zahir ve ehli batın tartışmaları var. Yani tekkeliler ile medreseliler. Bu tartışmalar günümüzde de var. Aslında bu tartışmaları ben insan fıtratıyla ilgili ve irtibatlı görüyorum. Gerçeği arayan insanlar bu dengeyi buluyor. Herkes bulamıyor tabi. Dolayısıyla ortaya şeriat, tarikat, hakikat tartışmasıdır çıkıp gidiyor. dinin özü itibarıyla bu tartışmaya sebep olacak bir durum yok. Aslında sufilerin şeriat, tarikat, hakikat tasniflerinde şeriatı küçümseme, devre dışı bırakma gibi düşünceleri yok. Ama bazı insanların davranışlarına bakıyorsunuz dinin esaslarıyla bağdaşmayacak şeyler yapıyor. Bu dün de vardı bugün de var. Farz olan bir şeyi yapmadığını haram olan bir şeyi yaptığını görüyorsunuz. Bunlara mutasavvıf diyemezsiniz. Tasavvufi hayatın içindedir, intisaplıdır hatta icazetlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Seyru sülûkünü tamamlamış icazetli bir sufi aynı zamanda haram işleyebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Prensipte, nazariye de bu haramları işlememesi lâzım gözüküyor ama maalesef bu haramları işleyenler bulunabiliyor. Niçin bu duruma düşüyor? İnsan olduğu için. Asrı Sadet dönemine bakın bu hal içerisinde olan sahabiler görebilirsiniz. Sahabi dediğimiz insanların hepsi eşit oranda dindar değildir. Şüphesiz onlara saygımız sonsuz ama bu da bir vakıa. O da insan çünkü. Düşünebiliyor musunuz insan Peygamber Efendimizi görüyor, onu dinliyor, davetini işitiyor, onunla aynı mahalleyi paylaşıyor ve inanmıyor. Veyahut inanıyor bir müddet sonra vazgeçiyor. Dolayısıyla tasavvufta bir sihirli formül yok. Rengarenk insanlar var. dini hayatın çok değişik boyutlarını yaşayan insanlar var. Onların hepsi bu tasavvufi hayatın içindedir. Tasavvufi hayat tek renk değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu tartışmanın içinde çok söylenen; "zaman tarikat zamanı değil zaman imanı kurtarma zamanıdır" şeklinde bir söz var siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu sözü?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O söz 1925'ten sonra söylendiği için o günün şartlarında doğru bir sözdür. O günlerde yani 1925-30'lu yıllarda zamanımız tarikat zamanı demek mümkün değildi. Ama daha sonraki yıllarda şartlar değişmiştir. O kadar değişmiştir ki 1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan CHP'nin 1970'li yıllarda Genel Başkanı olan Bülent Ecevit "tarikatlar serbest olmalıdır" demiştir. Efendim bu söz takiyye midir, politik bir demeç midir, iki yüzlülük müdür, samimiyetten uzak mıdır? tartışılır. Önemli olan bu sözü söylemiş olması, şartların ne denli değiştiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu sözü söyleyen Said-i Nursi bir derviştir. Onun yazdığı eserlere baktığınız zaman fevkalade güzel tasavvuf kültürü vardır. O anlamda bir derviştir. Benim kanaatim şudur; eğer tekkeler yasaklanmasaydı, Said-i Nursi'nin ekolü bir tarikata dönüşürdü. Şu anda Nurculuk bir tarikat değildir. Ama rahat bir zeminde bulunsaydık o Risaleyi Nur Külliyatı'ndaki o tasavvufi muhteva bir tarikata dönüşecekti ve belki biz Saidiyye, Nursiyye tarikatı ile tanışacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk:Tasavvuf Tarihi öğretim üyesi olarak tasavvuf adına bir özeleştiri yapsanız, nelerin altını çizersiniz? Yani tasavvuf alanında hem düşünce hem pratik alanında gördüğünüz aksamalar neler? Belki bu değerlendirmeyi, yaşadığımız çağın getirdiği malzemeler açısından da yapmak gerekiyor. Ne düşünüyorsunuz? Tasavvufun misyonu sürüyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Baştan beri ifade ettiğimiz gibi tasavvufun misyonu sürüyor ve bundan sonra da sürecek. İnsan fıtratı değişmediği sürece bu kıyamete kadar da sürecek. Ama bu ihtiyaca yeterince cevap verebilecek miyiz? Bu susuzluğu giderebilecek tatlı pınarları insanlara sunabilecek miyiz? Bu noktada açıkçası benim şüphelerim var. Çünkü illegal bir hayatta seviye kat etmek fevkalade zordur. Ama bu ihtiyacın yok olmayacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufla ilgili olarak bazen menfilikler aklımıza geliyor. Menfilikler her zaman var ve istismarcılar her zaman söz konusu. Hiçbir zaman eksik olmadı. Tarih boyunca olduğu gibi şimdi de var. İstismarcıların tuzaklarına düşmemek için her zaman dikkatli olmak gerekiyor. Ama tasavvufi hayatla irtibatlandıracak en azından okuyan yazan kesimi bir şekilde irtibatlandıracak güzel şeyler de var. Mesela kitaplar, dergiler var. Tasavvuf kültürünü bizlere aktaran az da olsa kişiler var. Bunları da müspet gelişmeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu çağın getirdiği şartlarda tasavvufi hayatı yaşama noktasında ortaya çıkan sıkıntılar var o konuda neler söylenebilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Çağın getirdiği sıkıntılar aslında çok fazla. Tasavvufi hayat ruhani bir hayattır. Fakat bugün birinci planda olan hayat ruhani bir hayat değildir. Tam aksi materyalist, modernist, kapitalist, ateist bir hayattır. Tasavvufun esas problemi burada. İnsanlar ruhani boyuttan tamamen uzaklaşmışlar. İnsanlar bugün iki şeye ilgi duyuyor biri spor diğeri de siyaset. Buna bir de seksi eklerseniz üç tane "s" ortaya çıkar. İnsanların bütün dikkatleri bu konulara teksif olmuş durumda. Bu insanları buralardan çekip alarak ruhani noktaya sevk etmek bir hayli zordur. Kapitalizm maalesef beyinlerimizi iğfal etmiştir. Ölçülerimizi mahvetmiştir. Beynimizin genleriyle uğraşmıştır. Dolayısıyla hayata bakış tarzımız maalesef bir kapitalist gibi olmuştur. Çoğu kere bunun farkına da varmıyoruz. Dervişiz ama dünyaya kapitalist gibi bakıyoruz! Esas problemimiz budur. Çağdaş problemlerle boğuşmamız gereken nokta budur. Kesin olan şu ki çağdaş hayatın bize zorla kabul ettirdiği şey aslında bizim ruhani hayatımızı tehdit etmektedir. Dolayısıyla bir müminde olması gereken bir gönüle sahip olamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Çağdaş dünyada müthiş bir ekonomik yarış var. Bu ekonomik yarışta tasavvufa yönelik şöyle bir eleştiri getiriliyor: Tasavvuf insanı pasifleştiriyor, dünyadan el etek çektirtiyor tarzında. Tasavvuf insanı gerçekten pasifleştirir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf insanı pasifleştirmez. Bu kesin. Hiçbir zaman tasavvuf insanların dünyadan el etek çekmesini istememiştir. Hiçbir tasavvuf kitabında dünyadan el etek çekiniz diye bir emir yoktur. Bu sadece çok kısa zaman dilimleri için geçerlidir. Bunun tasavvuf kültüründeki karşılığı halvettir. Kesinlikle dervişler hayattan kopmazlar. Yani dervişler çalışır, çalışma hayatının içindedir. Fakat niçin böyle bir kanaat oluşmuş durumdadır? Çünkü bugünkü düzen kapitalist bir düzen olduğu için kapitalist insanın hırsına bakılarak normal hayatını sürdüren insan pasif görülüyor. Aslında burada izafi bir pasiflik vardır. Günümüzün dervişleride böyledir. Bugün çalışmayan hiçbir derviş yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Son olarak, Batı'da gerçekleşen İslâmlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğu görülüyor. Nedir bunun sebebi? Ya da neden İslâm'ın başka tebliğ tarzlarından daha etkili oluyor tasavvufi söylem?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf gönül medeniyetinin kurucusudur. Tasavvuf insana gönülden, gönlüne hitap eder. Aklına, bedenine, kıyafetine değil. İnsanın gönlüne hitap ettiğiniz zaman onu en can alıcı yerinden yakalamış oluyorsunuz. Dolayısıyla Batı'da bir arayış içinde olan insanların doğrudur hemen hepsi tarikata intisap ediyorlar. Niçin çünkü tasavvuf insanî çerçeveden mesajını sunuyor. Meselâ önce namaz kıl, oruç tut demiyor. Daha üst çerçeveden bakıyor insana. Ve insan olduğu için onun kalbine, hislerine hitap ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: O üst çerçevede neler var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O üst çerçevede insanî güzellikler var. Yani sevgi var, bir şeyi karşılıksız yapma var. Muhabbet var. Tevazu var. Alçak gönüllülük bana göre gönülleri fetheden fevkalade önemli bir mekanizmadır. Sade yaşamak var. Tebessümlü olmak var. İşte onları fetheden bunlardır. Kapitalist dünyanın mahvettiği insan aslında tebessüm arıyor. Maddi bir ilişkiye dayanmayan bir dostluk arıyor. Arayış içinde olan insanlar bu ışığı görüyor ve geliyor. Bakıyor ki yemesiyle, içmesiyle, giyimiyle kuşamıyla mütevazı bir hayat. Fıtratında da olunca hemen teslim oluyorlar. Bu arada bir başka gerçeği de söyleyelim; arayış içerisinde olanların bir kısmı da uzak doğu mistisizmine kayıyorlar. Tabi burada Batıdaki İslâm imajı da önemli. Menfi İslâm imajı Batıya şırınga edildiği için İslâm'a yaklaşmak yerine Budizme vs. kayanlarda olmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DOĞU MİSTİSİZMİ VE TASAVVUF&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Tasavvufun, Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Doğu mistik dünyası denilince hemen "İlim Çin'de de olsa alınız", "Hikmet müminin yitiğidir nerede bulursa alır" meselesi aklımıza geliyor. Bunlardan da öte bir şey biliyoruz; "İlk insan ilk peygamberdir". Dolayısıyla insanlık kültürü aslında tevhit kültürüdür. Bütün sapmalara, bütün yanlışlara, heterodoks tavırlara rağmen insanlık kültürü tevhit kültürüdür. Dolayısıyla bu kültürün doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi olmaz. Eğer bir fikir doğru ise, tevhidî ise bizim iç âlemimize ışık tutuyorsa bu alınır ve kullanılır bunun hiçbir mahzuru yoktur. Yine bu anlamda tesir almak kötü bir şey değildir. Genel anlamda İslâm medeniyeti hem tesir almıştır; hem de tesir vermiştir. Tesir almadan hiçbir medeniyet kurulmamıştır bu zamana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peki bu tesir aslî karakteri bozmuş mudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Aslî karakteri bozmaz. Tabi yanlış şeyler üreten sufiler de vardır. Bunları istisna ediyorum. Ama genel olarak ana yolu bozmaz. O ana gidiş yolu bellidir ona zarar vermez. Yanlışlar onun aslî rengini değiştirmez. O anlamda menfi bir belirleyiciliği olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Ruhbanlık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf, kul ile Allah arasına girmek anlamına bir tür ruhbanlık mıdır? İslâm ruhbanlığa izin vermediğine göre tasavvuf buna izin verebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: "Ruhbanlık" kelimesi rayından çıkartılmış bir kelimedir. Özellikle cumhuriyet döneminde "İslâm'da ruhbanlık yoktur" cümlesini alarak "İslâm'da din adamlığı, din rehberliği yoktur" cümlesine çekilmiştir zorla. Halbuki hadisteki "İslâm'da ruhbanlık yoktur" farklı anlamdadır. Tabi ki İslâm'da Allah ile kulu arasında Hıristiyanlık anlamında bir ruhbanlık yoktur. Fakat bir terime dikkat çekmek isterim. Allah ile kul arasındaki kişiye yani peygambere elçi diyoruz. Elçi ne demek? Bir şey ile diğer şey arasındaki vasıtadır. Yani burada "Allah ile kul arasında kimse yoktur" derken peygamberin fonksiyonunu ihmal etmemek lâzım. Dolayısıyla bu şu gerçeği ortaya koyuyor; insanı Allah'a doğru sevk eden bir rehbere ihtiyaç vardır. İnsan bu rehbere muhtaçtır. Bunun en büyük temsilcisi tabi ki peygamberlerdir. Peygamberimiz bu anlamda bize rehberlik yapıyor. Bizim elimizden tutuyor gitmemiz gereken istikameti gösteriyor. Evet biz yürüyeceğiz ama yolu gösteren O'dur. O'ndan sonra rehber olarak peygamberin varisleri yani alimler ve arifler vardır. Alimlerin görevi tabi ki aracılığı Hıristiyanlık anlamında Allah adına tövbeleri kabul eden bir şube olmak değil kesinlikle. Fakat insan kendisini Allah'ı tanıtan O'nu sevdiren bir alime bir arife bir mürşide muhtaçtır. Yani hiçbirimiz annemizden doğduğu zaman 32 farzı bilmiyorduk. Namazı, orucu bilmiyorduk. Birileri bize bunu öğretti ve Allah'ı tanıttı diye bir aracı sınıf mı oldu bu insanlar? Hayır ama rehberdir, mürşittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RABITA VE TEVHİD&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Burada bir de rabıta üzerinde duralım isterseniz. Rabıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufi ekoller? İslâm'ın tevhit hassasiyeti içinde rabıtayı nasıl anlamak gerekir? Ya da bu konuda düşülen hatalar nelerdir? Rabıtanın tevhidi zorlaması mümkün mü? Rabıtanın delili nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Şayet ehlinin elinde değilse rabıtanın tevhidi zorlaması mümkündür diyelim ondan sonra bunu biraz açalım isterseniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabıta tarikatlar arasında farklı değerlendirilen terimlerden bir tanesidir. Öncelikle şunu söyleyelim rabıta her tarikatta aynı oranda üzerinde durulan bir konu değildir. İkincisi biliyorsunuz tarikatlar son yediyüzyılda yaygınlaştı. İlk yedi yüzyılda da mürşit, tasavvufi hayat, tekkeler, dergahlar vardır fakat tasavvufi düşünce, mektep, ekol haline gelmemişti. İlk yedi asırda bugün anlaşılan mânâda bir rabıta yoktu. Şeyhi sevmek, gönlü bağlamak var mı? Tabi ki o var. Bugün anlaşılan mânâda ve tarif edilen şekildeki rabıta o ilk yedi asırda yoktu. Daha sonra gelişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu tevhidi zorlar mı? Öncelikle şunu söyleyelim, rabıtayı tasavvufi eğitimde ders olarak öne çıkaran sufiler tabi ki buna delil olarak bazı ayetleri gösteriyorlar. Bunların en meşhuru Kur'an'ı Kerim de bir iki defa geçen bir ifade bu "Sizi Allah'a ulaştıracak bir vesile' arayınız" ayetidir. Sufiler vesile" kelimesini şerh ediyorlar ve bunun mürşit demek olduğunu ifade ediyorlar. Diğer tefsirlere bakıldığında bu "vesile" kelimesi "ameli salih" olarak yorumlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama neticede durum şurada düğümleniyor: "Rabıta size Allah'ı sevmeyi öğreten bir insanı sevmek" demektir işin özü budur. Bunu resme, şekle, şuna -buna boğmamak lâzım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: İlk yedi asırda da böyle miydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Evet ilk yedi asırda da böyle anlaşılıyordu. Mürşide bağlanmak, mürşidi sevmek mânâsında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peygamber efendimiz ile Ashab-ı kiram arasındaki ilişki de böyle bir ilişki mi idi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Kainatın efendisi ile Sahabe-i Kiram arasında böyle bir muhabbet vardı. Aslında bunun örnekleri çok. Meselâ çok hadisi şeriflerde sıkca kullanılan bir ifadedir: "Anam babam sana feda olsun" şeklinde. Peygamberimiz de bir hadislerinde Hz. Ebubekir'e "Beni kendinden çok sevmedikçe gerçek mümin olamazsınız" buyuruyor. Şimdi Peygamber Efendimiz haşa egoistçe bir tavır mı takınıyor? Asla. Hz. Peygamber (s.a.) aslında burada bir sevgi eğitimi yapıyor. Niçin? Çünkü Hz. Peygamberi sevmeden Allah'ı sevmek mümkün değil. O'na tabi olmadan Allah'a tabi olmak mümkün değil. Ayeti kerime de "Eğer Allah'ı seviyorsanız, sevmek istiyorsanız bana tabi olun" Yani peygambere. Sahabe-i Kiram onun için peygambere aşık oluyor. Bir dervişte mürşidine aşık olur. Niçin? Çünkü aşkı öğreten odur. Peygamberi nasıl sevileceğini öğreten, Allah aşkı ile onu tanıştıran odur. Düşünün ki bir insan size Allah'ı nasıl sevileceğini öğretmiş, bu kişiye besleyeceğiniz duyguları tahayyül edin. Bu şirk midir? Hayır kesinlikle şirk değildir. Fakat burada bir konuyu tekrar açmak gerek. Eğer rabıta denen şey gerçek anlamdaki mürşidin yönlendirmesiyle olursa şirk olamaz. Fakat demin söylediğimiz gibi sahtekarların cirit attığı bir ortamda rabıtanın insanı bazen tevhidin dışına taşıyabileceğini düşünmek lâzımdır. Burada usta-kalfa ilişkisi oldukça önemli. Daha doğrusu ustanın ustalığı önemli. Sahtekarların elinde bu hassas konu sulandırılmaya çok müsaittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Muhterem hocam değerli vakitlerinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Prof. Dr. Mustafa KARA Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Kürsüsü Öğretim Görevlisi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3243055706523985790?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/prof-dr-mustafa-kara-ile-tasavvuf.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-99363408998213922</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 21:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T13:39:41.259-08:00</atom:updated><title>Diğergâmlık Egitimi</title><description>........Diğergâmlık hodgâmlığın zıddı bir kavram. Hodgâmlık kendini düşünmek; nefsini öne çıkarmak; bencil davranmak demektir. Diğergamlık ise kendini değil kardeşini düşünmek, kardeşinin ihtiyaçlarını görmeyi kendi ihtiyacından daha önemli saymaktır. Yâni sünnetteki ifâdesiyle "kendisi için istediğini kardeşi için de istemek, kendisi için istemediğini onun için de istememek" (Buhârî, Îman, 7; Müslim, îman, 71-72) veya Kur'an'daki zirve ifâdesiyle kendi "ihtiyacına rağmen kardeşini kendine tercih edebilmektir" (bk. el-Haşr, 59/9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu, tasavvufi ifâdesiyle, mayasında bulunan toprağın suyu tutma özelliği gibi, dünyevi şeyleri tutmaya ve yutmaya yatkın ve düşkündür. İnsanın temel meyli hodgâmlık, yani bencilliktir. İnsan onu kendi nefsine olan sevgi ve düşkünlüğü sebebiyle nefsinin ihtiyaçlarını tatmin etmeyi arzular ve bunun yolunu arar. İyi bir nefs eğitimi ve irâde terbiyesi olmadan bu duygunun frenlenmesi zor, hattâ imkânsızdır. Bu yüzden tasavvufî terbiyedeki "Fenâ fi'l-ihvân" anlayışı temelde kardeşlik sevgisiyle benliği ve bencilliği aşma çabasıdır. İnsan, bencillik ve mülkiyet duygusunu ancak bu anlayışla kolayca aşabilir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenâ fi'l-ihvân anlayışına sâhip gönül adamı, kendi malını da kardeşinin malı olarak görür. Nitekim eski sûfî mektepleri, mensuplarının kişiye âidiyet bildiren "benim elbisem, benim malım, benim evim" gibi bencillik duygusu veren kelimeleri kullanmalarını tasavvufî edebe aykırı sayarlardı. Hatta derlerdi ki: Şeriatta senin malın senin; benim malım benimdir. Tarikatta senin malın senin; benim malım da senindir. Hakikatte ise senin malın da benim malım da hepsi Allah'ındır. Biz "devre-mülk" sâhipleri gibi, malın ve eşyânın âriyet bekçileriyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu terbiye, dünya nimetlerinden yararlanırken insanların kendilerini malın mâliki gibi davranmaktan biraz olsun uzaklaştırabilir. Türkçe'mizde tasavvufi bir incelikle "malın mâliki" yerine "malın sâhibi" tâbiri kullanılır. Aralarında fark vardır. "Mâlik"te kalıcı bir âidiyet duygusu olduğu halde, "sâhib" kelimesinde beraber bulunma, arkadaş ve yoldaş olma gibi bir âriyet ve emânet mânâsı vardır. Yûnus bunu ne güzel seslendirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mal sâhibi, mülk sâhibi,&lt;br /&gt;Hani bunun ilk sâhibi,&lt;br /&gt;Mal da yalan mülk de yalan&lt;br /&gt;Var git biraz sen oyalan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mal ve mülk ile dünyaya âid şeylerin insanı oyalamaktan başka bir işe yaramadığını bundan daha güzel ifade eden bir söz yoktur. Kur'an'ın insan açısından dünya malına bakışı, onun yaslanılan bir dayanak olarak telâkkî edilmesidir (bk. en-Nisâ, 4/5).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'ânî ve tasavvufî bu tür yaklaşım tarzı, özellikle yokluk ve darlık zamanlarında; acıları paylaşıp imkânları bölüşmenin gerekli olduğu dönemlerde ayrı bir önem kazanıyor. Bugün Türkiye'de yaşanan ve derinliği her geçen gün artarak devam eden ekonomik kriz bizi, olayları kendi kıymet hükümlerimiz ve duygularımızla yeniden değerlendirmeye sevketmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'da insanlar ekonomik ve sosyal statülerine göre üç derecede incelenmektedir. Mesâkin, fukarâ ve ağniyâ. Bu üç grubun sâhip oldukları mal ve emtianın derecesi de üçtür: Zarûriyyât, hâciyyât ve zeyniyyât.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarûriyyât, "zarûret hali" kavramı ile de alâkalı olarak hayatın devâmı için "olmazsa olmaz" tarzında gerekli olan maddelerdir. Ölmeyecek kadar yemek içmek, vücûdunu soğuk ve sıcaktan koruyacak bir giyecek ve hayatın devamı için zarûrî bir barınak (mesken, ev, kulübe, çadır v.s.). Bunları bile sağlamakta zorlanan ve bugün "açlık sınırı" diye ifâde edilen kimselere Kur'an "mesâkin" yâni hiçbir geliri olmayan çok fakirler adını vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâciyyât, hayatın akışını kolaylaştıran ve yaşamın devamında sosyal statüye göre ihtiyaç hâline gelen ve lükse dahil olmayan şeylerdir. Zamana, şartlara ve kişilere göre değişebilen bu ihtiyaç maddeleri, zorunlu ev eşyâları, eğitim imkânları, seyr ü sefer vâsıtaları türünden şeylerdir. Zarûrî ihtiyaç maddelerinin dışında kalan hâciyyât denilen bu maddeleri sağlayamayan kişilere Kur'an "fukarâ", yoksullar diyor. Geliri temel ihtiyaçlarına yönelik giderini karşılayamayan bu insanlara bugün "yoksulluk sınırında" denilmektedir. Geliri olan ama geliriyle geçinemeyenler, demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeyniyyat ise zarûriyyât ve hâciyyâtın üstünde kişinin sosyal statü ve ekonomik durumuna göre sâhip olduğu imkân ve nimetlerdir. İhtiyacından fazla bu tür imkana sâhip olanlara Kur'an "ağniyâ", zenginler adını verir. Hayatın akışını kolaylaştıran bu imkân, zekâtı verilmek şartıyla Allah'ın bir lütfu olarak değerlendirilmeli, lüks ve isrâfa düşmeden hizmete sokulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü'nün ve ashâbının hayatında bu statülerin var olduğunu görüyoruz. Toplumu bir vücûd, bir organizma; ferdleri de organizmanın organ ve hücreleri gibi gören Allah Rasûlü, toplum kesimlerinde ekonomik bir uçurumun olmamasına özen gösterir; henüz zarûriyâtını karşılayamamış ve özellikle suffa ashâbı varken hâciyât ve hele hele zeyniyyât peşinde koşmaya asla izin vermezdi. Özellikle âilesi, eşleri ve çocuklarını bu konuda kötü örnek olmamaları için uyarırdı. Nitekim kızı Fâtıma'nın ev işlerinde kendisine yardımcı olarak bir hizmetçi istediği zaman verdiği cevap, zarûriyâtını karşılayamamış insanlar varken hâciyyat sayılacak bir talebe, kızından da gelse, hoş bakmadığının ifâdesiydi. Buyurmuştu ki: "Kızım, ehl-i suffeyi açlıktan kıvranır bir halde bırakarak size hizmetçi veremem. Henüz onların maîşetlerini temin edemedim. Bu eserleri satıp ashâb-ı suffanın ihtiyâcını karşılamayı düşünüyorum." (İbn Hanbel, I, 106)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşlerinin kendisinden zinet eşyâsı talebi ona çok dokunmuş ve onları yirmi dokuz gün süreyle, yanlarına gitmemek ve câmide yatmak sûretiyle îlâ etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresindeki ilgili âyet (33/28-29) nâzil olunca ilişkiler normale dönmüştü. Eşleri ashâb-ı suffanın ihtiyâcına rağmen böyle bir talepte bulunmaktan Allah ve Rasûlü'nü tercih ederek vazgeçmişlerdi. Böylece onlar, eşleri ve önderleri Efendimiz'in model kimliğine tâbi olmuşlar; genelde fakir sahâbîlerin özelde suffalıların sıkıntısını paylaşmışlardı. Bu tavır bir bakıma sıkıntıdaki insanların yüreklerinde bir eziklik duymalarını engelleyen diğergâmlık tavrıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü fakirlik ve maddî sıkıntıyı en derin biçimde hisseden insanların yüreklerini serinletmek, karınlarını doyurmak ve rahatlatmak üzere dâimâ ashâbını onlara karşı diğergâm davranmaya teşvik etmiştir. Nitekim Allah Rasûlü ashâbına: "İki kişilik yemeği olan üçüncü, dört kişilik yemeği olan beşinci ve altıncı... kişi olarak suffalılardan alıp evine götürsün." (Buhârî, mevakitü's-salât, 41, İbn Hanbel, I, 197) buyururdu. Çünkü en büyük zenginlik sayılan kanâat sâyesinde "iki kişiye yetecek yemek dört kişiye de yeterdi." (bk. İbn Hanbel, III. 301; İbn Mâce, II, 1084)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü suffa ashâbı ile birlikte yemek yediği ve onlara ikramlarda bulunduğu ortamlarda da en son kendisi yer, dâimâ onlara öncelik vererek diğergâmlıkta bulunurdu. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) bir gün açlık tesiriyle suffadan dışarı çıkmıştı. Hâlinden onun açlık sebebiyle dışarı çıktığını anlayan Allah Rasülü, evden getirdiği bir kâse sütü içmek üzere suffada bulunanların hepsini çağırmasını söyledi. Sütün kendisine bile yetmeyeceğini düşünen Ebû Hüreyre istemeyerek de olsa ashâb-ı suffayı çağırdı. Hz. Peygamber'in emriyle süt kâsesini sırasıyla suffalılara ikrâm etti, Herkes doyuncaya kadar içti. En son Ebû Hüreyre ile Allah Rasûlü kalmıştı. Allah Rasûlü kâseyi Ebû Hüreyre'ye vererek onun da içmesini istedi. Ebû Hüreyre tırnaklarının ucundan süt akacak şekilde doyuncaya kadar içti. En son Allah Rasûlü içti. (Buhârî Rikak, 17; İbn Hanbel, II, 515) Zaten o, diğergâmlığı sebebiyle hiçbir zaman önce içen, ihtiyâcını ilk gören olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ashâb-ı suffe ve onların ihtiyaçları asla Hz. Peygamber'in gündeminden düşmezdi. Nitekim Gazzâlî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin benzer lâfızlarla kısmen naklettiği şöyle bir olaydan bahseder. Allah Rasûlü bir sefer dönüşü kızı Fatıma'nın kolunda gümüş bilezik görmüş ve bunu satıp bedelini suffalılara infak etmesini emretmişti (bk. İhyâ, IV, 232).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffa ashâbından dermanı kesilen biri birgün gelip Rasûlullah'a halini arzetti. Peygamberimiz de onu zevcelerine gönderdi. Müminlerin anneleri, "evimizde sudan başka bir şey yok" diye beyân-ı i'tizâr ettiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Kim bu açı yemeğine ortak eder?" diye ashâbına sordu. Ensar'dan bir kişi ayağa kalkıp: "Ben" dedi ve suffalı misâfiri alıp evine götürdü. Evinde eşinden "çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını" öğrendi. Sofrayı kurup lâmbayı yaktıktan sonra yemeği sofraya koydular, Yemeğe başlayınca ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürdü. Sâdece misâfirin yemesi için ortamı kararttı. Karı koca yiyormuş gibi yaptılar. Misâfir güzelce karnını doyurdu. Onlar aç sabahladılar. Sabah olunca ev sâhibi Allah Rasûlü'nün yanına gittiğinde ona buyurdu ki: "Bu gece Allah sizin hareketinizden memnûn oldu ve hakkınızda şöyle buyuruldu: "Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini özcanlarından üstün tutarlar." (el-Haşr, 59/9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğergamlık ve îsârın asr-ı saâdette sayısız örnekleri vardır. İkram edilen bir paça yemeğinin bütün komşuları dolaşıp nihâyet ilk verene kadar dolaşması bunun en güzel örneklerindendir. İbn Ömer bu devri şöyle anlatmaktadır: "Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızda hiç birimiz müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sâhip olmayı düşünmezdi. Şimdi öyle bir zamandayız ki altın ve gümüş bize müslüman kardeşimizden daha tatlı ve sevimli gelmeye başladı" (Mecmaü'z-zevâid, X, 285).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffalıların kendi aralarında da dünya temâyülü gösterip mal edinmeye kalkanlarını Allah Rasûlü pek hoş karşılamaz ve bunu onların içlerinde bulundukları irfan ve mânevî hâl ile bağdaştıramazdı. Nitekim İbn Hanbel'in rivâyet ettiği bir hadiste ashâb-ı suffadan biri ölmüş ve kefenlenmek için cübbesi sökülünce içinden iki altın çıktı. Allah Rasûlü bunu görünce: "İki dağlama aracı!" diye şaşkınlığını ve bu hâlden memnûniyetsizliğini ifâde buyurdu. (bk. Müsned, V, 252, 253, 258)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffalı bir kimsenin altın saklamasının iki sebebi olabilirdi: Ya zâhidlik, fakr ve tevekkül ızhârında samîmiyetsizlik, ya da dünya malına gönlünü kaptırıverme zaafı. Bu kadar ekonomik darlık ve mânevî varlık arasında bu tavrın izâhı zor görülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğergamlığın en şâhika örneklerinden biri de Yermük harbinde yaralılar arasında su ikramı sırasında yaşanan durumdur. Kan kaybı ile meydana gelen susuzluk duygusuna rağmen: "Su!" diye feryâd eden kardeşini kendine tercih eden deryâ gönüllü güzel insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defasında İbn Ömer'in canı balık istemişti. Hanımı çok nefis bir balık pişirdi. Tam sofraya oturacakları sırada kapıya bir dilenci geldi. Kokusunu aldığı balığı istedi. İbn Ömer derhal balığın dilenciye verilmesini istedi. Hanımı dilenciye para ve başka şeyler verip râzı edelim, dediyse de ona bir türlü balığı yediremedi. Neticede balığı dilenciye verdiler. (İbn Sa'd, Tabaket IV, 165)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün biz bu duyguları Allah Rasûlü'nün şu hadisinin rûhuna uygun olarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Allah Rasûlü buyuruyor: "Bir kişinin yiyeceği iki kişiye; iki kişinin yiyeceği dört kişiye; dört kişinin yiyeceği sekiz kişiye yeter." (İbn Hanbel, III, 301; İbn Mâce, II, 1084)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-99363408998213922?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/digergamlk.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4965715817790510003</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 21:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T13:34:46.390-08:00</atom:updated><title>KENDİNİ Egitmek</title><description>........İnsanoğluna verilen en önemli hususiyetlerden biri, hiç şüphesiz, merak ve araştırma duygusudur. Yeni yeni keşifler, bilgiler ve müşâhedeler, bize ayrı bir lezzet verir. Belki ferdî ve içtimâî terakkinin en önemli sebebi de insanın araştırıcı ve merak edici bir rûha sahip olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmezliklere doğru çıkılan yolculuklar, hem tedirginlik, hem de ayrı bir zevk verir. İlk nazarda hemen bilinemeyen ve kişilere göre değişkenlik arzeden bu alan, dînî literatürümüzde “Gayb” kavramıyla ifâde edilmiştir. Gaybin birçok çeşidi vardır. Kur’an-ı Kerim muhtelif âyetlerde, mutlak gaybın diğer bir ifadeyle gaybın tamamının (küllî gayb) ancak Allah tarafından bilinebileceğine dikkat çeker. Bununla beraber Allah’ın dilediği kullarını gaybî bilgilerin bir kısmından haberdar edebileceğine de ayrıca işâret edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın göklerde ve yerde bulunan nihâyetsiz âyet ve ibret levhalarını okuması teşvik edilmiş ve bu yolda araştırmalara âdetâ teşvik edilmiştir. Ancak özellikle geleceğe dair bilgi edinme arzularının zandan öteye geçmeyeceğine dikkat çekerek de, bu alanda dikkatli olunması istenmiştir. Fakat insanoğlu, bu nevi bilgileri elde edebilmek adına Kur’an ve sünnet tarafından pek de tasvip görmeyen birçok yollara da başvurmuştur. Meselâ cinlere, kâhinlere, falcılara ve medyumlara başvurmuş ve geleceğe ve bilinmezliklere bir ışık aramıştır. Bu çabalarından da büyük bir zevk almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı şekilde birçok mâneviyat yolcusu –ehlince pek itibar edilmese de- kalp gözünün açılmasına ve keşf ehli olmaya büyük değer atfetmiş ve bu hâle erişmeyi âdetâ hedef haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ve benzeri arayış sahiplerine hitaben İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- Hazretleri buyurur ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zâhiren gizlenmiş ayıp ve kusurlarını keşfetmen, sana gizli kalan gaybî bilgi ve hâdiselere muttali olmandan daha hayırlıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Rabbimiz: “Kendi içinizde de nice âyetler var; görmüyor musunuz?” (Zâriyât 21) buyurmak sûretiyle, insanın kendi dünyasını keşfe çıkmasına dikkat çeker. Bu âyette ifade edilen mânâ çerçevesine tedebbür ve tefekkürle yaklaşacak olursak diyebiliriz ki: Evet bir değil birçok âyetler var. İlâhî azamet ve kudret akışlarını sezebileceğiniz, kendinizin ne olup ne olmadığını görebileceğiniz sayısız âyetler var. Sizde bir mucize tesiri icrâ edecek nitelikte nihâyetsiz harikulade işâretler var. Ve siz esasen bu âyetleri keşfedebilecek fıtrattasınız. Bu istidat ve kabiliyete sahipsiniz. Ancak bu âyetleri görmek için kalpleriniz âmâ olmamalıdır. Zira esas körlük, baş gözünün körlüğü değil, göğüslerde bulunan kalplerin körlüğüdür. Baş gözü, kalp gözüne ancak bir gözlük olabilir. Bununla göklerde ve yerde Rabbin âyetlerini görüp anlamanız mümkündür; ancak kendi içinizdeki âyetleri görebilmek için basiret denilen gönül gözünüzün açık olması gerekir. Aksi halde iç dünyanızdaki yıldızları ve güneşleri müşâhede etmenizin imkânı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini unutan insan, daha çok başka şeylerin peşinde bir ömrü hebâ eder ve pek tabii olarak kendini de hebâ eder. Âriflerin ve hikmet ehli pek çok tefekkür erbâbının ifâde edegeldikleri: “Kendini tanıyan Rabbini tanır” gerçeği, insanlık tarihi kadar kadîm bir düsturdur. İnsanlığın en üstün mürebbileri olan Peygamberler ve mürşidler, insanoğlunun gözünü ve gönlünü öncelikle kendini keşfe doğru çevirmesini istemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarının ayıp ve kusurlarını keşfetme arayışı, Allah ve Rasülü nezdinde son derece çirkin ve hatta aşağılık bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilmiştir. Keşfetme bir tarafa, ortaya çıkan ayıp ve kusurların örtülmesi istenmiştir. Nitekim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter. ” buyrulmuştur. (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine buyrulmuştur ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müslümanların ayıplarının, gizli durumlarının peşine düşer, araştırmaya kalkışırsan, onların ahlâkını bozarsın veya onları buna zorlamış olursun. “ (Ebû Dâvûd, Edeb 37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi eksik ve kusurlarını gören kimse, onları telafi yoluna gideceğinden kendi kalitesini artırmış olacaktır. Kendini gören kul, nefsinin kendisine neler fısıldadığını iyi bildiği için kendi kendini aldatmaz. Başkalarının kusurları üzerinden pirim yapmak yerine, kendi eksikliklerini gidermek ve güzelliklerine güzellik katmak suretiyle Rabbi katında izzet ve şerefini artırır. Bu durum kalbî uyanıklığın ve gerçek zeki ve akıllı olmanın da bir nişânıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimize doğru seyahat edip orada karşılaşacağımız, kibir, hased, cimrilik, baş olma sevdası, kendini beğenme gibi zehirli şahsiyet virüslerini keşfedip temizlemek, insanların ayıplarına muttali olup onlara karşı sü-i zannımızı artıracak keşif halinden daha üstündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Gazâlî gibi âlim ve ârifler, insanın kendi başına kendisini keşfetmesinin çoğu zaman mümkün olamayacağını ifade etmişler ve Rabbânî âlimlerin, Kâmil mürşidlerin ve sâdık dostların bu konuda büyük bir yardımcı olduğunu beyan etmişlerdir. Bu itibarla nefse, kalbe ve rûhâ ait hastalıkların ve bunların tezkiye ve tedâvî yollarının hâzık tabipler eliyle olacağı gerçeği ihmâl edilmemeli, âleme nizam verirken kendimiz unutulmamalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4965715817790510003?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/kendini.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7956536995082174648</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 21:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T13:31:56.566-08:00</atom:updated><title>İBADET EĞİTİMİ...İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK</title><description>........İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK&lt;br /&gt;Mü’minin ibâdet hayatını Hak katında kıymetli kılan; onun yapıp bitirilecek sınırlı bir vazife gibi değil, ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcu olarak görülüp dâimî bir şekilde edâ edilmesidir.&lt;br /&gt;Nitekim Cenâb-ı Hak, cennet nîmetleri ikrâm edeceğini müjdelediği kullarının vasıfları arasında şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;“Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)&lt;br /&gt;“Onlar ki namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)&lt;br /&gt;İbâdetlerdeki devamlılık o kadar mühimdir ki, Efendimiz r bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:&lt;br /&gt;“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 18)&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe vâlidemiz de:&lt;br /&gt;“Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…”[4]&lt;/a&gt; buyurarak Efendimiz’in başladığı bir ibâdeti sürekli yaptığını, onu hiçbir zaman terk etmediğini bildirmiştir.&lt;br /&gt;Az da olsa devamlı ibâdet etmek, ilk bakışta basit ve yetersizmiş gibi görünse de, ona sabır ve istikrâr ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. Zira düşünmek lâzımdır ki, deryâları deryâ yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike ummân olur.&lt;br /&gt;Bu itibarla sadece mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde imkân varken ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.&lt;br /&gt;Fakat kul, ömrü boyunca ibâdet coşkusu içinde yaşayıp elinden geldiğince gayretli olursa, bu hâl, onun kalbindeki ibâdet niyetinin kararlılığı ve sonsuzluğu mânâsına geldiğinden, Cenâb-ı Hak da ona ebedî bir mükâfât lutfedecektir. Hattâ kul, elinde olmayan sebeplerle nâfile ibâdetlerini edâ edemediğinde bile, Cenâb-ı Hak kulunun gönlündeki kulluk arzusu ve niyeti hürmetine, o ibâdeti edâ etmiş gibi mükâfat verecektir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ&lt;br /&gt;“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)&lt;br /&gt;Müfessirler bu âyet hakkında; kulun bedeni amel işleyemez olduğunda, hattâ vefat ettikten sonra bile onun ecri; niyetindeki samimiyet ve sıhhatli zamanlarda gösterdiği gayret nisbetinde sonsuza kadar devam eder, demişlerdir.&lt;br /&gt;Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:&lt;br /&gt;“Bir kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması sebebiyle, yapageldiği nâfile ibâdetlerini îfâ edemezse, ona evinde sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)&lt;br /&gt;Bu sebeple sıhhat, fırsat ve imkân varken ibâdet ve sâlih amelleri îtiyad hâline getirip istikrarlı bir şekilde edâ etmeyi bir ganîmet bilmelidir.&lt;br /&gt;Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de ibâdetlere dâir emirler de, istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Yani ilâhî emirler, ibâdetlerin belirli bir zamanla sınırlandırılmayıp bütün bir ömür boyunca ifâ edilmesi gerektiğini beyân etmektedir.&lt;br /&gt;Ayrıca ibâdetlere karşı insana dâimâ gevşeklik ve tembellik veren şeytanı taşlamaya dâir ilâhî emir de istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Buna göre mü’min, her vesîleyle istiâze duâsını yaparak, yâni; أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ : “İlâhî rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allâh’a sığınırım.” diyerek ve amel-i sâlihlere, güzel ahlâka, ibâdet ve tâatlere rağbet ve gayret ederek dâimâ şeytanı taşlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7956536995082174648?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/ibadet-egitimiibadetin-kabulunun-delili.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5712769223240983169</guid><pubDate>Sat, 07 Nov 2009 21:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-07T13:29:03.470-08:00</atom:updated><title>Tasavvuf</title><description>........&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Nakşîlikteki vukuf-i adedî, zikri belli sayıda yapmak manasına mı gelir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Nakşîliğin önemli esaslarından biri olan Vukuf-i adedî, zikirde mürşidin tespit ettiği sayıya dikkat etmek, ölçüyü korumak, usule uymak, gerçek hedefe yönelmek ve böylece kalbi uyandırıp, Allah Teâlâ ile huzura ulaşmak manasına gelir. Zikir esnasında Hakk’ın farkında olmayı, zikri belli bir disiplin içinde yerine getirmeyi ifade eder. Yani salik zikir ve evrat konusunda tutarlı olmalı, kendine verilen virdi keyfince bazı günler az bazı günler çok yapmak yerine kendine verilen sayıya riayet etmelidir. Tasavvufi derslerde asıl olan manevi vazifeyi, tarif edilen zamanda ve sayıda yerine getirmektir. Bu tür sayı ile sınırlı zikirlerin sünnette de örnekleri vardır. Peygamber Efendimiz bize genel manada zikir çekmemizi tavsiye etmekle birlikte, belli zamanlarda sayı ile sınırlı zikirleri de sünnet kılmıştır. Mesela, namazlardan sonra otuz üçer kere yapılan “Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber” tesbihatları buna örnektir.&lt;br /&gt;Nakşîlik, insan hayatını disiplin altına almayı ve dinî veya dünyevî her işi, kişinin farkında olarak yapmasını sağlamayı hedefler. Bu sebeple Vukuf-u Adedî, mücerret sayı saymak değil; sayı çerçevesinde kalbî zikri derinleştirmektir . Hoca Alâeddin Attar Hazretleri:&lt;br /&gt;“Gayemiz, kemiyette çok zikir değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani şuurlu, huzurlu ve düzenli bir zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.” der. Disipline edilmemiş manevi hayatın yarardan çok zarar getireceği açıktır. Bu sebeple sufiler ‘vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir’, amaca ulaşamayışımız usule uygun hareket etmeyişimizdendir, derler.&lt;br /&gt;Burada başka bir mesele, Vukûf-i adedî anlayışının, günlük vird dışında salikin hiçbir zikir çekmeyeceği şeklinde bir manasının olmamasıdır. Salik günlük manevi evradını yaptıktan sonraki vakitlerinde elinden geldiğince zikirle meşgul olabilir, bu vakitlerde belli bir sayı yoktur, istediği kadar zikirle iştigal edilebilir. Zaten tarikatların asıl amacı insanın zikr-i daim seviyesine ulaşması, her anını Hakk Teala ile beraber ihsan şuurunda yaşamasıdır. Önemli olan günlük virdi yerli yerince yerine getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Bazı tarikatların salikleri “Bizim ihvana ahirette azap dokunmayacak veya kıyamette şeyhimiz bizi cehennemden kurtaracak” gibi inançlara sahiptirler, bunlar ne ölçüde doğrudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bazı salikler kendi tarikatlarını yüceltmek veya nefislerinin işlediği hataları meşrulaştırmak için “falanca şeyhi gören veya ona tabi olana ateş dokunmaz” gibi iddialarda bulunurlar. Bu tür görüşleri islamî açıdan savunmak mümkün değildir ve bu iddialar ancak şeytanın aldatmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) öz kızı Fatıma (r.a) için “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ben sana Allah katında bir fayda veremem, sen Allah’tan canını satın almaya bak” demiştir. Yine cennette kendine komşu olma hususunda ısrarcı olan bir sahabesine “Sen de çok secde ederek bu konuda bana yardım et.” buyurmuştur. Yani Hz. Peygamber (s.a.v) bile kimseye amel işlemeden meccanen bir kurtuluş vaat etmemiştir.&lt;br /&gt;Ne var ki bu tür sözler tamamen de manasız değildir, eğer salik kâmil bir mürşide tabi olur ve onun İslâm’ın ölçülerini hatırlatan tavsiyelerini yerine getirirse bu durumda ona ateş dokunmaz. Daha doğrusu salik kendini cehenneme attıracak bir amel yapamaz hale gelir. Çoğunlukla müşahede edilir ki kâmil bir mürşide bağlanan ve günahlarında ısrarcı olmayan müminler de kendilerini koruma hassasiyeti içinde olmuşlardır. Ayrıca bu sahada bazı sufilerin iddiaları ise Allah Teala hakkında bir hüsn-i zan kabilinden kabul edilmelidir. Yoksa salikin hiçbir amel işlemeden bir manevi yola intisap ederek bununla övünmesi, hatta bundan cesaret alarak günahları işleme konusunda cesur olması tamamen nefsin aldatmacasından ibarettir. Maalesef bu tür boş iddialar sadece tarikatlar arasında değil, bazı cemaatler, siyasî partiler veya itikadî mezhepler arasında da görülebilmektedir. Allah Teala böyle boş iddialarda bulunan beni İsrail kavmini şöyle yalanlar: “İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 2:80-81) bu ayet-i kerime her ne kadar beni İsrail hakkında nazil olmuş ise de, mana itibariyle şüphesiz hepimizi içine alır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Risale-i nur sohbetlerine düzenli olarak devam eden biriyim. Böyle iken bir tarikata intisap etmem doğru mudur?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İnsanın farklı manevi kaynaklardan beslenmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Zira farklı cemaatler ayrı birer din olmayıp sadece İslam’ın iyi yaşanmasına zemin hazırlayan birlikteliklerdir. Ayrıca Rasale-i Nur talebeliği ve tasavvuf farklı sahalarda hizmet vermekte olup, her birinin kendine mahsus güzellikleri vardır. Bir salikin nasıl ki Risale-i Nur külliyatını okuması faydalı ise, aynı şekilde bu tür eserleri okuyan insanların da manevi ders alması o kadar faydalıdır.&lt;br /&gt;Bazı çevrelerde sıkça kullanılan “Zamanımız tarikat zamanı değil” sözünü, sadece ferdi kemalatla uğraşmanın yeterli olmadığı şeklinde anlamak gerekir. İslam bütün insanlığa gelmiş bir din olup sadece kendimizi kurtarmaya çalışmak manasına bir tasavvuf anlayışı makbul değildir. Sufilerin ferdi kemalatı öncelemeleri, sosyal görevlerini ihmal etmek için değil onları daha iyi yerine getirmek içindir. Zira belli bir olgunluğa erişmeyen insanlar İslam’a hizmet ederken faydadan çok zarar da getirebilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Rabıta bir ibadet midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rabıta bir ibadet değildir, insanın gönlünü havatır ve duygulardan temizlemek ve onu huzuru kalp ile ibadete hazırlamak için Nakşilerin geliştirdiği bir metottur, vesiledir. Aslında rabıtaya duyulan ihtiyaç aklın yapısı ile yakından ilgilidir. Nasıl ki kalb hiçbir zaman kan pompalamaktan geri kalmaz, aynı şekilde akıl da hiçbir vakit düşünmeden edemez. İnsan lüzumlu lüzumsuz her tür konuyu düşünür durur ve bundan dolayı da dikkatini uzun süre bir yerde toparlayamaz. Nakşilik bu dağınıklığa engel olmak ve onu kontrol altında tutabilmek için sâlikin kâmil bir şahsa rabıta yapmasını tavsiye etmiştir. Böylece süfli arzu ve eşyaya olan tabii rabıta, ulvî konulara transfer edilmek istenmiştir. Rabıtanın mahiyeti ise daha sonraki sayılarda ele alınacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5712769223240983169?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/tasavvuf.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7145399274746002301</guid><pubDate>Sat, 12 Sep 2009 15:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-12T08:42:05.230-07:00</atom:updated><title>Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî</title><description>........&lt;br /&gt;Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Aklansın.. Ölümün kara düşleri,&lt;br /&gt;Korkuları, umutlara döndürsün.&lt;br /&gt;Rahmetinle, her damlası&lt;br /&gt;Cehennemler söndürsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Cennetler berâtı inci damlalar,&lt;br /&gt;Secdelerde seller gibi çağlasın.&lt;br /&gt;Etrafımda haşre kadar melekler,&lt;br /&gt;Sevinçlerle ağlasın...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Eritsin.. Buzlarını gafletin,&lt;br /&gt;Gönül ufukları, nûra bürünsün.&lt;br /&gt;Açılsın da cehlin kara perdesi,&lt;br /&gt;Gerçek görünsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ’dan,&lt;br /&gt;Hidâyet selleri, sineme dolsun.&lt;br /&gt;Her damlası Mahşer Günü&lt;br /&gt;Şâhidim olsun...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Esmâ’ndaki ‘Doksandokuz’ aşkına,&lt;br /&gt;Semâlardan gufranını indirsin.&lt;br /&gt;Hesap günü, titreşirken Mîzan’da,&lt;br /&gt;Hicâbımı dindirsin...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,&lt;br /&gt;Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.&lt;br /&gt;Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı&lt;br /&gt;Bir lâhzada açılsın...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Sabahı beklerken, berzâh gecesi,&lt;br /&gt;Selâm sellerine dönsün köpürsün.&lt;br /&gt;Kabir toprağımdan, Mahşere kadar,&lt;br /&gt;Azap kirlerini silsin süpürsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî&lt;br /&gt;Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,&lt;br /&gt;Bütün zerrelerim, Kur’ân’la dolsun.&lt;br /&gt;Ve Mahşer’de, şu tövbekâr bedenim,&lt;br /&gt;Şehitlerle haşrolsun...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7145399274746002301?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/oyle-bir-gozyas-ver-ki-ya-rabbi.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6013992003277706951</guid><pubDate>Sat, 12 Sep 2009 15:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-12T08:39:14.813-07:00</atom:updated><title>Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak</title><description>........&lt;br /&gt;Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Hak ile beraberlik için ağyârdan/masivâdan kurtulacağın ânı gözetlemek, beyhûde bir bekleyiştir. Bu hal, hakikatte seni yâr ile beraberlikten alıkoyan gizli bir tuzaktır. Sen sen ol da, O seni nerede ve hangi halde bulunduruyorsa, orada O’nunla olmanın hazzına var ve hâline bürün!” &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-&lt;br /&gt;Şu kesret âleminde, meşgaleler anaforunda, bir o yana, bir bu yana savrula savrula, ayakta durmaya çalışan bir insan, esasen ne acınacak bir haldedir! Her şeye bir ilmek atarak, örümcek misali kendi etrafında bir ağ ören ve sonra da bu esaretini görmeyip, kendini güvende hisseden bir kimse, ince düşünülürse ne şaşkın bir varlıktır! Hak’tan gayri var zannedilen dayanak ve dostlukların gerçekte bir sığınak ve barınak olamayacağını Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurur:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Allah dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu; ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.” &lt;/strong&gt;(Ankebût Sûresi, 41)&lt;br /&gt;Gaflet, hakikatten habersiz yaşamaktır. Gafletin devamlılığı akıl, idrak ve basiretin kapanması ve insanın şu âlemde körebe oyunu misali bir hayat sürmeye mahkûm olmasıdır. Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle:&lt;br /&gt;Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,&lt;br /&gt;Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum&lt;br /&gt;Gafleti doğuran ve çoğaltan unsur, genel anlamda “Allah dışındaki her şey” diye ifade edilen “mâsivâ” ise de, özel anlamda meşgalelerimizdir.&lt;br /&gt;Evlâd ü ıyâl kaygısı, mal-mülk sevdâsı, maişet derdi, oyun-eğlence tutkusu, dost ve arkadaş ilgisi gibi daha nice meşguliyetler vardır ki, insanı çoğu zaman Hak’tan gafil kılar. İbn Atâullah işte tam bu hususa dikkat çekerek, bu meşgalelerden bir gün kurtulup da Hakk’a döneceğini düşünen insanın, gerçekte kendini aldattığına işaretle: “Bu bekleyiş beyhûde bir bekleyiştir. Sen sen ol da, içinde bulunduğun her hal ve durumda Yâr-i hakiki olan Mevlâ ile olmanın yolunu bul” tavsiyesinde bulunur. Zira hayat devam ettikçe meşgale bitmeyecektir. Yarın diyen de kaybedecektir.&lt;br /&gt;Rabbimiz kulunun kendinden kopmaması gerektiğini her fırsatta vurgular. Nimetler, musibetler, zinetler, ihtiyaçlar hiçbir zaman Hakk’a perde değil, tam aksine O’nunla beraberliğe hem birer vesile, hem de sebep olmalıdır. Şu âyetler tam da bu konulara dikkat çekmektedir:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı” (Tekâsür Sûresi, 1)&lt;br /&gt;“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın! Her kim öyle yaparsa, İşte onlar, hüsrana düşenlerdir.” (Münâfikûn Sûresi, 9)&lt;br /&gt;“Öyle erler vardır ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 37)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mü’minin etrafında döndüğü odak nokta, mal-mülk değildir, evlâd-ü ıyâl değildir, zevk u safâ  değildir; fakat mü’min bu meşgalelerden kopuk da değildir. Esas olan şudur: Mü’min insan, Allah’a bağlılığı ana merkez kabul etmiş ve her şeyi de O’na göre konumlandırmış kişidir. Allah’tan kopunca savrulacağının farkındadır. Zihin dünyasının karmaşıklığı, duyguların anaforu, ilgi ve ilişkilerin rastgeleliği, gönül dünyamızda Allah’a bağlılığın merkez ilgi odağımız haline getirilemeyişindendir.&lt;br /&gt;Kâmil bir kulluk için meşgalelerden kaçmak gerekmiyor, onları askıya almak da gerekmiyor. Hayatın içinde, ama Mevlâ’dan kopmadan ve hatta tüm varlık ve hâdiseleri O’nunla beraberliğe bir vesile kılarak, Hakk’a kurbiyetin manevî lezzetini tadabilmenin yolunu bulmalıdır. Zira Yâr’ı ağyârsız aramak, dikensiz gül aramak gibidir, denilmiştir.&lt;br /&gt;Hayat takvimimizin son yaprağını bilmiyoruz. Gündüzün vazifesini geceye, gecenin sorumluluğunu gündüze ertelemek, bir aldanış ve gaflet işaretidir. Sehl bin Abdullah el-Tüsterî’ye sordular:&lt;br /&gt;“-Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur yüzü görür?” Buyurdular ki:&lt;br /&gt;“-İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”&lt;br /&gt;Darlıkta ve bollukta, sıhhatta ve hastalıkta, hulasa her halde Mevlâ’ya yönelebilmek ve kazançlı çıkmak mümkündür. Hangi hal, hamd ve şükür istiyor, hangi durum sabrı, tevekkül ve rızayı gerektiriyor basiretle keşfedebilmelidir. Günaha düşülünce istiğfara yönelmeli, musibete düçar olunca, dua ve sabra sarılmalı, her bir nimet için de şükür duygularımızı Rabb’e sunabilmelidir. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ”&lt;/em&gt; (Müslim, Zühd 64)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hülâsa, ağyârla meşguliyetimiz bizi Yâr’dan koparmamalıdır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6013992003277706951?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/agyar-derdiyle-yardan-uzak-kalmak.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5197031347007404159</guid><pubDate>Sat, 12 Sep 2009 15:34:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-12T08:35:43.512-07:00</atom:updated><title>TEVBE</title><description>........&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tövbe (=Tevbe):&lt;/strong&gt; Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kabahatinden, kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmek ve vicdanında meydana gelen çirkinliğinden dolayı terk etmek anlamına gelir.1 Tövbe, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması ve kişinin kendisini yenilemesidir. Bu anlamda tövbe, Allah’ın gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınma demektir.&lt;br /&gt;Tövbe, Hz. Adem’le başlamış, nefis ve şeytana karşı kulluğun bir göstergesi olarak kıyamete kadar da devam edecektir.&lt;br /&gt;Nasûh kelimesi ise sözlükte “en halis, en safi ve en içten” anlamına gelir. Ayrıca bu kelime yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran manasını da içine almaktadır. Şu halde tövbe-i nasûh, hüsn-i niyet ve hulus-i kalb ile ciddi ve yürekten tövbede bulunmak demektir.&lt;br /&gt;Ayrıca tövbe-i nasûh başkalarına nasihat ediyor gibi güzel örnek olmak anlamlarını da taşımaktadır. Nitekim kul, günah ile kirlenirken, tövbe ile temizlenebilmektedir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ey İman edenler! Tövbe-i nasûh, ile Allah’a tövbe edin (dönün)”2&lt;/strong&gt; buyurmaktadır.&lt;br /&gt;Her insan mutlaka hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı ise hemen tövbeye koşanlardır.3&lt;br /&gt;Tövbe, şeytanın insan üzerindeki hakimiyetinin sona ermesini ve insanın hakiki hürriyetine kavuşmasını ifade eder. Günah, nefsin ve şeytanın insanı aldatması, tövbe ise, iradenin azgın nefse ve şeytana tokat vurmasıdır. Tövbe, insanda günahların meydana getirdiği yaraların iyileştirilmesi gayretinin göstergesi olup, sadece kanı durdurmaya yönelik geçici bir pansuman olmamalıdır. Bilakis tövbe, insanın içiyle beraber dışının da temizlenmesi ve onarılması demektir. O halde tövbe, hastalıktan ta&amp;shy;ma&amp;shy;men kur&amp;shy;tul&amp;shy;maya ve ya&amp;shy;ra&amp;shy;nın hiç izi kal&amp;shy;ma&amp;shy;yacak şekilde kö&amp;shy;kü&amp;shy;nü kurutmaya yö&amp;shy;ne&amp;shy;lik sürekli bir tedavi şeklidir.&lt;br /&gt;Peygamberimizin (s.a.v) &lt;strong&gt;günde yetmiş veya yüz defa tövbe ve istiğfar etmesi4&lt;/strong&gt; ümmetine töv&amp;shy;be&amp;shy;deki hikmeti ve istiğfarın sürekliliğini göstermektedir.&lt;br /&gt;Nefsi emmâre, insanın şerre karşı meyillerini ha&amp;shy;re&amp;shy;ke&amp;shy;te geçirerek, günahı cazip ve masum göstermeye çalışır. Fakat akıllı ve iradesi kuvvetli bir insan bu aldatma ve tuzaklara düşmez. Şerre karşı meyillerin kesilmesi ise ancak tövbe ve devamlı istiğfarla mümkündür.&lt;br /&gt;Bazı günahlar vardır ki, kolumuza dökülen bir bardak kaynar suya benzer. Bazı günahlar kolumuzun kırılması, bazıları ayağımızın kopması, bazıları da kalbimize giden damarların tıkanmasına benzer. Böyle durumlarda yaranın küçüklüğüne bakılmadan hemen müdahale edildiği gibi, günahların arkasından da hemen samimi bir şekilde tövbe yapılmalıdır. Zira tövbe edilmeyen günahlar, tedavi edilmeyen hastalıklara benzemektedir. Nitekim tedavi edilmeyen hastalıklar kalıcı izler bırakır ve bir süre sonra insanın ruhunu sararak, kanser gibi amansız ve çaresiz hale gelebilir. Şu halde küçük de olsa günahlar hafife alınmamalıdır. Bir rivayette “Tövbe edilen hiçbir günahın büyük kalmadığı, ısrarla işlenen hiçbir günahın da küçük olmadığı”5 haber verilmektedir. Günahı imtihan olarak veren Cenab-ı Hak, tövbe imkanını da ihsan ederek, kullarına rahmetinin genişliğini göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.v) de “Günahından tövbe eden, günahsız (günah işlememiş) gibidir”6 buyurarak, Cenab-ı Hakkın engin rahmetine işaret etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Ragıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 83. 2) Tahrim 66/8. 3) Bkz. Tirmizi, Kıyame, 49. 4) İbn Mace, Edeb, 57. 5) Aclunî, Keşfü’-Hafa, II, 508. 6) İbn Mace, Zühd, 31.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5197031347007404159?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/tevbe.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7121091649518392682</guid><pubDate>Sat, 12 Sep 2009 15:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-09-12T08:30:44.432-07:00</atom:updated><title>Uykuyu Ne Yapmalı?&lt;/</title><description>&lt;strong&gt;Uykuyu Ne Yapmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Kitap ve sünnete uyarak kurtuluş mümkün değil mi ki tarikatlara ihtiyaç oluyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İslam tasavvufunun gerçek amacı kitap ve sünneti gerçek manada, can u gönülden yaşamak ve bu yolda nefsimizin tuzaklarını etkisiz hala getirebilmektir. Bu sebeple sufi için seyr-i süluk esnasında üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli mevzu kitap ve sünnetin ahkamı; yani dinin emir ve yasaklarıdır. Başka bir deyişle, tarikat şeriatın hizmetindedir, onun vazifesi şeriatın eksiksiz yerine getirilmesine yardımcı olmaktır.  &lt;br /&gt;Şüphesiz ki bir insan Kitap ve Sünneti kendi başına yaşayabiliyorsa onun için tarikata ihtiyaç yoktur, bu insanlara illa da senin kurtuluşun tasavvuftadır demek doğru değildir. Başka bir deyişle tarikat bir araçtır, amaç değildir, hedefe başka bir yolla ulaşabilen insana illa o metodu bırak buraya gel demek doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Kitap ve Sünnetin yaşanmasında ciddi bir eğitim gerektiği de açıktır. Pek çok insan en basit konuda bile nefsinin iğvasından kurtulamamakta, vazifelerini ihmal etmektedir. Zekâtın en ince ayrıntılarını bildiği halde zekât veremeyen Müslümanlar, gıybetten ve haram işlemekten kendini alamayan ilim sahiplerinin sayısı hadislerde de geçtiği üzere hiç te az değildir. Bu sebeple kitap ve sünneti yaşamada zühd ve takva yolu demek olan tasavvufun rolü inkâr edilemez. Geçmişte ve günümüzde yetişen ve kitap ve sünneti en ince detaylarına kadar dikkatle yerine getiren Allah dostları hep bu ocaklardan yetişmiştir. Bu sebeple kitap ve sünneti tasavvuftan birbirinden ayrıymış gibi görmek yanlış bir tutumdur. Bu ikisinin olmadığı bir yerde tasavvuftan da bahsedilemez. Tasavvufa duyulan ihtiyaç sadece bunların daha kolayca yaşanmasından ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Mürid dersinin değişmesi kemalatına da işaret midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mürid manevi seyrinden daima mürşidini haberdar etmeli, virdini çekerken yaşadığı tecrübeleri mürşidi ile paylaşmalıdır. Bu konuda hatırlanması gereken başka bir mesele de bazı sufilerin ders değişme ve geçme hususuna fazlaca önem verirken, tarikatın esas amacı olan Allah’ın sevdiği güzel ahlaklı bir kul olma mevzusunu ihmal etmeleridir. Öyle ki bu kimseler ders geçmeyi tek amaç haline getirerek, manevi terbiyenin amaçladığı pek çok güzel hasleti göz ardı ederler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi terbiyede aslolan ders değiştirmekten çok halimizi güzelleştirmek, yani kötü hal ve ahlakı, güzel hal ve ahlak ile değiştirmektir. Eğer çekilen virdler bir insanın manevi gelişimine takviye, ahlakının güzelleşmesine vesile olamıyorsa, salik hakiki manada ilerleyememiştir. Dersi değiştikçe salikin şefkati, cömertliği, hizmeti, diğerkâmlığı ve ibadete şevki de artmalıdır. Meseleyi sadece vird ve ders değiştirmek olarak görmek tasavvufun ruhuna uygun düşmez. Salik derslerini vaktinde ve dikkatlice ifa ederken, bunların içinde derc edilmiş olan ahlaki kemalatı da elde etmeye çalışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Manevi virdimi yerine getirirken kısa bir süre sonra çok uykum geliyor, ne yapmalıyım?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Maneviyat büyükleri seher vakti derslerine hazırlığın gündüzden başlamasını tavsiye etmektedirler. Buna göre gün boyu her türlü yanlış işten kaçınılmalı, yemekler fazla ağır yenmemelidir. Yatsı namazını edadan sonra herkes kendi durumuna göre uykusunu tam alabileceği bir vakitte istirahate çekilmelidir. Geç bir vakitte yatılınca, insanın seher vakti ibadete kalkabilmesi son derece güç olacaktır. Bunlara rağmen hala manevi dersler yerine getirilirken uyku basarsa abdest tazelemek, evde biraz dolaşmak, odayı aydınlatmak gibi uygulamalarla uyku giderilmeye çalışılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Bir Müslüman bir manevi yola girmeden kendi kendine zikir çekebilir mi? Zikir telkini ancak bu işle görevlendirilmiş kimselerden mi alınır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz ki Kur’an ve Sünnette tavsiye edilen her tür zikri çekmek son derece faydalıdır ve zikredene büyük ecirler kazandırır. Bu zikirler kimsenin tekelinde değildir. Hatta bir insanın ayağı taşa takılsa da Allah dese bundan da ecir alır. Bununla birlikte ibadetten sevap almak ile ona devam neticesinde manen gelişmek arasında çok fark vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir misalle konuyu açmak gerekirse bugün bin çeşit diyet listesi ortalıkta dolaşmaktadır, şüphesiz bunların pek çoğu sağlığa faydalı şeylerdir ama bunların kime ne oranda faydalı olacağına ancak doktor karar verebilir. Bundan dolayı zikir telkinini, belirli manevi mertebelerden geçmiş maneviyat rehberlerinin vazifelendirdiği birinden almak insanın manevi gelişimi açısından elzemdir. Aslında bu kural sadece maneviyat sahasında değil, maddi sahada da değişmez. Bugün pek çok insan sokaklarda futbol oynamaktadır ama bu konuda en iyi olanlar ciddi bir futbol kulübüne girip, usta futbolcuların gözetiminde eğitim alanlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda başka bir tehlike de zikirleri tek başına çeken kimselerin bazı yanlışlıklara düşebilmesidir. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikrin çeşidini seçerken yanılabilir veya uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir,  şeytan müdahale ederek zikir edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir. Bu sebeple gerçekten manevi bir gelişim arzu edenler işi ehlinden almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: İnsan kendi başına nefs-i mutmainne mertebesine ulaşabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu tür yüce makamlara ulaşanlar ya bir peygamber ya bir âlim gibi illa bir rehber vasıtası ile bunu başarmıştır. Gerçekten insan ruhu gelgitleri ve fırtınaları çok şiddetli olan ve hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir varlıktır. İnsan yabancısı olduğu bir şehirde bile rehber olmadan yolunu bulamaz iken, ruh âleminde böyle başıboş gitmek ne kadar doğru olur. Bu sebeple insan ciddi bir manevi terbiyeye girmeden bu tür yüce makamları -Allah’ın özel ihsanları hariç- elde edemez.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7121091649518392682?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/eg-cevaplar.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7334864192180727786</guid><pubDate>Fri, 14 Aug 2009 18:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-14T11:20:01.885-07:00</atom:updated><title>Hayatın Her Alanını İslâm İle Dokumak</title><description>........&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hayatın Her Alanını İslâm İle Dokumak&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kaynağını vahiyden alan ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvveti ile şekillenen İslâm Medeniyeti, bütün bir insanlığı aydınlatmış, ihyâ etmiştir. Bu zengin medeniyetten gıdasını alarak beslenen Ebû Hanîfeler, Ali Kuşçular, İbn-i Sînâlar, Pîrî Reisler, Fâtih Sultan Mehmetler ise, insanlığa güzel hizmetlerde bulunmuş, tarihte silinmez izler bırakmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeniyetimizin ve bu önderlerimizin başarılarının temelinde iki kıstas vardır. Bu iki kıstas, kıymet ve orjinalliğinden hiçbir şey kaybetmeden dâima canlı ve taze kalmış ve her yüzyılda insanlara ışık ve rehber olmuştur. Bunlar, Âlemlerin Rabbi’nin inzâl buyurduğu “Kur’ân-ı Kerîm” ve terbiyesini Rabb-i Rahîm’in yaptığı Peygamber Efendimiz’in “Sünnet-i Seniyye”sidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki kaynaktan lâyıkıyla beslenen ecdâdımız, dünyanın dört bir tarafına iyilik, güzellik, adâlet, hak ve hukuk götürmüş; siyahı, beyazı, kölesi, câriyesiyle eşref-i mahlûkât olan insana gereken değeri vermişlerdir. Hatta fethettikleri bölgelerin tarih, kültür, örf ve an’anelerine saygı duyarak iyi ve güzel olanlarını harmanlamış ve köklü medeniyetler oluşturmuşlardır. Bizler, bu kadîm medeniyetlerin mirasçıları ve bu dâhilerin torunlarıyız. Onların açtığı aydınlık çığırların takipçileriyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zengin medeniyetimizi, güçlü kimliğimizi hazmedemeyen ve topraklarımızda yıllardır gözleri olan kadîm hasımlarımız, son yıllarda “modernizm” adı atında; “mutlu hayat, keyifli oyun ve eğlence” projeleri ürettiler. Bunun için öncelikle en kuvvetli silahları olan yazılı ve görüntülü medyayı kullanarak özellikle gençlerimizi asılsız, sahte, renkli boyalarla, boş söz ve oyunlarla oyalamaya/kandırmaya çalışmaktalar. Aynen Mekke’de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mesajının yayılmasını engellemek isteyen müşriklerin yaptığı plan gibi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşrikler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke’de çığ gibi büyüyen İslâm halkasını önleyebilmek için plan üstüne planlar kurarken aralarında söz alan Nâdir bin Hâris şöyle söyler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ey Kureyşliler!.. Bir gerçeği kabul etmeniz gerekir ki; aranızda yaşayan Muhammed en doğru, en dürüst ve emîn kişidir. Sizin dediğiniz gibi bir kâhin, sihirbaz, şâir ve mecnûn değildir. Bunlarla halkın dikkatini ondan kaçıramazsınız. Bakın!.. Ben, size O’nunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim.” der ve sonra da Mekke’den ayrılıp Irak’a gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradan şarkıcı kızlar, masal ve efsânelerle düzenlenmiş eğlence grupları getirir. Bir kimsenin, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etkisi altına girdiğini işittiğinde, şarkıcı kızları şöyle bir tâlimatla ona musallat eder: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−&lt;strong&gt;Onu yedir, içir, şarkınla öyle bir ağırla ki; diğer taraftan kopup seninle hemhal olsun!..”&lt;/strong&gt; (İbn-i Hişâm, c.I, s. 320)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün aynı plan, modernleşmiş bir şekilde televizyon kanallarından, internetten ve sokaklardan yapılmakta!.. Günler öncesinden tatil, deniz, eğlence şölenleri vs. sûretinde çocuklarımızın/gençlerimizin beyinlerine sözlü ve görüntülü olarak empoze edilmekte... Gâye; yıllardır Kur’ân ve Sünnet’ten tâviz vermeden yaşayan Müslümanların evlatlarını dinlerinden, îmânlarından uzaklaştırmak, bu değerleri en azından unutturmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlenme; insânî özelliklerimizden (fıtrattan) kaynaklanan bir istek ve ihtiyaçtır. Beşerî yapının gereği olan hiçbir istek ve ihtiyaç, dinde cevapsız bırakılmamıştır. Fakat bu isteklerin tatmini, sorumsuz ve sınırsızca olmamalıdır. Günlük hayatın çeşitli problemleri karşısında yorulan, bunalan ve sıkılan insanın, meşrûiyet sınırları içerisinde Allâh’ın arzının mavisini (denizini), yeşilini gezmesi, eğlenmesi, dinlenmesi güzeldir. Hatta bunlar Rabbimizin esmasını (isim ve sıfatlarını) tefekkür etmek, tesbih etmek, tahmid etmek bâbında tavsiye de edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de seferlere giderken kur’a yoluyla eşlerinden birisini yanlarına alarak, zaman zaman da ashabıyla sohbet ederek/eğlenerek gitmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz, dünya hayatında meşrû olan her şeyi bize serbest bırakmış, en güzel şekliyle faydalanmamızı istemiştir. Yalnız müslüman; düzenli, disiplinli, sorumlu, Rabbine Peygamberine itaatte kusur etmeden, her dâim etrafına faydalı, hayırlı işler yapan şahsiyetli insan demektir. O, İslâm büyüklerinin öğrettiği ahlâk ve hayâ dairesinin dışına çıkmayan insandır. Onların kanlarıyla ve kalemleriyle kazanıp “Edep yâ hû” diyerek bize bıraktıkları toprakları, ruhlarını incitmeden bekleyen insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere, âlimlerimiz, büyüklerimiz de gezmişler, birbirlerine şaka ve oyunlar yapmışlardır. Medîne’de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i karşılama törenlerinde okunan şarkılar, düğünlerde söylenen şiir ve mersiyeler, bunlara en güzel örnektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bir insanlığa rehber olarak gönderilen Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatı, ibâdet ve tâatlerle dolu olduğu gibi aynı zamanda oyun, şaka ve bilmecelerle de aktiftir, eğlencelidir. Peygamber Efendimiz, tebliğini bazen bir bilmeceyle, bazen bir latifeyle bazen de mersiyelerle yapmıştır. Meselâ bir gün çevresindekilere şöyle bir soru sorar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman’ın bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir?” (Buhârî)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Arapların tanıdıkları ve özelliklerini çok iyi bildikleri hurma ağacını, “müslüman”a benzetmesi, karşılaştırma yapması, insanları muhâkeme yapmaya, aynı zamanda eğlendirmeye yöneliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öğretmek istediği bir konuyu bazen de mîzah yolu ile anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi ihmal etmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün yaşlı bir kadın, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Yâ Rasûlullâh! Cennete girmem için bana duâ eder misiniz?” dediğinde, Peygamber Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez!..” demiş; kadın üzülerek ağlamaklı hâle gelince de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (gülerek): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Üzülme, sen yaşlı olarak değil, bir genç kız olarak cennete gireceksin!..” buyurmuştur. (Buhârî) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in meşrû eğlence faaliyetlerini de men etmediğini, hatta bizzat içinde yer aldığını belirten bir olayı şöyle nakleder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir bayram günüydü. Siyâhîler, mescidde kılınç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Rasûlullah’tan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa O (kendiliğinden) mi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Seyretmek ister misin?” buyurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Tabiî!” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu hâlde durduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ey Erfideoğulları, göreyim sizi (oynayın)!” diyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben usanıncaya kadar böyle devam ettik. Usandığımı fark edince:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Yeter mi?” buyurdular. Ben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Evet!” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Öyleyse haydi git!” buyurdular.” (Buhârî, İydeyn, 2-3) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtevâ ve söz açısından ahlak ve terbiye sınırları içerisinde mersiye ve benzeri müziklerin dinlenilmesine de müsâade etmiştir. Buna en güzel örnek de sahabeden güzel sesiyle coşkulu şarkılar söyleyen Enceşe’dir. &lt;br /&gt; Enceşe, Vedâ Hutbesi dönüşünde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’inhanımlarının bulunduğu develeri sürmektedir. Bir ara develeri heyecanlandırıp hızlandıracak derecede coşkulu şarkı söylemesi karşısında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: &lt;br /&gt; “−Ey Enceşe!.. Şişeler (hanımlar) için yavaş, yavaş... (Aman dikkat zarar görmesinler)!..” (Buhârî, Edeb, 90-95)diyerek meşrû ölçüler içerisindeki mûsikîye de göz yummuştur. &lt;br /&gt; Aynı şekilde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir Kurban Bayramı günü, Hazret-i Âişe’nin yanına girmişti. Ensardan iki kız çocuğunu (veya câriye) def çalarak mersiyeler okur bir hâlde gördü. Bunlara hiçbir şey demeden, sırtı dönük olarak, üstünü de bir örtüyle örtmüş olarak uzandı. &lt;br /&gt; Biraz sonra içeri giren Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-: &lt;br /&gt; “−Bu ne hâl? Allah Rasulü’nün yanında şeytan nâmeleri mi?” diye kızınca, yattığı yerden üstündeki örtüyü atarak doğrulan Allah Rasûlü: &lt;br /&gt; “−Onları bırak!.. Her milletin bir bayramı vardır. Bugün de bizim bayramımızdır.” (Buhârî, 3/151)buyurarak müsaade ettiğini söylemiştir. &lt;br /&gt; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- düğünlerde kadınların kendi aralarında alçak bir sesle def çalarak oyunlar oynamalarına/eğlenmelerine de rızâ göstermiştir. &lt;br /&gt;İbni Mâce bildiriyor ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe, Medineli bir yakınını evlendiriyordu. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Kızı gelin ettiniz mi?” diye sordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Evet.” dediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe; “Hayır!..” deyince, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ensar arasında böyle günlerde eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi: «Size geldik, size geldik. Bize şenlik, size şenlik!»” (İbn-i Mâce, Nikâh, 1900)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu örneklerden anlıyoruz ki; dînimiz; fıtrattan gelen oyun, eğlence isteğini ve insanlara iyilik, güzellik, huzur ve sükûn aşılayan mûsikîyi hiçbir zaman yasaklamamıştır. Bunlar, bizzat Peygamber Efendimiz’in zamanında da yapılmıştır. Yalnız asıl olan; bütün bunların helâl ve meşrû dâireler içerisinde olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tabiî ki eğleneceğiz, ama sırf dünyevî istek ve arzuları tatmin etmek, kendimizi ve diğer insanları sefâhat ve günaha sürüklemek için değil; hayatımızın her ânının bir imtihan ve kazanç vesîlesi olduğu düşüncesiyle, tâat ve tesbih ile...&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7334864192180727786?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/hayatn-her-alann-islam-ile-dokumak.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3768525667962972456</guid><pubDate>Fri, 14 Aug 2009 18:13:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-14T11:16:48.148-07:00</atom:updated><title>KIymetli Genç İnsan!</title><description>........&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eğlen ama gâfil olma, dinlen ama âtıl olma,&lt;br /&gt;Bir velîye esîr ol gel! Sen sen ol, sende hapsolma! &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sen, büluğ çağına girmekle, çocukluğu da sona ermiş bulunan; Allah katında, yapmaması gerekirken yaptıklarından ve yapması gerekirken yapmadıklarından mes’ûl bulunan bir yetişkinsin. O hâlde öncelikle, sana “daha çocuksun” diyenlere aldırma!.. Zira onların birçoğu seni, “daha çocuksun, namaz kılmana ne gerek var?” diyerek oyalamaya, “ayol daha küçüksün, baş örtmek de nereden çıktı?” diyerek kandırmaya durur. Kimileri de “sen sadece ödevlerini yap, başka bir işe karışma!” diyerek seni, tek taraflı bir eğitimin kurbanı etmeye, tek kanatla uçurmaya kalkışacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzücü olan şu ki; belki de bu kişiler arasında öğretmenlerin, annen ya da baban da bulunacaktır. Hâsılı sana zarar, düşman bildiklerinden değil, bazen en yakınlarından gelebilir. Gözlerini iyi aç ve dikkat et. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etiket sevdâsının kol gezdiği şu devirde, makam, mevkî ve isim yapmak yolunda, Allah rızâsından tâviz vermende bir mahzur olmadığını söyleyenler, iyi bil ki, Allâh’ın “celâl” sıfatını ciddiye almayanlardır. Onlar, “Evladım, günahı onların boynuna!..” demek sûretiyle seni, kulluğunun bir gereği olan “fedâkârlık ve sabır” gibi iki mühim mes’ûliyetinden muaf göstermeye çalışırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana “tâvizin, fedâkârlık olduğunu söyleyenlere karşı” da dikkatli ol! Zira tâviz ile fedâkârlık arasında dağlar kadar fark vardır. Yine de bu koca farkı göremez ve ayırt etmekte zorlanırsan, sana yardımcı olacak bir söz söyleyeyim: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tâviz; dünyevî bazı kazançlara kavuşmana yol açsa da, vicdanında sızıya, rûhunda huzursuzluğa sebep olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fedâkârlık ise, dünyevî bazı kazançlardan mahrum kalmana sebep olsa bile, mânevî bakımdan nice hayra erdiğini hissetmeni sağlar. Vicdanın rahat, rûhun sükûn içinde olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz pek gençsin. Hiç unutma ki, Hak katında ibâdetlerin en sevimlisi, işte, nefsinin bütün kuvvetine rağmen, sabrederek, azmederek devam ettiğin ve edeceğin namazlarındır. Buna bağlı olarak, yapacağın her türlü hayır, ihlâsla olduktan sonra, şüphesiz, nice ecirler kazanmana vesîle olacaktır. O hâlde, hazır gücün-kuvvetin de yerindeyken, davran, durma da hayırlar için koştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her baharın sonrasında, elbet bir kış gelir, unutma. Bir karıncayı dikkatle seyret de, onun kış için yaptığı “hırslı” hazırlıktan ders al. Şu farkla ki: Senin hırsın ve gayretin, hakikî azığı biriktirmek yolunda olsun. Yani sen, “rûhuna gıda olacak dânenin peşine düş”. Böylece kış geldiği, yani bedenine yaşlılık çöktüğü, ölüm iyice yaklaştığı vakit, gönlün Rabbine yakınlaşmış olmanın sevinciyle dolsun da, gurbetten sılaya gidişin, sürûr olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsin ki, ölmenin yaşı yok. O hâlde, ölümün her ân, senin için de gelebileceğini hatırından çıkarma da, programını ona göre yap. Hani, yarın nereye gideceğini, kimlerle görüşeceğini, hangi arkadaşlarınla buluşacağını iyi düşün. Sen, sana cennet yolu olacak kişiye yakın dur. Eğlencen cehenneme değil, cennete yaklaştırsın seni. Eğlen; ama gâfil olma! Dinlen; ama âtıl kalma!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekliğinden bu yana gitmediğin doktor, belki de kalmadı. Dâhiliye, hâriciye, diş doktoru, göz doktoru, ortopedi uzmanı… Ne vakit bir yerinden şikâyet etsen, annen ve baban merhametle kucaklayıp, âcile yetiştirdiler seni. Peki, gönlün ağrıdığında, duyguların, düşüncelerin hastalandığında neler oldu? Eğer böyle zamanlarında herkesi bir âcizlik kapladı da, dertli ve garip bir hâlde ortada kaldıysan, sözümü iyi dinle: Bil ki, böyle durumlarda kapısını çalman gereken kişi “gönül doktoru”dur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, önemine binâen açıklamak istiyorum: Gönül doktorlarına “mürşid-i kâmil” de derler. Onları “gönül câsusları” diye ananlar da vardır. Gönlün dibini-bucağını öyle güzel bilirler, Allâh’ın izniyle, hastalarının hâllerine öyle isâbetle vâkıf olurlar ki, şaşar kalırsın. Sana tavsiyem, eğer hâlâ tutunmadıysan, bir gönül doktorunun eteğine sımsıkı tutunmandır. Kim ki, bir mürşîde esir olur, biiznillâh, hakikî özgürlüğe kavuşur. Zira o gönül mütehassısları, Hak’tan gayrı söylemezler ve onlara tâbî olmak demek, mânen vârisi oldukları Hazret-i Peygamber’e, Hazret-i Peygamber’e tâbî olmak da Hakk’a tâbî olmak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu söylediklerimi, bir cümlede toplayalım: “O’nun nazlısına tâbi ol!..” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“O” kim? Allah -azze ve celle-… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O’nun nazlısı” kim? İşte az önce anlattığım gönül doktoru. Neden nazlı? Allâh’a pek yakın, samimi kuldur ki, ne vakit elini açıp yalvaracak olsa, Allah onun duâsını kabul buyurur. O mübârekler, Hak ile öyle güzel bir yakınlık içindedirler ki, el açtıklarında geri çevrilmez. Yakardıklarında kabul görür. Allah onları sever, onlar Allâh’ı severler. İşte bu cihetten, nazlı kuldur onlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tâbî olmak” ne demek? Yap dediklerini yapmak, kaç dediklerinden kaçmak. İşine gelse de, gelmese de, sana “doğru” görünse de, görünmese de, tâbî olursun. Zira onların, kendi hevâlarından konuşmadığına îmân edersin. Tâbiiyet mühimdir, zira onlar peygamber vârisleridir. Vazifeleri, irşaddır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde sakın, “ben daha bir mürşide talebe olacak kıvamda değilim, daha namazlarım eksik, daha tesettürüm yarım, aman canım, daha yaşım kaç, başım kaç!..” deme. Zaten sen, her eksiğini tamamlamış kâmil bir insan olsan, mürşide ihtiyacın kalmazdı. Eksiklerinden ötürü muhtaçsın. Hastalıklarından ötürü kapısında ve eteğinde olmalısın. Sana, daha erken, diyerek vesvese verecek olan şeytana kanma. Zararın neresinden ki dönersin, oradan itibaren kârdasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaaflarını ve kusurlarını peşin peşin kabul et. Bunlardan ötürü ümitsizliğe düşme de, emân dile. Yakarışında samimiysen, eteğine tutunacağın mürşid-i kâmile teslim ol. Hiç şüphe yok ki, her işinde olduğu gibi, teslimiyetinde de zaafa düşeceksin. Olsun. Doktora, hastasıyla meşguliyet, hastaya da doktorun kapısında “medet medeeet!” diye inlemek yakışır. Bir de şu yakışır ki, doktorun verdiği reçeteye harfiyen uyar, söz tutar. Kafasına göre davranmayıp, ne denildiyse onu yapar. Âh işte, öyle hastaya doktor, canı gibi bakar. Öyle hastanın canına doktor, biiznillâh, gün be gün can katar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşidine yakın ol. Yakınlık, her dakika peşinde dolanmakla, yanında oturmakla değildir. “Asıl yakınlık, söz tutmak ve hizmet etmek iledir.” Hâlini içtenlikle arz et. Hataların için her dem tevbe et ki, en güzel tevbe, dönmemek üzere bir günaha veda etmekle olur. Pişmanlık duya duya, yine aynı hatayı işlemeye devam ediyorsan bile vazgeçme, tevbeye devam et. Böyle olursan, “sevilen, nazı çekilen” olma nîmetine kavuşursun. Nîmet himmettir. Himmet oldukça da nimet bereketlenir. Naz, niyaz ve tevbe, düsturun olsun. Bu dediklerimi sadece yaşarsan anlayabilirsin. O hâlde durma, yaşa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları, af ve merhamete kavuşmak ümidiyle yaşamak, ne de büyük bir nasiptir. Karşına çeşitli imtihanlar çıktığında; yılmadan, nefsine esir olmadan, en güzel tavrı takınmayı başka türlü öğrenmen çok zor. Olgunlaşman, kâmil bir mümin olma yolunda adımlar atman, elini eteğini tuttuğun “kâmil rehber” ile kolaylaşır. Af ve merhamete kavuşman iki şekildedir: Birincisi, af ve merhametle muâmele etmeyi öğrenmen; ikincisi, nice günah ve kusur ile Hakk’ın huzuruna çıktığın vakit, af ve merhametle karşılanman açısından… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, son kez tekrarlayalım: Af ve merhamete kavuşmak istersen, naz, niyaz ve tevbe ile, O’nun nazlısına tâbî ol. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir duâdır. Bu duâyı dilersen, hemen şimdi ezberle. Gönlüne geldikçe söyle. Allah kabul buyursun. Ki, sen sende hapsolmadan, özgürlüğü bulursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının muhâtabı olup olmadığını nasıl anlayacaksın, onu da söyleyeyim: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, eğer kırk yaşında ya da daha küçük yaşta isen, bu yazı sanadır. Zira gençlik genel olarak, on iki-on üç yaşlarında başlar, kırk yaşına kadar sürer. Biraz hamlık, dalgaların çokluğu, arayışlar, yanışlar, yakışlar vardır gençlikte. Seyretme, anlamaya çalışma vardır. Kırk-altmış yaş aralığı “orta yaşlılık” dönemidir ve aktif hizmet yaşıdır. Altmış yaştan sonrası ise yaşlılığın başladığı zamandır ve gençlere, tecrübeleriyle rehber ve danışman olmanın tam sırasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu gruplandırmaya ek olarak şunu da ifade etmemiz gerekir: Taze, heyecanlı, duru insan gençtir. İdealleri, projeleri ve bunları gerçekleştirebileceğine inancı bulunan insan gençtir. Coşkusu, aşkı, umûdu olan insan, gençtir. Gençlik deyince, bizim aklımıza, dinçlik gelir. Gençlik denilince, bizim aklımıza, yirmi bir yaşında İstanbul’u fetheden Fâtih Sultan Mehmed Han gelir. Seksen küsur yaşında surlara dayanan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri gelir. Demek ki, yaşın kaç olursa olsun, şu bahsi geçen genç ruh sende ise, elbet bu yazı sanadır da… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dünya imtihanının şifrelerini çözebilen, mezara kadar genç kalır. Zira öylesi, neden doğduğunu, nereye gitmekte olduğunu çok iyi bilir de, uyuşmaya, gevşemeye, durmaya hâli kalmaz. Biz diyeceğimizi dedik. Hadi şimdi yolun açık olsun. Allah Teâlâ, kem gözlerin nazarından, bil cümle gençlerle beraber, seni de korusun. Âmin… &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3768525667962972456?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kiymetli-genc-insan.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7269784520357716400</guid><pubDate>Thu, 13 Aug 2009 18:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-13T11:37:39.405-07:00</atom:updated><title>İNSAN VE İNSANIN ZAAFLARI...</title><description>........İnsan, zaafları olan bir varlıktır. Kur’an, şu ayetiyle bu gerçeği bildirir: “İnsan zayıf yaratıldı” (Nisa Sûresi, 28.) Bu zayıflık, daha dünyaya gelir gelmez kendini göstermeye başlar. Diğer canlıların yavruları kısa zamanda hayata uyum sağlayıp, kendi başlarına hayatlarını devam ettirebilecek seviyeye ulaşırlar. İnsan yavrusu ise, bir-iki yılda ancak ayağa kalkar. 15-20 yılda ancak bir kısım fayda ve zararları öğrenir. Ömrü boyunca da, hayat kanunlarını öğrenmeye muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, insan çok hassas bir canlıdır. Ne fazla sıcağa gelebilir, ne fazla soğuğa... Ne açlığa dayanabilir, ne susuzluğa... Bir mikrop onu yere serer. Bir kuyruklu yıldız onu ürkütür. Geçmişi düşünür, üzülür. Geleceği düşünür, endişe eder. Emelleri ebede uzanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de,” beşeri zaaflarımız” vardır. Bu zaaflar, birtakım huy ve karakterlerimizdir. Bunlardan bir kısmını şu şekilde ele alabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Nisyan (Unutkanlık)&lt;/strong&gt;İnsan, nisyana müpteladır. Her insanın hayatında pek çok nisyan örnekleri vardır. İlk insan Hz. Adem de aynı nisyanı yaşamıştır. Ayet bunu şöyle anlatır: “Doğrusu daha önce Adem’den ahid almıştık da, unuttu...” (Taha Sûresi, 115.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Adem’e, yasak ağaca yaklaşmaması emredilmiştir. Şeytanın vesvesesiyle yaklaşır ve o ağaçtan yer. Bunun sonucunda dünyaya gönderilir. (Bakara Sûresi, 35-37.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Adem’in tabiatı aynen Ademoğullarında da vardır. Nisyanın en kötüsü, insanın kendini unutması, ne için yaratıldığını aklına getirmemesidir. Buna, gaflet denir. Cenab-ı Hak, bazı musibetlerle insanı gaflet uykusundan uyandırır. Onu, yaratılış gayesine yöneltir. Fakat pek çok insan yine unutur. Kur’an, bu hali şöyle bildirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsana zarar dokunduğunda gerek yatarken, gerek otururken, gerek ayakta iken bize dua eder durur. Fakat ondan zararı giderdiğimizde, daha önce o zarar için bize dua etmemiş gibi, geçer gider...” &lt;br /&gt;(Yunus Sûresi, 12.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Harislik ve cimrilik &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Beşeri zaaflarımızdan biri de, mala düşkünlüktür. Kur’an, bu hususu şöyle haber verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan helu’ (haris ve cimri) yaratıldı. Kendisine bir zarar dokunduğunda feryadı basar. Bir hayır dokundu mu ( yoksullara) yardım etmez (sıkı sıkı tutar)...” &lt;br /&gt;(Mearic Sûresi, 19-21)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altını ister...” (Müslim, Zekat, 117.) hadisi, bu beşeri zaafımıza dikkat çeker. Bebeklerde bile aynı tabiatı görmek mümkündür. Onun elindekini almak çok zordur, ama sizin verdiğinizi hemen alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- Acelecilik&lt;/strong&gt;İnsan, aceleci bir varlıktır. Bir anda neticeye ulaşmak ister. Ahiret saadetini dünyada tatmaya çalışır. “Ya Rabbena! Bize dünyada ver’ der. Bu kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.” (Bakara Sûresi, 200.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki, bu dünya sabrı ve sebatı gerektirir. Asıl olan dünya mutluluğu değil, ahiret saadetidir. Ahiretin elmaslarını, bu dünyanın cam parçalarıyla değiştirmenin bir anlamı yoktur. Sonsuz hayata nispetle bu kısa hayat, bir an gibidir. Fakat insan, ahireti bilmediğinden bütün himmetini dünyaya sarf eder. “Hayat ancak bu hayattır” deyip, onun lezzetlerini elde etmeye çalışır. Kur’anın bildirdiği gibi, “İnsan çok acelecidir.” (İsra Sûresi, 11.)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;4- Övülmek&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hemen her insan övülmeyi sever. Yaptığını sever, beğenir. Halbuki, övündüğü şeylerde kendisinin hissesi pek azdır. Mesela, sesinin güzelliğiyle iftihar eder. Halbuki, Allah ona böyle bir ses vermeseydi, elinden hiçbir şey gelmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim, bu meselede şu hatırlatmayı yapar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaptıklarıyla gururlanan ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenlerin, azaptan emin bir yerde bulunduklarını zannetme!” &lt;br /&gt;(Al-i İmran Sûresi, 188. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette reddedilen iki durum vardır:&lt;br /&gt;1. Yaptığıyla gururlanmak.&lt;br /&gt;2. Yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanmak.&lt;br /&gt;Halbuki insan, kendini methetmek için değil, Allah’a hamd etmek için yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5- Hizmette ihmal&lt;/strong&gt;İnsanın tabiatında hizmetten kaçmak, ücrete koşmak vardır. Bir iş yapılacağı zaman kimse ortalıkta görülmek istemez. Fakat ücret ve mükafat zamanında, herkes talip olur. Kur’anda zikredilen şu olay, buna güzel bir örnektir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;Peygamberimiz, 1400 sahabeyle umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkar. O zaman Mekke henüz müşriklerin idaresindedir. Bir savaş çıkabileceği endişesiyle, bir kısım bedevi insanlar sefere katılmazlar. Sudan bahanelerle geri kalırlar. Fakat aynı insanlar, Hayber ganimetleri için yola çıkıldığında orduya katılmak isterler. Cenab-ı Hak, onların bu sefere katılmalarını men eder. (Fetih Sûresi, 11-15 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6- Bahanecilik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Müsbet alanlarda bir varlık gösteremeyenler, birtakım bahanelerle kendilerini avuturlar. Nedense kendi kusurlarını görmek istemezler. Mesela, Hudeybiye Seferine katılmayan bir kısım bedevilerin bahanelerine bakalım: “Mallarımız, ailelerimiz bizi alıkoydu. Bizim için mağfiret dile’ diyecekler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar...” (Fetih Sûresi, 11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suçun sahibi olmaz” derler. Halbuki, “Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur” (Nursi, Lem’alar, 84.) Kusurunu gören o kusurdan kurtulmaya çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, insanın mahiyetinde böyle nice zaaflar vardır. Bu zaaflar, aslında insanın manevi terakkisinde mühim birer esastırlar. Meleklerde böyle zaaflar olmadığından, onlarda mücadele de yoktur. Mücadele olmayınca, terakki de söz konusu değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın meleklere üstünlüğünün mühim bir sırrı, bu zaaflarında gizlidir. Fıtraten cimri bir insanın, nefsini aşarak cömertlikte bulunması, elbette kolay bir şey değildir. Nefsini medhe meyilli bir kişinin, “Bütün medih ve muhabbet Allah’adır. Bütün iyilikler, güzellikler O’ndandır” diyebilmesi şüphesiz az bir hüner değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaaflar aşılmayacak zaaflar değildir. Zira “Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez” (Bakara Sûresi, 286)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7269784520357716400?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/insan-ve-insanin-zaaflari.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-498179427344008319</guid><pubDate>Thu, 13 Aug 2009 18:28:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-13T11:31:01.919-07:00</atom:updated><title>Rü'yalar ve Rüya Çeşitleri...</title><description>........İlâhî mevhibelerden biri de sâdık rüyalardır. Gaybî hakîkatlere vâkıf olmanın yollarından biri olarak kabul edilir. Uyku sırasında insanın maddî âlemle irtibâtı asgarî seviyeye iner. Bedene hapsedilmiş olan rûha âit hisler güçlenir. Ulvî manzaraları perdeleyen nefsâniyet bulutları dağılarak görüş berraklaşır. Bu sûretle rüyâlarında gayb âlemini seyretmek, bâzı sâlih kullara nasîb olur. Bu keşiflerin doğruluğu ise daha sonra uyanıkken müşâhede edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ümmete, nübüvvetten (peygamberlik husûsiyetlerinden) sadece mübeşşirât kalmıştır.” buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ashâb:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Mübeşşirât nedir, yâ Rasûlallâh?” diye sorunca da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Sâdık rüyâdır.” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Tâbir, 5; Müslim, Salât, 207-208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübeşşirât, ihlâslı müminlerin gönüllerinin rüyâ esnâsında ilâhî müjdelere ve telkînlere açık hâle gelmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “Onlar (Allâh dostu muttakî müminler) için dünyâ hayâtında da, âhirette de müjdeler vardır!” (Yûnus, 64) âyetinde bahsedilen “dünyadaki müjde”yi îzâh sadedinde: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen sâdık rüyâdır.” (Tirmizî, Rüyâ, 3) buyurmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rüyâ üç kısımdır:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Şeytânî rüyalar:&lt;/strong&gt; Şeytanın, insanı korkutmak, rûhu sıkıntıya düşürmek veya mahzûn etmek maksadıyla ilkâ eylediği rüyâlardır. Yüksek bir yerden düşmek veya insanı tesir altında bırakan kargaşa ve felâket sahneleri görmek gibi. Böyle rüyaların bir esası yoktur. Çoğunlukla bulanık, yarı hatırlanan, karışık bir rüya gören, gördüğünü kimseye anlatmamalı ve şeytanın iğvasından Allâh’a sığınmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Hâricî bir tesirle görülen rüyâlar:&lt;/strong&gt; Kişinin hâl ve hayâline bağlı olarak rüyâsına akseden manzaralardır. Meselâ çok tuzlu yemiş olan bir kimsenin rüyâda bolca su içmesi veyahut da zihnini fazlaca meşgûl eden bir meselenin rüyasına aksetmesi gibi. Bunların da tâbiri yoktur. Esassızdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Sâdık rüyâlar:&lt;/strong&gt; Böyle rüyalar net olarak hatırlanırlar. Bunlar, Cenâb-ı Hak tarafından ya beşâret (müjde) veyahut da îkâz mâhiyetindedir. Bunları vazifeli bir kısım melekler ümmü’l-kitâb (levh-i mahfuz)’dan telakkî ederek, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve müsâadesi ile uyuyan insanın rûhuna ilkâh ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, peygamberliğinin evvelinde sâdık rüyâlar altı ay kadar devâm etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zaman yaklaştıkça31 müminin rüyâsı neredeyse hiç yalan çıkmaz. (Gördüğü gibi gerçekleşir.) Müminin (sâdık) rüyâsı, nübüvvetin kırkaltı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Ta‘bîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlar, ehli tarafından tâbire, yâni şifrelerinin çözülmesine muhtaçtır. Rüyâ tabiri de Hak vergisi bir ilimdir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, namazlardan sonra bâzen ashâbın gördüğü rüyâları dinler ve tâbir eder, istikbâle dâir bu şekilde zuhûr eden tecellîleri îzâh buyururlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten rüyâları tâbir etmek, bazı kâidelere istinâd ettirilen bir ilimdir. Bu ilme vâkıf olanlara da “muabbir” (tâbirci) denilir. Umum insanların istifâdesi için rüyâ tâbiriyle alâkalı pek çok eser telif edilmiştir. Bunlardan İbn-i Sîrin ve Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin tâbirnâmeleri meşhûr olmuş ve ekseriyetle onlardan iktibas sûretiyle günümüze kadar çeşitli kitaplar ortaya konulmuştur. Bununla berâber sırf böyle kitaplarda mevcûd mâlumâta istinâden rüyâ tâbir etmek mahzurludur. Zîrâ asıl tâbirin kısm-ı âzamı “keşif”tir. Bunun için rüyâyı tâbir edenin, mânevî bir iktidâra sâhip olması gereklidir. Aksi hâlde yanlış tâbirin tehlikeleriyle karşılaşılır. Zîrâ, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… Rüyâ, ilk tâbirciye göre tahakkuk eder.” (İbn-i Mâce, Ta‘bîr, 7) buyurmuştur. Bu bakımdan rüyâlar ehil olmayanlara anlatılmamalıdır. Bu ilme vâkıf olanlar da, “İlk tâbir önemlidir; sonrakiler geçersiz kalır.” demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîzânu’n-Nüfûs33 adlı risâlede anlatıldığı üzere tâbir ilmi “enfüsî” ve “âfâkî” olmak üzere iki kısımdır. “Enfüsî” olanını avâm-havâs herkes tahsîl edebilir. Yâni kulaktan duymak sûretiyle veya geçmişte ehil kimselerin yaptığı tâbirleri muhtelif eserlerden toplamak sûretiyle tahsîli mümkündür. Bu sâyede birbirine benzeyen rüyalar, geçmiş tecrübelere istinâden tâbir edilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâda varlıkların her biri, lügattaki bir kelime gibidir. Yâni o âdetâ ayrı bir lisandır. Bu lisânda görülen varlığa atfedilen mânâ, uzak bir alâkaya dayanır. Yâni büsbütün mesnedsiz ve sebepsiz değildir. Meselâ yılan, düşmandır. Bu mânâ, Âdem -aleyhisselâm-’ın kıssasına dayanır. Onda görülen her hâl ve hareket, düşmana âit bir tavır olarak îzâh edilir. Fakat bir yılan dümdüz veya ölü gibi hareketsiz görülürse, yol ile tâbir edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, rüyâ tâbirinde pek çok müessir rol oynar. Günler, mevsimler, rüyânın görüldüğü gece vakti vs. Meselâ kışın görülen rüya geç tahakkuk ederken, sabaha karşı görülen rüya çabuk çıkar. Ancak bu tâbirler her rüyâ sâhibinin tabiatı farklı olduğundan çoğu kez noksandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Âfâkî” olan tâbir ilmiyse, ancak havâssa mahsus olup keşfe muhtaçtır. Çünkü rüyânın şeytânî mi Rahmânî mi olduğunu ayırd edebilmek, sünuhât-ı ilâhiyyeye mazhar olmaya bağlı bir keyfiyettir. Üstelik insanların tabiatları da birbirlerinden farklı olduğu için, aynı rüyâyı gören iki şahsın rüyâlarının tâbiri birbirinden çok farklı olabilir. Bu inceliği kavrayabilmek ise mânevî bir salâhiyet ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim İbn-i Sîrîn Hazretleri’ne iki kişi gelip, rüyâlarında hatip olarak hutbe okuduklarını beyân ettiklerinde bunu, onlardan birinin hacca gideceği, diğerinin ise îdâm olunacağı şeklinde tâbir buyurur. Hakîkaten bir müddet sonra o iki şahıstan biri hacceder, diğeri ise idâm edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asr-ı saâdette vukû bulan bir hâdise de şöyledir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın rüyasını tâbir ettirmek için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat eder. Rüyasında evinin orta direğinin kırılıp önüne yıkılıverdiğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kadına, kocası olup olmadığını ve varsa nerede olduğunu suâl eder. Kadın, kocasının sefere gittiğini ve hâlen dönmediğini söyleyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kadına, kocasının sağ-sâlim dönüp mesrûr olacaklarını müjdeler ve rüya tâbir edildiği üzere vukû bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın devr-i hilâfetinde bu kadın yine kocası seferdeyken aynı rüyayı görüp bu defâ da tâbirini halîfeye sorar. Hazret-i Sıddîk -radıyallâhu anh-, aynen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi önce kadından kocasıyla ilgili mâlumat alır ve sonra kadına kocasının seferde merhûm olduğunu söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ise telâş ve şaşkınlık içinde Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Aynı rüyâyı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kocamın sâlimen döneceğine yormuştu.” deyince Hazret-i Sıddîk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Doğrudur, O’na öyle keşfolunmuş, bana da böyle ilhâm olundu.” buyurur. Aradan çok geçmeden tâbirin doğru olduğu anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâ esnâsında âlem-i misâlde akıl ve fikir üstü, hayâlî ve belirsiz nice hâller müşâhede olunacağından bunların doğru tâbiri gâyet zor ve hattâ mânevî bir dirâyet olmaksızın mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf -aleyhisselâm-’a da bu ilmi verdiğini bildirmektedir.34&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, zindandayken bir ekmekçi ile saray sâkîsinin rüyâlarını dinlemişti. Ekmekçi, bir tabla ekmeği başı üzerinde götürürken havadan kuşların hücûm edip ekmekleri yediklerini anlatmış, Yûsuf -aleyhisselâm- da bunu, ekmekçinin pâdişâh tarafından îdam ettirileceğini ve havadan kuşların inip başının etini yiyeceklerini söyleyerek tâbir etmiştir. Sâkî de rüyâsında, evvelki gibi sarayda pâdişâha sâkîlik yaptığını gördüğünü ifâde edince, Yûsuf -aleyhisselâm-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Sen yine pâdişahın makbûlü olup sâkîliğini yaparsın.” diye tâbir etmiştir. Hakîkaten bu keşifler, aynen tâbirde buyurulduğu gibi zuhûr etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere tâbir ilminin büyük bir kısmı keşfe dayanır. Bunun için de tâbircinin mânevî bir derecede olması gereklidir. Nitekim İstanbul İmam Hatip Mektebi’nde okuduğumuz sırada hocalığımızı yapmış bulunan Merhum Celâleddin Öktem Hocaefendi, vaktiyle rüyâ tâbirinde gerçek bir üstad imiş. Kendileri, rüyâ tâbirinin berrak ve rûhânî bir kalb ile yapılabileceğini ifâde eder, tâbirin isâbetini tâbircinin takvâsına bağlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celâleddin Öktem Hocamız -rahmetullâhi aleyh-, gençlik yıllarında idâdîlerde (liselerde) din dersleri okutur ve diri bir gönülle takvâ üzere bir hayat yaşarmış. O yıllarda, isâbetli tâbirleriyle şöhret yapmış. Böyle isâbetli tâbirlerinden pek çok misâl anlattıktan sonra Hocamız derdi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Bir zaman geldi, bu perde bana kapandı. Çünkü din dersleri lağvedildi. Beni de Felsefe hocası olarak tâyin ettiler. Akıl mahsûlü olan felsefî nazariyeler içinde yüzmeye başlayınca, gönül pınarlarım kurudu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlara âit meşhûr misâllerden bir diğeri de şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhûr Kasîde-i Bürde şâiri İmâm Bûsirî birgün evine giderken yolda nûr yüzlü bir pîr-i fânîye rastlar. Yaşlı zât ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Yâ Bûsirî! Bu gece rüyanda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördün mü?” diye sorar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm Bûsirî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Hayır, görmedim.” diye cevap verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pîr-i fânî, bu kısa konuşmanın ardından başka bir şey demeden ayrılır. Fakat onun bu sözleri İmâm’ın gönlündeki Hazret-i Peygamber’e olan aşk ve muhabbeti coşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece İmâm, rüyâsında Hazret-i Peygamberi görür ve uyanınca içinin neş’e ve huzurla dolduğunu fark eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i medheden ve nice Peygamber âşıklarını muhabbet deryâsında yıkayan birçok medhiyeler yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra vücûdunun yarısı felç olur. Yürüyemez ve hareket edemez hâle gelir. O zaman meşhûr Kasîde-i Bürde’yi yazıp bununla Cenâb-ı Hak’tan şifâ diler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasîdeyi bitirdiği gece rüyâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görür ve kasîdeyi O’na okur. Kasîdenin tamamen okunmasından sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek elleriyle İmâm Bûsirî’nin felçli uzuvlarını mesh eder. Ne derin bir muhabbetin eseridir ki, İmam Bûsirî, uyandığı zaman hastalığının zâil olduğunu görür ve Allâh’a şükreder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gecenin sabahında sıhhatine kavuşmuş olarak sürûr içinde câmiye giderken, yolda Şeyh Ebu’r-Recâ Hazretleri’ne rastlar. Hazret ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Yâ Bûsirî! Fahr-i Âlem’i medhettiğin kasîdeyi okur musun?” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm Bûsirî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i medh eden kasîdelerim pek çok. Hangisini istiyorsunuz?” diye sorar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Ebu’r-Recâ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Hazret-i Peygamber’in huzûrunda okuduğunu istiyorum. Çünkü Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu kasîdeden çok memnûn olduğunu gördüm.” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kasîdeyi henüz hiç kimsenin duymadığını bilen İmâm Bûsirî hayretler içinde kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm âleminde pek çok misâlleri bulunan keşf, firâset, ilham ve sâdık rüyâlar vesîlesiyle gayb âlemine âit pek çok sırrın, sâdık kimselere ayân olduğu görülmektedir. Hâlbuki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… Göklerde ve yerde, Allâh’tan başka hiç kimse gaybı bilemez…” (en-Neml, 65) beyânı, ilâhî bir hakîkattir. O hâlde burada bir îzâha ihtiyâç vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu îzâh, esâsen, “…Kulumu sevince ben onun (âdetâ) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikâk, 38) kudsî hadîsinin muhtevâsında mevcuddur. Keşf ve ilhâmın merkezi, Allâh’ın insana üflediği rûhtur. Zâhiren, bedendeki baş gözüyle bakılsa bile; o gözde mevcûd olan “ilâhî nûr” karşısında gaybın perdeleri, Allâh’ın dilediği ölçüde hükümsüz kalıverir. Bu takdîrde gaybı gösteren yine Allâh’tır. Yoksa kulda gaybı görecek, işitecek ve bilecek bir kudret yoktur. Kulun bilmesi, ancak Allâh Teâlâ’nın kuluna lutfedip bildirmesi sâyesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Rasûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir…” (Âl-i İmran, 44) buyurarak bâzı gaybî hakîkatleri bildirdiğini haber vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu var ki, gayb iki türlüdür: Mutlak gayb ve izâfî gayb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh’tan gayrısının bilemeyeceği gayb, mutlak gaybdır. Bir kimsenin mutlak gaybdan bir şey bilebilmesi, kendi dirâyetine bağlı değildir. O, ancak Allâh’ın bildirmesiyle bilinebilir. Bu biliş de O’nun lutfu kadardır. İzâfî gayb ise bâzılarına mâlum, bâzılarına meçhûl olan keyfiyetlerdir. Meselâ bir kimsenin cebindeki parayı yalnız kendi bilir başkası bilmez. Bâzı kimseler için gayb olan bir şey, bâzı kimseler için gayb olmayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Allâh’ın velî kulları için mevzubahis olan gayb, mutlak gaybdır ki o da ancak Allâh’ın bildirmesiyle ve bildirdiği kadarıyla bilinebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek Hak dostları, tahmin ve teşhislerinde ne kadar isâbet etseler de, keşf ve firâset sâhibi olduklarını iddiâya kalkışmazlar. Öyle insanlar vardır ki yüzlerine bakıldığında Allâh hatırlanır. Dillerinden hikmet ve mârifet damlaları dökülür. Tâbir câizse konuşmaz, sanki konuşturulurlar. Buna rağmen, Hakk’ın lutufları karşısında iki büklümdürler. Zîrâ insan zayıf bir varlıktır. Haddi aşarak gurura kapılabilir. İnsanın kendisini üstün görmesi ise en büyük felâkettir. Bu takdirde Cenâb-ı Hak da kulunu îkâz için ona acziyeti tattırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında firâset, keşf ve sâdık rüyâlar, Allâh’ın sâlih kullarına hakîkatleri ilhâm ederek lutufta bulunmasından ibârettir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-498179427344008319?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/ruyalar-ve-ruya-cesitleri.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6086702551981621160</guid><pubDate>Thu, 13 Aug 2009 18:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-13T11:26:22.586-07:00</atom:updated><title>Kişinin Nefsini Tezkiye Etmesi ve Eğitmesi...</title><description>........&lt;br /&gt;Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilhâm edene yemin olsun ki, nefsini tertemiz yapan kurtuluşa ermiş, onu (cehâlet ve günahlar ile) mâsiyetlere gömen de ziyân etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîme muktezâsınca ancak Allâh’ın temizlediği, yâni günahlardan arınmış, feyz ve takvâ ile terbiye olunmuş kimseler gerçek kurtuluşa ermişlerdir. Hak Teâlâ’nın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Sâlih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.” (el-Fecr, 29-30) âyetindeki beşâreti de yine bu mes’ûd kullar hakkındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip O’na kulluk eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-A‘lâ, 14-15) buyurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca âyet-i kerîmedeki sıralama da câlib-i dikkattir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Önce kalb, beden ve malı menfîliklerden güzelce temizlemek, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Bu sâyede Rab ile kul arasına giren gaflet perdelerini kaldırıp atmak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Sonra da helâl gıdâlarla beslenmiş bir beden ve zâkir bir kalb ile huşû içerisinde tam bir ibâdet iklîmine girerek gönlü rûhânî lezzetlerle tezyîn etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfessir Bursevî’nin beyânı vechile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu âyette, şeriate aykırı işlerden nefsi temizlemeye, kalbi dünyâ sevgisinden arındırmaya, gücü nisbetinde Allâh’a yönelmeye, hattâ Allâh’tan başkasını hatırlamaktan bile sakınmaya işâret vardır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Allâh dostlarından Ebû Bekir Kettânî -kuddise sirruh-’a ölüm döşeğindeyken ne gibi bir ameli olduğu sorulduğunda, bu umdelerin âdetâ fiilî bir nümûnesi mâhiyetinde şu güzel sözlerle mukâbele etmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Ölümüm yakın olmasa, riyâ olacağı endişesiyle size amelimden bahsetmezdim. Tam kırk yıl kalbimin kapısında bekçilik yaptım. Onu Allâh Teâlâ’dan başkasına açmamaya çalıştım. Kalbim o hâle geldi ki, Allâh’tan başkasını tanımaz oldum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-, yukarıdaki âyette geçen “tezekkâ” kelimesini, “Kişinin Lâ ilâhe illâllâh! demesidir.” şeklinde tefsir eder. (Kurtubî, el-Câmî, XX, 22) Zîrâ tezkiyede ilk adım, kalbin küfür ve şirkten temizlenmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim kelime-i tevhîd, önce nefy ile başlar. Yâni “Lâ ilâhe” diyerek kalbden âdetâ put hâline gelmiş nefsânî hevesler, çirkin ahlâk ve huylar çıkarılır. Sonra isbâta geçilir. Yâni “İllâllâh” demek sûretiyle, bir nazargâh-ı ilâhî durumunda olan kalb, Allâh Teâlâ’nın tevhîd nûrlarıyla doldurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâir bu gerçeği ne güzel ifâde eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;                 Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 Pâdişah girmez saraya hâne mâmûr olmadan&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gönül sarayından Allâh’tan gayrı ne varsa hepsini çıkar. Zîrâ hâne mâmur olmadan pâdişah sarayı şereflendirmez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezkiyenin ehemmiyeti sadedinde İbrâhim Desûkî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Ey oğlum! Gündüzlerini oruçla, gecelerini namazla geçirsen, temiz bir iç âlemine ve Hak ile hâlis bir muâmeleye de sâhip olsan, sakın benlik iddiâsında bulunma! Sakın gurûra mağlûb olup nefsin kandırmasına aldanma. Zîrâ nice derviş, nefsinin hevâsına kapılıp helâk oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâtem-i Esamm -kuddise sirruh- da şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muhteşem konaklara, verimli bağ ve bahçelere aldanma. Cennetten daha güzel bir yer yoktur. Fakat Hazret-i Âdem’in başına ne geldiyse, cennetin o sonsuz güzellikleri içindeyken geldi. Nefsi orada ebedî kalmak istedi. Yasak meyvaya yaklaştı. Murâd-ı ilâhî îcâbı, dünyâya indirilmekle cezâlandırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbâdet ve kerâmetinin çokluğuna aldanma. Zîrâ sâhib olduğu bunca kerâmete rağmen, Allâh -celle celâlühû-’nun kendisine ism-i âzamı öğrettiği Bel’am bin Baura’nın7 başına gelen hazîn âkıbet, ne kadar ibretlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, sen ol; ilim ve amel çokluğuna da aldanma. Çünkü onca ilim ve tâatine rağmen iblisin başına neler geldi, bilmiyor musun?! Nefs ve şeytanın iğvâsıyla aldananlardan olma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim kullarına merhameti sonsuz olan yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde şeytanın hîle ve tuzaklarına karşı îkaz sadedinde şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İblis dedi ki: (Ey Rabbim!) Yemin ederim ki, beni azdırmana karşılık, ben de insanları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (el-A’raf, 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (el-Hicr, 39) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âbidlerin, zâhidlerin yanında bulunuyorum diye de kendine güvenme. Zîrâ kuru kuruya bir berâberlik faydasızdır. Sâlebe8, Hazret-i Peygamber  -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetinde duygusuzca bulunduğundan fecî bir âkıbete uğradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir peygamber evlâdı olmasına rağmen Hazret-i Nûh’un oğlu, babasının dâvetinden kendisini müstağnî görmek gibi bir bedbahtlığa dûçâr oldu. Aralarındaki kan bağı dahî ona bir fayda vermedi. Netîcede, helâk edilenlerden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Lût’un karısı, kâfir ve fâsıklara olan ünsiyet ve muhabbeti sebebiyle yanıbaşındaki hidâyet nûrundan nasibsiz kaldı ve gaflet içerisinde küfrün karanlıklarına daldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülâsa; ilim, amel, mal, evlâd ve dost gibi ne kadar dayanak varsa âhiretteki kurtuluşun için bunlara çok güvenme! Bunlardan nefsine aslâ pay çıkarma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede, “nefs engelini aşarak menfîliklerden arınanların kurtuluşa ereceği” ifâde buyuruluyor. Bu ifâdeden aynı zamanda “tezkiye olmayanların yâni benliklerini menfîliklerden arındırmayanların kurtuluşa eremeyecekleri” mânâsı ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Sen ancak göremedikleri hâlde Rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarabilirsin. «Kim temizlenirse», sırf kendi faydasına temizlenmiş olur. Nihâyet varış Allâh’adır.” (Fâtır, 18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede, peygamberlerin ümmetlerini fecî âkıbetlere dâir inzâr ve korkutmalarının, ancak görmedikleri hâlde kalbleri Allâh’ın haşyeti ile dolu olan, namaz kılan ve zâhirlerini ibâdet ile tezyîn etmiş bulunan kimselere fayda vereceği beyân buyurulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahkâr kişi, günâhının vebâlini ancak kendisi çekecek ve kimse ona ortak olamayacaktır. İşlenen hayırlar da sâdece sâhibine fayda verecektir. Temizlenen kimse de, kendi lehine temizlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyetteki “tezekkâ”, haşyetullâh ve namazı huşû ile kılmaya da şâmildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allâh’tan gerçek mânâda ancak âlim olanlar haşyet duyar.” (Fâtır, 28) âyeti, kişinin gerçek bilgiye eriştiği ölçüde, Allâh’a karşı kalbî ürperişler içinde olacağını ifâde eder. Rabbini bilmeyen ve ondan haşyet duymayan kimselerin kalbleri ölüdür. Böylelerine îkâz ve nasîhat tesir etmez. Yâsîn Sûresi’nin yetmişinci âyetinde buyurulan “(Peygamber, Kur’ân ile kalbleri) diri olanları uyarsın diye…” beyânı da bunu anlatır. Yâni bâtında haşyet, zâhirde de dosdoğru bir namaz olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahlardan temizlenmenin karşılığı, cennet ve onun yüksek dereceleridir. Âyet-i kerîmede buyurulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim de sâlih amellerde bulunmuş bir mümin olarak O’na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfâtı budur.” (Tâhâ, 75-76)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh’tan başkasına gönül bağlamaktan kurtulmanın karşılığı ise cennetin de ötesinde bir nâiliyyet olan Cemâlullâh nîmetidir ki, orada Allâh Teâlâ’nın târiflere sığmayan güzellikteki cemâlinin tecellîleri temâşâ edilir. Kim kendi irâde ve ihtiyârı ile ve hakkıyla Allâh’a yönelirse, O’nun dışında bir düşüncesi kalmaz. Allâh’ı tanımak, yâni mârifetullâh da, tezkiye edildikten sonra nefsin hakîkatini öğrenmekle başlar. “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” hakîkati, bu mânâya tekâbül etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte insanlığın ekseriyetle maddeye râm olup nefsâniyet sultasında rûhlarını kararttığı günümüzde, nefsin süflî ihtiraslarından müstağnî kalabilen nûrânî zevâtın rehberliğine olan ihtiyâcımız daha da şiddetlidir. Bu münâsebetle Hak dostu mâneviyât sultanlarının, kalbleri ihyâ eden nasîhat ve tavsiyelerinden ve onların bir nümûne-i imtisâl olan ibret ve hikmet dolu yaşayışlarından kendi nâmımıza hisseler almalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî târihimizin zâhir planında olduğu kadar mâneviyât âleminde de zirve şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selîm Han’ın, yolumuzu aydınlatmaya medâr olabilecek şu davranışı ne kadar mânidârdır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, zaferlerden zaferlere nâil olduğu Mısır Seferi’nden dönerken, İstanbul halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediğini haber aldı. Bunun üzerine şehre yaklaşmış olmasına rağmen, ordusunu Çamlıca’nın arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul’a girmedi. Nice muazzam ordulara gâlib gelmiş olan Sultan, nefsine mağlûb oluvermek korkusuyla binbir endîşeye bürünerek lalası Hasan Can’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul’a girelim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihâyet akşam olup her yer karanlığa gömüldükten sonra, gizlice ve alâyişsiz bir şekilde şehre girdi. Zîrâ o, ihtişam ve saltanatın nefsi düşürebileceği tuzaklara karşı uyanık bir sultan idi. Bir velînin kudsî nefesiyle irşâd olunmanın, dünyâ saltanatından da kıymetli olduğunu ifâde eden şu beyti pek meşhurdur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her mümin, sık sık nefsiyle iç hesaplaşmaya girerek, onu sîgaya çekmeli; mânevî vaziyetine ciddî bir şekilde çeki-düzen verip, gidişâtını kontrol altına almalıdır. Buna rûhiyât ilminde “bâtınî tefahhus” (nefs muhâsebesi) denilir. İnsan, hiç olmazsa başını yastığa koyduğu her yirmi dört saatte bir, o günün muhâsebesini yapmalı ve kendini sîgaya çekmelidir. Bunu alışkanlık hâline getirenlerin hatâda ısrar illetinden kurtulabilmeleri kolaylaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususta İmâm Gazâlî Hazretleri’nin şu nasîhatlerine kulak verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bâzı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermâyesini ortağına teslîm etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bâzı îkâzlarda bulunmayı da ihmâl etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«– Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bu gün de bana müsâade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O hâlde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bil ki bir gün, gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kıyâmet günü insanoğlunun önüne her gün için yirmi dört tâne kapalı kutu getirilir. Kutunun birini açıp, o saatte yaptığı amellerin mükâfâtı olarak, içinin nûr ile dolu olduğunu görünce, Allâh’ın lutfedeceği mükâfâtı düşünerek kul öyle sevinir ki, bu sevinci cehennem halkı arasında paylaşılsa, cehennemin acısını duymaz olurlardı. İkinci kutuyu açtığında, bundan karanlık ve pis kokular çıkar ki, bu da isyân ile geçirdiği saattir. Buna da öyle üzülür ki, eğer bu üzüntü cennet halkına dağıtılsaydı, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi. Üçüncü bir kutu daha açılır ki içi tamâmen boştur. Bu da uyku veyâ mübah şeylerle geçirdiği saattir. Fakat küçük bir hayrın ecrine dahî şiddetle ihtiyâç duyulan o günde, imkânı olduğu hâlde büyük bir kazancı kaybeden tüccarın hasreti gibi ve belki çok daha fazla yanar ve o saati boşa geçirmesinin acısıyla kıvranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey nefsim! Fırsat eldeyken sandığını iyi doldur, sakın boş bırakma. Tembelliğe düşme, sonra yüksek derecelerden düşersin.»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedenin âzâları da, nefsin yardımcıları mevkiindedir. İnsan, onlara vazîfelerine göre husûsî tavsiyelerde bulunmalı, bu emânetleri kötü işlere bulaştırmamayı nefsine telkîn etmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözü; haramlara ve kalbi meşgûl edecek faydasız, boş şeylere bakmaktan men etmeli,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dili; “âfât-ı lisân” tâbir olunan dedikodu, gıybet, iftirâ, yalan, söz taşıma, kendini övme, başkalarını yerme, yaltaklanma gibi mezmûm şeylerden alıkoyup dâimâ zikir ve hayır sözlerle meşgûl etmeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîdeyi; haram ve şüpheli gıdâlardan sakındırıp, helâlleri de asgarî seviyede istîmâle alıştırmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan her hareketinde pek çok mübah şeylerle karşı karşıyadır. Gâyesiz meşgûliyetleri terk etmesi ise, en muvâfık olanıdır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lüzûmsuz şeyleri terk etmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâni gerçek bir müminin konuşması zikir, bakışı ibret ve sükûtu tefekkür olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte nefs, bu gibi telkînlerle dâimâ gafletten uyanık tutulmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefsi hesâba çekerken ihmâl edilmemesi gereken hususlardan biri de yaptığı amelin Allâh için mi, yoksa nefsi için mi olduğunu yoklamaktır. Zîrâ insan, zaman zaman Allâh için sâlih ameller işlediğini zannettiği hâlde, nefsânî duygularını tatmin için de hareket etmiş olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefs tezkiyesi netîcesinde kalb, “selîm” hâle gelir. Kalb-i selîm merhalesinde şu üç hâl müşâhede edilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- Kimseyi incitmez.&lt;/strong&gt; Bu, ittikâ ehlinin hâlidir. Kalb, nefsin şerrinden korunur. Güzel ahlâk teşekkül eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Kimseden incinmez.&lt;/strong&gt; Bu da, muhabbet ehlinin hâlidir. Fânîlerin medih ve yermeleri bir ehemmiyet ifâde etmez. Güneş ışığı karşısında aydınlatma ve karartmaların bir önemi olmayacağı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâir bu hâli şöyle ifâde eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Cihân bağında ey âşık budur maksûd-ı ins ü cin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- Dünyâ menfaatiyle âhiret karşı karşıya gelince&lt;/strong&gt;, âhireti tercih ederek rızâ-yı ilâhîyi hedefler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu söylediklerimizin hülâsâsı şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh Teâlâ, bir imtihan âlemi olmasını murâd eylediği bu dünyada, her insanın önüne nefs engelini koymuş ve insanı, nefsin ortaya çıkaracağı güçlükleri yenerek muzaffer bir şekilde kendisine avdete memur eylemiştir. Nefs, hayra da şerre de vesîle olma istîdâdındaki bir vasıta hükmündedir. Dolayısıyla o, hem bir kazanç kapısı ve hem de kendisine tâbî olunduğu takdîrde bir gayyâ kuyusudur. Nefsi tezkiyenin bereketi ise, dünyâda hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede muazzamdır.&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak cümlemizi nefsine gâlip gelenlerden eylesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Âmin!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6086702551981621160?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kisinin-nefsini-tezkiye-etmesi-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1029989443645226078</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 20:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-08T13:27:41.246-07:00</atom:updated><title></title><description>........&lt;strong&gt;Virdler Neye Göre Belirlenir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Tarikatlardaki tesbihat ve zikir sayısı neye dayanılarak tespit edilmiştir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufta hedef, kalbi gafletten uyandırıp Yüce Allah’a bağlayarak ebedi huzuru elde etmektir. Bunun en önemli yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir, bu ise ancak belli bir manevi yolu takip ederek öğrenilebilecek zor bir süreçtir. Zira şeytan daima bizi dünya ile meşgul etmeye ve Allah’tan gafil kılmaya uğraşmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde Allah Teâlâ’nın zikr edilmesi (hatırlanması) emredilmiştir. Hatta Allah Teâlâ kendisini zikredeni zikredeceğini bildirmiş ve “Siz beni zikredin; ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152) buyurmuştur. Kur’an-ı Kerîm’e göre akıllı ve uyanık olanlar her durumda Allah Teâlâ’yı zikredenlerdir: “O gerçek akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken (bütün hâl ve zamanlarında) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.” (Âl-i İmran, 161)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda pek çok hadisi şerifte varid olmuştur. “Kulum beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu özel olarak zatımla zikrederim. O beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde (meleklerimin arasında) zikrederim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetler ve hadislerde yapılacak zikir miktarı açık olarak belirtilmemiştir, tarikat kurucusu büyük Allah dostları mezhep imamlarının fıkıh konusunda yaptıklarını maneviyat sahasında yapmışlar ve Peygamber Efendimiz’in manevi hayat ile ilgili söz ve amellerini Kur’an ışığında değerlendirerek bize değişik reçeteler sunmuşlardır, zaman ve zemine göre insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak zikir çeşitleri ve miktarını tespit etmişlerdir. Bir örnek vermek gerekirse Peygamber Efendimiz günde en az yetmiş; bir diğer rivayete göre de en az yüz kere istiğfar çektiğini yani estağfirullahel azim dediğini bize bildirmiştir. Hemen her tarikatta istiğfar çekmek virdin bir parçasıdır. Yine Peygamber Efendimiz kendisine sık sık selat u selam getirmemizi müminlere tavsiye etmiştir. Bundan dolayı bütün tarikatlarda Hz. Peygamber’e selat u selam getirmek virdin önemli bir parçası olmuştur. Keza Hz. Peygamber lezzetleri yok eden ölümü çokça düşünmemizi tavsiye eder. Buradan yola çıkarak Nakşîler her seher vakti Rabıta-i mevt (ölüm tefekkürü) yaparlar. Şüphesiz bu zikir ve virdleri bir Müslüman hiçbir tarikata girmeden de yerine getirebilir, ama düzenli şekilde bunları yerine getirmek ancak belli bir manevi yolun reçetesini takip etmekle olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat takva yolu olduğu için yani Hz. Peygamber’in her tür hal ve sözlerine uymak olduğu için sufiler aynı şekilde teheccüd, kuşluk ve evvabin namazı gibi maalesef bugün neredeyse ismini bile unuttuğumuz namazları günlük hayatın bir virdi gibi görmüşler ve mü­ritlerden bunları yerine getirmelerini istemişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Kadınlar özel hallerinde tesbih çekebilirler mi?&lt;/strong&gt;Manevi dersleri olan hanımefendiler özel günlerinde tesbihatlarını çekebilirler fakat evratları içinde okumaları gereken sureleri okuyamazlar. Bunun bir istisnası ise Fatiha suresi’dir, bu sure  dua niyeti ile okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Mürşid-i kâmil, vazifesini yapmayan, dünya işlerini dalmış müridi tarikattan atabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşid-i kâmilin vazifesi, müridleri eğitmek ve onları kâmil hale getirmektir, yoksa bu makam aforoz makamı değildir. Nitekim Hz. Peygamber hiçbir sahabesini İslam dışına atmamış onları kendinden uzaklaştırmamıştır. Hatta münafıklar bile hayatta iken Müslüman muamelesi görmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları kendi fıtratımıza uymadığında hemen yanımızdan uzaklaştırmak nefsanî bir harekettir. Zira nefs daima övülmek ve hoş tutulmak ister, kendisini kıran veya kendisine saygıda kusur edenlerden hemen intikam almak ister. Hâlbuki Kuran-ı Kerim cahillere uyulmamasını, onlara  af ve müsamaha ile muamele edilmesini tavsiye eder. Maneviyat yolunda bu tür eziyetlere sabredebilmek gerçekten zor bir iştir ve her insana da nasip olmaz. Bazı müslümanlar hatta bazı sufiler, dünyada cennet hayatı yaşamayı beklemektedirler. Bu ham hayaldir Müslüman için bu dünyada rahat yoktur. İnsanların eza ve cefalarına sabırla katlanmak gerekir. Peygamber Efendimiz kendine kaba davranan bedevileri hep hoş görmüş, yakasına sarılarak sert bir şekilde kendisinden Beytü’l-malden gıda isteyen bir insanın da talebini yerine getirmiştir. Bu sebeple bizler Allah’ın Habîbini örnek almalı ve insanları yanımızdan kovma kolaycılığına gitmemeliyiz. Hele bazı gafil, sözüm ona İslami fırkalar gibi insanlara en basit olayda kâfir veya münafık damgasını vurmak çok yanlıştır. İyi bir Müslüman bu tür yanlış davranışlardan son derece uzak durmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte eğer mürid hal ve hareketleri ile başkalarına zarar veriyor hale gelmiş ise bu durumda mürşid ondan uzak kalabilir. Bu tutumu ile hem o müridi uyarmış, hem de onun zararından başkalarını korumuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Soru: Haftalık sohbetleri cd veya videodan dinleyerek yapabilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Nakşi yolunda sohbetlerin çok özel bir yeri vardır. Sohbet sadece haftada bir kere insanların bir araya gelip, birkaç sayfa kitap okuması değil, manevi terbiyenin gerçekleşmesinin önemli bir yoludur. Sohbet ortamında bir füyûzat alışverişi olur. Sohbet yapan hoca efendiler, ana merkezden aldıkları füyûzatı dinleyenlere dağıtırlar. Ayrıca sohbete katılanlardaki güzel hasletler birbirine sirayet eder. Bu sebeple sohbet sadece basit bir dinleme hadisesi değildir. Sohbet diğer ihvanla hal paylaşımı demektir.  Bütün bunları sadece cd veya videodan elde etmek mümkün değildir. Bu sebeple sohbette cd dinlemek normal vazife yerine geçmez, sohbet ancak usulüne uygun olarak klasik eserlerde tarif edildiği şekilde yapılırsa tam etkili olur. Sohbetleri terk ederek sadece görüntülü bir malzemeyi sohbet yerine ikame etmemek şartıyla Allah dostlarının sohbetlerini teyp, cd ve videodan dinlemek faydalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1029989443645226078?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/blog-post.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4016487509103539002</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 20:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-08T13:20:32.117-07:00</atom:updated><title>Suretten Hakikate</title><description>........&lt;strong&gt;Suretten Hakikate&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Ameller, dış görünüş itibariyle kuru bir şekilden/suretten ibarettir; onları canlandıran ruh ise ihlâs sırrıdır.” İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü ve hayatı en güzel bir hayat tarzı ortaya koyabilmemiz için yaratan Yüce Mevlâ, kabuktan ibaret amel ve davranışlarımıza itibar etmemekte ve hatta bu nevi amellerimizin bizi O’na yaklaştırmaktan ziyade, gazabına götüreceğine işâret etmektedir. Bir ömür boyu yapageldiğimiz ibadet, taat ve amellerimizin, ahiret sermayesi adına ilâhî terazide bir değer ifade etmemesi, ne büyük bir iflastır. Bu gerçekten yola çıkan basiret ve firâset ehli Hak dostları, insanın en önemli çabasının “ihlâsa ermek ve bu sayede niyetleri tashih etmek” olması gerektiği üzerinde ısrarla durmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs; Allah ile olan münasebetlerimizde ya da O’nun adına ortaya koyduğumuz tüm amel ve davranışlarımızda, nefsânî ve dünyevî hiçbir garaz gözetmeden, yalnız O’nun rızasına kilitlenmek ve iki yüzlülükten arınmış bir şekilde sıdk, sadâkât ve samimiyet dolu bir duruş sergileyebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâlih amel, şu iki şartı taşıyan ameldir. 1. Niyet sahih olacak; yani yalnız Allah’ın rızası gözetilecek (İhlâs). 2. Yapılan amel, Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu zâhirî şartlara uygun olacak. Bu iki şarttan biri eksik olursa, amellerimiz sâlih olmayacak ve nihâyet Hakk’ın dergâhında kabul görmeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyet, bir kalp ürünüdür. Diğer bir ifadeyle kalp, niyetin doğduğu ana menbadır. Menba, arı duru olmadıkça, oradan billur niyetlerin doğması hayaldir. Bunun için denilmiştir ki: “Kalb selîm olmadan niyet sahih olmaz; niyet sahih olmadan da amel sâlih olmaz”. Kalbin selîm olması, inkâr, şirk, şüphe, kin, haset, kibir ve riyâ gibi manevî hastalıklardan temizlenmesi ve Hakk’a tam teslim olması ile gerçekleşebilecek bir kıvamdır. Böyle bir kıvama erişmek ise ciddi bir manevî mücâhedeye soyunmak demektir. Kültür ve medeniyetimizde buna seyr u sülûk denilmiştir. Tasavvufi terbiyenin varlık sebebi de, kulu ihlâsa ulaştırmak ve bu vesileyle Hakk’ın râzı olacağı bir kalbî sâfiyete eriştirmektir. İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvufu tarif ederken kullandığı şu ifade, bu gerçeği açık bir şekilde beyan eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tasavvuf, sûret-i şeriattan hakikat-i şeriata bir yolculuktur”. Yani Kur’an ve sünnetin, mü’min insandan beklediği, kalbî ve bedenî tüm duygu, inanç ve amellerinde, işin şekil ve sûret boyutunda kalmayıp, onun hakikatine ve özüne doğru bir derinlik kazanmaktır. İnanç esaslarında îkâna (yakînî bir inanca), İslâmın ahkâmını icrâda, ihlâs ve ihsana, duygu ve tefekkür dünyasında, Hak ve hakikate bütün benliğiyle odaklanmaya ve nihâyet her türlü hamlıktan kurtulup kemâle erişmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Rabbânî –kuddise sirruh- Hazretlerinin “Kalp itmi’nâna ermediği sürece, ameller suretâ ameldir, kılınan namaz sûretâ namazdır, tutulan oruç sûretâ bir oruçtur” ifâdesi, niyetteki zafiyete ve ihlâs yokluğuna dikkat çekmek içindir. Yoksa bu amellerin hiçbir kıymeti yoktur anlamında değildir. Rahmeti her şeyi kuşatmış olan Rabbimiz, henüz istenilen kaliteye erişememiş amellerimize de belli ölçüde değer atfetmekte ve en azından üzerimizdeki borç düşmüş olmaktadır. Ancak bu amellerimizle Hakk’a kurbiyyet ve O’nun rızasına erme bahtiyarlığını elde etmek mümkün değildir. İhlâsa ermek ya da erdirilmek için, gönül iklimimizde Rabbimizden ihlâsa erdirilme talebimizin daimî bir duâ halinde terennümü zaruridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs, her kulun ubudiyetteki derecesi nispetinde farklılık gösterir. Âbid ve ebrârın ihlâsı, gizli açık her çeşit riyâdan/gösterişten arınmak ve nefsin hevâsına uymaktan uzak kalabilmektir. Bu zümrenin ibadet ve amellerindeki niyetleri, vaad olunan ecir ve sevaba erişmek ve azab-ı ilâhîden ve kötü âkıbetten korunmaktır. Bu makamdaki kullar, halk için ibâdet ve amelde bulunmasalar bile, nefislerinde bir varlık görmekten ve ibâdetlerine itimad etmekten henüz kurtulamamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ve muhabbet ehlinin ihlâsına gelince, bu makamda bulunanlar, ibâdet ve taatlerinde ecir ve sevap talebi ya da azap korkusu endişesi olmaksızın, yalnız Hakk’a tazim ve şân-ı ulûhiyetin azamet ve yüceliğini gayelerin gayesi haline getirmişlerdir. Ancak ihlâsın bu mertebesinde de amelleri henüz kendi nefislerine nispet etme kokusu mevcuttur. Râbia-i Adaviyye’nin münâcâtında yer alan “Rabbim, ben sana celâlinin tecellisi olan Cehennem korkusundan ya da cemâlinin tecellisi Cennet arzusundan ibâdet etmedim” ifâdeleri, bu makamdaki ihlâs nişânıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâsın üçüncü derecesi ise âriflerin ve mukarrebînin ihlâsıdır ki bu makamda bulunanların ihlâsı, ibâdetlerinde ve her çeşit hal ve hareketlerinde, kendilerinde hiçbir güç, kuvvet ve varlık görmeksizin, tüm hallerinde yalnız vâcibu’l vücûd olan Rabbü’l-âlemîni müşâhede etmeleri ve kendilerine ait herhangi bir gayeyi hedef haline getirmemeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ve muhabbet ehlinin ibâdeti Allah için; âriflerin ibâdeti ise Allah iledir. Amellerin Allah için yapılması, sevap kazandırırken; amellerin Allah ile olması Hakk’a kurbiyete bir vesiledir. Allah için amel işlemek, ibâdetin hakikatine eriştirirken, Allah ile amel işlemek irâdeyi sıhhatli hale getirir. Allah için amel işlemek, âbidlerin bir vasfı iken, Allah ile amel işlemek Hakk’ı murâd edenlerin bir vasfıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı meşâyıh “Ameli ihlâs ile, ihlâsı da her türlü varlık emaresinden yani benliğe nispet edilen her çeşit güç ve kudret vehminden kurtararak sıhhate kavuşturmak (tashih etmek) gerekir”, demişlerdir.1 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâsın mertebesi, marifet-i nefs (kendini tanıma) ve marifetullah (Allah’ı tanıma) derecesiyle mütenâsiptir. Muhammed Es’ad Erbili’nin “Oldunsa vakıf aczine ednâ amel2 bir dağ olur” mısrasında da ifade ettiği gibi, hiçliğini idrak edip kendini aradan çıkaran âriflerin zâhiren az gibi görülen amelleri, Hak katında çok yüce bir değere sahiptir. Nitekim Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve selem-: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel sana yeter.”3 buyurmuştur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs, sahibini koruyan, bereketlendiren, ebedî olanla buluşturan bir sırra sahiptir ki, Yüce Rabbin has kullarına çok özel bir ikramıdır. İhlâslı olmaya çalışmakla birlikte, bu çalışmanın esasının da ihlâsa erdirilmeyi istemek olduğunu unutmamalı ve bu nimete eriştirmesi için sürekli dua ve tazarruya sarılmalıdır. Rabbimize kabuktan ve şekilden ibaret ameller sunmaktan hayâ etmeli ve onları ihlâs ruhuyla hayat bulmuş ahsen4 bir surette arzetmenin edebine sarılmaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. Muhammed b. İbrahim b. Abbâd en-Nefzî, Ğaysü’l-mevâhibi’l-aliyye fî şerh-i’l-hikemi’l-atâiyye, I, 39-40; Kastamonulu Hafız Ahmed Mâhir, El-Muhkem fî şerhi’l-hikem, 25-26. 2) Ednâ amel: En aşağı derecede görülen amel demektir. 3) el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/342; ed-Deylemî, el-Müsned 1/435. 4) Ahsen: ibadet ve amellerimizi Allah’ı görüyormuşçasına bir şuurla en güzel bir şekilde ilahi huzura takdim etmek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4016487509103539002?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/suretten-hakikate.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1134096865055874801</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 20:13:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-08T13:14:21.145-07:00</atom:updated><title>Tasavvuf’ta İstidâd Önemli mi?</title><description>&lt;strong&gt;........Tasavvuf’ta İstidâd Önemli mi?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Tasavvufî eğitimde başarılı olabilmek için şahsî gayretlerin yanı sıra fıtrî kâbiliyetlerin yani isti‘dâdın da büyük bir önemi vardır. Bu sebeple mürşidler, mâneviyâta kâbiliyetli kişilerin mürîd olmasından ayrı bir mutluluk duyarlar. Şeyh Ebû Muhammed Şenbekî, mürîdi Ebü’l-Vefâ Bağdâdî kendisine bağlandığı zaman şöyle demiştir: “Bugün tuzağıma öyle bir kuş düştü ki, böylesi hiçbir şeyhin tuzağına düşmemiştir”. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hazretleri de şeyhi Muhammed Bâkî Billâh’a intisap ettiğinde, ondaki isti‘dâdı sezen şeyhi, bir dostuna yazdığı mektupta mutluluğunu şöyle dile getiriyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç hâller müşâhede edildi. Muhtemelen âlemin kendisiyle aydınlandığı bir kandil olacak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Ubeydullah Ahrâr gençliğinde Ya‘kûb Çerhî hazretlerinin yanına gidip mürîd olmuştu. İntisâbından sadece birkaç gün sonra Ya‘kûb Çerhî ona icâzet ve hilâfet verince diğer mürîdler bu duruma şaşırdı. Bunun üzerine Ya‘kûb Çerhî şöyle buyurdu: “Mürîd dediğin, mürşidin huzûruna böyle gelmeli. Her şeyi hazır, iş icâzete kalmış. Lamba, yağ ve fitili hazırlamış, sâdece kibrit çakmak gerekiyor”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakter ve kâbiliyet yönünden bazı kişilerin tasavvufî eğitime daha yatkın olduğu bilinen bir gerçektir. Bazıları ise diğerleri kadar şanslı değildir. Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri bu durumu şöyle ifâde eder: “Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevî alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazîfemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazîfemiz tohum oluşturmaktır”. Gönlünde muhabbet tohumu olan kişilerin yola erken çıkacakları ve diğerlerine nazaran tasavvuf yolunda daha hızlı mesâfe alacakları muhakkaktır. Diğer taraftan isti‘dâdı az olanlar bu yolculukta daha gerilerde kalırlar. Nitekim Hz. Mevlânâ buyurur: “Koku almayan biri gül bahçesine girse, gül kokusundan, reyhan kokusundan bir zevk alamaz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufî eserlere bakıldığında mürşid-i kâ­mil­lerin, karşılarındaki insanın isti‘dâdını ve tasavvufî eğitime yatkınlık derecesini büyük bir mahâretle sezdikleri anlaşılmaktadır. Bu sezgide o kişinin davranışları ya da gördüğü rüyâlar da etkili olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin davranışlarına bakarak mâneviyata kâbiliyetini anlama konusuna şu menkıbeler örnek olarak gösterilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre, Hakîm Süleyman Ata küçüklüğünde Yesi şehrinde Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için arkadaşlarıyla birlikte câmiye giderken diğer çocuklar Kur’ân’ı boyunlarına astığı halde, o saygısından dolayı Kur’ân’ı başının üzerinde taşıyordu. Bu durumu gören Ahmed Yesevî onu kendi talebeleri arasına aldı. Hakîm Ata’nın diğer çocuklara göre Kur’ân-ı Kerîm’e farklı bir saygı göstermesi Hoca Ahmed Yesevî’nin dikkatini çekmiş, ondaki isti‘dâdı sezen Yesevî onu mürîd edinmiş ve sonraki yıllarda Hakîm Süleyman Ata, Hoca Ahmed Yesevî’nin halîfesi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranışlara bakarak isti‘dâdı sezmeye bir örnek de şu rivâyettir: Seyyid Hasan henüz küçük bir çocuk iken babasıyla birlikte Hoca Ubeydullah Ahrâr’ın yanına gelmişti. Hoca Ahrâr’ın yanındaki bal küpünü gören çocuk bütün ilgi ve dikkatini oraya yöneltti. Hoca Ahrâr çocuğa adını sorunca, âdetâ kendinden geçmiş olan çocuk “Bal” diye cevap verdi. Bu duruma çok sevinen Hoca Ahrâr: “Bu çocukta büyük bir kâbiliyet var. Balı görünce kendi adını unuttu. Eğer rûhunun murâdına baldan daha tatlı bir şey (mâneviyât) tattırırlarsa mutlaka ona yönelişi çok kuvvetli olacak” dedi ve çocuğun maddî mânevî eğitimini üstlendi. Sonraları Seyyid Hasan, Hoca Ahrâr’ın önde gelen mürîdlerinden biri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin mâneviyâta kâbiliyetini anlamanın yollarından biri de gördüğü rüyâlardır. Bu konuda bir örneğe Hz. Mevlânâ’nın hayatında rastlanır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ Celâleddin Rûmî küçük bir çocuk iken ailesiyle birlikte Belh şehrinden göç ediyordu. Nişâbur’a geldiğinde bir rüyâ gördü. Rüyâsında nûr yüzlü bir pîr, kendisine altı dallı bir gül fidanı vermişti. Mevlânâ Celâleddîn rüyâsını babasına anlattığında o: “Altı dallı gül, senin altı ciltlik bir kitap yazacağına işârettir.” buyurdu. O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da: “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz.” diyerek Esrârnâme isimli kitabını Mevlânâ Celâleddîn’e hediye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse de, Ferîdüddîn Attâr imiş. Ferîdüddîn Attâr hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn’de ilâhî nûrlar ve fıtrî, yaratılıştan gelen bir takım kâbiliyetleri görmüş ve ona dua etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin mâneviyâta is­ti‘­dâ­dını anlamak her zaman onun davranışları ya da rüyalarıyla olmaz. Bazen akıl sınırlarını aşan bir sezginin ve firâsetin devreye girdiği anlaşılmaktadır. Buna misal olarak şu menkıbe zikredilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Bahâeddîn Nakşbend Hazretlerinin doğmasına yakın bir târihte Muhammed Baba Se­mâ­sî mürîdleriyle birlikte Buhara’nın Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere: “Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor, yakında Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân (Ârifler Köşkü) olacak” demişti. Baba Semâsî’nin Kasr-ı Hinduvân’a bir sonraki gelişinde Bahâeddîn Nakşbend henüz üç günlük bir bebek idi. Bebeği gören Baba Semâsî mürîdlerine: “Kokusunu işittiğimiz yiğit budur” deyip halifesi Emîr Külâl’e döndü ve: “Oğlum Bahâeddîn’e şefkat ve terbiyeni esirgeme, yoksa sana hakkımı helâl etmem” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu ve sevgi yönü ön planda olan insanlar tasavvufî eğitime, mantık yönü ön planda olan insanlar da medrese eğitimine daha yatkındır. Ancak isti‘dâdı ne yönde olursa olsun, tasavvuf kültürünün ahlâk ve mâneviyât birikiminden herkesin istifâde edebileceği bir nokta vardır. Çünkü tasavvuf yolu bazı insanları evliyâ yaparken, bazılarını da en azından eşkiyâ olmaktan kurtarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tâhir Efendi isminde bir zât şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Abdülhakîm Ârvâsî Efendi’ye gidiyordum. Yolda, kendi ken­dime, Abdülhakîm Efendi’ye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar, teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım, bahçede yalnız oturuyorlardı. Selâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp: “Tahir! Şu ağaç ne ağacıdır?” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu nedir?” buyurdu. “Gül” dedim. “Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül fidanı olabilir mi, gül de manolya ağacı kadar büyür mü?” buyurdu. “Hayır efendim.” dedim. “Demek ki, farklılık isti‘dâdlarından yani kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tekrar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim.” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlarda kâbiliyet vardır ama o kâ­bi­li­yeti geliştirmek için gayret etmedikleri ya da uygun bir ortam bulamadıkları için isti‘dâd tohumları çürüyüp zâyi olur. Alâeddin Âbîzî hazretleri şöyle der: “Bu yolda ilerlemek, kâbiliyet, gayret ve isteğin bir araya gelmesiyle mümkündür.” Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri de şöyle buyurur: “Zikir telkîni, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek mürîde âiddir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan kâbiliyetler farklı farklı olabilir. Herkes isti‘dâdı olduğu noktayı geliştirerek iyi bir kul olma yönünde mesâfe alabilir. Sûfîlerin meşhûr sözlerinden biri şudur: “Allah’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır”. Mürşid-i kâmiller mürîdin kâbiliyet ve zaaflarını tespit edip gerektiğinde kişiye özel reçete geliştirebilen tabîblerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Ali Râmîtenî hazretleri buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İrşâd işine giren bir kimse, önce mürîdin yani talebenin yeteneğini, kâbiliyetini tanımalıdır. Bunu bildikten sonra ona zikir telkîni yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd terbiyesi işine girmiş olan kişi, tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, kişideki yaratılıştan gelen -az veya çok- mânevî isti‘dâdı ortaya çıkarmaktır. Her gönül, altında petrol bulunan bir arâzi gibidir. Fakat sondaj vurulmadığı için o petrol, kendiliğinden dışarı çıkma imkânı bulamaz. İşte o alt zemindeki petrol, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği mânevî bir isti‘dâddır. Bu da tıpkı akıl gibi her insanda farklı seviyededir. Bu isti‘dâdın ve yeteneğin ortaya çıkması için mânevî sondajı vurarak o cevheri açığa çıkaracak olan, mürşid-i kâmildir. Mürîd de azim ve gayret ile üzerine düşen görevleri yaparak bu konuda mürşide yardımcı olmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1134096865055874801?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/tasavvufta-istidad-onemli-mi.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7278717232832917836</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 16:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-08T09:38:10.098-07:00</atom:updated><title>Tasavvuf: Sorular-Cevaplar İnsan Günümüzde Üveysî Olabilir mi?</title><description>........Tasavvuf: Sorular-Cevaplar İnsan Günümüzde Üveysî Olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru–1: Bazı cemaatlerde tövbe almak diye bir uygulama vardır, bu nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tövbe günahtan pişman olmak ve bir daha yapmamak üzere Allah Teâlâ hazretlerine söz vermektir. Müslümanın işlediği her günah için tövbe etmesi farzdır. Bununla birlikte tövbe almak bazı cemaatlerde tarikat dersi almak manasına gelmektedir. Zira tarikata giren insan öncelikle bir manevi rehberin (mürşidin) huzurunda günahlarına tövbe etmekte ve bir daha günah işlememeye söz vermektedir. Böylece mânevîyat yoluna giren şahıs, tövbe ederek Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil etmektedir. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şâhid tutarak verilen söz daha bağlayıcı olur. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek mânevî halleri hakkında bilgi verecek olan mürid, en azından biraz daha kontrollü hareket etmeye çalışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murâkabe altına alması mümkün olmadığı zaman yaşadığı çevrenin etkisiyle dînî ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izâle etme ve bir takım dış etkilere karşı direnç kazanma hususunda bir manevi rehbere bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvanı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tövbeyi dîni bir tören haline getirmek, mürîdin tövbesini kolaylıkla bozmasına engel olmak için yapılan psikolojik bir destektir. Zira insan Allah Teâlâ’ya kullar önünde söz verince kendini daha sorumlu görür. Bununla birlikte tövbe almak günah çıkarmakla karıştırılmamalıdır. Hıristiyalık’ta ve özellikle Katolik kilisesinde papaz günahları affetme yetkisine sahiptir. Hâlbuki tasavvufi terbiyede mürşid sadece mürîdin tövbe etmesine yardım etmektedir. Tövbeyi kabul edip etmemek Hakk Teâlâ’nın iradesine bağlıdır, başka hiçbir aracının bu hususta yetkisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru-2: Ruh, beden, akıl ve duygunun birbirleriyle ilişkileri nasıldır? İnsanın bileşenleri nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Ruh, Allah tarafından üflenmiş olup ilahî bir menşei vardır. Bu sebeple insanı Allah’a götüren yolda ruhun güçlendirilmesi ve nefse galip olması gerekir. Nefis ise yine imtihan gayesi ile insana verilmiş, insanı dünyaya ve zevklere iten bir güç olup, buna hayvânî ruh ismi de verilir. Ruh rahmanî, nefs ise şeytanî etkilerin altındadır. Duygulara gelince bunlar insana mahsus, hem rahmanî hem de nefsanî yönleri olan ruhun ve nefsin yönelişleridir. Kızmak, sevmek, nefret etmek, haset etmek gibi pek çok duygumuz aslında dinin ve özellikle de tasavvufun ilgi alanına girer. Zira dinimizdeki pek çok günah ve sevap duygularla ilgilidir. Tasavvuf insanın sadece fiillerini değil, ruhunu güçlendirerek duygularını da kontrol altına almasını mümkün kılar. Duygularımız bize hayır veya şerre yönlendiren dâhili etkenler olduğu için bunların terbiye edilmesi, yani insanın sevgisini, nefretini, gazabını doğru şekilde yönlendirmesi gerekir. Tasavvuf, nefs muhasebesi, murakabe, tefekkür ve tezekkür gibi uygulamalarla duyguları kontrol etmeyi, doğru şekilde yönlendirmeyi bize öğretir. Bu manasıyla tasavvuf aslında bugün modern psikolojinin yaptığı çok önemli bir işlevi de yerine getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl ise Allah Tealâ’nın bütün canlılar arasında insana bahşettiği en değerli yetenektir. Akıl doğru ile yanlışı birbirinden ayırmamızı sağlayan ilahî bir nurdur. Ne var ki akıl tek başına insanı hidayete götüremez. Diğer kabiliyetlerimiz gibi akıl da dîni süzgeçten geçirilmeli ve terbiye edilmelidir. Yoksa akıl kolaylıkla nefis ile işbirliği yapıp insanın kötülüklerini temize çıkarmanın bir aleti olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi eğitim ruhu beden memleketinde sultan yapar ve ruhun güçlenmesi ile akl-ı maaş dediğimiz dünyalık akıl uhrevi akla, akl-ı meâda dönüşür. Kısacası, ruh, beden, akıl ve duygu denkleminde asıl öğe ruhtur. Günümüz modern hayatında ise merkez, nefis beden ve bunların hazlarıdır. O kadarki nefsin arzuları adeta putlaştırılmış ve hedonizmı (hazcılık) tek amaç haline getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, merkeze ruhu koymakla aklı, nefsi ve duyguları inkâr etmiş olmaz. Aksine bu hassalarımız daha yerinde ve kontrollü olarak bize hizmet eder. Bugün insanlığın bu hassaları kullanma konusunda büyük zaafları vardır. Tasavvuf bu manada hem Müslümanlara hem de bütün insanlığa yol gösterecek öğretileri içinde taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 3: İnsan günümüzde üveysî olabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üveysîlik; bir mürşid ile görüşmeden, mânevî yolla; rüya tarikiyle ondan feyz almaktır. Allah’ın bazı kullarına özel bir tecellisidir. Hz. Peygamber devrine yetiştiği halde O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî unvanını alamayan Üveys Karenî’ye nisbetle ortaya çıkmış bir kavramdır. Daha sonra mürşidini görmeden mânevî yolla feyz alanlara bu zâtın adına nisbetle ‘üveysî’ denmiştir. Ana kaide tarikatta silsiledir, teselsüldür, yani insanın mânevî eğitimini yaşayan bir mürşidin rehberliğinde tamamlamasıdır. Hâlbuki üveysîlik istisnaî bir yoldur. Çoğu zaman üveysîlerin kendilerine faydası olsa bile başkalarına rehberlik edemezler. Her ne kadar tasavvuf tarihimizde Şah-ı Nakşibend gibi büyükler üveysî yolla feyiz almışlarsa da bu onların sadece bu kanaldan beslendiği manasına gelmez. Tabiî ki her dönemde Üveysîlik mümkündür ama insan bu tür olağanüstü hâdiselere bel bağlamamalı, yaşayan bir mürşidden terbiye almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini ilimleri öğretmek çok mesuliyetli bir iştir, yüce Kitabımız Kuran emanetlerin ehline verilmesini emreder. Bu sebeple silsileye bağlı bir mürşid bulmak son derece önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru–4: Tasavvufî terbiyede mürîdin meşrebi mi yoksa mürşid mi daha önemlidir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mürşid-i kâmil mürîdin meşrebini bilir ve ona göre eğitir, bu sebeple her ikisi de önemlidir. Bazı meşrepler nadir de olsa tasavvufi eğitimi kabul etmez, bunun haricinde iyi niyetli olarak mânevîyat yoluna girenler istidatları oranında kemâlâta ererler. Maneviyat yoluna giren herkes Bâyezîd-i Bistamî veya bir Bahauddin Nakşibend (k.s) olamaz ama en azından farzları, haramları ve İslam’ın diğer emirlerini zorlanmadan severek yerine getirecek seviyeye ulaşabilir. Burada önemli olan başka bir husus da mürşid ile mürîdin meşreben birbirine yakın olmasıdır. Zaten birbirine benzemeyen meşrepler birbirlerini iter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufta pek çok tarikatın olması da aslında farklı meşreplerin olmasından kaynaklanmaktadır. Hareketli bir meşrebe sahip olan bir insan Kâdirilikle irşâd olunurken, daha sessiz ve vakur olanlar Nakşîliği tercih edebilir. Musikiye ve edebiyata düşkün bir insan yine bu tür uygulamalara önem veren bir tarikata, mesela Mevlevîliğe intisap eder. Hatta ahilik ve fütüvvet teşkilatı insanlara mesleklerine göre tasavvufi eğitim vermeyi hedeflemiştir ki hem sâlikler arasında hem de mânevî rehber ile aralarında meşrep farkı en aza indirilsin. Bu sebeple önceki dönemlerde şeyh efendiler kendi meşreplerine uygun bulmadıkları sâlikleri başka mürşitlere yönlendirmişlerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7278717232832917836?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/tasavvuf-sorular-cevaplar-insan.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3911101242281693136</guid><pubDate>Sat, 08 Aug 2009 16:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-08T09:35:33.918-07:00</atom:updated><title>Nefs Nasıl Terbiye Etme Yolları...</title><description>........&lt;strong&gt;Nefs Nasıl Terbiye Edilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasavvufta nefis terbiyesi nasıl olur? Kişi kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi anlayışa göre insan, yaratılışında ilâhî cevher taşıyan bir varlıktır. Allah insanı ahsen-i takvim üzere yaratmış, onu imtihan maksadıyla bu dünyaya göndermiştir. Bu durumda insan artı sonsuz ile eksi sonsuz arasında iyiye ve kötüye meyilli, hayır ve şer kapasitesine sahip yegâne varlıktır. Varlık âleminde melekler sadece hayır yapma kapasitesine sahip olup hiçbir şekilde isyanda bulunamazlar. Şeytan ise tamamen kötülük yapmak üzere programlanmış olup hiçbir surette hayırlı bir amelde bulunamaz. İşte insan nefsî itibarı ile şeytanî ve ruhu itibari ile de melekî bir varlıktır. Bu sebeple insan benliği çok boyutlu bir varlığa sahiptir. Pek çok insan kendini sadece nefisten ibaret olarak görmekte ve onun peşinden giderek ömrünü heba etmektedir. Hâlbuki nefsimizin pek çok katmanları olup bunlar dışarıdan gelen uyarıcıların durumuna göre şekil alır. Mesela birine kızınca nefs-i emmaremiz intikam almayı, vurup kırmayı emreder. Bir fakiri görünce ruhumuz ona yardım etmeyi ilham ederken, yine nefsimiz başımızı başka yöne çevirmeyi tavsiye eder. Tüm bu düşünceler bir insanda aynı anda çakıştığına göre biz hangi sese kulak vereceğiz, nefse mi yoksa ruha mı? İşte tasavvuf bize Kuran ve Sünnet çerçevesinde nefsimizi kontrol altına alarak ruhumuzu güçlendirmeyi ve onu vücut ikliminde hükümran kılmayı öğretir.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat kurucusu büyük sufiler insanın terbiye edilmesinde iki ana metod izlerler, bunlardan birincisine nefsâni ikincisine de ruhâni metod ismi verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle nefsin olumsuz yönünü, yani hayvanî nefsi itaat altına almayı önceleyen tarikatlarda riyâzat, halvet, oruç, ağır ibadetlerle yapılan “cihad-ı ekber” sayesinde nefis zayıflatılmaya çalışılır. Bu meşrepteki sufiler nefisle muvafakat/uyum halinde olmayı Allah’la muhalefet/uyumsuz olmak olarak anladıklarından nefse muhalefeti temel ilke edinmişler ve “Nefsin arzu ettiği değil, onun zıddı olan şey doğrudur.” demişlerdir.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan yemeği, uyumayı, konuşmayı en aza indirmek ve inzivaya çekilmek, diğer yandan kendini ibadete, taate, zikre ve tefekküre vermek sûretiyle nefis zayıflatılır (bu hususlar aynı zamanda insanî rûhu güçlendirir) ve direnci kırılır. Nefse boyun eğdirmenin ve onu terbiye etmenin, disiplin altına almanın, bu suretle onu iyi bir hizmetçi haline getirmenin yolu budur.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çile çekerek, riyazat ve perhiz yaparak, nefsin mukavemetini kırarak nefsin yapısında var olan günah işleme ve kötülük yapma arzusunun (hevâ-heves) kökü kazınamaz, bunlar tümden yok edilemez. Zaten bu tür duyguların öldürülmesi ve yok edilmesi gaye de değildir. Önemli olan bu tür kötü duygu ve eğilimleri etkisiz hale getirerek, insan üzerinde İlâhî iradenin, kalbin ve vicdanın hâkimiyetini sağlamaktır. Tasavvufta müritliğin anlamı nefsi terbiye etmek ve disiplin altına almaktır. “Ölmeden evvel ölmek” ve “fenâya erme” deyimleriyle de kastedilen budur.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefs ile girişilen mücadelede başarıya ulaşmak kişinin tek başına elde edeceği bir netice değildir. Nefsin bilinmez, hesaba gelmez, tedbirle engellenemez ve buyruk altına girmez serkeş tabiatı ancak nefsin bu tabiatına vakıf bir kâmil insanla terbiye edilebilir.5 Nefsi terbiye etmenin diğer metodu olan ruhâni metod konusu ise önümüzdeki sayıda ele alınacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kişinin almış olduğu dersi yapamaması halinde telafi etmesi mi veya dersi tekrar tazelemesi mi gerekir. Tasavvufta dersin önemi nedir, seyr-u sulûk için ders gerekli midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cevap: &lt;/strong&gt;Seyr u sulûk için üç esas vardır. Birincisi günlük olarak yapılan evrad u ezkar, ikincisi genelde haftada bir kez yapılan sohbet ve üçüncü olarak ta insanlığa verilen her tür faydalı hizmettir. Manevi terakki için bunların hepsi de çok önemlidir. Üçayaklı bir masa bir ayağı eksik olduğunda nasıl ki ayakta durmakta zorlanırsa, bir salik de bu üç vazifeyi yerine getirmeden gerçek manada Hakk’a ram olamaz. Tasavvuf yolunda çekilen evrad ve zikirler farz ibadet olmadığı için kazası gerekmez. Öncelikli olarak şunu ifade edelim ki evradı ihmal etmek insanın şeyhine ve kendine verdiği sözü tutmaması manasına gelir. Bundan da önemlisi Allah’ın zikrinden uzak geçen her vakit, her saniye bizim için ebedi bir kayıptır. Boşa geçen zaman geri getirilemeyeceği için sâlik bütün vakitlerini yukarıda sayılan vazifelerle doldurmaya azami gayret sarf etmelidir. Ahirette cennet ehlinin en çok hasret çektiği şey zikirsiz geçen vakitlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi terbiyenin en önemli hedeflerinden biri de insanın ahlakını güzelleştirmesi, kuran ahkâmını ve sünnet-i seniyyeyi en güzel şekilde yaşamasıdır. Bazı saliklerin bu konuda ihmalleri olabilmektedir. Eğer salikin virdi ve dini vazifeleri bu konuda müspet bir gelişmeye sebep olmuyorsa gerçek manada virtlerini yerine getirmiyor demektir. Bu sebeple salik hem manevi dersini yerine getirme hususunda hem de ahlakını güzelleştirme hususunda dikkatli olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan 10 sene öncesine kadar esrar içiyordum. Ama son bir seneden beri ayda bir kaç kere içiyorum. Namazlarımı da kılıyorum. Ayda bir kaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazlara zararı olur mu? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cevap&lt;/strong&gt;: Dinimize göreçoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır, azı sarhoşluk vermesede hüküm değişmez. Bununla birlikte namazlarınızı kılıyor olmanız çok güzel, zira insanın bazı emirleri yerine getirmemesi diğer emirleri de terk etmesine sebep olmamalıdır. Size tavsiyem esrarı bırakmak için öncelikle çevrenizi değiştirmeniz ve sizi esrar kullanımına sevk eden çevreden ayrılmanızdır. İkinci olarak Allah Teâlâ’nın azametini tefekkür etmek, kalbi ve dili zikir ile meşgul etmek uyuşturucu madde bağımlılıklarını kolay şekilde azaltmanıza yardımcı olabilir. Allah hepimize her tür kötü alışkanlıkları bırakma hususunda yardımcı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. H. Kamil Yılmaz, AnahatlarıylaTasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 262. 2) Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 21; Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 124-127. 3) Uludağ, a.g.e., s. 22. 4) Uludağ, a.g.e., s. 22. 5) Arpaguş, a.g.e., s. 72.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3911101242281693136?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/nefs-nasl-terbiye-etme-yollar.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-9013444265591320113</guid><pubDate>Fri, 07 Aug 2009 19:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-07T12:40:39.783-07:00</atom:updated><title>Kur'ân'ın Işığında İdeal İnsan Nasıl Olur?...</title><description>........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sınıfta öğrencilere:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Sizce ideal insan kimdir ve ideal insan nasıl olmalıdır? Şeklindeki bir soruya şu şekilde cevaplar aldım. Bir öğrenci, önce Kur’an’dan Mu’minûn suresinin ilk ayetlerini yazmış. Aynen şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Onlar ki, zekâtı verirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra gelen ayetlerden de yararlanmak suretiyle bir örnek müslüman tipi tasvir etmiş. Gerçekten Kur’ân’nın bu ayetleri güzel bir müslüman tipini tasvir etmekte ve kurtuluş yolları göstermekte.. Bunlar elbette ideal bir müslüman için gerekli özellikler olup her müslümanda bulunduğunda ideal bir müslümanın ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Fakat benim asıl sorum ideal bir müslümandan öte ideal bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilerden bir başkası ise yine Kur’ân’dan Furkan suresinin 63. ve sonraki ayetlerini yazıp bir kompozisyon tertibi içinde sunmuştu. Bu kağıtta da Kur’an diliyle Allah’ın sevdiği kullar tasvir ediliyordu. Bunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;63. Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yer yüzünde tevazu ile yürürler ve kendilerini bilmez kimseler onlara laf attıklarında (incinmeksizin) ‘selam’ derler (geçerler);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;64. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;67. (Onlar), harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;68. Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;72. (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;73. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer kompozisyonlar da bu derece dini hüviyet taşımamakla beraber, din dışı da değillerdi. Demek ki, dinin amacı da ideal müslüman tipi meydana getirmekle beraber ideal bir insan tipinin oluşmasını sağlamaktır. Dini bir havası olmayan öteki bütün kompozisyonlar da gerçekten dinlerden ayrı bir hüviyet arzetmemekteler... İşte onların birbirleriyle özdeştikleri noktalar: “Kimse için kötülük düşünmeyen, kıskanmayan, övünmeyen, böbürlenmeyen, şımarıklık etmeyen, şiddet belirtisi göstermeyen, bencillik yapmayan, sizi aldatma olasılığı olmayan, sadık, vefalı, yalan söylemeyen, dürüst, saygılı, sevgi dolu, masum, bir su gibi berrak ve temiz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan çıkan sonuç ortadadır: Gerek dindarların, gerekse sıradan vatandaşların birleştikleri ortak bir nokta vardır ki, o da erdemli insan olmak... Demek ki, herkesin dürüst yani erdemli olduğu gün ideal bir insan tipi ortaya çıkacak ve büyük ölçüde toplumun problemleri çözülmüş olacak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-9013444265591320113?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kurann-isgnda-ideal-insan-nasl-olur.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5384092001522342167</guid><pubDate>Fri, 07 Aug 2009 19:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-07T12:37:59.012-07:00</atom:updated><title>Gönülden Vahye Kulak Vermek...</title><description>........Hz. Mûsâ (a.s.) ülü’l-azm peygamberlerdendir. Kendisine Tevrat gibi büyük bir kitap indirilmiş ve “Kelîm” unvânı verilmiştir. “Kelîm” ilâhî kelâma muhâtab; Allah ile konuşan demektir. Kur’an’ın haber verdiğine göre peygamberler içinde bu özelliğe eren ve bu sıfatla anılan sâdece Mûsâ (a.s.)’dır. Nitekim Kur’an’da Îsâ (a.s.) Rûhullah, İbrâhim (a.s.) Halîlullah diye anılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da bildirildiğine göre Hz. Mûsâ (a.s.)’nın bir ateş şeklinde gördüğü ilâhî tecellî nûru, yanına vardığı zaman ona şöyle nidâ etmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yâ Mûsâ! Ben senin Rabbınım. Naleynini/ayakkabılarını çıkar. Sen Tuvâ mukaddes vâdisindesin. Ben seni seçtim. Şimdi sen vahyedilene kulak ver:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Muhakkak Ben, Benden başka tanrı bulunmayan Allah’ım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bana kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Her nefis peşinde koştuğunun karşılığını bulsun diye Ben kıyâmeti neredeyse gizli tutuyorum. Kıyâmete inanmayıp nefislerinin hevâsı peşinde koşanlar sakın seni aldatmasın, yoksa helâk olursun.”1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’ın naklettiği bu haberi iki bölüm hâlinde değerlendirmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Vahye hazırlık safhası,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İlâhî emirler kısmı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci kısımda ülü’l-azm bir peygamberin vahyi gönülden telakkî etmek üzre Allah tarafından nasıl hazırlandığına dikkat çekilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) Şuayb (a.s.)’ın kızı Safurya ile evlendikten sonra eşiyle birlikte Medyen’den Mısır’a doğru annesini ve kardeşi Hârun’u ziyâret için yolculuğa çıktı. Meşakkatli bir yolculuğun ardından nûrânî bir ışık gördü ve o ışığın yanına geldikten sonra kendisine ilâhî hitâb vârid oldu. Bu hitâbın ilk kısmında Hz. Mûsâ şu lâfızlarla safha safha vahye hazırlanmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Ey Mûsâ! Ben senin Rabbınım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Nalinlerini çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Tuvâ mukaddes vâdisindesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d- Ben seni seçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e- Şimdi sen vahyedilene kulak ver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece sarsıcı bu ilâhî hitâbın amacı Mûsâ (a.s.) üzerinde etkileyici ve toparlayıcı bir tesir meydana getirerek ilâhî mesajı ten kulağıyla değil, can kulağıyla; basarla değil basîretle ve gönülden dinleyip algılamasını sağlamaktı. Çünkü iyi algılamanın ve anlamanın yolu iyi dinleyip kulak vermekten; dikkati teksîf etmekten geçer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer hitâbın Hz. Peygamber (s.a.) için de sözkonusu olduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ ona ağır bir yük yükleyeceğini, bunun için gece ibâdetine devam etmesi gerektiğini bildirmektedir.2 Çünkü geceleyin insanın dikkati dıştan içe yönelir. Kalb ve zihin açılır, alıcılar daha iyi çalışır, hem peygamberlere vahiy hem şâir ve mütefekkirlere ilhâm genellikle gecenin karanlığında gelir. Kur’an buna işâret etmektedir.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Allah Peygamberi­miz’i vahyi çabuk alıp ez­berlemek için dilini oynat­maktan sakındırarak dik­katini dağıtmamasını; himmetini vahyedilene teksif etmesini emretmektedir.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberlerinden bunu isteyen Allah, elbette diğer kullarından da aynı hassâsiyeti bekler. Nitekim bir âyette: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve susun ki rahmete nâil olasınız” buyrulur.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kalbinin iç yoğunluğu dış organlardan ulaşan uyarılarla azalmakta; dikkat dağılmaktadır. Bu yüzden Allah Teâlâ peygamberlerini böyle bir hazırlık safhasından ve dikkat çekici hitab ve uyarılardan sonra vahye muhâtab kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Niye nalinlerini çıkar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Çünkü huzûr-i ilâhîye, üzerinde bir takım necâsetin bulaşmış olması ihtimâli olan ayakkabılarla çıkmamak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Ya da nalinlerin yapıldığı maddelerin temizliği endişesinden korunmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– En çarpıcı yorum bu iki nalinden murâdın iki âlem olduğudur. O iki âlem dünyâ ve ukbâdır. Çünkü iki âlemden geçmeden; onları gönülden çıkarmadan, tarafından peygamber olarak seçildiği ve O’ndan başka Tanrı bulunmayan Allah’a mülâkî olmak mümkün olmadığı gibi gönülden vahyi algılamak da mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kısımda Allah Teâlâ bütün ilâhî dinlerin ortak vasıfları olan emirleri sıralamaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Tevhîd inancı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- İbâdet/kulluk ve Allah zikri için namaz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Her şeyin karşılığının görüleceği kıyâmet ve âhiret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Tevhîd ilkesi ilâhî dinlerin temelini oluşturur. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.)’e bütün dinler ve peygamberleri, insanları bu gerçeğe dâvet etmişlerdir. İnsanoğlu yaratılış mayasına zerkedilen bu duygu sebebiyle mutlaka bir şeylere kul olmak ve üstün bir kudrete sığınmak ihtiyâcındadır. Bu yüzden Allah’a kulluğa erememiş insanlar ya nefislerinin hevâsına ya da kendilerinin uydurduğu sanal tanrılara yönelmektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Tevhîd inancının ardından Hakk’a kulluğa sıra gelir. Kulluk abd ile Rabb arasındaki en yüksek düzeydeki ilişkidir. Çünkü Allah insanların ruhlarından bu mânâda bir ahid almış ve ruhlar kendilerine sorulan: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” ilâhî sorusuna: “Evet”6 diye cevap verdikten sonra bu Rabb-abd muâhadesi başlamıştır. Böyle bir muâhade insanoğlunun sorumluluğunu arttırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muâhade ve sözleşmeler ciddiye alınmak ve uygulanmak için yapılır. Dolayısıyla unutulmaması esastır. Allah Teâlâ kulları ile olan bu sözleşmeyi unutmamayı “zikir” diye adlandırmıştır. Zikir hatırlamak, unutmamak, yâdında tutmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah tevhîdi itiraf tarzındaki inancın ardından kulluğu hatırlatmakta; hem kendisini hem de kendisiyle yapılan muâhadeyi unutmamaya vesîle olsun diye namaz kılmayı emretmektedir. Namazda hem zikir/hatırlama hem de Allah Teâlâ ile müvâcehe/karşı karşıya gelme ve mülâkat sıfatı vardır. Namaz sâyesinde kul Rabbı ile âdetâ konuşmakta; O’na kulluk duygularını arz ederek dünyâ ile bağlarının âriyet/geçici olduğunu itiraf etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Ardından gelen âyette de kıyâmet ve hesap günü hatırlatılarak bu geçici ve fânî dünyâya aldanmamak gerektiğine vurgu yapılmaktadır. İnsan ezeliyet âleminden gelip ebediyete doğru kanat açtığı için bu dünyâdaki varlığını bir algı yanılması sonucu ebedî sanmaktadır. Öyle olunca da fânî olan şeylere gereğinden fazla bel bağlamakta, ebediyet yurdu gölgede kalmaktadır. Oysa tevhîd inancının ve ilâhî dinlerin en önemli özelliği kıyâmet ve âhirettir. Ancak insanlar kıyâmet ve âhiret inancı konusunda ciddî problemler yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yapılan araştırma ve anketlerde de sonuç aynıdır. Allah inancı konusunda yüzde doksanlara yaklaşan grafik, âhiret inancı konusunda yüzde altmış-yetmişlere düşmektedir. Sanırım bunda pozitivizmin etkisindeki medya araçları ve estirilen rüzgârın önemli bir tesiri vardır. Oysa Allah inancı ile âhiret inancı doğru orantılı olmalıdır. Çünkü âhiret inancı Allah inancının tabiî bir sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmtihân kasdıyla yaratılan insanın başıboş salıverilmiş olması, hesap kaygısından uzak bulunması akl-ı selîme uymaz. Hesap kaygısı taşımayan ve hevâsının esîri olan güçlü ve zâlim insanların târih boyu insanlığa yaptıkları ürküntü vericidir. Özünde imtihân kaygısı olan ve nihâyetinde âhiret endişesi taşıyan insanların yaşadığı toplumlar ise insanlık onurunu yükseltecek değerli işler yapmışlardır. İnsanı yönlendiren aklı, aklı da yöneten vahiy olmalıdır. Vahyin sesine kulak veren akıl tevhîde erer, kulluğa ulaşır, dünyâsını âhiret kaygısıyla yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altta kalanın canı çıksın” düşüncesiyle düşeni ezen, parçalayan, vahşileşen insanlardan insanlık onuruna lâyık bir şey üretmeleri beklenemez. Târih boyunca insanlık vahiy iklîminden beslendiği; Allah inancı ve âhiret kaygısı taşıdığı sürece adına medeniyet denilecek değerler üretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık genellikle saâdet/mutluluk ile refâhı birbirine karıştırmaktadır. Refâh düzeyi yükseldikçe mutluluğun artacağı sanılır. Oysa ki durum hiç de öyle değildir. Refâh hayatı kolaylaştırsa bile insanlara mutluluk tadı vermemektedir. Bu yüzden dün de bugün de müreffeh olmayan ama mutlu olan insanlar pek çoktur. Dolayısıyla mutluluğu refâhta değil insânî ve ilâhî değerlerde, vahyin aydınlığında aramalı ve vahye gönülden kulak vermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar&lt;/strong&gt;: 1) Tâhâ, 20/11-16. 2) bkz. el-Müzzemmil, 73/1-5. 3) bkz. aynı sûre, 73/6. 4) bkz. el-Kıyâme, 75/16-17. 5) el-A’râf, 7/204. 6) el-A’râf, 7/172.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5384092001522342167?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/gonulden-vahye-kulak-vermek.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5362852970272274954</guid><pubDate>Fri, 07 Aug 2009 19:32:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-07T12:34:57.315-07:00</atom:updated><title>Allah İle Beraber Olma Eğitimi...</title><description>........Maiyyet; Allah -c.c.- ile beraberliğin yüksek bir şuur ve idrak hâlinde kalpte yaşanmasıdır. Hak Teâlâ’nın her an bizimle olduğunu bilerek, düşünerek ve hissederek, hareketlerimizi ona göre tanzim etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şuur ve idrak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna en büyük lutfudur. Zira bu hâl, kulun Rabbiyle dost olmasıdır. Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak’la dostluğa nâil olabilmek için de, O’ndan uzaklaştırıcı her şeyden arınan kalbin, Rahman, Rahîm, Afüv, Gafûr gibi cemâlî sıfatlarla vasıflanması îcâb eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönlün Allah ile olması, dünya imtihanındaki muvaffakıyetin şehâdetnâmesidir. Bunun zıddına Hak’tan gâfil yaşanan bir hayatın neticesi de, ebedî bir hüsran ve nedâmetten ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu kıssa, Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın hakîkatini ne kadar da veciz bir sûrette ifade eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SEN KİMİNLEYDİN?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakîkaten, insanoğlu Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olmuş demektir. Cenâb-ı Hak bu hâlden îkaz sadedinde şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın rûhu, imtihan gâyesiyle bulunduğu şu fânî dünyada, ten kafesine hapsedilmiş muzdarip bir kuş gibidir. Onun derûnunda, vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş olmanın ıztırâbı vardır. Bu ıztırâbı dindirip huzur ve itmi’nâna erdirecek olan da, Allâh ile beraberliktir. Bu yüzden, Hak âşıkları nazarında ölümün ürkütücü hâli kaybolur ve ölüm Rabb’e vuslat yolculuğu olarak idrak edilir. Nitekim ashâb-ı kiram da ölüm döşeğindeki hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhakkak ki, ölüm yolculuğunun hangi keyfiyette tecellî edeceği, yani cennet huzuruyla mı, yoksa cehennem azâbıyla mı neticeleneceği, rûhun bu âlemde Rabbiyle ne kadar beraber olduğuna bağlıdır. Bu yüzden insan bu dünyada Rabbiyle beraber olacak ki, âhirette de Rabbe dostluğun ikrâmı olan nâdide nîmetlere ve onun da ötesinde Cemâlullâh’ı müşâhede şerefine nâil olabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câ­hil­ler kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedi-kodularla ömür takvimini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine mü’min, ömrünü hayır-hasenatla müzeyyen kılar, Kur’ân ve sünneti rehber edinir, Allah rızâsına mâtuf işlerle meşgûl olur, mülkün gerçek sahibini tanıyarak malını ve canını nasıl kullanacağını bilir. Dînî ve ahlâkî kıymetini gölgeleyecek şerlerden ve yerlerden rûhunu korur. İbadetlere, hayır-hasenatlara ve sohbet meclislerine rağbetini artırır. Nihayet Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi olarak arkasında fazîletlerle dolu hatıralar bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BENİ KİMİNLE SANIRDIN?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümdarlık yıllarının neredeyse tamamını seferlerde geçiren, binbir türlü çilenin kendisine hiçbir zaman bezginlik ve yorgunluk vermediği Yavuz Sultan Selîm’in son anlarını, nedîmi Hasan Can şöyle anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavuz’un sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Öyle ki, yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Âdeta yaralı bir arslan gibiydi. Acziyeti bir türlü kabullenemiyor, cengâver askerlerine taktik ve tâlimat vermeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Hasan Can, bu ne hâldir?» dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için hüzünle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Pâdişâhım, artık Allâh ile beraber olma zamanınız herhâlde geldi!» dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Hasan, Hasan! Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?! Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşâhede eyledin?» dedi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bambaşka âlemlere dalmış olan Sultan, bana son olarak Sûre-i Yâsîn’i okumamı emretti. «Selâm» âyetine geldiğim zaman da rûhunu Rabbine teslîm etti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatlarında Allâh ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte maiyyet de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir misal: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya saltanatında Süleyman -aleyhisselâm-’ın seviyesine hiçbir beşer ulaşamamıştır. Lâkin dünya, Hazret-i Süleyman’ın gönlünü meşgul etmemiş, Allah ile beraberliğine mânî olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre; kıyâmet gününde zengin bir kul getirilir. Allah Teâlâ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Seni bana kulluktan alıkoyan ne idi?” diye sorar. O zengin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yâ Rabbî! Malımın çokluğu beni meşgûl etti.” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, Süleyman -aleyhisselâm-’ı misâl getirerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Sen Süleyman kulumdan da mı zengin idin? Onu niye o kadar mülkü meşgul etmedi?” buyurur. (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 258; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 202-203)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine insanın en kıymetli varlıkları olan mal, can ve evlâttan imtihan noktasında Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatı, her hâlükârda Allah ile beraberlik şuurunun kazandırdığı sabır ve şükrün müstesnâ bir numûnesidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı çok ağır imtihanlardan geçirdi. Evvelâ mallarını elinden aldı. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını aldı. Daha sonra da vücûduna ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- yıllar süren bu hastalığı boyunca hiçbir şikâyet ve feryadda bulunmadı. Hanımı Rahîme Hatun, ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- ise:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ki hastalığı, kulluk vazîfelerini gönül huzuruyla yapabilmesine mânî olmaya başladı, o zaman Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rivâyete göre bu hakîkati Efendimiz J şöyle ifâde buyurmuşlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o iptilâ üzere kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce de (Rabbine niyâz ederek); «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O’nun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa hepsini giderdi ve ona eski hayatını misliyle iâde etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «âh!» çekti. Sebebi sorulunca dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için hüzünlendim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EN FECÎ HASTALIK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının idrâk seviyesini anlamak ve mânevî kemâlini yoklamak maksadıyla ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta şöyle cevap verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Cenâb-ı Hak da bizleri en fecî hastalık olan Hak’tan gâfil kalmaktan sakındırmakta ve âyet-i kerîmelerde kullarına yakınlığını, her an onlarla olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır...”  (el-Bakara, 115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususla ilgili olarak hadîs-i şerîfte de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Hey­se­mî, I, 60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;YÜCE YÂR HUZURUNDA…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Bu şuurla yapılan küçücük bir amel bile dağlar misâli büyürken, Hak’tan gâfil olarak yapılan hiçbir şeyde hayır yoktur. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuz, verdiği sadaka boş, ettiği duâ karşılıksız, yaptığı tevbe de tevbeye muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel izah eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selam verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki bir fânîye sevdâlı gönlü bile, âşık olduğu kimseye dâir hissiyat kaplar. Onun gözü başka bir şey görmez. Bunun gibi, Hak âşıklarının ibadetleri de Allah ile kâmil mânâda bir beraberlik iklîminde tecellî eder. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibâdetleri de o nisbette seviye kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rasûlullah J namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ali d da ibâdet hayâtında müstesnâ bir huzur ve huşû iklîmine girerdi. Bir muhârebede ayağına ok isâbet etmişti. Iztırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali d :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali d selâm verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kalbi Allah ile olanın ibadetindeki huşû ve mânevî haz bambaşkadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan maiyyet, yani Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuru, sadece ibadetlere mahsus da değildir. O, mü’minin bütün hayatını şekillendirecek bir gönül kıvamıdır. İbadetler kadar, âile hayatını da, ictimâî hayatı da, kazancı da, harcamayı da, velhâsıl bütün beşerî fiilleri tanzim edecek bir mânevî hassâsiyettir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EL KÂRDA GÖNÜL YÂR’DA…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibâdet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek genci takdîr eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak gıpta ile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte gönüller Allâh ile olduktan sonra dünya işlerinin zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı bir gönülle ibadetin mahzuru çoktur!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun en kıymetli sermayesi zamandır. Zaman satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz. Zaman nîmetinin en mühim kısmı ise, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki andır. Zira geçmişe âit dosyalar kapanmış ve mühürlenmiştir. Artık o dosyalarda bir tâdilat yapmak mümkün değildir. Geleceğin ise hangi sürprizlere gebe olduğu meçhuldür. Bu yüzden mü’min, bu en kıymetli sermâyesini, yine en kıymetli olana hasretmeli, zamanlarını Allâh ile beraberlik içinde değerlendirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed er-Rufâî Hazretleri buyurur ki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kul için vaktin bereketi odur ki, o vakitte Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah bin Zeyd Hazretleri’nin hikmetle dolu pek çok nasihat ve sözleri vardır. Bir gün; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hem dünya hem de âhirette yaşayan kimseye ne mutlu!” buyurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hem dünya hem âhirette nasıl yaşanır?” diye sorulunca; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Dünyada Allah Teâlâ’yı gönlünden çıkarmamak, (ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek) dâimâ duâ hâlinde yaşamak ve bu sâyede âhirette O’nun rahmetine mazhar olmakla.” cevabını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim bin Edhem oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebû Bekir Şiblî Hazretleri de tasavvufu tarif ederken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki dünyada Allâh ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.” buyurmuştur. İşte tasavvufî terbiyenin ulaştırmak istediği gönül kıvamı, böyle bir beraberlik ufkudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HAK’TAN GAFLETİN FECAATİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, Allah ile beraberlik hassâsiyetini kaybetmiş demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira bir kul, ne kadar Rabbiyle beraberse, Rabbi ona, şân-ı ulûhiyetinin fazlı ve keremiyle daha çok yakın olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin beşer idrakine sunulmuş bir misâlini nakleden bir hadîs-i şerîfte2 ifâde edildiği üzere; bir kul, Rabbine bir karış yaklaşırsa, Rabbi ona bir arşın yaklaşır. Kul Rabbine yürüyerek giderse, Rabbi ona koşarak gider. O’nu zikrettiği her yerde onunla olur, rahmet ve yardımını ondan esirgemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bir hakîkattir ki maddî-mânevî huzur ve refah içinde iken Rabbini unutmayan ve O’nunla beraber olan bir gönül, herhangi bir sıkıntıya uğradığında da Rabbini yanında bulur. Kul, imtihan edildiği zorluk ve sıkıntıya sabredip ecrine tâlip olursa Allah ona sabır ve sebatı kolaylaştırır. Şayet kurtulmayı dilerse, Allah ona nusret ve rahmetiyle kâfî olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ, fâil-i muhtardır, yani fiilinde serbesttir. O, kullarını nîmetle de mahrûmiyetle de denemeye tâbî tutar. Ağır imtihanlarda bile kulun Rabbiyle olması, onun îmanda sadâkatinin tescîlidir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak en büyük imtihanları en sevdiği kullarına vermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve beraberindeki îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizce sızlanmaya ve; “Kulu olduğum Allah niçin bu zor zamanımda yanımda değil?” nevinden ucu küfre sarkan isyan ifadeleri kullanmaya aslâ hakkı yoktur. Zira bu imtihan âleminde Allah kulunu imtihan eder; -hâşâ- kul Rabbini değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple hayatın zorluklarıyla karşılaşan bir mü’min; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Mahzûn olma, Allah bizimle beraberdir...” (et-Tevbe, 40) âyetindeki maiyyet telkinini hatırlayıp Cenâb-ı Hak’la beraberlik ve dostluğun huzurunu yaşamalıdır. Dünya imtihanında en çok çile çemberinden geçen peygamberler ve sâlih kullar da dâimâ bu huzuru yaşamış ve tevzî etmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki gönülleri Allah ile olan kâmil mü’minlere, dünyada da âhirette de hüzün ve korku yoktur. Cenâb-ı Hak, onlara son nefeslerinde olan ikrâmını ve uhrevî müjdeleri şöyle bildirir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilâhî müjdelere nâiliyetle neticelenecek şekilde hayatın med-cezirleri ve nefsânî fırtınaları karşısında dâimâ Hakk’ın huzurunda sâbit kalabilen gönüllere ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da hatırlatalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği üç aylar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Bu aylar, mânen, bereketli bahar yağmurları gibidir. İşte bu mübârek aylarda, rûhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıztırapları sabır silâhıyla bertaraf eden, Hakk’ın rızâsının lezzeti içinde hiç kimseyi incitmeyen ve hiç kimseden incinmeyen, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta çiçekler gibi tebessüm eden mü’minlere ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, kendisiyle maiyyet duygumuzu artırarak bu mübârek ayların bereketinden lâyıkıyla istifâde edebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Rabbimiz, her zaman ve mekânda Allah ile beraberlik şuurunu gönüllerimizin saâdet hazînesi kılsın! Cümlemizi, bu dünyada maiyyet iklîminde yaşatıp ukbâda da yüce cemâlini müşâhede nîmetiyle şereflendirdiği mesud ve bahtiyar kulları arasına ilhâk eylesin!&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Âmîn&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327. 2) Bkz. Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5362852970272274954?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/allah-ile-beraber-olma-egitimi.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-628464092151147104</guid><pubDate>Sat, 18 Jul 2009 17:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-18T10:12:44.110-07:00</atom:updated><title>Din eğitimi ve öğretimini nasıl sevdirebiliriz?</title><description>Kâniatın övünç vesilesi, Büyük Muallim ve Mürebbî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) "Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" buyuruyor. Bu emir her asırda din eğitim ve öğretimi ile meşgul olan âlim, mürşid, muallim, müderris, din görevlisi, ana-baba, velî gibi kişilere sesleniyor; onlara başarının belki en önemli yolunu gösteriyor. Maddî hastalıkların devası, gözle görülen, elle tutulan, tecrübe edilmiş şifa vasıtaları bile tatlı nesnelerle karıştırılarak, güzel ambalajlar içine konarak veriliyor. İnsanlar yalnızca akıl ve mantıktan ibaret varlıklar olmadığı, bir de his yönleri bulunduğu için buna ihtiyaç duyuluyor; aksi halde insan, hislerini okşamayan ilâcı bile almak istemiyor. Din eğitim ve öğretiminde verilecek iman, alışkanlıklar, yüce duygular ve bilgiler temelde imana; hem de gayba (görülmeyen şeylere) imana dayanır. &lt;br /&gt;........&lt;br /&gt;Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor. &lt;br /&gt;Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A) Okul İçinde: &lt;br /&gt;1. Kılık, kıyafet: &lt;br /&gt;Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Dil: &lt;br /&gt;Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Konuya hakim olmak: &lt;br /&gt;Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Genel kültür: &lt;br /&gt;İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Yakın ilgi ve rehberlik: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Müjdelemek ve sevdirmek: &lt;br /&gt;Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Disiplin: &lt;br /&gt;Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Adalet: &lt;br /&gt;Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Kol faaliyetleri: &lt;br /&gt;Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Not takdiri: &lt;br /&gt;Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Zaman ayarı: &lt;br /&gt;Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. Uygulama: &lt;br /&gt;Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti: &lt;br /&gt;Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti: &lt;br /&gt;Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak: &lt;br /&gt;Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri: &lt;br /&gt;Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır. &lt;br /&gt;Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B) Okul Dışında: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İtimat telkini: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İrşad faaliyeti: &lt;br /&gt;Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Sosyal hizmetler: &lt;br /&gt;Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Lokal ve kütüphane tesisi: &lt;br /&gt;Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Dernek faaliyetleri: &lt;br /&gt;Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-628464092151147104?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/din-egitimi-ve-ogretimini-nasl.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1874400673089663659</guid><pubDate>Tue, 14 Jul 2009 09:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-14T03:51:14.726-07:00</atom:updated><title>Çocuk ve Din</title><description>&lt;strong&gt;Çocuk ve Din        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TALHA SÖYLEMEZ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din, bireye hayatını düzene koymak için bazı ilkeler kazandırır. Din eğitimi insana Allah inancını öğreterek hayatının değerini ve üstünlüğünü anlatır. &lt;br /&gt;&lt;!--more--&gt;&lt;br /&gt;Ona, bedensel zevklerini ve ihtiyaçlarını gidermesi yanında ruhunun isteklerini de dikkate almasını öğretir. Din sosyal gruba iyi ve doğru hedefler gösterir.(1) &lt;br /&gt;Din duygusu evlat olma duygusudur. Bu duygunun çocuktaki ilk konusu ana babadır. Çocuk onlarda bütün tanrısal yetkinliklerini bulur. Fakat hayattaki denemeler,çocuğu, din değilse bile tanrı değiştirmeye, ilkin ana babasına yüklediği üstün özellikleri uzak bir varlığa geçirmeyi zorunlu kılar.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorgu çağının hemen ardından, etrafını kuşatan fizik ve sosyal çevreyi keşfetme ve tanıma arzusunda olan çocuğun önde gelen meraklarından biri de Kim tarafından yaratıldığı?�dır. Diğer meraklarda olduğu gibi, bu konuda da çocuk cevabı öncelikle anne ve babasından bekler. Peygamberimiz Her kişiye kendi anlayışına göre konuşun demiştir. Eğer çocuğunuzla sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsanız, belli zamanlarda onun baktığı pencerelerden bakabilmelisiniz. Din konusunda da çocuğun düzeyi düşünülerek hareket edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halis Ayhan'a göre din konularını zamanından önce ya da sonra yanlış öğretir5sek, hangi yaşta olursa olsun çocuğa veya yetişkin insana iyilik yerine kötülük yapmış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuk 4 yaş dolaylarında&lt;/strong&gt; Allah hakkında fikir yürütmeye başlar. Bu yaş çocuklarının Allah tasavvuru,gelişim özelliklerine ve zihinsel kapasitelerine uygun olarak Allah’ı insana benzetme,insani vasıflarla düşünme şeklindedir.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din ve Allah ile ilgili kavramlar yaklaşık 4 yaşlarından itibaren soru kalıbı haline getirilirler. Her ne kadar bu yaşta sorulanların da tam bir bilinç ile sorulmadığını anlasak da, sorularda gerçekten anlamak arzusunun bulunduğunu görürüz.4yaş çocuğunun din ile ilgili sorabileceği ve merak içeren cümlelerden bazı örnekler verebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ın boyu ne kadar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ın arkadaşları var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Her şeyi Allah mı yapıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ı neden göremiyoruz?&lt;br /&gt;-Biz de Allah olamaz mıyız? Keşke biz de Allah olsaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah'ı neden göremiyoruz? Sen Allah'ı gördün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırlı düşünce yapısından dolayı, herkesin çok kullandığı ve bilindiğini zannettiği Allah kavramını da sınırlı imkanlarıyla kavramaya çalışır. Özellikle 4 yaşlarında başlayan ilginin oldukça şaşırtıcı olduğu, ailelerin bildiği bir gerçektir.(2) Çocuğun kafasında güçlü ve büyük sıfatlarıyla özdeşleştirdiği ve çevresinde bu sıfatları taşıyan kişilerle somutlaştırdığı bir Allah tasavvuru oluşur.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5-6 yaşlarındaki çocukların &lt;/strong&gt;kafalarındaki tanrı düşüncesi bir insan gibi tasavvur edilse de onun diğer insanlardan farklı olması gerektiğine ilişkin gizli bir inanç da taşırlar.İnsan gibi olsa da, en büyük insan olmalı. diye düşünebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulöncesi dönemde çocuğa göre Tanrı, yaşlı bir erkek olarak,canlı ve hareketli ve bu dünyada olan her şeyle ilişkili biçimde çocukların yararına göre,çocuklar sevinsin diye dünyayı tıpkı bir ustanın yaptığı gibi biçimlendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar Tanrının gücünü anlayabilmek için ebeveynlerin muktedir olma gücünü ölçüt olarak alırlar. Onlara göre Tanrı cennette ya da yukarılarda bir yerde oturan birisidir. Yaşlıdır ve bütün organları insanlarınkine kıyasla büyüktür. Bir Süpermen gibi istediği şeyi yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarına göre Allah yalnız yaşar bazılarına göre Allah ile beraber yaşıyor olabilir. Okulöncesi çocukları eğer yakına gelirse -ki gelme ihtimali vardır- o zaman Allah’ı görebilir ya da çok iri olması görünmesine mani oluyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özetlersek çocuk anlayışı için Allah;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünde bir yerde asılı duruyor olabilir. Eğer çok büyükse inmesi tehlikeli olabilir. Çoğunlukla yalnız yaşar ve çoğunlukla erkektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 yılında 44 çocuk ve anneleri ile yapılan bir araştırma, okulöncesinde bulunan çocukların kendilerini seven dost bir Tanrı'ya inanmak istediklerini göstermektedir. Bu yaş grubu çocuklarına göre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı’nın çocukları sevme nedeni, anne ve babalarının onlardan bekledikleri ile yakından ilgilidir. Anneleri gibi Tanrı'da onlardan, yemek yemelerini, uslu durmalarını beklemektedir.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-9 yaş grubu çocuklarda Allah arayışı 10-12 yaş grubuna göre daha etkin görünmektedir. 7 yaşından itibaren çocuklar, Allah’ı kendisinin ve yakınlarının yaratıcısı çok yüce bir varlık olarak tasavvur ederken hala onun gökte olduğunu düşünürler. Ancak 11 yaşından itibaren çocuklar soyut bir yaklaşımla Allah’ın her zaman her yerde olduğuna inanırlar. Bu bilişsel gelişime koşut olarak, çocuğun getirdiği açıklamalarda, hiç şüphe yok ki anne ve baba modelinin rolü çok büyüktür. Anne ve baba, dini inanç, düşünce ve uygulamalarıyla öncelikle sağlıklı bir model oluşturmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun soruları yukarıda belirtilen gelişim aşamaları göz önünde tutularak basit fakat doğru ve sade bir dille cevaplandırılmalıdır.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki 4 yaşındaki bir çocuk bir çocuk bir gün Keşke Allah olsaydık. Şeklinde bir ifadeyi diline doladı. Dini inançlarınız gereği içinizden gelecek tepki hayır, böyle bir şey olamaz! şeklinde olabilir. Fakat bunu dile getirmeniz, çocuğunuzun size en azından olmak istedikleri konusunda bir daha açılmamasına neden olabilir. Bunun yerine Vay canına, demek güçlü olmak istiyorsun. ve ya Demek görünmez olmak istiyorsun diye karşılamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunuzun ısrarla Allah’ı neden göremiyoruz? dediğinde , Bizim gözlerimiz küçük, Allah ise çok büyük. Bu yüzden göremiyoruz diyebiliriz. Konuya onun açısından bildiği kavramlarla ifade ederek bakmış oluruz. Görülmeyen şeyleri anlatmak için, nefes üfleme deneyi yapabilirsiniz. Nefesini üfle deyip görüp görmediğini sorabilir böylece ona bazı şeylerin görülmeden de var olabileceğini anlatabilirsiniz.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın esirgeyen, her şeyi yaratan ve koruyan bir yüce varlık olduğu anlatılmalı ve çocuğa Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmalıdır. Eğer çocuk Allah sevgisine ulaşan bir insan olabilirse, başta insanlar olmak üzere her türlü varlıkları sevecektir. Bu sevgi ise, ona her türlü güçlüğü yenmesine yardımcı olacaktır. İnsanları sevme ve saymanın Allah’a yaklaşma demek olduğu anlatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah inancı gelişen çocuk kafasındaki sorulara yanıt bulan güven duygusu gelişmiş,dingin, huzurlu bir birey olmaya başlar. Bu nedenle özellikle 7 yaşından başlayarak din konusunda ihtiyacı olan bilgiyi vermek ve olumlu bir model oluşturmak suretiyle çocuğu desteklemek, ebeveynin başlıca görevi olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah korkusu terbiye aracı olarak kullanılmalı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah hakkında henüz hiçbir bilgisi olmayan çocuklara, Allah’ın ceza verici ve korkutucu olduğunu telkin etmek çok yanlış sonuçlar doğurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı aileler, Allah korkusunu yanlış bir şekilde terbiye aracı olarak kullanmakta ve bu korkuyu Annesinin sözünü dinlemeyeni Allah taş yapar!, Yemeğini yemeyeni cehennemde yakar! Yalan söyleyenin dilini keser! gibi cümlelerle çocuğun kafasına sokmaya çalışmaktadır. Bunun sonucunda yanlış bir Allah tasavvuru oluşmakla kalmaz, aynı zamanda sürekli kendini suçlayan ve aşağılayan bu çocuğun ruh sağlığı da bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Mualla Öztürk , aşırı derecede gelişmiş Allah korkusu’nun ortaya çıkardığı bir takım rahatsızlıkları ele almakta ve çocuğun zamanla yenemediği mikrop, hastalık, ölüm gibi korkularının içinde ve başında Allah korkusunun olduğunu söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dodurgalı’ya göre, bu duruma meydan vermekten kaçınılmalıdır. Hatta Allah’ın çocuklar için günah yazmadığı sık sık vurgulanarak çocuğun Allah’a yaklaşması temin edilmelidir. Kısaca, çocuğun Allah korkusu yerine Allah sevgisiyle yetişmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk, Allah’ın seven, koruyan, hoş gören, affeden, cezadan çok ödüllendiren bir varlık olduğunu öğrenmelidir.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KAYNAKLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. YAVUZER Haluk,2003, Çocuğu Tanımak Anlamak , İstanbul, 2.baskı, s:70,71&lt;br /&gt;2. YURDAGÜL Mehmedoğlu, 2003, Çocuk ahlak ve Din, İstanbul, 1.baskı, Morpa Kültür yayınları, s: 30-56&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1874400673089663659?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/cocuk-ve-din.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6630430635806249945</guid><pubDate>Tue, 14 Jul 2009 09:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-14T02:31:33.725-07:00</atom:updated><title>Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve  Allah Tasavvuru</title><description>&lt;strong&gt;Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve  Allah Tasavvuru&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;TALHA SÖYLEMEZ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş-şeytanir-racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Çocukta Allah mefhumu ve inancı &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabii olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklere birçok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Allah inancında iki temel unsur &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* 5 yaş grubundan bir örnek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* 9 yaş grubundan bir örnek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise, &lt;strong&gt;5-6 yaş grubundaki çocuklar&lt;/strong&gt; üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, -çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun- çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk büyüdükçe oyuna düştü. Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; 7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;strong&gt;Sonuç &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarı-yenilgi, ilerleme-gerileme, sevinç-üzüntü, mutluluk-hüzün gibi durumlar, hayattaki &lt;br /&gt;değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5-6) âyet-i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynaklar &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.-1998 “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.-1997 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir-1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.-1998&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara-1991;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6630430635806249945?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/okul-oncesi-cocugun-dini-egitimi-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (dinegitimcisi)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item></channel></rss>