<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491</id><updated>2012-02-16T04:36:41.475-08:00</updated><title type='text'>Talha SÖYLEMEZ</title><subtitle type='html'>YAZILARIMIZI OKUDUĞUNUZ VE YORUMLARINIZI YAPTIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>82</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5895087719827013778</id><published>2010-09-25T11:16:00.000-07:00</published><updated>2010-09-25T11:17:56.086-07:00</updated><title type='text'>Kur'ân'ın İnsan Modeli...</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;2010 Yılının Kur’ân Yılı Olarak İlan Edilmesi Münasebetiyle Prof. Dr. Sadık Kılıç ile... &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kur’ân’ın İnsan Modeli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Diyanet’in 2010’u özel olarak “Kur’an Yılı” ilan etmesi nasıl bir ihtiyacın karşılanmasını sağlar? Burada Kur’an’a yönelik ilgiyi zaman ile sınırlama gibi bir risk görüyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Sadık Kılıç: Amacı ve hedefi bakımından değerlendirildiğinde Kur’ân, ‘bütün zamanların, bütün mevsim ve tarih kesitlerinin iman, amel, ibadet, hidayet, kurtuluş, ebedi mutluluk ‘Ana Referansı’dır. Bütün varlık alemini anlamlandırma ve insanlığa, gerçeğe ve mutluluğa gidecek olan yolunu göstermek üzere inzal olunmuş olan Kur’ân’a odaklanma, bütün yılların ve çağların; varoluşun anlamını süren bütün arayışların borcudur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat 2010 yılının ‘Kur’ân Yılı’ olarak ilan edilmiş olması, bilhassa tarihsel atfı itibariyle daha bir anlamlıdır… Bir yandan bize O’nun dünyayı teşrif anını ve zamanını hatırlatırken, bunun yanı sıra, geçen bunca zamana karşın, O’nun hala ter ü taze olduğunu, ebedi bir rehber olarak bütün çağları irşad ettiğini, etmeye de liyakatli olduğunu, zaman kıdemine mukabil, O’nun ebedî gençlik ve hayat kaynağı olmayı sürdürdüğünü görmemize, bir bakıma bu Muhammedî Mu’cizenin tarih içinde yaşanılır bir vakıa haline dönüş serüvenini daha sıkı ve hususi bir biçimde tefekkür etmemize imkan hazırlamaktadır.. Düşüncem odur ki, 1400 yılı deviren Kur’ân Mucizesi, nice binli yılları da arkada bırakacak; zamanın bu ilerleyişine rağmen o, hep genç, taze, dinamik, kuşatıcı, yol gösterici olmayı sürdürecektir.. Bir asrın daha bitişine tanık olan biz müminlerin, alim ve mütefekkirlerin bu özel anı, çok daha kalıcı etkinliklerle anıtlaştırmamız, bir bakıma tarihe çok görkemli ve anlamlı bir çentik atmamız gerekir idi.. Ümit ediyorum ki, bu boyutta derin, etkin ve sarsıcı faaliyetler yapılır; Kur’ân’ın dünyasına yepyeni kapılar aralanır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1400. yılın derin boyutu ve tarihî anlamı ile Ramazan ayının kendine özgü mana ve atmosferinin bu hususta kesişeceğini sanmıyorum. Bir kere Ramazan ayı, bir sıyam/oruç ve varlığı arındırma ayı olup, en büyük meziyetlerinden bir tanesi de Kur’ân’ın kendisinde tenzil olunmaya başladığı ‘Kadir Gecesi’ni ihtiva ediyor olmasıdır. İşte bu karineyle biz Ramazan ayına “Kur’ân ayı” diyoruz; 1400. Yılın zamansal ve beşeri döngü içindeki manası ise daha farklıdır.. Biz bu 1400. Yılda, Kur’ân mesajının nice bin yılları geride bıraktığını, zamanın yaşlanmasına mukabil giderek daha da gençleştiğini, O’nun gelecek bin yıllarla da iç içe ve yan yana yürüyeceğini; Kur’ân ıtırlarının beşeriyet göğünü, bu ana kadar olduğu gibi hiçbir asır ve tarih kesitinde yoksun bırakmayacağını, böyle bir kabiliyet ve ayrıcalığın ise bizzat Kur’ân’ın özünden, O’nun metninin özelliği ve seçkinliğinden ileri geldiğini, derinden algılıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özel anma vesilesiyle, Kur’ân’a dair, onun hem tarihî akışını, hem de anlam katmanlarına dair bize gizli kalmış olan bazı hususlarını öğrenme; O’nun ufkundan, varoluşun ta başlangıcından bu güne ve gelecek nice bin yıllara doğru, kainat ufkunu bir kez daha tarama, anlama ve Yüce Allah’ı minnet, tazim, ubudiyet, inkıyat, teslimiyet, rücu ve iltica hisleriyle zikretme coşkusuna nail oluyoruz.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple, Kur’ân’ı tanıma, onunla ünsiyet kurma, okuma, kavrama, bilinçlenme; O’ndaki namütenahi Rubûbiyet vurgusu karşısında, aynı yoğunlukla bilinçlenme ve ilahi paradigma şemasında ‘özgür mümin’ modelini oluşturma çabamızı ne kutsal günlerle, ne kutsal hafta ve aylarla, ne de sayılı yıllarla sınırlama yanılgısına düşmemeliyiz.. Çünkü Kur’ân, beşeri algı ve olguların arabasına koşulmak istenen biz insanoğlu için, hep yanımızdadır, önümüzdedir ve bizimle yan yana, geleceğe doğru ilerlemektedir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; Kur’an zaman zaman insana hitap ediyor. Zaman zaman “Mümin”e. “Müslümün”a hitap ediyor. Neler var bu farklı farklı çağrılarda?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dr. Sadık Kılıç: Bu soruya Kur’ân ilimleri açısından yaklaşırsak, diyebiliriz ki, henüz İslam’a girmemiş, bu sebeple de şirk ve inkâr yaklaşımlarını sürdüren Mekke müşriklerinin söz konusu olduğu ayetlerde çoğunlukla ‘insana, insanlara’ hitap edilmiştir.. Bir başka ifadeyle, Mekke periyodunda inmiş olan ayetlerde… Ayın şekilde, muhatabının kahir çoğunluğunu müminlerin oluşturduğu ayetlerde ise, ‘mümine, iman etmiş olan kimseler’e hitap edilmiştir; yani, Medine döneminde nazil olmuş olan ayetlerde.. Fakat bu durum, tam olarak bir kesinlik de arz etmemektedir; şöyle ki, Medine döneminde inmiş olan ayetlerde de biz, ‘insan’ a; Mekke döneminde inmiş olan ayetlerde de ‘mümin’e hitap edildiğine şahit olmaktayız.. Mesela Medine’de inmiş olan Nisa suresi, ‘Ey insanlar…’ diye başlar; Bakara Suresinin içinde, ‘Ey insanlar…’ (Bakara 21) hitabı yer alır.. Bunun gibi Mekke döneminde inmiş olan Hac suresinde, ‘Ey iman edenler…’ (Hac, 77) nidası yer almaktadır.. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, ‘mümin’ ve ‘iman etme’ sıfatının konu edildiği hitaplar, bir teşrif ve övgü; buna mukabil, sadece ‘insan oluş’ sıfatının yer aldığı hitaplar da, yergi manası ihtiva etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya şöyle de bakabiliriz: ‘İnsan’ oluş merhalesinde bulunmak, geleceğe doğu büyük ve kutlu bir imkanın, yani ‘imana erme’ oluşumunun varlığını müjdeler, muhatapların ufkunda büyük bir hedef ortaya koyarken, ‘iman ve mümin oluş’ merhalesini ihraz etmiş olan kimseler için de, zımnen bir ikaz, tenbih; diğer yandan içinde bulunulan nimetin hakkını eda etme çağrısı gibi, aynı şekilde zımni bir vaîd yer alır.. Bu demektir ki, bu iki hitap tarzı arasında kesin ve kategorik bir ayırım yapılamaz; ya da şöyle diyebiliriz: Yeryüzündeki bütün insanlar –iman etsin ya da etmesin- ‘ey insanlar’ [yâ eyyühennas..] hitabının muhatabı iken, imana erme ve mümin olma vasfını haiz olan kutlu kimseler ise, hem ‘ey iman edenler, imana erenler’ hitabıyla muhataptırlar, hem de ‘ey insanlar’ hitabıyla muhataptırlar..  İçerik olarak söylersek, bir yandan evrensel insanlığa yöneltilen mesaj ve bilgilendirmelerle yükümlüdür, diğer yandan da, daha hususi çerçevede ‘mümin’ olmanın, imana ahit vermenin getirdiği özel yükümlülüklerle.. Zira onlar, salt bir ‘beşer’ ve ‘insan’ olma mertebesinden ‘mümin’ olma seçkinliğine ve derecesine yükselmişler; bu irtifa noktasında ise, iman öncesi hali düşünerek, Rablerine olan şükür ve itaat vecibelerini daha bir kuvvetle ifa etmeye yönelmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki hitap şekli, diyalektik bir biçimde bizi, iman nuru ile, bu nurun kaçırılması halinde karşılaşılacak olumsuz haller ve insani durumlar arasında götürüp getirmekte; bir anlamda kulluk bilincimizin daha kaliteli, nitelikli ve deruni olmasına vasıta oluşturmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Ebu’d-Derdâ Hazretlerinden gelen şu habere dikkatle kulak vermemiz gerekir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dedi ki Ebu’d-Derdâ: ‘Abdullah ibn Ravâha benimle karşılaştığında, bana, ‘Otur da ey Uveymir, bir saat îman edelim!’ der, bunun üzerine biz oturur, O’nun dilediği hal üzere, Yüce Allah’ı zikreder/anardık. Sonra da o bana derdi ki; “Ey Uveymir, bunlar îman meclisleridir; zira iman ile senin durumun, tıpkı gömleğinin hali gibidir! Şöyle ki; onu sen üzerinden çıkarmış isen, bir de bakmışsın ki, onu giymişsin; onu giymiş bulunuyor isen, bir de bakmışsın ki, onu üzerinden çıkarmışsın! Ey Uveymir, kalb, fokur fokur kaynayan bir tencereden bile daha hızlı değişir/dalgalanır/döner..”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ey Mümİn - Ey İnsan! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;Kur’an’ın bugünün Müslümanına, insanına çağrısında siz neleri özel olarak görüyorsunuz? İnsana “Kur’an Çağrısı” başlığı altına neleri koyardınız? Müslümana-Mümine Kur’an çağrısının altına neleri koyardınız?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Sadık Kılıç: Bu çok özel bir soru… Yaşanılmış bin dört yüz yıldan sonra, insan, varlık, hayat, ölüm ve sonrası, vb. konularda pek çok algının zuhur ettiği; bırakınız dünya ölçeğini, muayyen bir medeniyet ölçeğinde bile tek merkezliliğin tarihin çöp sepetine atılıp, çok merkezliliğin; tekçi anlayış ve algı biçimleri yerine çoğulcu ve kaotik algı tarzlarının egemen olduğu; varlık algılamasında kozmik eksen kaymalarının yaşandığı, kainatın manevi bir perspektiften idraki ve kavranılışı yerine, salt maddi bir kainat algısının başat olduğu, sebep ve gaye düzleminde, insanın büyük bir dönüşüme (metamorfoz) uğrayarak, ‘aracı amaç haline’ getirdiği, yani ‘üretim-tüketim ve cinsellik üçgeni içine sıkıştığı … bir tarih kesitinde biz, bir bakıma, bir ‘Kur’ân’ın Ebedi Manifestosu’nu dizayn etmeye çağrılıyoruz.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, böyle bir çağrıda, bize göre şu hususlara yer verilmelidir diye düşünüyorum.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Sebep ve amaçsız değilsin, ey insanoğlu; sen de ey mümin… Her ne kadar bir ‘düzen’ ve ‘sistem’ kılıfına büründürülmüş bile olsa, kozmik nedensizlik ve gayesizlik, ‘boşluğa’ tekabül eder.. Boşluk ise, bir hafakandır, bir bunalım kaynağıdır.. Bu ise, mutsuzluk! Ebedi mutluluğa gel; benim kefaletimde ve yol göstericiliğimde, tutun ellerime; tutun emir ve hükümlerime, açık bir evren, nezih bir hayat, dost ve alçakgönüllü bir paylaşım anlayışına.. Ve, seni bürüyen yanılgılara vur neşteri de, gir Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığına; gir O’nun rahmet ve re’fet göğünün altına.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Ey mümin, nüzul akışı, bilgiye vurgu yaparak, ‘Oku’ cümleciğiyle başlayan bir Kitabın; bilgiyi ve bilgi üzerine kurulmayı en büyük erdem sayan bir Peygamberin bağlısı olarak, bilgi ve bilgelikçe yükselt kendini! Kır yüzyılların boynuna astığı o cahillik, geri kalmışlık, pısırıklık ve korkaklık zincirini… “Eğer mümin iseniz en üstünü sizsiniz!” tanımlamasının bilgisini aş, bilginin âşığı, hem dahi talibi ve pazarı ol; aydınlat evreni… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Ey mümin! Sen ‘iman’ metaını satın aldın, artık kovanın yağma olsun, sezadır!.. Nebinin, mahfiyet ve alçakgönüllülük gibi şemaili ile sıfatlan da, gönlünü ser insanların yoluna.. Bilgin ve imanın, sertlik ve azamet tecellisini değil, tam aksine incelik, nezaket, tebessüm, içtenlik, îsar, vb. hasletlerini arttırsın.. Sen de, o Yüce Peygamber gibi, titre ve ürper, yere basarken, kulluk bilincin sebebiyle.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Ey insan! Hiçbir şey yoktur ki, bir ‘varoluş’ silsilesi içinde tecelli etmesin.. Bir silsile içinde gözüken, böylece de ‘yok iken var kılınan’ her bir şey de, yalın bir sözcükle yaratılmıştır!.. Kozmostan biz insanlara değin; yaratılan her şey de, kaçınılmaz olarak sonludur ve fanidir.. Evren fanidir, bir durağı olmalı; insan fanidir, bir mercii bulunmalı; tüm nimetler bitimlidir, âkıbet tükenmek olmalı… Öyleyse, tanı dünyayı, ta dipten tepeye kadar.. Ve uyan o ‘oyalayıcı bilgiler’den.. Dünya gerçeğini tanıdığında ise, işte o zaman sen kendini de tam olarak tanımış ve tanımlamış olacaksın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Ey insan! Senin ‘insan olarak gerçekliğin’, aynı zamanda diğer insanların da gerçekliğidir.. Ortak yeryüzü yaşamına ve serüvenine yazgılı kılınmışsınız! Ortak bir dünya, ortak bir ata, ortak bir yazgı, ortak bir gelecek: ölüm ve ölüm sonrası geleceği, siz insanların ortak vadisi.. An ân tükettiğiniz ya da kendilerine doğru akıp gittiğiniz.. Bu yadsınamaz ve sarsıcı hakikat karşısında, tutun birbirinizin ellerini, silin birbirinizin göz yaşını, doyurun aç kardeşlerinizi ve yok edin, içinizdeki o tamah ve açgözlülük ejderhasını ki, dünyanız cennetiniz olsun; ahretiniz de ebedi ve kutlu otağınız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) Ey müminler, ey bütün diğer inanç mensupları!.. Gerçeğin ve doğrunun belgesi benim; bana çıkan yollar doğru, bana yönelen niyet ve arzular yerinde, bana yönelen gözler gerçeği görmüş, benim direktiflerime göre hayatlarını şekillendirenler, sahih bir hayatı tahakkuk ettirmiş, geçmişini ve geleceğini benim işaret taşlarıma göre oluşturanlar ümitli olmayı hak etmiştir… Ve ‘hakikat’e ermek bir yandan isteme, diğer yandan da seçilme, yani ilahi lütuf konusudur.. Ve ilahi lütuflar da, bizim niyet ve iradelerimizi gözetir.. Şimdi, buna mukabil, yine de farklı inanç ve yol sahipleri hep olacaktır ve olmalıdır da; bu, hakikat diyalektiğinin beslendiği bir damardır çünkü.. Hem hukuken hem de fiilen böyle iken, yeryüzü ‘tevhid inancının dışında’ pek çok yol üzere bulunuyorken, Kendisini Rahman olarak niteleyen Cenâb-ı Hak, engin müsamahası, sınırsız ve şartsız lütfu ile her görüşten, her inanç ve inanıştan, her kült ve tapınıştan, her yol ve her yönden insanı beslemeye devam ediyor; uluhiyetin özü mesabesindeki celal tecellilerine mukabil, rubûbiyetin cemal ıtırlarıyla, inanmayana, eş koşana, savaş açana, hakkında yalanlar dolanlar düzene ölümlerle, şimşek ve yıldırımlarla mukabelede bulunmayıp, hayat nefhasını üflemeyi, onu –hikmetinden sual olunmaz- yaşatmayı sürdürüyor, hoşgörülü davranıyor ona!.. Şimdi, ey mümin, ey değişik inanç ve inanış mensupları olan insanlar, Allah’a bakın, başka hakikat anlayışlarından da alacağımız hisseler olabilir yaklaşımıyla, Allah’ta, Yüce Hakikat şahsında sevin birbirinizi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7) Ey mümin! İmana ermişlik, aynı zamanda bir adayışı da gerektirir; bir iman ve kurtulmuş narsisizmini ise asla.. İman kıvamı, bir zıya topağıdır ki, onu erdemlerle, ibadetlerle, güzel tefekkür ve deruni bakışlarla, nefsini ve milkini paylaşımlarla bu imanı harlamadıkça, o sönmeye, cılızlaşmaya, giderek de -Allah korusun!- aksine ınkılap etmeye başlayabilir… İman bir taçtır, onun  kıymetli taşları ve yaldızı ise, ‘ünsiyyet kökünden gelen ve bir ruh-madde karışımında özgünleşen, insanlaşmaktır.. Allah’a ünsiyet, insanlara ünsiyet, kurda kuşa ünsiyet, cansız nesnelere dahi bir ünsiyet aksiyonu içinde bulunup, iman tevazuu ve ağırbaşlılığına ermektir.. Bu yüce yükün ve emsalsiz halin kadrini bilmek, bizden farklı inanan, belki farklı düşünce ve anlayışlara sahip olan kimselere bile Rahmani bir ünsiyet ve ülfet nazarıyla bakıp onlara gönülden el tutmaktır.. Tam da Yunusumuzun kelimeleriyle, “Yaratılanı hoş görmektir, Yaratan ötürü!..”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8) Ey insan ve ey mümin! Senin benim için mümkün müdür, beşeriyet ufuklarını aşıp da, Müteâl varlık mertebesinden, Yüce Allah’tan aşkın gerçeklikler dermek, ilahi irade ve irşadlardan haberdar olabilmek, neliğimin ve ne olacağımın özüne dair yüksek bakıştan bilgilere ulaşmak, sınırlı benimin gerçekleriyle “gerçek gerçeklikleri” arasını ayırt edecek hak ölçüleri öğrenmek, varlık alanının sonsuz yelpazelerinde pervazlar vurmak, görünen bu siluetin görünmeyen hakikatin sadece bir hayali olduğunu, esas varlık direğinin hayalin ve vehimlerin ta ötelerinde, hatta ötelerin de ötesinde bulunduğunu?!.. İşte bu noktada Peygamberler, fizik üstü ufuktan bize kutlu ve muştulu, bazen sızılı haberler getiren, kanatları rahmet bulutlarıyla yüklü, o nahif gövdelerine kurşundan mesajlar bindirilmiş aşkınlık Ankalarıdırlar; bize doğru kanat çırpan, üstümüze kanatlarını geren..  Onlarsız zihin şaşkın, gönül hayrette, adımlar tedirgin ve kararsız, yeryüzü de bîmisâl bir zulmette.. Belki onlar, biz insanlar için en büyük lütuf ve en büyük minnet.. Bu nedenle sev bütün peygamberleri, hakikat rehberliklerine tabi ol, hele de Hz. Muhammedi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsuz ben Kur’ân suskun, hükümler kapalı ve mahzun, ahlâk ilkeleri bir sır ve düğüm, fakirler, yetimler, kimsesizler üzgün ve mahzun… Hem mübeyyin, hem uygulayıcı, hem örnek ve model: bir bakıma en güzel üsve, bir seciye ve bir ahlak ki, ne denli araştırıp zorlasan da, bulamazsın bir iğne ucu kadar bir nakısa, bütün davranışlarında.. Onsuz kandil yağsız, hatta kandil bir karanlık ve madûm; onsuz güzellik yetim, estetik ve nezaket güdük, adalet ve lütuf özsüz, şefkat ve rahmet sıfatları kaba… Sarıl Peygamber’e, tanı ve içselleştir onun hayatını hayatında, bir gör iç ve dışın nasıl tek bir bütün olduğunu, onun şahsında...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5895087719827013778?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5895087719827013778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5895087719827013778' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5895087719827013778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5895087719827013778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/kurann-insan-modeli.html' title='Kur&apos;ân&apos;ın İnsan Modeli...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-8560727117233529153</id><published>2010-09-15T10:13:00.001-07:00</published><updated>2010-09-15T10:13:42.115-07:00</updated><title type='text'>İbadet Alışkanlığı ve Çocuklarımız...</title><content type='html'>........Anne: "-Hâle, hadi kızım, akşam namazını biz de birlikte kılalım. Bak ablan namazını kıldı."&lt;br /&gt;   Hâle (9 yaşında): "-Şimdi arkadaşlarım gelecek. Onlarla ders çalışacağız. Neden namaz kılıyoruz ki anne, daha sonra kılsak?"&lt;br /&gt;   Anne: "-Arkadaşların gelmeden biz de namazımızı kılalım, hadi kızım. İstersen ablan neden namaz kıldığımızı açıklasın."&lt;br /&gt;   Meryem (12 yaşında): "-Bak Hâle, Yüce Allâh bizleri seviyor, bizlere sayısız lutuflarda bulunuyor ve O'na ibâdet etmemizi istiyor. Biz de Mevlâmız'a, O'nu sevdiğimizi, gönülden ibâdet ederek göstermeliyiz…"&lt;br /&gt;   Anne: "-Aferin yavrum. Bak ablan ne güzel açıkladı kızım. Sen de namaz kılacak yaşa geldin. Namaz hakkında bilgiler edindin ve kısa sûreleri de eksiksiz öğrendin. Hadi gel şimdi beraber namazımızı kılalım!.."&lt;br /&gt;   Hâle (9 yaşında): "-Tamam anneciğim arkadaşlarımız gelmeden namazımızı kılalım."  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  İbâdet kısaca; sağlam bir inançla Allâh'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak ve bunları yaparken de Allâh'a karşı sevgi, saygı ve itaat şuuru içerisinde bulunmaktır, diyebiliriz. İnsana, sorumluluk duygusu veren, kişilik ve karakterinin güçlenmesini sağlayan, diğer taraftan da psikolojik rahatlama aracı olan ibâdetin âilede, anne-baba tarafından iyi bir iletişim ortamı oluşturularak, çocuklara 0-7 yaş arasında aşılanması özenle üzerinde durulması gereken bir husustur.&lt;br /&gt;    Hepimiz, yüce Allâh'ın emâneti olan çocuklarımızı âile yuvasında en güzel şekilde büyütmenin yanısıra, Allâh'a kulluklarını da lâyıkıyla îfâ edebilecek donanımda yetiştirebilmenin gayreti içerisinde olmalıyız.&lt;br /&gt;    Kulluğumuzun bir ifâdesi olan namaz ibadetini âilemize tavsiye etmemizi, Yüce Allâh bir âyet-i kerîmesinde bize şöyle bildirmektedir: &lt;br /&gt;    "Âile fertlerine namazı emret ve kendin de ona devam et." (Tâ-hâ, 132)&lt;br /&gt;İbadet şuur ve alışkanlığının çocuklar tarafından kazanılması için din eğitimi ihmal edilmemelidir. Dînî davranışların çocuğumuz tarafından severek îfâ edilmesinin bir alışkanlık hâline gelmesi onun ahlâkî yönden de belli bir kıvama geldiğini gösterir. Bu ise ancak sıhhatli işleyen bir âile yuvasının eseridir. &lt;br /&gt;    Bu yüzden âilede sevgi kültürünün ve disiplinin hakim olması, fertlerin ilgi ve isteklerinin dikkate alınması, iyi bir sosyal çevre seçilmesi, genel mânâda eğitim ve özelde de ibâdet eğitimi alanında ebeveynin bilgi edinmesi, ibadet alışkanlığını kazandırmada acele etmeden, fedâkârlık, sabır, tahammül ve örnek yaşayışla uzun bir zaman diliminde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.     Ayrıca çocuğumuzu gelişim açısından tanımamız da gerekmektedir. Onun dînî ve ahlâkî gelişimini dikkate almak, ayrı bir önem arz eder. Çocuğun gelişiminde dînî potansiyelin tezahürünün dil, duygu, zihin ve sosyal gelişimlerle alakalı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.&lt;br /&gt;    Çocuklarımızın ibadetlerini gönülden ve aksatmadan yapmalarını sağlamak için sevgi ve bilgi açısından yeterli seviyeye getirilmelerinin yanında onlarda; seven ve sevilen bir Allâh, seven ve sevilen bir Peygamber inancının yer etmesini de sağlamalıyız.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    İbâdetlerini yerine getiren çocuğumuza memnûniyetimizi hissettirecek ölçülü davranışlarda bulunmalı ve onun bu heyecanını canlı tutacak bir takım maddî mükâfatlar da vermeyi ihmal etmemeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Çocukların; ibadeti bir alışkanlık hâline getirmesinde, ebeveynler tarafından yapılması îcâb eden hususları, örnek olması açısından kendi âilemden gördüğüm kadarıyla şöyle ifade edebilirim: &lt;br /&gt;    "Babam bizlere sevgi ve şefkatle yaklaşır, fırsat buldukça din büyüklerinin hayat hikayelerini ve çeşitli dînî hikayeler anlatırdı. Bunun yanında evde cemaatle namaz kılardık. Bazen anne-babamı, tek başlarına namaz kılarken görürdük. O zamanlar da huşû içerisinde namaz kıldıklarını hatırlıyorum. Babam, dînî ve tarihî mekanları gezdirirdi. Uygun ortamlar oluşunca dînî konularda bilgi eksikliğimizi gidermeye çalışırdı. Meselâ neden ibâdet etmemiz gerektiğini sorduğumuzda, güzel bir uslûbla seviyemize uygun bilgiler verirdi. Kendisi bir öğretmen olmasına rağmen, âile içerisindeki hâl ve tavırları okulda bir öğretmenin öğrencilerine bilgi vermesi gibi olmazdı…"&lt;br /&gt;    Bu yüzden âilede anne-babanın, gerek çocuk eğitimi konusunda gerek dinî bilgi ve kültür konusunda bilgili ve sürekli kendilerini geliştiren, dîni anlama ve yaşama konusunda samîmi ve gayretli kimseler olmaları çok önemlidir. Anne ve baba çocuğun aynasıdır. Bu aynadan dâimâ güzel şeyler görmelidir çocuklar.&lt;br /&gt;    Peygamber Efendimiz'in şu hadîs-i şerîfleri de çocuğumuza nasıl güzel bir dînî eğitim verileceğini göstermektedir:&lt;br /&gt;    "-Çocuğunuza bırakacağınız en güzel miras, onu, hem dünya ve hem de âhiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir." &lt;br /&gt;    "-Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın."&lt;br /&gt;    Ayrıca Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'ın şu sözleri de bizlere tutacağımız yolu ne güzel göstermektedir: &lt;br /&gt;    "Yedi yaşına kadar olan çocuğunuzla oynayınız, onbeş yaşına kadar arkadaşlık ediniz, onbeş yaşından sonra istişâre ediniz."&lt;br /&gt;    Yüce Allâh evlatlarımızı hakîkî mânâda kendisine kul; vatanına, milletine hayırlı birer evlat olarak yetiştirmeyi hepimize nasib etsin. Amin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-8560727117233529153?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/8560727117233529153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=8560727117233529153' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/8560727117233529153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/8560727117233529153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/ibadet-alskanlg-ve-cocuklarmz.html' title='İbadet Alışkanlığı ve Çocuklarımız...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-583444087827745731</id><published>2010-09-15T10:09:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T10:11:20.986-07:00</updated><title type='text'>Okul Öncesi Çocukların Din Eğitimi...</title><content type='html'>........İnsan rûh ve beden olarak üzere iki ayrı unsurdan müteşekkildir. Bedenin maddî ihtiyaçları olduğu gibi rûhun da mânevî ihtiyaçları vardır. Rûhun bu önemli ihtiyacını en güzel din karşılar. Din duygusu ve inanma ihtiyacı fıtrî bir temâyüldür. İnsan yaratılışı gereği bir şeylere inanma ve sığınma ihtiyacı duyar. Her insan bu ihtiyacını dine inanarak ve yaşayarak karşılamaz. Ama bütün insanların bir şeylere inanma, rûhunu tatmin etme yolunda çok şeyler yaptığı vâkîdir. Bu ihtiyacını gideremeyen insan rûhunu aç bırakmış olur. Bu da, insanın pek çok rûhî sıkıntı yaşamasına sebep olur.&lt;br /&gt;   Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîsinde, "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yaparlar." buyurmuştur. Bu hadisten çıkarılan iki sonuç vardır:&lt;br /&gt;   - Her insan iyiye, doğruya, güzele yâni, İslâm'a meyilli olarak yaratılmıştır. &lt;br /&gt;   - Kişinin hayattaki yolunu çizmede en önemli müessir anne-babasıdır.&lt;br /&gt;   Şüphesiz âilenin din eğitimindeki yeri tartışılmaz. Din eğitiminin en etkili olduğu dönem ise henüz çocuğun dışarıya açılmadığı okul öncesi dönemdir. Ayrıca 0-6 yaş dönemi çocuğun zihninin boş olduğu, gördüğü her şeyi kaydettiği, zekâ oluşumunun %50'sinin tamamlandığı dönemdir. Müslüman her âilenin bu dönemi elinden geldiğince en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. &lt;br /&gt;   Peki ama nasıl? &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Eğitimin birinci ve en önemli şekli görerek öğrenmektir: &lt;/strong&gt;   Yâni âilenin çocuğa örnek olmasıdır. Özellikle ilk üç yaş döneminde çocuklar gözlem aşamasındadır. Çevrelerinde olup biten herşeyi doğru-yanlış ayrımı yapmaksızın bir teyp gibi kaydederler. Zamanla konuşma, yürüme ve kas gelişimi tamamlandıkça gözleyip kaydettiklerini fiiliyâta dökerler. Çocuklar âdetâ âilenin aynası gibidir. Bu aynadaki yansımanın iyi ya da kötü olması bizim elimizdedir.&lt;br /&gt;   Mes'ûliyyeti çok ağır olan, çocuğumuzun yetişmesi ve rûhâniyetinin şekillenmesi sürecinde anne-babanın dîni, ellerinden geldiği ölçüde güzel yaşamaya dikkat etmesi ve hatâlarını en aza indirmeye çalışması gerektir. Bunun için de âile en baştan, yâni çocuk doğmadan bu zor göreve hazır olmalıdır. İslâm fıtratı üzere doğan çocuğu fıtrat üzere korumak onlara bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Çocuklara dîni ve ibâdeti sevdirme ve bunları özendirme:&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt; Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi çocuklar çok dikkatli birer gözlemcidirler. Özellikle annenin her hareketi, her duygusu çocuğa yansır. Uzmanlar annenin rûhî hâllerinin daha anne karnındayken bebeği etkilediğini belirtmektedir. Doğduktan sonra ise bu etkilenme daha da çok olacaktır. Çocuklar o kadar saf ve temizdirler ki, hangi davranışın samîmi hangisinin yapmacık olduğunu hemen fark ederler. &lt;br /&gt;   Anne babasını çok iyi takib eden çocuk, büyüklerinin hareketlerini bilinçsiz de olsa tekrar eder. Annesiyle beraber namaza durur ve ona bakarak aynısını yapmaya çalışır. İşte bu noktada ebeveynin çok dikkatli olması gerekir. Çocuklara ibâdet ve din sevgisini vermek için dînî hususlarda çocuklarına örnek olacak şekilde davranışlarına îtinâ göstermelidirler. &lt;br /&gt;   Namazı son ânına kadar erteleyen, abdeste ve namaza çok zor bir işmiş gibi üşenerek kalkan, daha uygun zamanları varken çocuğun tam ilgi istediği bir zamanda onu bırakarak zorla namaza duran bir annenin çocuğunun ibâdeti sevmesi düşünülemez. Halbuki din eğitiminde sevgi ön plana çıkmalıdır. Çocukları ibâdete özendirmek için büyükler ibâdetle meşgul olurken ne kadar büyük bir haz duyduklarını çocuklara hissettirmelidirler. Çocuklarla birlikte Kur'ân-ı Kerîm okumak, onları camiye götürüp gezdirmek cemâate dâhil etmek de onların üzerinde büyük tesir bırakır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Allâh ve peygamber sevgisini vermek:&lt;/strong&gt;   Bu mevzuya bir anne ve çocuğu arasında geçen şu diyaloğu aktararak başlamak istiyorum: &lt;br /&gt;   Bir gün çocuk annesine:&lt;br /&gt;   "-Anne ben Peygamberimizi Allâh'tan daha çok seviyorum." der. &lt;br /&gt;   Annesi: &lt;br /&gt;   "-Niçin?" diye sorunca: &lt;br /&gt;   "-Onun cehennemi yok! Kimseyi yakmıyor da ondan?!." cevabını verir.&lt;br /&gt;   Bu cevap, çocuklarımıza Allâh'ı ve Peygamberi anlatırken ne kadar dikkatli davranmamız gerektiğinin tipik bir misâlidir. Çocuğun yaptığı kötü hareketleri "Allâh yakar, Allâh taş eder" gibi cezâlandırıcı bir Allâh yerine daha çok Allâh'ın "Vedud" ism-i celîlini öne çıkararak; bizi seven, bizi ve her şeyi yaratan ve bize nimetler veren bir Allâh'ı onlara tanıtmalı ve sevdirmeliyiz. Bizi cennetine koymak için peygamber gönderen de O'dur. Çocuklar yanlış yaptığında; "günah, Allâh sevmez, cezalandırır" diye nitelemek yerine "öyle değil de şöyle yaparsan Allâh daha çok sever ve mükâfâtlandırır" demek daha doğrudur.&lt;br /&gt;   Okul öncesi dönemde çocuklar henüz mücerred kavramları anlayacak seviyede değildirler. Mücerred şeyleri de kendi çocuk akıllarına göre müşahhaslaştırarak anlamaya çalışırlar. Onun için Allâh, âhiret, cennet, cehennem gibi kavramları hakkıyla anlatabilmek zor, hattâ imkânsızdır. Bu dönem çocukları Allâh'ı genelde çok yükseklerde çok büyük ve güçlü bir insan olarak tasavvur ederler. Büyüklere de bununla ilgili sorular sorarlar. "Allâh nerede? Gökyüzünde mi? Eli ne kadar? Dağlardan da büyük mü? Ne yer, ne içer?" gibi. Bu sorular gâyet normaldir. Çocuğu azarlayıp bu soruları geçiştirmemeli, sevgiyle karşılayarak doğruları onun anlayabileceği dil ile anlatmaya çalışmalıdır. Sabırla dinleyip sorulara cevap verirken bu dönemin geçici olduğu unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Duâ ve şükür eğitimi:&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt; Çocuklara Allâh sevgisini vermeye çalışırken en çok dikkat çekilecek ibâdet, duâdır. Her şeyi verenin, yaratanın Allâh olduğunu öğrenen çocuk Allâh'tan bir şeyler ister ve bekler. Bazı anne babalar olmayacak şeyler isteyen çocuklarına "git duâ et Allâh versin" diyerek başlarından savarlar. Oysa her şeyi yaratan Allâh'tan isteyip de karşılığını alamayan çocuk hayal kırıklığına uğrar. Bu onun rûh dünyasında derin izler bırakır. Aksi tesirler de yapabilir.&lt;br /&gt;   Çocuklara duâ öğretilirken öncelikle şükür kavramı öne çıkarılmalıdır. Allâh'ın verdiği nimetleri tek tek sayarak hattâ çocuğa saydırarak onlara şükretmek gerektiği günlük hayattan örneklerle anlatılmalıdır. Daha sonra kısa kâfiyeli sözlerden oluşan yemek ve uyku öncesi duâları öğretilebilir. Bunun yanında çocuğa kendisinin de bağımsız olarak duâ edebileceği ancak Allâh'tan istediği maddî isteklerinde önce kendisinin çalışıp çaba gösterdikten sonra Allâh'tan yardım isteyebileceği anlatılabilir. Çünkü çocukların uzun zaman kavramları gelişmemiştir ve henüz bencillik dönemini tam atlatmış değillerdir. İsteklerinin hemen olmasını ve hoşlarına gitmeyen bir olayın sonucunu düşünmeden ortadan kalkmasını isteyebilirler. Allâh, peygamber, cennet, cehennem ve ibâdetler çocuklara anlatılırken günlük hayattaki fırsatlardan faydalanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Ahlâk Eğitimi:&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt; İslâm dîni hayatın tümünü kapsayan bir bütündür. Günlük hayatta iyi, doğru ve güzeli yaşamak İslâm ahlâkını oluşturur. Çocuklara dînî bilgilerden önce verilecek olan islâmî ahlâk da din eğitiminin bir parçasıdır. Ahlâk eğitiminde 0-6 yaş arasını, çocuk psikologları baskı ahlâkı dönemi olarak adlandırır. Çünkü bu dönemde çocuk yaptığı hareketlerin öncesini, uzun vâdedeki sonuçlarını kavrayabilecek yaşta değildir. Bu yaşlarda annesi söylediğinde ellerini yıkayarak sofraya oturan çocuk, annesi yokken yıkamadan sofraya oturabilir ve bundan rahatsızlık duymaz. Onun için bu dönemde kızmadan sabırla her seferinde tekrar söyleyerek aynı zamanda sebeplerini de anlayabileceği tarzda anlatarak ahlâkı yerleştirmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Dînî Kıssalardan Faydalanmak:&lt;/strong&gt;   &lt;br /&gt;4-6 yaş dönemi masal dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde çocukların hayal güçleri çok geniştir. İnsanüstü varlıklar, olağanüstü hâdiselerle ilgili masallara büyük ilgi duyarlar. Sorgulamadan dinler ve kendileri de katkıda bulunurlar. Normalde hiç olmayacak şeyleri bile kabullenirler. Onların bu özelliğinden faydalanılarak peri ve ejderha masallarının yerine mucizelerle dolu peygamberlerin ve Allâh dostlarının hayatları ve menkıbeler çocuğun anlayış seviyesine indirilerek anlatılabilir. Ancak bunlar anlatılırken çok seçici davranılmalıdır. Hazret-i İbrahim'in ateşten kurtuluşunu ilgi ve sevinçle dinleyen çocuk, Hazret-i Nûh'un Allâh'ın emriyle oğlunu boğulmaya terk etmesini minik aklına sığdıramaz. Ona göre ebeveyn oğlunu her şeyden korumalıdır. Buna ilâveten anlattığımız hikâyeleri kısa, öz, ders verici ve çocuk zihnine uygun hâle getirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Sûrelerin Ezberletilmesi:&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt; 4-6 yaş dönemi çocuğun zihninin boş olduğu ve ezber yeteneğinin en güçlü olduğu dönemdir. İslâm tarihinde bu dönemde hâfız olmuş pek çok âlim vardır. Her çocuğun kapasitesi hâfız olacak düzeyde olmayabilir. Kendi çocuğunun kapasitesini ebeveyni bilir. Ancak bu dönemde normal bir çocuğa Kur'ân-ı Kerîm'in sonundaki kısa sûre ve duâlar ezberletilebilir. Çocuklar kaset ve cd'lerden düzenli dinleyerek, büyükleriyle tekrar ederek çok rahat hâfızalarına alabilirler. Televizyondan, reklam ve şarkıları ne kadar kolay öğrendikleri hepimizce mâlumdur. Onların bu yeteneği bu yolla çok faydalı bir amaç için değerlendirilmiş olur.&lt;br /&gt;   Sonuç olarak; çocuğuna dînî eğitim vermek her anne babanın görevidir. Dînî eğitim vermek için, bazı eğitimcilerin dediği gibi çocuğun büyüyüp akletmesini bekleyemeyiz. O zaman çok geç kalmış olabiliriz. Eğer siz çocuğunuza 4-6 yaşından itibaren böyle bir eğitim vermezseniz, yanlış bilgilerle zihnini doldurur. Müşahhas kavramlar ve sorgulama döneminden sonra, yaşı ilerleyen çocuğun bazı şeyleri kabullenmeleri daha zordur. &lt;br /&gt;   Ayrıca dîni öğretiyoruz diyerek çocuğa boş bir kaset gibi her şeyi doldurmaya çalışmak da yanlıştır. Bu da çocukta bıkkınlığa sebep olabilir. Müslümanın her işinde olduğu gibi bunda da mûtedil olması gerekir. Bu konuda en güzel örnek yine Peygamber Efendimiz'dir. Sahabenin anlattığına göre Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- yerine ve zamanına göre konuşur, muhâtabının zekâ seviyesini gözetirdi. Fırsatları değerlendirerek yumuşaklıkla dîni anlatırdı. Özellikle çocuklara sevgiyle yaklaşır onlarla şakalaşır ve yeri geldiğinde de büyük insan gibi muâmele ederdi. Bize düşen de Peygamberimiz'i örnek alarak Rabbimiz'in emâneti olan yavrularımızı en güzel şekilde yetiştirmektir. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;   Rabbim yardımcımız olsun. Âmin.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-583444087827745731?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/583444087827745731/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=583444087827745731' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/583444087827745731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/583444087827745731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/okul-oncesi-cocuklarn-din-egitimi.html' title='Okul Öncesi Çocukların Din Eğitimi...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3834520076910383261</id><published>2010-09-15T10:04:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T10:08:15.548-07:00</updated><title type='text'>DİN EĞİTİMİNDE TEVAZU...</title><content type='html'>........ Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte birgün, Şeyhi ziyaret etmek üzere Harakân'a gelir. Lâkin Sultanın gönlündeki asıl niyet, bir Allah dostunu ziyâret ederek mânen istifâde etmek değil, bilâkis soracağı sorularla Harakânî Hazretleriʼni imtihan etmektir. &lt;br /&gt;Harakânî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla sultânın gönlündeki bu kötü niyeti sezer. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine tevdî ettiği, en alt kademeden en üst kademeye kadar bütün insanları irşad vazifesi sebebiyle, Sultana belindeki kibir taşıyla yücelere kanat açamayacağını ve bir sultâna şeref kazandıran asıl vasfın tevâzû olduğunu bildirmek ister. Bu sebeple de Harakânî Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahî kalkmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harakânî Hazretleriʼnden görmüş olduğu bu mukâbeledeki sırrı henüz kavrayamayan Gazneli Mahmud, hazırlamış olduğu soruları bir bir Harakânî Hazretleriʼne yöneltmeye başlar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehâbeti karşısında irkilir. Başlangıçta, bir Allah dostunu imtihan etmek niyetiyle bulanıklaşmış olan gönlü, sonunda târifsiz bir huzur ve sükûnete bürünür; Şeyhe muhabbet ve hürmetle dolar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu muhabbet ve hürmetin bir nişânesi olarak Harakânî Hazretleriʼne bir kese altın vermek isterse de, Harakânî Hazretleri bunu nâzik bir üslûb ile reddeder. Bu defa Sultan, Şeyhten "bir teberrük ve hâtıra olsun diye" herhangi bir eşyasını ister. Harakânî Hazretleri de Sultanı kırmayarak ona bir gömleğini verir. Nihâyet görüşme tamamlanır ve Gazneli Mahmud vedâ edecekken Şeyh Harakânî Hazretleri, onu ayakta uğurlar. Şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce merâkını yenemeyen Gazneli Mahmud şöyle sorar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"−Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız; ama yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harakânî Hazretleri ise, şu mukâbelede bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"−Sultânım! Buraya ilk gelişinizde gönlünüzde pâdişahlık gururu ve bizi imtihan etmek niyeti vardı. Ama şimdi tevâzû hâliyle ayrılıyorsunuz. Tevâzû hâline ise, saygı gerekir." (Attar, Tezkiretü'l-Evliya, II, 209) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazan mevsiminde yapraklarını tek tek döken bir ağaç gibi, şu fânî dünya hayatında günlerini çarçabuk tüketmekte olan bir kula yakışan en güzel haslet, tevâzûdur, haddini bilmektir. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler)." (el-Furkân, 63)&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim bir kul, Allah için tevâzû gösterdiği zaman, Allah Teâlâ, onun hikmetini artırır ve onu yükseltir. Kim de kusur ve noksanlarının farkında olmaz, bilgisizliğini kabul etmez ve daha da mühimi Allâh'ın sonsuz kudreti karşısında bir "hiç" olduğunu itiraf etmezse, kendisinde bir kıymet ve kudret vehmetmiş olur. Bu vehme kapılarak kendini beğenen bir insanın da tevâzûdan aslâ nasîbi yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira o kimse, bu hareketiyle Cenâb-ı Hakk'ın "el-Kibriyâ/büyüklük, azamet" sıfatına ortak olmaya kalkışır. Lâkin "el-Kibriyâ" sıfatının, ortaklığa aslâ tahammülü yoktur. Nitekim İblis, büyüklük taslayarak "ben" dedi, kahroldu gitti. Birçok mânevî meziyetleri olan Bel'am bin Baûra da benliğin pençesinde perişan oldu. Yine Kârûn, Allâh'ın lutf u keremiyle ihsan ettiği nimetleri kendine izâfe ederek, "Ben kazandım." dedi. O da dayanıp güvendiği bütün servetiyle yerin dibine gömüldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz r, Cenâb-ı Hakk'ın tevâzû husûsundaki bir emrini şöyle bildirmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah Teâlâ bana: «O kadar mütevâzı olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin!» diye bildirdi." (Müslim, Cennet, 64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevâzû; alçak gönüllü olmak, daha geniş mânâsıyla hakkı kabul edip ona boyun eğmektir. Hak ve hakîkat olan bir şey, yaşça büyük veya küçük, insanlar arasındaki îtibârı yüksek veya zayıf her kim tarafından ortaya konmuşsa, itiraz etmeden kabul etmektir. Hakikate böylesine teslim olabilen kimseler, gerçek mütevâzı insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Hasan-ı Basrî'ye göre tevâzû; kişinin, evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her müslümanı kendisinden üstün kabul etmesidir. Aynı anlayışa sahip olan büyük sûfî Fudayl bin Iyâz, Kâbe'yi tavaf ederken, kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb bin Harb'e şöyle demiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Şuayb! Eğer bu yılki hacca seninle benden daha kötü bir kimse katılmıştır diye düşünüyorsan, bil ki, bu çok fenâ bir zandır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hased edilmeyen tek nîmet olan tevâzû, insanı güzelleştiren, kulluğu olgunlaştıran, ahlâka kıvam veren çok mühim bir özelliktir. Hazret-i Mevlânâ -kuddîse sirruh- bunu şöyle ifâde buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Bahar mevsiminde bir taş yeşerir mi? Toprak gibi mütevâzı ol ki, senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin!.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakîkaten toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürûfunu da oraya dökerler. Fakat toprak, büyük bir tevâzû ile bu cürûfun hepsini temizler ve sonra çeşit çeşit güzellikte nebâtlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlûkâtı besler. İşte sâlih bir mü'minin gönlü de böyle münbit bir toprak gibi olmalı, kalbindeki bütün güzellikler, âdeta tabiî bir şiir hâlinde insanlara ve hattâ bütün mahlûkâta aksetmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak gibi alçakgönüllü davranmayan kimse için "insan değildir" buyuran Şeyh Sâdî, yücelmek isteyen kimsenin mütevâzı davranması gerektiğini, yücelik damına çıkmak için alçakgönüllülükten başka bir merdivenin olmadığını söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan tevâzû, insanlık şeref ve haysiyetine lâyık olmanın şartlarından biridir. Nitekim bu hakîkati Hazret-i Ebû Bekir t şöyle ifâde etmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz, keremi takvâda, zenginliği yakînde ve şerefi tevâzûda bulduk."  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Kureyş halkı, asâletleriyle övünmeye başlamıştı. Onları dinleyen Selmân-ı Fârisî t bir müddet sükût ettikten sonra, büyük bir tevâzû içerisinde onlara şöyle hitap etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Benim övünecek bir tarafım yok. Çünkü nutfeden yaratıldım. Sonunda da kokmuş bir leş hâline geleceğim. Sonra da kıyâmet günü terazi başına gideceğim. Sevâbım ağır gelirse iyi insanım, günâhım ağır gelirse kötü insanım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz r şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir." (Müslim, Birr, 69)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatını büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde yaşayan Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, mânevî derecesinin yüksekliğine rağmen, içinde bulunduğu "HİÇ"lik duygusunu şöyle dile getirmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âlem buğday ben saman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âlem yahşî ben yaman!.. (herkes tam, ben kusurlu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ da onu bu tevâzûsuna mukâbil yüceltmiş, insanlara sevdirmiş ve katında ulvî bir makâma ulaştırarak insanları terbiye ve irşad vazifesine lâyık kılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm Gazâlî Hazretleri de, tevâzû gösterenin Cenâb-ı Hak tarafından nasıl yüceltildiğine dâir şöyle bir hâdise nakletmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allah Teâlâ, Nûh u'ın kavmini tûfanda gark ettiği vakit, dağlar böbürlendi ve yükseldiler. Buna karşı Cûdî Dağı tevâzû gösterdi. Çünkü onlar yüksek, Cûdî ise alçak idi. Tevâzû gösterdiği için Allah Teâlâ onu yüceltti ve Nûh'un gemisini onun başına kondurdu. (İhyâ, III, 735)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevâzuun lutufları pek çoktur. Mütevâzı insan, cömerttir. Cömert insan, merhametlidir. Merhametli insan, mahlûkâta hizmet neş'esi ile doludur. Bunlar da Rabbimizin rızâsını elde etmenin en güzel vesîleleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbnü's-Semmâk, birgün Hârun Reşid'in huzûruna çıkarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ey mü'minlerin emîri! Senin bu şerefli mevkiin yanında tevâzû göstermen, sana sahip olduğun şereften daha üstün bir şeref bahşediyor." dedi. Harun Reşid:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ne güzel söyledin!" dedi. Semmâk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"-Ey mü'minlerin emîri! Allah Teâlâ, her kime hüsn-i cemâl nasip edip onu asil bir âileye mensup eder ve kendisine bolluk verir de, o kimse güzelliğini örter, bununla övünmez, malından tasadduk eder, asâleti ile iftihar etmezse, Allâh'ın hâlis kulları arasına girer." dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harun Reşid, hemen kâğıt kalem getirterek bunları kendi eliyle yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevâzûdan uzak bir kimse, kendini beğenmiş zavallı bir zâlim olmaktan öteye geçemez. Nitekim o, kendini herkesten üstün gördüğü ve hakka boyun eğmediği için başkalarına mutlakâ zulmeder. Fakat kibri dolayısıyla aslında kendisini büyük bir hüsrâna dûçâr eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevâzûdan uzaklaşarak Firavun gibi büyüklük ve azamet taslayanlar, tarih sahnesinde rezil olmaktan kurtulamamışlardır. Meselâ Ebrehe, kocaman fillerle Kâbe'yi yıkmaya geldiğinde Cenâb-ı Hak, onu çöllerden gelen aslan, kaplan ve yılanlarla değil, minicik kuşların attığı minicik taşlarla kahretti. Kendisini de Mekke önünde öldürmedi. Bilâkis büyük bir gurur ve kibirle çıktığı Yemen'de, kavminin içinde yaralı ve perişan olarak rezil ve kepâze bir sûrette öldürdü. Yine tanrılık iddiasında bulunan Nemrud'u, toz kadar bir sinekle helâk etti. Velhâsıl işte Cenâb-ı Hak'la kibriyâ ve azamet yarışına girenlerin fecî âkıbeti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, ebedî saâdeti; dünyadayken haşmet ve azamet taslamayan, fesat çıkarmayan ve gönüllerinde Allâh'ın muhabbeti dolup taşan kimselere nasîb eylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada şu husûsu da bilhassa vurgulamak yerinde olacaktır. Bir mü'min, sadece sâlih bir mü'mine karşı alçak gönüllü davranmalıdır. Buna karşılık kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselere aslâ tevâzû ile yaklaşmamalıdır. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi para-pul, makam-mevkî ile ölçen kimselere tevâzû göstermeye kalkmak, İslâm'ın izzetinden fedakârlık yapmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Tevâzû, menfaatperestlik için haksızın karşısında ezilip büzülmek değildir. Tevâzu, hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhâsıl Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizʼe:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mü'minlere şefkat ve tevâzû kanadını indir." (el-Hicr, 88) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Sana uyan mü'minlere alçak gönüllü davran!" (eş-Şuarâ, 215)&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; buyurarak Oʼnun şahsında bizlere; şefkatli, merhametli ve mütevâzı olmamızı emretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Rabbimiz mü'minleri birbirine kardeş yapmış, sonra da onlara birbirinin derdiyle ilgilenmeyi, birbirinin yarasına merhem olmayı ve kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeyi emretmiştir. Şu hâlde mü'minler, kardeş olduklarını hiçbir zaman unutmayarak birbirlerine aslâ kaba davranmamalı, kendilerini diğer kardeşlerinden üstün görmemeli ve onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyerek kardeşlerine karşı anlayışlı olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Yâ Rabbi! Bizleri İslâm kardeşliğini en güzel bir sûrette yaşayan, birbirine karşı dâimâ tevâzû ile davranan sâlih kullarından eyle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âmîn...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3834520076910383261?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/3834520076910383261/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=3834520076910383261' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3834520076910383261'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3834520076910383261'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/din-egitiminde-tevazu.html' title='DİN EĞİTİMİNDE TEVAZU...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5427076762772468390</id><published>2010-09-06T01:12:00.000-07:00</published><updated>2010-09-06T01:14:35.243-07:00</updated><title type='text'>DİN EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ ÖĞRENCİLERE VE ÇOCUKLARA NASIL SEVDİREBİLİRİZ?</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;Kâniatın övünç vesilesi, Büyük Muallim ve Mürebbî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) "Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" buyuruyor. Bu emir her asırda din eğitim ve öğretimi ile meşgul olan âlim, mürşid, muallim, müderris, din görevlisi, ana-baba, velî gibi kişilere sesleniyor; onlara başarının belki en önemli yolunu gösteriyor. Maddî hastalıkların devası, gözle görülen, elle tutulan, tecrübe edilmiş şifa vasıtaları bile tatlı nesnelerle karıştırılarak, güzel ambalajlar içine konarak veriliyor. İnsanlar yalnızca akıl ve mantıktan ibaret varlıklar olmadığı, bir de his yönleri bulunduğu için buna ihtiyaç duyuluyor; aksi halde insan, hislerini okşamayan ilâcı bile almak istemiyor. Din eğitim ve öğretiminde verilecek iman, alışkanlıklar, yüce duygular ve bilgiler temelde imana; hem de gayba (görülmeyen şeylere) imana dayanır. &lt;br /&gt;........&lt;br /&gt;Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor. &lt;br /&gt;Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;A) Okul İçinde: &lt;br /&gt;1. Kılık, kıyafet: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2. Dil: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Konuya hakim olmak: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Genel kültür:&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5. Yakın ilgi ve rehberlik: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6. Müjdelemek ve sevdirmek: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7. Disiplin: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;8. Adalet: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;9. Kol faaliyetleri: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;10. Not takdiri: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;11. Zaman ayarı: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;12. Uygulama: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir... &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır. &lt;br /&gt;Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36 &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;B) Okul Dışında: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. İtimat telkini: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. İrşad faaliyeti: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;3. Sosyal hizmetler: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Lokal ve kütüphane tesisi: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;5. Dernek faaliyetleri: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5427076762772468390?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5427076762772468390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5427076762772468390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5427076762772468390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5427076762772468390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/din-egitimi-ve-ogretimi-ogrencilere-ve.html' title='DİN EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ ÖĞRENCİLERE VE ÇOCUKLARA NASIL SEVDİREBİLİRİZ?'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4303755760109356716</id><published>2010-09-06T00:49:00.000-07:00</published><updated>2010-09-06T01:02:43.340-07:00</updated><title type='text'>DİN EĞİTİMİNDE SALİHLERLE BERABER OLMA EĞİTİMİ..</title><content type='html'>Bir mümin için Hak dostları ve sâlihlerle beraber ve hemhâl olabilmek, tâlihlerin en büyüklerindendir. Hak dostlarını ve mâneviyat ehlini tanıyıp onların yakınlığına nâil olmak ve yine onların huzurlarında ve çevrelerinde bulunup onların hâl ve davranışlarındaki feyiz ve rûhâniyetten istifâde etmek, Cenâb-ı Hakkın büyük bir lûtfudur, şükrü gerektiren müstesnâ bir nîmetidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;HÂL TRANSFERİ&lt;/strong&gt; Na­sıl ki bir gül bah­çe­sin­de gezen in­sa­nın üze­ri­ne gül ko­ku­la­rı si­ner­se, sâlihlerin meclisinde bulunan kimselerin gönüllerine de o güzel insanlardan feyz ve rûhâniyet akseder.  Zira hâl sârîdir (sirâyet eder, yayılır). Bilhassa da in­sa­noğ­lu­nun “hâl”le­rin­de bu özel­li­k var­dır. Dolayısıyla gönüller, dâimî bir tesir alışverişi hâlindedir. Bu bakımdan sâ­lih ve sâ­dık­ müminlerle beraberlik, nef­si terbiyede -rad­yas­yon gi­bi- mü­şâ­he­de­si im­kân­sız, fa­kat neticesi mutlak bir müessirdir. Âlim­ler­den Câ­fer bin Sü­ley­man -rahmetullâhi aleyh-, sâ­lih in­san­lar­la be­ra­ber­li­ğin ken­di­si­ne ka­zan­dır­dı­ğı gönül feyzini şöy­le anlatır: “Kal­bim­de bir ka­tı­lık his­set­ti­ğim za­man kal­kar, he­men (tâbiînin büyük âlim ve âriflerinden olan) Mu­ham­med bin Vâ­sî’nin ya­nı­na gi­der, mec­li­si­ne ka­tı­lır, yü­zü­ne ba­kar­dım. Böy­le­ce kal­bim­de­ki ka­tı­lık gi­der, içi­me ibâ­det ne­şe­si ge­lir, tem­bel­lik üze­rim­den kal­kar ve bir haf­ta boyunca bu ne­şe ile ibâ­det eder­dim.” Bunun içindir ki mümin; âlim, ârif, sâlih ve sâdık kullarla beraberliğe büyük bir ehemmiyet vermeli ve bunun, mânevî varlığının en müstesnâ gıdâlarından biri olduğunu bilmelidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Ey îmân eden­ler! Al­lah’tan kor­kun ve sâ­dık­lar­la be­raber olun!..” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;(et-Tev­be, 119)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dik­kat edi­le­cek olur­sa Ce­nâb-ı Hak, bu âyet-i ke­rî­me­de kul­la­rı­na; “Sâ­dık olun!” bu­yur­ma­mış, tak­vâ­nın mu­hâ­fa­za­sı için; “sâ­dık­lar­la be­ra­ber ol­ma­yı” em­ret­miş­tir. Çün­kü sâ­dık ol­ma yo­lun­da atı­la­cak ilk adım, sâ­dık­lara mu­hab­betle yönelip onlarla beraber olmaktır. Sâ­dık ol­mak ise, bu du­ru­mun en ta­biî bir ne­ti­ce­si­dir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim İslâm semâsının yıldızları olan ashâb-ı kirâmın pek çoğu, câhiliye döneminde fıtrata ters, yarı vahşî bir ha­yat yaşıyordu. Fa­kat İslâmla şereflendikten sonra Al­lah Ra­sû­lü ile engin bir muhabbet iklîminde yaşadıkları beraberlik neticesinde nebevî ahlâkın kendilerine aksetmesiyle, dünyanın en fazîletli insanları hâline geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların bu beraberlikte sergiledikleri muhabbet, samîmiyet, gayret ve fedâkârlık da dillere destandır. Çünkü onlar, Allah Rasûlüyle beraber olabilmek uğruna hazarda ve seferde hiçbir bedeli ödemekten çekinmediler. Nitekim Uhud Harbinde Muhâcir ve Ensar’dan bâzı sahâbîler canlarından çok sevdikleri Allah Rasûlü  Efendimizin etrafını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere Allâh’a söz verdiler ve: “–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız yâ Rasûlâllah!” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zâtü’r-Rikâ seferinde ise sahâbe altı kişi nöbetleşe bir deveye biniyor, yürümekten ayakları delinip tırnakları düşüyordu. Yara bere içinde kalan ayaklarını bez parçalarıyla sarıp Allah Rasûlünün peşinden gidiyorlardı. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine hanım sahâbîler de, Rasûlullahi görmekte geciken ve uzun zaman Onunla görüşemeyen evlâtlarını ciddî bir şekilde îkâz ediyor, bu husustaki ihmâle aslâ tâviz göstermiyorlardı. Velhâsıl kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayırlı telkinlere muhâtap kılınması için rûhâniyetlerinden istifâde edilebilecek peygamber vârisi âlim ve âriflerle, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarû­rîdir. Bu hâl, insanın belli aralıklarla âdeta mânen şarj olup tekrar enerji kazanması gibidir. Gayret ehli müʼminleri görüp aşk ve şevke gelmek, fazîlet sahibi zâtların hâllerinden ibret alarak gaflet uykusun­dan uyanmak, hakîkaten büyük bir ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki mânevî terbiye yolu olan tasavvufta da, sâlihlerle beraberliğin asgarî ölçüsü olmak üzere belli aralıklarla bir araya gelmek demek olan “sohbet”lere iştirâk, son derece mühim bir kâidedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; ZÂLİMLER TOPLULUĞUYLA OTURMA!&lt;/strong&gt; Ecdâdımız; “Def-i mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.” demişlerdir. Yani kötü ve zararlı şeylerin def edilmesi, iyi ve faydalı şeylerin kazanılmasından daha öncelikli ve mühimdir. Dolayısıyla zâlim ve fâsık kimselerin menfî tesirlerine mâruz kalmaktan sakınmak, sâlihlerin feyiz halkasına dâhil olmaktan da önce gelen bir zarûrettir. Nitekim İmam Gazâlî Hazretleri, nasihatlerinden birinde buyurur ki: “Evlâdım! Son de­re­ce dik­kat ede­ce­ğin bir husus var­sa, o da kim­lerle dü­şüp kalk­tı­ğın­dır. Şu­nu iyi bil ki, bir se­pet sağ­lam el­ma, için­de­ki bir çü­rük el­ma­yı sağ­la­ma çı­kar­ta­maz. Fa­kat bir çü­rük el­ma, hep­si­ni çü­rü­tebilir. Bu­nun için dâ­imâ sâ­lih­ler­le dü­şüp kalk!” &lt;br /&gt;Ra­sû­lul­lah r Efendimiz, sâlihlerle be­ra­ber ol­up fâsıklarla ihtilâttan sakınma­nın ehem­mi­ye­ti­ni ne gü­zel ifâ­de bu­yu­rmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“İyi ar­ka­daş­la kö­tü ar­ka­da­şın mi­sâ­li; misk ta­şı­yan­la kö­rük çe­ken in­san­lar gi­bi­dir. Misk sahi­bi ya sa­na ko­ku­sun­dan ik­ram eder ve­ya sen on­dan sa­tın alır­sın. &lt;br /&gt;Kö­rük çe­ke­ne ge­lin­ce; o, ya se­nin el­bi­se­ni ya­kar, ya­hut da onun pis ko­ku­su sa­na si­râ­yet eder.” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;(Bu­hâ­rî, Bu­yû, 38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere insanın rû­hî te­mâ­yül­leri, çevresinde bu­lu­nan­la­ra istîdat­la­rı nisbe­tin­de -az ve­ya çok- fakat mutlakâ sirâyet eder. Üstelik hâllerdeki sirâyet, si­râ­yet eden hâlin “müs­bet” ve­ya “men­fî” ol­ma­sı­na da bağ­lı de­ğil­dir. Her hâ­lü­kâr­da in­ti­kal gerçekleşir. Ye­ter ki bu yakınlıkta “mu­hab­bet” ve “ün­si­yet” bağ­la­rı bu­lun­sun. Yani muhabbetle yaklaşılan sâ­lih kim­se­ler­den gö­nül­le­re hu­zur ve fe­rah­lık ak­set­ti­ği gi­bi, gâ­fil ve fâsık kim­se­ler­den de sıkıntı ve kas­vet ak­se­der. Zira gül, sümbül, karanfil gibi nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bah­çe­­ üzerinden esen bir meltem, gittiği yerlere gönülleri mest eden hârika râyihalar götürürken; bunun aksine, kokuşmuş mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgâr da o çirkin kokuları etrafa yayar; böylece nefesleri tıkayıp ruhları daraltır. Dolayısıyla zâlimler, fâsıklar ve nefsânî bir hayata dalarak Allâhı ve âhireti unutan gâfillerle muhabbetli bir ülfet ve ünsiyet, mânevî hayatın âdeta kanseridir. Bunun içindir ki Ce­nâb-ı Hak, et­raf­la­rı­na dâimâ kö­tü te­sirler yayan mün­kir­lerden sakınma husûsunda şöyle buyurmaktadır: &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;“Âyet­le­ri­miz hak­kın­da ile­ri-ge­ri ko­nuş­ma­ya da­lan­la­rı gör­dü­ğün­de, on­lar baş­ka bir sö­ze ge­çin­ce­ye ka­dar on­lar­dan uzak dur. Eğer şey­tan sa­na unut­tu­rur­sa, ha­tır­la­dık­tan son­ra ar­tık o zâ­lim­ler top­lu­lu­ğu ile otur­ma.” (el-En’am, 68)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÖLÇÜLER İNCELDİĞİNDE…&lt;/strong&gt; Her hususta olduğu gibi sâlihlerle beraber olup fâsıklardan sakınmak husûsunda da kalpteki hassâsiyet arttıkça ölçüler de incelir, herkesin far­k e­demediği nice tecellîle­r hissedilir. Bunun bir misâli olan şu hâdise pek ibretlidir: Sâmi Efendi Hazretleri’nin sevenlerinden Seyfi Baba, keşfi açık, hâl ehli bir zâttı. Topkapı’da oturuyordu. Bir gün Erenköye, Sâmi Efendi Haz­retlerini ziyârete gelmişti. Ancak devlethâneye girer girmez düşüp bayıldı. Onu karşılayıp üstâdın huzûruna iletecek olan kişi telâşla üzerine su döküp ayılmasını temin ettikten sonra: “Hemen bir doktor çağıralım!” dediğinde Seyfi Baba bitkin bir hâlde müdâhale etti: “–Hayır evlâdım! Doktor filân çağırmayın; hâlimin maddî bir hastalıkla alâkası yok! Topkapı’dan Erenköy’e gelene kadar yollarda rastladığım isyan ehli ve isyan yerlerindeki kasvet tesir etti ve bu tertemiz kapıdan girip birden içerideki rûhâniyete nâil olunca gönlüm dayanamadı. Bu­ra­da­ki mâ­ne­vî ik­lî­min be­re­ke­ti ve ârif­ler sul­ta­nı Sâ­mi Efen­di’nin him­me­tiy­le bi­raz­dan hiç­bir şe­yim kal­maz.” de­di. Hâllerdeki sirâyet, gayr-i ihtiyârî beraberliklerde bile bu kadar tesirli olurken takvâ ehli bir müminin kendi irâde ve arzusuyla gâfillerle dü­şüp kalkması asla düşünülemez. Bu hususta gösterilen hassâsiyet noksanlığı, kişiyi ebedî hüsrâna kadar sürükleyebilir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere: &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ki­şi sev­diği ile be­ra­ber­dir.”&lt;/strong&gt; (Buhârî, Edeb, 96) Yani insan ki­mi se­ver ve kiminle daha çok dü­şüp kal­kar­sa kı­yâ­met­te de onun­la haş­ro­lunu­r. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Sâ­dî-i Şî­râ­zî, hâl­ler­de­ki si­râ­yetin, kişinin mânevî hayatını nasıl değiştirebildiğine dâir şu misalleri verir: “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;As­hâb-ı Kehf’in kö­pe­ği, sâ­dık­lar­la be­ra­ber ol­du­ğu için bü­yük bir şe­ref ka­zan­dı; nâ­mı Kur’ân-ı Ke­rîm’e ve ta­ri­he geç­ti. Lût Peygamberʼin ka­rı­sı ise fâ­sık­lar­la be­ra­ber ol­du­ğu için küf­re dû­çâr ol­du.” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;Ubey­dul­lâh Ah­râr Hazretleri de bu hu­sus­ta sevenlerini şöyle îkâz etmiştir: “Ağ­yâr ve bî­gâ­ne­ler­le be­ra­ber ol­mak, kal­be fü­tûr, rû­ha da­ğı­nık­lık ve gön­le pe­ri­şan­lık ve­rir.” Ni­te­kim Bâ­ye­zîd-i Bis­tâ­mî Hazretleri bir­ gün, gönlün­de böy­le bir hu­zur­suz­luk his­set­ti. Bir tür­lü ken­di­si­ni o hâl­den kur­ta­ra­ma­dı. Mec­li­sin­de­ki­le­re: “–He­le bir ba­kın, ara­mız­da ya­ban­cı bi­ri mi var?” de­di. Araş­tır­dı­lar, kim­se­yi bu­la­ma­dı­lar. Fa­kat Bâ­ye­zid-i Bis­tâ­mî ıs­râr et­ti: “–He­le iyi araş­tı­rın. Asâ­la­rın ol­du­ğu ye­re de ba­kın.” de­di. Tek­rar araş­tır­dı­lar ve gâ­fil bi­ri­nin asâ­sı­nı bul­du­lar. O asâ­yı dı­şa­rı çı­kar­dı­lar. Bâye­zîd-i Bis­tâ­mî’nin gö­nül hu­zû­ru da ye­ri­ne gel­di. Bu hâl, eş­yâ­ya bi­le si­râ­yet eden mânevî keyfiyetin açık bir te­zâ­hü­rü­dür. Düşünmek gerekir ki fâsık ve zâlimlerin eşyâlarından bile gönül darlığı ve kasvet ârız olursa, onlarla ihtilâttan ne kadar ciddî bir sûrette sakınmak gerekir! Hâ­sı­lı; nasıl ki gâ­fil­ler­den men­fî te­sir­ler zu­hûr edip kal­bi da­ral­tı­yor­sa, sâ­lih­ler­den de müs­bet ve fe­yiz­li te­sir­ler hâ­sıl olup gön­lü fe­rah­lat­ır. Hakîkaten sâlih­lerle kurulan kal­bî irtibâtın be­re­ke­tiy­le ni­ce mâ­ne­vî ka­zanç­la­ra nâ­il oluna­bi­lir. Fakat sâlihlerle beraberlikten murâd; kalbî bir beraberliktir. Zira fiilî beraberlik, her zaman mümkün olmayabilir. Yahut fiilî beraberlik olsa bile kalbî beraberlik olmadığında, yine bir fayda hâsıl olmaz. Bu sebeple sâlihlerle beraberlikten kasıt; gönül beraberliğidir, yani hayat ve hâdiseler karşısında sâlih ve sâdıklar gibi hissedip davranabilmektir. Böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî beraberliklerin de faydası vardır. Yine bu beraberlik hâli varsa zâhirî ayrılıkların ziyânı yoktur. Öte yandan, sâlihlerle beraberlikten umulan gönül feyzini temin edebilmenin bâzı güzel usûlleri vardır ki, bunlardan biri de “teberrük”tür. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;TEBERRÜK COŞKUSU&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Teberrük; Allah Teâlâya duyulan îman muhabbetinden dolayı, Ona yakınlığı bulunan bütün varlıklardaki ilâhî tecellîlere gösterilen hürmet ve tâzim duygusunun tabiî bir neticesidir. Zira bir varlığa duyulan muhabbet, o muhabbete vesîle olan veya onunla alâkası bulunan her şeye sirâyet eder. Seven, sevdiğinin her şeyini sevip ona meftûn olur. Teberrük de kalbî olgunlaşma yolunda başvurulan ince bir muhabbet terbiyesidir. Sâlihlerle beraberlik, insana Allâhʼı hatırlatıp onun mâneviyâtını takviye ettiği gibi, sâlihleri hatırlatan şeyler de, sâlih zâtlarla kalbî irtibâtı temin eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca sâlihlerin feyz ve rûhâniyetine nâ­il ol­mak için baş­vu­ru­lan usûllerden bi­ri olan teberrük, ba­zı­la­rı­nın san­dı­ğı gibi mes­ned­siz ve bid’at ka­bî­lin­den bir iş de­ğil­dir. Zi­ra bu­nun &lt;em&gt;&lt;strong&gt;Haz­ret-i Pey­gam­ber r’in ha­yâ­tın­da sayısız tezâhürünün olduğuna dâ­ir ha­dis ve si­yer ki­tap­la­rın­da pek çok rivâyet bulun­maktadır. Hattâ ashâb-ı kirâm ve onları tâkip eden müslümanların, Efendimiz’in zırhı, asâsı, kılıcı, yüzüğü, saç ve sakalları, ayakkabıları, su ve yemek kapları, elbiseleri gibi eşyâlarıyla teberrük etmelerine dâir, Buhârîde müstakil bir bâb açılmıştır.[1]&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Enes bin Mâ­lik t, Peygamber Efen­di­miz’in saç­la­rı ile te­ber­rük için as­hâb-ı ki­râ­mın na­sıl bir­bir­le­riy­le ya­rış­tık­la­rı­nı şöy­le nakleder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ra­sû­lul­lah r Efen­di­miz’i gör­düm; ber­be­ri onu tı­raş edi­yor­du. As­hâ­bı da âde­ta Oʼnun et­ra­fın­da per­vâ­ne ol­muş­lar­dı. Bir tek saç te­li­nin da­hî ye­re düş­me­me­si­ni, mu­hak­kak bi­ri­si­nin eli­ne düş­me­si­ni is­ti­yor­lar­dı.” (Müs­lim, Fe­zâ­il, 75)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ashâb-ı kirâmın, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit herhangi bir şeyle teberrük gayretlerinin en gü­zel mi­sâl­le­rin­den bi­r diğeri de Hâ­lid bin Ve­lid t’ın, Haz­ret-i Pey­gam­ber’in saç­la­rın­dan bir­kaç mü­bâ­rek te­li sa­rı­ğın­da sak­la­ma­sı­dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ri­vâ­yete gö­re Vedâ Haccı’nda Peygamber Efendimiz’in alnındaki saçları kesildiğinde Hâlid bin Velid t: &lt;br /&gt;“–Yâ Rasûlâllah! Alnının saçını bana ver! Bu hususta hiç kimseyi bana tercih etme! Anam-babam Sana fedâ olsun!” diyerek yalvardı. Saçlar kendisine verilince, onları gözlerine sürdü ve sarığının ön kısmına yerleştirdi. Bu mübârek saçların da bereketiyle onun savaşta karşılaşıp mağlup edemediği hiçbir topluluk olmadı. Nitekim Hâlid t:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu!” demiştir. (Vâkıdî, III, 1108; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 111) Ashâb-ı kiram da ilâhî yardıma mazhar olabilmek için, üzerlerinde taşıdıkları Peygamber Efendimizʼe âit saçlar ile teberrük ederlerdi. Esrâru’l-Muhammediyye adlı eserde şöyle denilmiştir: “Rasûlullah r’in saçı, asâsı veya kamçısı, günahkâr bir kimsenin kabrine konulsa, o âsi, konulan şeyin bereketi sâyesinde azaptan kurtulur. Bu sayılanlar bir insanın evinde veya bir beldede bulunsa, orada yaşayanlar, varlığının farkında olmasalar dahî onun bereketi sayesinde onlara pek çok belâ isâbet etmez. Zemzem suyu ve Zemzem suyu ile ıslatılmış kefen de, bu kabildendir.” (Rûhu’l-Beyan, VII, 486-487) &lt;br /&gt;Yine Efendimiz r, Veysel Karânî Hazretleriʼne hırkasını gönderip:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu giysin ve ümmetime duâ etsin!” buyurmuştur. (Müslim, Fedâilüs-Sahâbe, 223-225) Bu da Efendimizin eşyâsıyla teberrük edilmesinin açık bir işâretidir. &lt;br /&gt;Nitekim Ebû Bekirın kızı Esmâ c da bir gün bir cübbe çıkararak şöyle demiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu Allah Rasûlü r’in cübbesiydi. Vefâtına kadar Âişe cnın yanında kaldı. Hazret-i Âişe’nin vefatından sonra cübbeyi ben aldım. Nebî r onu giyerdi. Biz onu hastalar için yıkıyor ve suyu ile (teberrük ederek Allah Teâlâ’dan) şifâ taleb ediyoruz.” (Müslim, Libâs, 10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu hâdise de, iyi veya kötü bütün mânevî keyfiyetlerin eşyâlar kadar mekânlara da sirâyet edebildiğini, bu yüzden günah ve mâsiyetlerin işlendiği ve ilâhî kahrın tecellî ettiği mekânlardan olabildiğince uzak durup sâlih amellerin îfâ edildiği ve ilâhî lûtufların tecellî ettiği mübârek ve mukaddes mekânlardan mümkün olduğunca istifâde etmek gerektiğini ne güzel ifâde eder: &lt;br /&gt;Allah Rasûlü r ashâbıyla birlikte Semûd Kavminin yeri olan Hicr bölgesinde konaklamışlardı. Ashâb, oradaki kuyulardan ihtiyaçları için su almış ve bu sudan hamur yoğurmuşlardı. Allah Rasûlü r onlara aldıkları suyu dökmelerini, yaptıkları hamurları da develere yedirmelerini ve Sâlih u’ın devesinin gelip su içtiği diğer kuyudan su almalarını emretti. (Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Efendimiz r buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever, biz de onu severiz. Yolunuz o tarafa düştüğünde dikenli de olsa oradaki ağaçlardan yiyiniz.” (Buhârî, Cihâd 71, 74, Etʼıme 28; Müslim, Hac 462, 462, 503-504)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz r böyle buyurmakla mübârek bir dağ olan Uhud’un civârındaki ağaçların meyvesinden teberrüken yenilmesine teşvikte bulunmuştur. Zira sâlih amellerin işlendiği mekânlara rahmet iner, melekler orada hazır bulunur, oraları huzur ve sekînet kaplar. Böyle mekânlarda duâ ve istiğfâr ile Allâha yönelerek oradaki bereketten istifâde edilmelidir. &lt;br /&gt;Nitekim sahâbe-i kirâm, Allah Rasûlü r Efendimizin her şeyiyle teberrük hâlinde yaşamışlardır. O’nun içtiği sudan içmek, O’nun mübârek elinin dokunduğu şeyi başa tâc etmek, O’nun gül kokulu terini, saç ve sakal-ı şerîflerini saklamak ve bu aziz hâtıralarla Efendimizin feyz ve rûhâniyetini yanlarında hissetmek, Ona olan muhabbet ve beyʼatlerini tâzelemek, hasretlerini bir nebze olsun gidermek ve Onu sürekli îman gündemlerinde tutmak, onların gönüllerinde apayrı bir lezzet hâline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu rivâyetlerden anlaşılan odur ki, Rasûlullah r’in kendisi, eşyâları ve O’na âit herhangi bir şeyle teberrük etmek; merfû bir sünnet, makbul ve meşrû bir usûldür. Pek çok güzîde sahâbînin böyle yapması ve Efendimiz r’in de bunu tasdik etmesi, hattâ bazen emir, bazen de işaret buyurması, bunun apaçık bir delilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As­hâb-ı ki­râm­dan son­ra gelen se­lef-i sâ­li­hîn de te­ber­rük­le il­gi­li bu ne­vî usûlleri yaşatmaya de­vam et­­miş­ler­dir. Nitekim selef-i sâlihînin büyük hadis üstadlarından biri olan Ahmed bin Hanbel’in, Rasûlullah r’e duyduğu muhabbeti aksettiren birkaç teberrük misâlini, oğlu Abdullah şöyle anlatır: “Babam, Rasûlullah r’in saçlarından bir tel alır, onu dudaklarının üzerine koyarak öperdi. Babamı, Allah Rasûlü’nün saç telini gözünün üzerine koyarken de gördüm. O, Rasûlullah r’in saç telini suya batırır ve o suyu içerdi. Bu suyla (teberrüken) Allah’tan şifâ dilerdi. Bir gün babam, Rasûlullah r’in su kâsesini aldı, sonra onu bir kovanın içinde yıkadı ve ondan içti. Yine o, şifâ niyetiyle Zemzem suyundan içer, onu ellerine ve yüzüne sürerdi.” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1986-1988, XI, 212) Yine Hak dostlarından Muînüddîn Çeştî Hazretleriʼnin kabrinin örtüsünü her sene değiştirip, eskisini evliyânın büyüklerinden birine verirlerdi. Yâhud da zamanın pâdişâhına verirler, o da bunu kıymetli bir mücevherat gibi, bir sandıkta teberrüken saklardı. İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin vefâtına yakın, o kabrin örtüsünü yine değiştirdiler ve eskisini Hazretʼe getirip; “Buna en lâyık olan sizsiniz.” diyerek takdîm ettiler. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri tam bir edeple kabûl ettiği örtüyü hizmetçilerine verip kalpten derin bir âh çekti ve; “Hazret-i Hâce’ye bundan daha yakın bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu saklayın, bana kefen olsun.” buyurdu.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;MUHABBET ŞART!..&lt;/strong&gt; Teberrükten istifâdenin sırrı, mübârek hâtıraların sahiplerine duyulan gerçek bir “muhabbet”tir. Muhabbetin en büyük alâmeti ise fedâkârlık ve itaat ile istikâmet üzere yaşamaktır. Böyle bir muhabbet varsa teberrükten istifâde edilir. Aksi hâlde teberrük edilen eşyâ veya mekân sıradan bir varlık gibi kalır. Tıpkı YûsufUn Mısırdaki gömleğinin kokusunu babası Yâkub uın tâ Kenan ilinden duymasına mukâbil, gömleği getiren kardeşinin, taşıdığı aziz emânetin sırrından habersiz olması gibi. Hazret-i Mevlânâ bu misâli şöyle îzah eder: “Yâkub’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı Yûsuf’un gömleğinin kokusu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise o kokuyu duymaktan mahrum idi. Çünkü Yûsuf’un gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Yâkub’a teslim ile mükellefti. Yani o gömlek, kardeşinin elinde, köle tüccarı elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köle tüccarının nefsi için değildi...” Velhâsıl teberrükten istifâdeye liyâkatin şartı, gerçek bir muhabbettir. Arzu edilen hâl transferi, aynîleşme veya mânevî yardıma ancak bu sâyede kavuşulabilir. Yok­sa böyle bir rû­hî de­rin­li­ğe bî­gâ­ne olanlar, en feyizli nîmetlerin bile bereketinden mahrum kalırlar. Şu kıs­sa, bu husûsu ne güzel izah etmektedir: Mü­rid­le­rin­den bi­ri Bâ­ye­zîd-i Bistâmî Hazretleri’ne: “Efen­dim, kür­kü­nüz­den bir par­ça ver­se­niz de te­ber­rü­ken üze­rim­de ta­şı­sam!..” der. Bâ­ye­zîd-i Bistâmî ise ce­vâ­ben: “–Oğ­lum, sen is­ti­kâ­met üze­re ol­ma­dık­tan son­ra Bâ­ye­zîd’in kür­kü­ne de­ğil, de­ri­si­ni yü­züp içi­ne gir­sen bi­le fay­da ver­mez!..” bu­yu­rur. Yani sırf şekille mânevî olgunluğa ulaşılamaz. Teberrükten umulan neticenin hâsıl olabilmesi için öncelikle zarûrî olan kalbî kıvâmın kazanılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; VÂSITAYI GÂYE EDİNME!&lt;/strong&gt; Şunu da ifâde edelim ki teberrüğün faydası, îman muhabbetinden ötürü mübârek varlıklara gösterilen hürmet sebebiyle Cenâb-ı Hakkʼın yardımını, rahmetini lûtfetmesi sâyesindedir. Rahmet ve bereketi lûtfeden, teberrük edilen varlığın kendisi değil, yalnızca Cenâb-ı Haktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hak Teâlâ rahmetini tecellî ettirmediği takdirde, bereketi umulan o varlıklar bir “hiç” hükmünde kalır. Dolayısıyla bu yolda ifrat ve tefrite kaçmadan îtidal üzere gidilmelidir. Yani Hakkın emrettiği sâlih amelleri yapmadığı hâlde, sırf sâlih zâtlarla veya onların hâtıralarıyla teberrüğün kendisini kurtarmaya yeteceği şeklindeki ifrat düşüncelerin­den uzak durmak gerekir. Veya teberrük edilen varlıklarda, âdeta ilâhî bir kudret vehmetmek gibi yanlışlıklara sapmamak îcâb eder. Fakat bu hususta aşırıya kaçanları bahâne ederek teberrüğü tamâmen red­detmek, bunun asr-ı saâdet ve selef-i sâlihîn döneminde bulunmayan bir bidat ve hattâ şirk olduğunu iddiâ etmek de apaçık bir cehâletin eseridir. Mühim olan, îtidal yolunu tutmaktır. Mutlak fâilin yalnızca Cenâb-ı Hak olduğunu, kendisiyle teberrük edilen varlıkların sadece Allâhʼın rahmet, mağfiret ve lûtfunu celbedecek vesîleler­den ibâret bulunduğunu unutmamaktır. Nasıl ki, seyahat esnâsında binilen bir araç, gâye değil vâsıta ise, kendisiyle teberrük edilen varlıklar da Allâhın rahmetini celbetmek için başvurulan birer vesîleden ibârettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazilet sahibi sâlih zatlara ait olan eşyalar, Allah Teâlâʼnın o zâtlara değer vermesi sebebiyle değerlidir ve onlara bu yüzden ehemmiyet verilir. Kul, murâdını, bu vesîleler hürmetine Allahtan istemelidir. Rabbimiz, bu dünyada sâlih ve sâdık kullarıyla kalben beraber olabilme­mizi, âhirette de sevdiği kullarıyla haşrolunmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Bizleri kendisine yaklaştıracak her vesîleyi lâyıkıyla değerlendirebilen, basîret, firâset ve gayret ehli kullarından kılsın. Yine biz kullarını, mübârek gün ve gecelerin ve bilhassa da Ramazân-ı Şerîfin feyz, bereket ve rûhâniyetin­den müstefîd olan kulları zümresine dâhil eylesin… Âmîn!.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Buhârî, Fardu’l-Humus, 5.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Evliyâlar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1993.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4303755760109356716?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/4303755760109356716/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=4303755760109356716' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4303755760109356716'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4303755760109356716'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/din-egitiminde-salihlerle-beraber-olma.html' title='DİN EĞİTİMİNDE SALİHLERLE BERABER OLMA EĞİTİMİ..'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4759933005916895376</id><published>2010-09-06T00:46:00.000-07:00</published><updated>2010-09-06T00:48:36.132-07:00</updated><title type='text'>Çocuklarımıza Kur’ân’ı Nasıl Tefekkür Ettirelim</title><content type='html'>Bir hedefe ulaşmak için nasıl vâsıtalara ihtiyaç varsa, tefekkürün de gerçekleşmesi için bazı vasıtaları kullanmak, daha verimli bir faaliyet yapmamızı sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususta çocuklarımızla yaptığımız etkinlikler bizi heyecanlandırdı. Çocukları Kur’ân ile buluşturmada Efendimiz (s.a.v)’in özel teşvikleri olduğunu görmekteyiz: “Kim çocuğuna Kur’ân’ı okumasını öğretirse, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.. Kim de çocuğuna Kur’ân’ı ezberletirse, Allah kıyâmet günü onu Dolunay gibi diriltir ve evlâdına: “Oku!” denir. O her bir âyeti okudukça, Allah Teâlâ babayı bir derece yükseltir. Evlâdın ezberindeki Kur’ân âyetleri bitinceye kadar bu böyle devam eder.”1 Bu hadîs-i şerîfteki müjdelenen kişilerden olmak için yapılan çalışmalar, âyetleri hiç anlamadan okumak ve ezberlemek şeklinde düşünülmemelidir. Kur’ân’ı anlamadan okumak hedeflenen yolda sâdece ilk adımdır. Kur’ân hâfızlarının “Kur’ân’ın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle amel edenler”2 olarak tarif edilmesi ve Hz. Ali’nin “üzerinde düşünmeden Kur’ân okuyuşta fayda yoktur” 3 uyarısı Kur’ân ehli olmanın sonraki adımlarını hatırlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân’la tefekkür ve tezekkürü eksik bir buluşma, isterse tamamını ezber şeklinde olsun kişiyi Kur’ân’la diriltme, hayatını Kur’ân’la yaşama noktasında yeterli değildir. Günümüzde yapılan Kur’ân eğitiminde daha çok ilk adım üzerinde durulmasından dolayı istenilen verim elde edilememektedir. Bu kudsî işle uğraşan kardeşlerimizi, tefekküre dayalı yeni çalışmalar yapmaya, ders programlarını bu minval üzere gözden geçirmeye davet ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızın Kur’ân’ı tefekkür etmesini sağlamak için öncelikle nasıl bir kitapla muhatab olduklarını iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu yazımızda sadece konunun “Kur’ân ve İnsan” boyutu üzerinde duracağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın bir rehber kitabı varsa o Kur’ân’dan başkası değildir. Bu açıdan bakacak olursak, mesela Kur’ân haftalık okumalar için “menzil” adı verilen yedi bölümden oluşur. Bu bölümler üç, beş, yedi, dokuz, onbir, onüç sure ve enson Kâf sûresinden sonuna kadardır. (Bilhassa Hacca veya Umre’ye giden kardeşlerimiz mescidlerdeki altı çizili Hindistan baskısı dikkate alınarak hazırlanmış Mushaflar’da bu bölümlemeyi görebilirler.) Menzil; konak, iki konak arası, bir konak yol, bir yolcunun günlük katettiği merhale demektir. Yine sûrenin bir anlamı da “yüksek bina ya da binadaki oda”dır. Âyet ise “odadaki yatak” olunca bu üçünün, Rabb’ine doğru yolculuk eden (seyr ilellah) manevi yolcu (sâlik) için vazgeçilmez şeyler olduğu görülür. 4 Yine sûfilere göre mürîd Kur’ân’da aradığını bulan kimsedir.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân’ın insan ile bağlantısı çok ilginç bir benzetme ile açıklanır. Buna göre Kur’ân insanın ikiz kardeşidir. 6 Hz. Âişe vâlidemizin kendisine Efendimiz aleyhisselât ü vesselâmı soran Sa’d bin Hişâm’ı Kur’ân’a yönlerdirmesi, onun ahlâkını Kur’ân olarak tarif etmesi7, insân-ı kâmil olan Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Kur’ân olduğunu gösterir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî hazretleri ümmetinden Resûlüllah’a yetişemeyenlerin Kur’ân’a bakmalarını tavsiye eder. Sanki Kur’ân Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalip şeklinde cesedî bir sûrete bürünür.8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ikiz kardeşi olduğunu sonradan öğrenen insan nasıl heyecanlanır ve onunla görüşmek isterse, bizim de her birimiz artık ikiz kardeşimiz olduğunu öğrendiğimiz Kur’ân’ı tanımak isteriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gözle baktığımızda insan Kur’ânı okuduğu zaman aslında kendini okumakta. Bu mânâda Kuran okumak, kevnî âyetlerin toplamı olan biz insanla, tenzîli âyetlerin buluşmasıdır. O halde Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir âyet yoktur ki bize hitâb etmesin. Kur’ân’ın elle tutulabilen, gözle görülebilen alanına “Mushaf” diyoruz. Ondan sonra “Kur’ân” aşaması geliyor. “Bu Kur’ân öyle değerli, mertebesi yüksek ki, gizli bir kitabın içindedir.” (Vâkıa, 77-78) buyruluyor. Mushaf sayesinde Kur’ân’a ulaşabiliyoruz. Mushaf insanın bedeni gibi, Kur’ân ise rûhu. Kâinât da baştan başa âyet olup tamamı bir kitâbullah-ı a’zâm. İnsan küçük âlem (âlem-i sağîr), kâinât ise büyük âlemdir. (âlem-i kebîr) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Sen kendini küçük bir cisim zannediyorsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Halbuki bütün âlem sende dürülmüştür”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ali (k.v.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân okumak aynı zamanda kâinâtı okumak ve kendini okumaktır. İnsanın Rabbi’ni tanıması kendini tanımasından geçmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yapılması gereken Kur’ân aynasında kendimize bakmak. Nasıl gözüküyoruz acaba? Ya da kendimizi Kur’ân’a ayna yapmak. Kur’ân bizim aynamıza nasıl yansıyor? İşte bu işlemlerin adına tefekkür (düşünmek), tezekkür, (öğüt almak) tedebbür (künhüne vâkıf olmaya çalışmak) diyoruz. Bu konuda Cenâb-ı Hak “Andolsun biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Ondan ders çıkaran, öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17, 22, 32, 40) buyuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’ân’ın meşhur kelime anlamı “okumak” yanında, “kara’e fiilinin masdarlarına göre “toplamak” ve “açıklamak” mânâları da vardır. O halde Kur’ân, mertebelere göre okunabilen kitap olduğu gibi, büyük müfessir sahabi İbn Mes’ûd’un ifâdesiyle “öncekilerin ve sonrakilerin ilmini toplayan”9, Hak tarafından gönderilmiş kitapları kendinde toplayan kitaptır. Kişi Kur’ân’ın her âyeti vesilesi ile aslında bitmez tükenmez bir hazine ile karşı karşıyadır. O hazîneden ise maddî ve mânevî temizliği nisbetinde istifâde eder. Yine Kur’ân kavl-i mübîn, mânâları açık bir kitap olduğu gibi, Kur’ân mektebinde âdâbına uygun ders görenlere Allah Teâlâ kelâmını açıklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı Kur’ân’la bütün yönleriyle tanıştırdıktan sonra onlara dört yöntemle tefekkür ettirebiliriz. Ancak yöntemler bunlardan ibâret değildir. Ayrıca siz değerli okuyucularımızın tefekkürü sağlayacak yeni yöntemler konusunda desteklerini bekleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzedeceğim yöntemlerin tamamı bâzen bir âyete uygulanabileceği gibi, âyetin anlamına göre sâdece biri, ikisi veya üçü uygulamaya müsait olabilir. Bu hususa özellikle dikkat etmelidir. Yöntemlerin kullanıldığı zaman çocuklar tefekkür etmiş, âyetlerden öğüt almış olacaklardır. Yöntemleri maddeler halinde sıraladıktan sonra, nasıl kullanılacağını örneklerle bir sonraki sayıda yazacağız inşallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu yöntemler; &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;em&gt;1.&lt;/em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Âyetten anlaşılanı söylemek veya yazmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.&lt;/strong&gt; Âyetten “ben dili” ile öğüt ve prensipler çıkarmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.&lt;/strong&gt; Âyetin mefhûmu muhâlifini çıkarmak. Âyetin simetrisini bulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4.&lt;/strong&gt; Âyet ile duâ etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; İmam Hatip ve Din Kültürü Öğretmenlerine, Kur’ân Kursu ve Câmilerde Hizmet Yürütenler ve Eğitimcilere “Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîf İle Gençlerimizi Buluşturmada Yeni Yöntem ve Teknikler” başlığı altında seminerlerimiz devam etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1 Heysemî, VII, 165-166. 2. Bkz. İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, M. Beşir Eryarsoy, Buruç Yayınları, 1, 229, İstanbul, 1996. 3. İbrahim Canan, Kütübü Sitte, XV, 185. 4. Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerim Tarihi, Beyan Yayınları, İstanbul, 2000, s. 105. 5. Veysel Akkaya, Mevlânâ Fîhi Mâ Fîh’ten Aşk İncileri, 45. 6. Bkz. Seyyid Haydar Amûlî, el-Mukaddimât min Kitâbi Nassi’n-Nusûs, Tus, 1367, s. 239. 7. Müslim, Müsâfirîn, 139. 8. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, IV, 61. 9. Bkz. Veysel Akkaya, age, 30&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4759933005916895376?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/4759933005916895376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=4759933005916895376' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4759933005916895376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4759933005916895376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/09/cocuklarmza-kuran-nasl-tefekkur.html' title='Çocuklarımıza Kur’ân’ı Nasıl Tefekkür Ettirelim'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7258653347820479177</id><published>2010-02-02T10:57:00.000-08:00</published><updated>2010-02-02T10:58:32.094-08:00</updated><title type='text'>TASAVVUF ve METODU</title><content type='html'>........TASAVVUF ve METODU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufî terbiye ve bu terbiyenin mahiyeti bazı kesimlerce gereği gibi anlaşılamadığından ehli tasavvuf son derece ağır ithamlara maruz bırakılmıştır. Gayesi, nefsin putlarını yıkarak, Tevhid üzere Hz. Allah’a (c.c.) kulluk vazifesini yerine getirmek olan tasavvuf, nebevî bir yol olup, temelini de Hz. Rasûl-i Kibriya Efendimiz kurmuştur. Peygamber Efendimiz, Ashab-ı Kiramı vahyin zahiri bilgileri ile donatırken, o vahyi, idrak edecek manevi ilimlerle de ruhlarını terbiye etmiştir. Ashabın kısa sürede yüksek seciye sahibi olması da, ruhlarında meydana gelen bu terbiyeden kaynaklanmaktadır. Efendimiz (a.s.)’dan sonra bu manevî terbiye, vârîs-i nebi olan Allah dostları ile devam etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz zamanında kelam, fıkıh, tefsir, hadis usulü vb. ilimler aslen var olmasına rağmen münhasır olarak isimlendirilmemiş idi. Efendimizin ve Ashabın yaşadığı hayat biçimi olan Tasavvuf da, bu ilimler gibi varlığı mevcut olmasına rağmen, henüz onun da müstakil bir ismi yoktu. Diğer ilimlerle beraber bu manevî ilim yolu, tasnif dönemi içerisinde, tasavvuf ismi ile tarihteki yerini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezhepler belli metotlarla nasıl ki kendi sistemini geliştirmiş ise tasavvuf da kur’an ve sünnet üzere bir terbiye metodu olarak kendi sistemini geliştirmiştir. Burada dikkat etmemiz ve son derece hassasiyet göstermemiz gereken husus, Kur’an ve Sünnetin hükümlerini zedeleyici tevhid’den uzak batıl anlayış ve ahlâklardan kaçınmaktır. Nebevî yola uygun olmayan her türlü yaşayış biçimi, adı nefis terbiyesi de olsa, yanlıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü batıl yollar ile hakka ulaşılmaz. İnsan Hz. Allah’a ancak Hak olan yollarla kavuşabilir. Tevhidi yaşayış biçimini zedeleyen bütün yaşayış şekillerinden uzak olmak, Hz. Allah’a kul olmanın gereğidir.Tasavvuf ehlinin takip ettiği metotla elde etmek istediği husus, nefsin putlaştırdığı heva ve hevesleri terk ederek, Hz. Allah’tan (c.c) başka bütün sevgileri kalpten nehyetmektir. Bu gayeyi taşımayan her yol yanlıştır. İşte Hak üzere olan ehli tasavvufun takip ettiği metodun temeli Kur’an ve sünnettir. Bu ilahi iki temel kaynağa dayanmayan her yol batıldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehil olmayan kişilerin, doğruları batıla tebdil ederek hareket etmeleri, hak yolları terk etmemizi gerektirmez. İnsan, hilkati gereği doğruya da yanlışı da meyil edecek fıtrattadır. Kur’an-ı mübînde, zalim ve cahil olarak vasıflandırılan insan, bu cehaletinde o kadar ileri gitmiştir ki, ilahlık iddiasında bulunacak sefihliği göstermiştir. Yine, Peygamber Efendimiz hayatta iken yalancı peygamberler zuhur etmiş ve dünyayı paylaşarak idare etmeyi teklif edecek kadar şaşkınlık göstermişlerdir. Büyük bir cehalet sergileyip ilahlık ve peygamberlik iddiasında bulunan insanlar bile var iken, liyakat sahibi olmadığı halde kendisinin Allah dostu olduğunu iddia edenlerin çıkması ise kaçınılmaz bir durumdur. Bu insanların batıl iddialarda bulunmaları sebebiyle, bizlerin de Hak üzerinde şüpheye düşmesi ise daha büyük bir cehalet olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, öz olarak Rasûlullah Efendimizin yaşadığı ahlâk-ı Hüdayı, nefis ve ruhlara sirayet ettirerek yaşamak demektir. Daha da açık bir ifadeyle, kendimize ait yanlış ahlâkları terk edip, Peygamber Efendimizin ahlâklarını kazanmaktır. Ashab-ı Kiram, itaatlarının güzelliği ile kendi ahlaklarını terk ederek, Efendimizin ahlakı ile yüksek bir dereceye kavuştular. Bugün her mümine düşen, Ashab-ı Kiram’ın Peygamber Efendimize karşı gösterdiği, yüksek itaat ahlâkını, aynı metotla yerine getirmesidir. Tasavvuf bunun metot haline getirilmiş ismidir. Aslında bu, bütün müminlerin farkında olmasalar bile içerisinde olduğu bir durumdur. Fakat ehl-i tasavvuf bu görevi daha da itina ile yerine getirme gayreti içerisindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, tasavvufî terbiyenin diğer bir yönünü izah etmek de yerinde olacaktır. Çünkü, ehl-i tasavvufa yapılan ithamların temelinde tasavvufî terbiyenin metoduna vukûfiyetin yeterli olmayışı bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s.), tasavvufî anlayışı ortaya koyan şu sözlerine yer vermek gerekmektedir. Şöyle buyuruyor: “Tarikat şeriata yardımcı bir amildir.” Burada nefis terbiyesinde takip edilen yolun şeriata yardımcı bir amil olarak nitelendirilmesi, dinî emirlerin her hangi bir noktasında, bir noksanlığın olmasından dolayı söylenmemiştir.Tasavvuf terbiyesinde, dinin her hangi bir emrinde tekamül söz konusu değildir. Burada ki tekamül, insanın ahlakî olgularındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat şudur ki, tasavvufa haksız ithamlarda bulunan kişiler Efendimiz (a.s)’ın hayatını görmedikleri, onun dinî yaşayışlarından, takvasından haberdar olmadıkları için bu iddiaları yapmaktadırlar. Tasavvufu, İslam’ın emirlerinden başka emirler ortaya koyuyormuş gibi algılamaktadırlar. Halbuki tasavvuf, İslam’ın insanlara sunduğu emirlerini, nasıl daha iyi ve tam olarak yetine getirilebileceklerini öğretir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şerifler de, kalbinde kibir olan kişinin cennete giremeyeceği vurgulanmaktadır. Şu halde kibir; bir müminin, cennete girmesine engel bir ahlaktır. Bir insan, İslam’ın kerih gördüğü kibrin, kalbinde olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutmain olmayan her kalpte kibrin varlığı bir hakikattir. Öyleyse bu kibirden nasıl kurtulabiliriz? Bu kötü ahlaklardan kurtulma yollarını bize gösteren ise tasavvuf yoludur. Görüldüğü gibi tasavvuf, dinimizin herhangi bir emrinde değişikliğe sebebiyet vermez. Bilakis tasavvuf, bu emirleri yaşamaya engel olan nefsin kötü ahlaklarını terbiye ederek, müminin nefsini, peygamberî edebi yaşayacak nefisler haline getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namaz kılmanın farz olduğunu bilmeyen hiçbir mümin yoktur; fakat, namaz kılanlarla kılmayanlara baktığımızda ise bildikleri halde, kılmayanların daha fazla olduğunu görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın, Hz. Allah (c.c)’a itaatine, namaz kılmasına ve diğer ibadet ve taatlları yerine getirmesine engel teşkil eden istek ve arzuların itidal hale getirilmesi gerekmektedir.Terbiye de, bu yanlış istekler üzerinde meydana gelmektedir. Rasûlullah efendimizin getirdiği dini emirlerin hiç birinde, ne bir değişiklik, bir eksiltme ve ne de bir artırma söz konusu olamaz. Örneğin: Cimrilik, Cenab-ı Hakk’ın sevmediği, nefs-i emmareye ait bir ahlaktır. İşte nefis terbiyesi cimri olan bu insana Rabbimizin sevdiği cömertlik ahlakını kazandırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Namaz müminin miracıdır.” Yani insan namaz kılarken Cenab-ı Hakk’ın huzurunda imiş gibi namaz kılmalıdır. Fakat hepimiz, namazda bu huşûyu gereği gibi yerine getiremediğimizden yakınırız. Huşûnun elde edilmesinde sadece farzların yerine getirilmesi kifayet etmiş olsaydı, her kılanın namazı, müminin miracı mesabesinde olurdu. İnsanın kendisine ait olan bu kötü ahlaklar, gerek namazın ve gerekse diğer bütün ibadetlerin Allah-ü Azimü’ş-şân hazretlerine ulaşmasına engel olur. İbadetlerin şartları olan farzları yerine getirmez isek zaten o ibadet fasit olmuş olur. Öyleyse yapmış olduğumuz ibadet ve taatların Rabbimize yükselmesine engel olan unsur, kötü ahlaklarımızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufî metotla işte bu kötü ahlaklar terbiye edilmektedir. Ahlak ile iman arasındaki kuvvetli bağ; Efendimiz (s.a.v)’in, “İman bakımından en üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır.” hadisiyle ifadesini bulmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7258653347820479177?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7258653347820479177/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7258653347820479177' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7258653347820479177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7258653347820479177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/02/tasavvuf-ve-metodu.html' title='TASAVVUF ve METODU'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5953668494383952113</id><published>2010-02-02T10:55:00.000-08:00</published><updated>2010-02-02T10:57:15.268-08:00</updated><title type='text'>Tasavvuf</title><content type='html'>........TASAVVUF&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hakk'ın, varlığından haberdar ettiği her kul, kendisine hibe edilen îmanı muhafaza etme yolunda büyük çaba ve gayretler ortaya koymuştur. Îmanı muhafaza edememenin, nihayetinde insanı ne elem verici azaplara gark edeceği, her ehl-i îman tarafından bilinmektedir. Rehber-i mutlak, muhbir-i sadık gibi en güzel vasıflarla tezyin edilen nebiler ve rasûller, insanları, doğru yola ulaştırma ve îmanı muhafaza etme hususunda Hakk'ın seçtiği önderler olmuşlardır. Ve yaşadıkları hayatın güzellikleriyle biz mü'minlere nasıl kulluk yapacağımız hususunda yol göstermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazreti Allah (c.c.) son peygamber olarak gönderdiği Rasûl-i Kibriya Efendimizi diğer nebi ve rasûllerden farklı olarak bütün insanlığa tek önder ve tek peygamber olarak göndermiştir. Artık, akıl sahibi her ins ve cin, son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e îman ile mükelleftir. Cenâb-ı Hakk'ın Mâide sûresinde buyurduğu üzere: "Bugün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."(1) Ve Âl-i İmran sûresindeki: "Allah yanında tek din İslâm'dır."(2) "... Muhammed (a.s.) Allah'ın Rasûl'ü ve peygamberlerin sonuncusudur."(3) âyet-i celîleleriyle razı ve hoşnut olduğu dinin İslâm; nebi olarak da son peygamber Hz. Muhammed Mustafa olduğunu ilâhî kelâmı olan Kur'ân-ı Mübîn'de ebedî olarak ilân etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimizden îman telkinini alan o dönemdeki bahtiyar insanlar asr-ı saadet'i yaşamışlardır. Allah-ü Azîmüşşan'a yapılabilecek kulluğun en güzel örneklerini Peygamber Efendimizle birlikte yaşamışlardır. Onların, İslâm dinini yaşamadaki gayretlerinin ve ulaştıkları derecenin önemini belirtmek için Hz. Peygamber (s.a.v.): "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz."(4) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) döneminde O'na inanıp yine O'nun güzel ahlâkıyla bezenen salih insanlar yeryüzünde yaşamalarına rağmen Hakk katındaki kıymetlerinin izharı için gökteki yıldızlara teşmil edilip, bu yüksek kıymeti kazanmışlarsa, kıyamete değin yaşayacak olan bütün insanlık, risaleti kıyamete dek geçerli olan Hz. Muhammed Mustafa'nın yoluna ihlâsla tutundukları taktirde de aynı güzellikleri idrak edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, kendisinden sonra istikametin nasıl muhafaza edileceğini ahlâkı Kur'ân olan Allah'ın Nebi'si (s.a.v.) ümmetine şu nur sözleriyle ışık tutmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Rasûl'ünün sünneti."(5) Diğer bir rivayette ise şöyle buyurur:&lt;br /&gt;"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Ehl-i Beyt'im."(6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, her beşer gibi ebedî âleme irtihal eyleyen Efendimiz (a.s.) son zamanlarında, ümmetinin bir kısmının kendisinden sonra, yukarıda işaret edilen kurtuluş reçetesine uymayacağını ve böylece istikameti muhafaza edemeyecek insanların çıkacağı gerçeğini peygamberî metotla bildirmiş ve bu fitne tufanından kurtulanları, "Ancak Benim ve reşit halifelerimin yoluna tabi olanlar"(7) diye tabir etmiştir. Bu ve buna benzer bir çok hadis-i şerifte ümmetin itaat hususundaki düşeceği fitneleri haber vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ebû Bekir (r.a.) efendimizin hilafeti döneminde zekatı inkar eden bir grubun çıkması, Hz. Ömer (r.a.)'in şehit edilmesiyle fitne kapısının kırılması, Rasûlullah (s.a.v.)'in damatları olan Hz. Osman, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve daha bir çok Peygamber neslinin şehit edilmesi, haber verilen fitnelerin en bariz örneklerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz (s.a.v.)'den sonra fitnelerin çoğalması, münafıkların artması, fetihler aracılığıyla genişleyen İslâm coğrafyasında farklı din ve kültürlerden insanların Müslüman olmasıyla o eski din ve kültürlere ait bozuk inanç, ibadet ve ahlâk düsturlarını beraberlerinde getirmeleri gibi çeşitli sebeplerden dolayı dinde îmanî, amelî ve ahlâkî sapmalar görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan sebepler neticesinde İslâm'ın doğru anlaşılıp yaşanması için o devirden itibaren İslâm âlimleri bu duruma çözüm arayışlarına girişmişlerdir. Kimileri kendisini hadis ilmine verirken, kimileri akaitte, kimileri de tefsirde derinleşmiştir. Bunlar yanısıra, İslâm'ın genel olarak bütün yönlerini ihtiva edecek eserler bırakmakla birlikte dinin doğru yaşanması için İmam-ı A'zam Ebû Hanife Hazretleri gibi fıkıh alanında ihtisaslaşan, talebeler yetiştiren büyük önderler yetişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malumdur ki bilmekle; bildiklerimizi hayata geçirmek ve bilgilerimiz doğrultusunda kalben yakınlık kazanmak farklı şeylerdir. Yani insan bir şeyin yanlış olduğunu bilebilir; ancak bu bilgisi onu o yanlışı yapmaktan tamamıyla alıkoyamaz. O yanlıştan uzak kalabilmesi için kişi ciddi bir kalp ayıklığı ve kuvvetine sahip olması gerekir. Kısacası kullukta ihlâsı, ihsanı yakalamak bütün yönleriyle çok bilmeye bağlı değildir. Bunun için hem içte hem de dışta ahlâken ciddi bir muhasebe ve tezkiye gerekmektedir. İşte nasıl ki Efendimiz (a.s.)'dan sonra itikatta ve ameldeki bozuklukların ihyası için itikat ve amelde imamlarımız yetişmiş ve mezhepler oluşmuşsa, ahlâkî hususlardaki sapmaları ihyası için de, doğru bir itikat ve sağlam bir amelî yaşayışın üstüne bina edilen, insanları, Efendimiz (s.a.v)'in ahlâkı yani Kur'an ahlâkı üzere yaşama, Allah'ı görürcesine kulluk yapma hususunda, ilhamını Kur'an ve sünnetten alarak kendisine has metotlarla irşat eden ahlâk önderleri, yani tasavvuf imamları yetişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir nebze değinmeye çalıştığımız üzere işte bu irfan sahibi büyük şahsiyetler yani Allah dostları, kendileri gibi nice büyük insanları yetiştirmiş ve günümüze değin bu nefis ve ruh (insan) eğitimini devam ettirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru bilgilerin ortaya konması ve bu bilgiyi ileriki nesillere taşıyan eserler ve şahsiyetlerin yetişmesiyle bir bakıma da itikadî ve amelî boyuttaki aydınlanmaya kifayet etmektedir; ancak ruhî disiplinin kazanılması, terbiye metotlarını eserlere yazmakla veya sadece doğru bilgileri okumakla oluşmaz. Yani kişi doğru bilgileri bulduktan sonra onu yapabilecek kuvvete sahip olabilmesi gerekir. Üzerinde şeytanın ve nefsin kuvveti galebe gelmiş olmamalıdır. İşte bunun için hoca talebe, mürit mürşit ilişkisi şarttır. Salih insanlarla birlikte hayat sürmek ve onların manevî kuvvetlerinden istifade etmek gerekir. Kısacası görerek ve her bir adımda bire bir yaşayarak yetişmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların amellerinin Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize uyması gerektiği gibi iç âlemlerinin de Efendimiz (s.a.v.)'e mutabık hale gelmesi ve bu hususta çaba sarf edilmesi gerekir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz: "Allah, içinde zerrey-i miskal riya bulunan ameli kabul etmez."(8) buyurmuştur. Diğer bir hadisi şerifte ise: "Şirk benim ümmetimde karanlık gecelerde mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden daha gizlidir..."(9) buyrulmaktadır. Buradan hareketle biz riyanın kalpten temizlenmesi gereken bir haslet olduğunu, içinde zerre miktarı riya kokusu olan bir amelin Hak tarafından kabul görmeyeceğini anlamaktayız. Diğer hadis-i şerifte ise şirkin ne denli gizli bir şekilde insanın gönlünde bulunabileceği rahatlıkla anlaşılmaktadır; ancak bizler bu hadislerin muhatabı mıyız? Yani bizde bu denli gizli hastalıklar var mı, yok mu? Temizlenmesi mecbur olan bu hastalığın varlığından nasıl haberdar olabiliriz? Şayet var olduğunu anlarsak acaba onu nasıl temizleyebilir ve bir daha gelmemesi için onun yollarını nasıl kaparız? İşte bu soruların cevabını satırlarda bulmak bir yana, şahs-i maneviyemizde matlup olunan nezafetin elde edilmesi ve nefislerdeki duruluğun amellerimize ve ahlâkımıza yansıması ve nihayette de îmanlarımızın kemal bulmasının ferdi gayretlerle başarılamadığı isbata ihtiyaç duymayan bir hakîkâttir. Hatta kendi kendine gayret sarfedip de nefis tezkiyesinin labirentinde bunalıma giren bir çok samimi insan bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu şöyle misallendirebiliriz: Hastalığının uzmanı olan bir tabibe başvurmaksızın, Tıp eserlerini okuyarak kendi kendini tedavi etmeye çalışan hasta gibi bu kişinin kendi hastalığını teşhis etmesi ve tedavi için doğru reçeteyi yazması ne derece mümkündür veya bu yola kaç kişi başvurur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada kalp doktorları olan mürşid-i kâmiller devreye girmektedirler. Onlar bu yollardan geçmiş olup, Allah'ın kullarının ellerinden tutarlar. Bu yollardaki tehlikeleri ikaz edip manevî kuvvet ve müridin derdine uygun devayı sohbet ve telkin edeceği zikirle onların bu hasletlerden kurtulmalarına vesile olurlar. İlaçları doktorlar yazar, hastalar içer; ancak şifayı Allah verir. İşte bu noktanın da gözden kaçırılmaması gerekir. Mürşid-i Kâmillerin amacı insanların içini ve dışını rızaya mashar hâle getirmektir. Zira Allah Teâlâ kendilerine büyük ihsanda bulunmuştur. Bu nimetin şükrü ise Allah'ın kullarına bu hususta faydalı olmaktır. Bir çok sıkıntıya rağmen irşat yollarının bu günlere ulaşmasının nedeni Allah Dostlarının işte bu şükrü gereğince yerine getirebilmek için ortaya koydukları büyük gayretlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşid-i Kâmiller bâtın ulemasıdırlar. Onların bütün gayreti, kulları itaate çağırmak, onları Allah'a sevdirmek, yaradılış gayesine uygun bir yaşam sürmelerini sağlamaktır. Onlar Allah'ın muratlarıdır. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra nübüvvet kesildiği için irşat ve tebliğ vazifesini Rasûlullah (s.a.v.)'in zâhir ve bâtında hakîkî varisleri olan Mürşitler idâme ettirmektedirler. Bu bağlamda Mürşitler Peygamberlerin varisleridirler. Mürşid-i Kâmil her türlü hal ve hareketi kitap ve sünnete uyan şahıs demektir. Hal ve hareketi şeriate uymayanlar ise şeyh değil Müteşeyyihtirler. Şunu da belirtmek gerekir ki; nasıl ki tarih boyunca yalancı peygamberler ortaya çıkmışsa, ehil olmayan şeyhler de olacaktır. Olması kaçınılmazdır; fakat hakkı olmadığı halde şeyhlik, mürşitlik iddiasında bulunanlar nasıl ki büyük bir yanlış içerisindelerse, yapılan yanlışı bütün Turuk-u Aliyye'ye umumileştirmek de yanlıştır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) ümmetini bu hususta şu hadis-i kutsî ile uyarmış ve: "Kim Benim dostumdan birine düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim."(10) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ez cümle tasavvuf, kökleri asr-ı saadette dalları da bu zamana uzanan bir ağaç gibidir. O ağacın dallarına tutunan kişiyi asr-ı saadet yaşantısına çeker götürür. Çünkü tasavvuf İslâm'ı bütün kemalâtıyla birlikte yaşamaktan başka bir şey değildir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: "Mü'minlerin îman bakımından en mükemmeli ahlâkı en güzel olanıdır."(11) buyurmuştur. Buradan da anlaşılmaktadır ki tasavvufun bütün gayreti Allah'a iyi bir kul olmanın en önemli düsturu olan îmanı kurtarmak ve muhafaza etmek, amellerin makbuliyetini sağlamak, ahlâkları güzelleştirmek ve îmanı kuvvetlendirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;1. el-Mâide, 5/3.&lt;br /&gt;2. Âl-i İmran, 3/19.&lt;br /&gt;3. el-Ahzâb, 33/40.&lt;br /&gt;4. Beyhakî ; Feyzu'l-Kadîr 4/ 76 ; İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir ; Benzer bir rivayet içib kkz. Müslim Fedâilü's-sahabe 207.&lt;br /&gt;5. Muvatta, Kader 3.&lt;br /&gt;6. Hz. Câbir (r.a.)'den, İbn-i Ebî Şeybe.&lt;br /&gt;7. Tirmizî, İlim 16.&lt;br /&gt;8. Müslim, İman, 147.&lt;br /&gt;9. Ebû Nuaym, Hilye 9/253.&lt;br /&gt;10. Buhârî, Kitabü'l-İst'zân.&lt;br /&gt;11. Tirmizî, Radâ' 11 ; Ebû Dâvûd, Sünne 15.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5953668494383952113?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5953668494383952113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5953668494383952113' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5953668494383952113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5953668494383952113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/02/tasavvuf.html' title='Tasavvuf'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3034018742213070307</id><published>2010-02-02T10:54:00.000-08:00</published><updated>2010-02-02T10:55:24.079-08:00</updated><title type='text'>RASÛLULLAH'A HİCRET</title><content type='html'>........RASÛLULLAH'A HİCRET&lt;br /&gt;"Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Herc zamanında ibadet, tıpkı Bana hicret gibidir."(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hadis-i şerifin manasına vukûfiyet sağlamak için hadiste zikredilen üç temel kavramı mana ve mefhum yönüyle birbiriyle bütünlük içerisinde anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü Rasûlullah Efendimizin sadrı Kur'ân'ın aynasıdır.(2) Efendimiz (s.a.v.)'in sözleri heva değil Hakk kaynaklıdır(3) ve Kur'ân-ı Kerim'in tefsiridir.(4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, hadiste zikredilen "Herc, ibadet ve Rasûlullah'a hicret" kelimeleri tesadüfen yan yana getirilmiş kavramlar değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadis-i şerifte ifade edilen "herc" kelimesi Rasûlullah (s.a.v.)'e Sahabe Efendilerimiz tarafından sorulunca, Efendimiz (a.s.), fitnelerin aşırı şekilde artmasına müteakiben sebepsiz yere insanların öldürülmesinin yaygınlaşması olarak açıklamıştır.(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadiste zikredilen hercin, yani meşru olmayan sebeplerle insanların birbirlerini öldürmelerinin kaynağı; mala düşkünlüğün artması, insanlardan Allah'a sevk edici ilm-i hakîkinin kaldırılması, cehaletin artması, fitnelerin çoğalması(6), kısaca toplumun Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yolundan ayrılmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte hadis-i şeriflerde haber verilen bu olaylar, toplumu büyük büyük fitnelere maruz bırakmıştır. Bu fitnelerin en son merhalesi olarak da herc, yani şuursuz ve sebepsizce insanların birbirlerini öldürmeleri, tezahür etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık zaman zaman doğru istikametten yüz çevirmiş ve tamiri mümkün olmayan hatalarla iştigal etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de insanların hataya düşmemeleri için şu iki önemli esası bırakmıştır: "Kendilerine sarıldığınız zaman asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlar Allah'ın Kitabı ve Rasûl'ünün sünnetidir."(7) İnsanların hataya düşmeleri, işte Efendimiz (s.a.v.)'in bırakmış olduğu bu mutlak istikamet düsturlarını terk etmelerinden kaynaklanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sözünde olduğu gibi, yukarıda zikretmiş olduğumuz hadis-i şerifte de Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı büyük tehlikelere karşı onları uyarmış ve bu hadis-i şerifte de olduğu gibi takip edecekleri hidayet yolunu göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yazımıza konu olan hadislerinde, Müminlerin dünya ve ahiret hayatını tehlikeye sokan fitnelerden necat bulma husussunda ümmeti, ibadet ve tâate sarılmaya sevk etmiştir. Efendimiz'in bu emrinden anlaşılan odur ki, fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda inananlarca, gerçek anlamda ibadet ve tâatin zevali söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'tan kullarına gelen rahmet ve sekînenin celbi için bu noksanlığın giderilmesi zaruridir. Bu eksiklik sadece ibadet hayatında değil, inanç ve ahlâk boyutunda da kendisini gösterecektir. Nitekim inanç, ibadet ve ahlâk üçlüsü, her biri İslâm'ın bir cihetini içeren ve ayrılmayan bir bütündür. Bu nedenle "Fitne zamanı ibadet etmek" lafzındaki "ibadet" kavramını yalnız başına düşünmemek gerekir. Zira kula, kulluğunu yaptırmayan şey, içindeki zayıflıktır. Nefs-i emmaresi, kişiye hükmettiği zaman kulun, hem inanç dünyası hem de ahlâkı, bozulmalara maruz kalacaktır. İçerisinde yaşadığı toplumun da etkisiyle bazı ibadetleri yerine getirmekten geri kalmasa da, bu halet-i ruhiye ile yapacağı ibadetler onu kötülüklerden alıkoymayacaktır. Yapacağımız bu ibadetler öyle bir kuvvette olmalıdır ki, bizi fitnelere karşı koruyabilsin. İşte bu ibadet, mutmain olmuş bir nefisle, tam bir teslimiyetle ve kulların en güzeli olan Sevgili Peygamberimizin sünnetlerine uymakla yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. Efendimiz (a.s.)'ın sünnetlerine ve ahlâkına tabi olarak ibadet hayatına yöneldiğimiz taktirde içerisinde bulunduğumuz fitnelerden uzaklaşmış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fitne zamanlarında Allah'ın yasak kıldığı menhiyat revaç bulduğu için, bunlardan rücu' edip hidayeti muhafazaya gayret etmek maksadıyla ibadete sarılmak hadis-i şerifin "tıpkı Bana hicret gibidir" bölümünde "hicret" olarak adlandırılmıştır. Zira hicret, Allah için, Allah'ın yasak kıldıklarından kaçınma ve emirlerine sarılmadır. "Muhacir" lafzı, Allah düşmanlarının eziyet ve işkenceleri sebebiyle dinini yaşayamayan Müslümanların bulundukları beldeden diğer bir beldeye hicret edenler diye tarif edilirken, hakîki hicretin ise, "isyan halinden itaat haline yöneliş olduğunu" yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere şöyle açıklamışlardır: "Gerçek muhacir, menhiyattan Allah'a hicret edenlerdir."(8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fitne zamanı ibadet ve tâate sarılmak gerçekten de zor bir iştir; ama kıymeti çok büyüktür.(9) Öyle ki fitnelerin zuhur edeceği ve sünnet-i seniyyelerin unutulacağı ahir zamanda bir sünnetin ihyasına yüz şehit sevabı gibi büyük bir mükafat verileceğini Sever-i Kâinât Efendimiz haber vermiştir.(10) Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.) fitne zamanında muhlisan yapılan ibadetlerin ayrıca hicret gibi kıymet kazandırdığını ve hatta Kendi'sine kavuşturduğunu da müjdelemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbadet ve tâatle Rasûlullah Efendimize hicret etmek, müminin gerek dünyevî gerekse uhrevî bütün işlerini Rasûl-i Kibriya Efendimize teslim etmesi demektir. İşte bu teslimiyeti, gereği üzere yerine getirenler, içinde bulundukları fitnenin zararlarından kurtulup dünyevî ve uhrevî saadeti elde ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmen yukarıda değindiğimiz üzere şu hususa özellikle dikkat etmek gerekir ki, "Efendimiz (s.a.s.)'e hicret"i ifade eden ibadet ve tâat tamamıyla kulu Allah'a yaklaştırıcı vasıflara haiz bir ibadet olmalıdır. Bu vasıflardan uzak ibadetler insanı Allah'a ve Rasûl'üne kavuşturmaz. Zira fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda da insanlar ibadetlerle meşgul oldukları halde mana ve maksadından uzak şekilde olan bu ibadetleri kendilerini fitnelerden kurtaramayacaktır. Bundan da anlaşılan odur ki kalbî ifsat sebebiyle insanlar ihlâslı olarak kulluk etme istikametinden uzak oldukları görülmektedir. Şu halde bizi fitnelerden uzak kılıp, Rasûlullah'a hicrete kavuşturacak ibadeti yerine getirebilmek için, kalbimizin maruz kaldığı tüm şirk, küfür ve masiyetten arındırılmasının zorunluluğu anlaşılmaktadır. Nefsin, ruhun, aklın ve bedenin tezkiyesi bizi Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in örnek kulluğuna sevk edecektir. Unutulmamalıdır ki, toplumsal fitnelerin kaynağında rol oynayan insanlar, kendi nefsinde kalbî fitnelerin en büyüğünü yaşayan insanlardır. "Vücutta bir et parçası var ki o düzgün olunca bütün vücut düzgün olur, o fasit olursa bütün vücut fasit olur. Dikkat edin o kalptir."(11) hadis-i şerifini, müminleri bir bedenin uzuvlarına teşbih eden hadis-i şerifle(12) birlikte düşündüğümüz zaman, bütün insanları tek bir vücuda, bedenin merkezi kalbi de o toplumu yönlendiren, lokomotif vazifesi gören iyi veya kötü seciyeli insanlara benzetebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah yarattığı kulunu bilmez mi? Elbette ki bilir. İnsanı yaratan Allah, onların içerisine düşebilecekleri fitneleri de bildiği için öyle bir Rehber (s.a.v.) bırakmıştır ki O (s.a.v.), varlığını oluşturan her bir zerresiyle kâinata kurtuluş vesilesidir. O'nun her hâli bizler için rahmettir. O'na tabi olan ve sünnetleriyle nefsini tezkiye eden, dünyada salaha, âhirette de felâha erer. Nefsin fitne ve desiselerinden tamamıyla uzak kalabilmek ancak onu şeytan aleyhillanenin boyunduruğundan çıkarıp Hazreti Ahmed'in yoluna kurban etmekle olur. Kıymetli Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerinin de buyurduğu üzere "Her sünnet-i seniyyeyi yaşamak bir nefis tezkiyesidir." Ve kıyamet gününde de ancak selim bir kalp ile gelenler(13) kurtulacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şu da bir hakîkattir ki, insanın münferiden, bir mürşit nezareti olmaksızın kendi gayretleri çerçevesinde çok çok Kur'an tilavet etmesi, ilimler öğrenmesi ve sünnetleri yaşamaya çalışması nefsini ıslah için kâfi gelmemektedir. Zira nefsin ıslahı sadece zahiren sünnetlerin yaşanmasına bağlı değildir. İbadetlerin yapılması, sünnet-i seniyylerin işlenmesi, bütün bedene hükmeden nefsin ıslahı yolunda birer amildirler. Bununla berber, nefsi ıslah yolunda, bu mühim ilme dair bazı bilgileri öğrenmek ve kendi kendine yaşamaya çalışmak yeterli değildir. Kişinin hangi zamanda hangi amelle ve ne ölçüde meşgul olması gerektiğine dair tasavvuf okulunun üstatlarından, birebir ve her bir ferdin ruh istidadına göre aşama aşama verilen vazifeleri yerine getirerek (vird, tesbihat, sohbet...) bu ilmin incelikleri talim edilmelidir ki maksada erişebilelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün, Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetlerini ihya eden, toplumu hayır yolunda yönlendiren, fitneden uzak, kalb-i selîm ve bütün azalarından iyiliklerin, güzelliklerin zuhur ettiği Peygamber vekili olan Hakk dostlarından istifade etme yolunda gayret sarf edilmezse, bütün vücut yani insanlar fesada uğrar, helâk olur. "Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın ikâbı pek şiddetlidir."(14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicreti, hakîki manada Allah'a ve Rasûl'üne olanlardan olmak duasıyla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;1. Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizî, Fiten 31, (2202).&lt;br /&gt;2. el-Bakara, 2/97, Şuara, 26/194.&lt;br /&gt;3. en-Necm, 53/3, 4.&lt;br /&gt;4. Rahman, 55/4; Meryem, 19/97; Duhan, 44/58.&lt;br /&gt;5. Buhârî, Kitâbu'l-İlm; K. Sitte, Kitâbu'l-Fiten 1234.&lt;br /&gt;6. Tecrîd-i Sarîh, Kitabu'l-Fiten, H.No: 2123.&lt;br /&gt;7. Muvatta, Kader 3.&lt;br /&gt;8. Buharî, Îman 4; Müslim, Îman 64.&lt;br /&gt;9. İmâm-ı Rabbanî (k.s.), Mektûbat, 414. Mektup.&lt;br /&gt;10. İbn-i Adiyy, el-Kâmil 2/90; Deylemî, 4/198 (6608).&lt;br /&gt;11. Tecrîd-i Sarîh, c.1, H.No: 48.&lt;br /&gt;12. Buhârî, Edeb 27.&lt;br /&gt;13. eş-Şuara, 26/89.&lt;br /&gt;14. el-Enfal, 8/25.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3034018742213070307?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/3034018742213070307/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=3034018742213070307' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3034018742213070307'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3034018742213070307'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2010/02/rasulullaha-hicret.html' title='RASÛLULLAH&apos;A HİCRET'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3243055706523985790</id><published>2009-11-07T13:43:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T13:47:01.605-08:00</updated><title type='text'>Prof. Dr. Mustafa Kara ile Tasavvuf Üzerine... "Tasavvufun Misyonu Sürüyor"</title><content type='html'>........&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf, İslâm toplumlarını derinden etkileyen ve başından beri tartışmalara konu olan bir disiplin. Siz de bu alanda kendini yetiştirmiş bir ilim adamısınız. Sizinle tasavvufla ilgili tartışmalı konuları konuşmak istiyoruz bu sohbette. İsterseniz, "Nereden çıktı tasavvuf?" sorusu ile başlayalım. Neden ihtiyaç duyuldu tasavvufa? Ya da olmasa olmaz mıydı? "İslâm varken neden tasavvuf, Müslüman varken neden sufi" sorusu anlamlı mı sizin için?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Mustafa Kara: Efendim bu konuya daha rahat cevap verebilmek için biraz daha eskilere gidelim. Genelde insanlık bazında olaya bakalım. 14 asırlık İslâm medeniyetine bakıldığında gördüğümüz gerçek şudur: İnsanlığın kurduğu hiçbir medeniyette mistik cereyanlar eksik olmamıştır, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yani insanın ruhani boyutu insanoğlu varolduğu günden beri mevcuttur. İnsanın yaratılış olarak, fıtrat olarak böyle bir özelliği var. Bu özelliğinin tatmin olması gerekiyor. Her medeniyet kendi usulüne göre kendi sitiline göre bunu hallediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm medeniyetinde de bu gerçekle yüz yüze geliyoruz. Adına tasavvuf diyelim veya demeyelim Müslüman olan insanların mistik bir boyutu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf kelimesi şüphesiz Kur'an-ı Kerim'de olmayan bir kelimedir. Ama hadis-i şeriflerde ifade edilen "ihsan" psikolojisine ulaştıran bir tecrübedir. Ve bu anlamda kaçınılmazdır. Yani insan psikolojisini düşündüğünüz zaman mutlaka bir ruhani boyutu olacak kültürlerin. İslâm medeniyetinde, toplumunda bu boşluğu dolduran sistem olarak tasavvuf karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufun insanların mistik ihtiyacını karşıladığını ifade ettiniz. Tasavvuf mistik kabiliyeti olan insanlara tatmin duygusu veriyor ama her insanın mistik ihtiyacı farklı oluyor. Bu noktada tasavvufun herkese gerekli olup olmadığı sorusu akla geliyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: İslâm'a göre insanın yapması ve yapmaması gereken prensipler bellidir. Buna farzlar ve haramlar diyoruz. Müslümanın mutlaka yapması veya yapmaması gereken esaslar arasında "tasavvufa intisap etmek" diye bir kaide yoktur. Ama İslâm'da şu vardır; "Müslüman Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir insan olmalıdır." Peki insan bu noktaya nasıl gidebilecektir? Bunun muhtelif yolları vardır. Yani bir Müslümanın Kur'an'da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi için veya hadislerde ifade edildiği şekilde "İhsan sahibi" olabilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekiyor ki bu noktaya ulaşabilsin. Tasavvuf bu yolda ilerlemek isteyenlere yardımcı olan bir disiplindir. Yoksa Müslüman için olmazsa olmaz bir şart değildir. Sadece yaratılışı, yapısı buna müsait olan insanlara yardımcı olan bir yardımcı müessesedir tabir caizse. Yoksa bunu "tarikata girmezseniz mahvolursunuz Müslüman olamazsanız, " gibi katı bir çerçeveye oturtmak yanlış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu çerçevede belki, "tasavvuf nedir?" sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. İslâm'la ilgisi ne tasavvufun? Eleştiriler, genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Efendim tasavvuf ayrı bir din midir? Sorusu zaman zaman gündeme gelmektedir. Tabî bu tasavvufa menfi açıdan bakanların tespitidir. Şimdi önce şunu tespit edelim. İnsanın ürettiği her fikir tenkide açıktır. Tasavvuf denen ilmin esaslarını, usulünü prensiplerini, esprilerini ortaya koyanlar da insanlardır. Dolayısıyla tasavvuf hakkında bütün söylenenler doğrudur demeye gerek yok. Niçin? Mutasavvıflar da insandır çünkü. Onların da bu tespitleri doğru olmayabilir. Bunları biz mi söylüyoruz? Hayır. Bunların söyleyenler bizzat sufilerdir. Yani sufilerin bir kısmı diğer sufilerin kanaatlerine karşıdır. Onlar arasında bir müttefekun aleyh bir tasavvuf kültürü yoktur. Bu şu demektir; İnsan olarak farklı düşünebiliriz, farklı yorumlar yapabiliriz ve birbirimizi tenkit edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: "Allah ulaşan yol mahlukatın nefesleri kadardır" denir değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Necmeddin Kübra'ya aittir o söz. Allah'a ulaşan yollar bu kadar çeşitlidir. Dolayısıyla tasavvufî hayatta hiçbir yanlış yoktur; hiçbir yanlış yorum yapılmamıştır dersek yanılırız. Dışardan birisi değil bizzat sufiler bunu söylemekte. Bugün çok tenkit edilen Hallac'ın fikirleri Muhiddin ibn Arabi'nin fikirleri ile ilgili olarak mümkün olsa da sufiler arasında bir anket yapabilsek. Anketimize üç türlü cevap çıkar. Birincisi bunlar mürşid-i kamillerdir, doğru söylemişlerdir. Söyledikleri hak ve gerçektir. İkinci grup sufilerin kanaati şu olur: Yanlış yapmışlardır, tasavvufi bir sırrı ifşâ etmişlerdir. Üçüncü grup da bu ikisinin arasındadır. Yani kanaat belirtmeyenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mesela "vahdet-i vücud" düşüncesi için anketten ne çıkar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Sufiler içinde vahdet-i vücûd'u şartlı olarak kabul edenler var. Bunların en meşhuru da İmam-ı Rabbani'dir. Yani İbn Arabi'ye tasavvufun içinden bir saygı ifadesi içinde tenkit eden en büyük sufi İmam-ı Rabbani'dir. Rabbani Mektubat'ında diyor ki; "İbn Arabi bu görüşünde isabet etmemiştir, keşfinde yanılmıştır." Yani en meşhur mutasavvıfların dahi tasavvuf zümrelerinden münekkidleri vardır. Onları tenkit ederler. Aslında bu tenkid iyi bir şeydir. Çünkü canlılık kazandırır. Tasavvufi hayatın tenkid mekanizması hiç eksik olmamıştır. Yani şöyle özetlersek bütün tasavvuf klasiklerine baktığınızda hepsinin kendi meslektaşlarını tenkid ettiklerini görürsünüz. Dolayısıyla tasavvufi espriyi canlı tutan da bu tenkidlerdir. Bu tenkidlerle insanlar kendilerine biraz çeki düzen vermektedir. Niçin? Çünkü insanoğlu yanlış yapabilen bir varlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf teoriden ziyada hale dayalı bir disiplin. Dolayısıyla tasavvuf erbabının hallerinin farklı olması normal değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Gayet tabi, onun için tenkitlerde aşırı gitmemişlerdir. Ilıman bir çizgiyi aşmamışlardır. İbn Teymiyye gibi tekfire gitmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Teymiyye bana göre büyük bir alimdir ondan şüphe yok. Tenkit hakkı elbette var. Fakat İbn Teymiyye tenkidinde aşırıya gitmiş ve nihayetinde işi tekfir noktasına ulaştırmıştır. Fevkalade yanlıştır bana göre. Tekfir dışındaki tavırları doğrudur. Çünkü tekfir bir bağnazlıktır, katılıktır, hiçbir katkı sağlamamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufi ekollerin müstakîm olanı ile, yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içinde bir hassasiyet mevcut mu? Yani tasavvufi ekoller, kendi içlerinde bir İslâm'ın ana kurallarına bağlılık ayrımı yapmışlar mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Daha önce de ifade ettiğim gibi insan unsuru açısından baktığımızda meseleyi daha rahat hallediyoruz. Tasavvufun kendi içinde bir hak-batıl konusu var mıdır? Vardır. Niçin vardır? Çünkü insanoğlunun beyni ve gönlünün çok muhteşem şeyler üretebilecek gücü vardır. Fakat aynı beyin ve gönül çok yanlış ve rezil şeyler de üretir. Çok yanlış telif ve tefsirler de üretir. İnsanoğlunun böyle bir özelliği var. Dolayısıyla vahyin ve vahyin kontrolündeki hadislerin esas fonksiyonu muhteşem şeyler üretebilecek olan beyni ve gönlü başka şeylere kaydırmamasıdır. Başka yerlere kaymadan bu enerjiyi ana istikamette tutabilmektir esas görev ve fonksiyonu. Fakat böyle bir görev ve fonksiyonu olmadığı zaman yani insan mutlak anlamda serâzâd olduğu zaman rezaletler üretiyor. Yanlış fikirler ve yorumlar üretiyor. Dolayısıyla buradan da batıl düşünceler ve yorumlar ortaya çıkıyor. Şimdi insan için bu vardır, dolayısıyla tasavvufi hayat içinde de sayıları az da olsa konuyu çok farklı boyuta götüren dervişler, sufiler vardır. dinin esaslarını zedeleyen dışlayan fevkalade yanlış yorumlar vardır. Ne yaptı sufiler buna karşı? Tedbirler aldılar, esaslar ortaya koydular, tenkit ettiler. Dediler ki "Ey meslektaşlarımız siz yanlış yapıyorsunuz, tasavvuf bu değildir. Tasavvuf dini esasları zorlayarak bir şeyler üretme sevdası değildir. Tasavvuf Allah'a kul olma sevdasıdır. Bu sevdaya başka şeyler katıyorsunuz ve işi sulandırıyorsunuz".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Neleri katıyorlar hocam? Tasavvufun bünyesinde buna malzeme olacak materyaller var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O materyali buluyor. Aslında yok tabi, neticede Kur'an-ı Kerim'de hadiste olanlar belli. Daha önce belirttiğim gibi insanoğlu bir şeyi alıyor çok farklı bir mecrada kullanıyor. Meselâ dini ibadetler, pratikler, kimi sufiler kalkıp diyor ki; "insanoğlu bir mâkâma yükseldiği zaman onun için artık namaz, oruç, hac, zekat gerekli değildir" bugün de bazı anlayışlar buna yakındır. Bunu ispat etmek için kendine göre Kur'an'dan ayetler, hadislerden deliller getirip şerh ediyor. Kendisini mânen bir yerde hissediyor, içinde bir güzellik duyuyor. Fakat bu güzellikle dini emirleri ve prensipleri zorluyor. Aşıyor, hırpalıyor ve kendine göre adeta bir din üretiyor. Tasavvuftan kalkıyor ama ulaştığı yer farklı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufî, tezkiye, züht, takva, huşu, ihsan gibi islâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufi herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Yönelebilir. Yani bir insan tasavvufa bağlanmadan iyi bir mümin olabilir mi? El-cevap; Olur. Çünkü dinin esasları, Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği yol ortadadır. İnsan bunların rehberliğinde iyi bir mümin olabilir. Nitekim tarihte bizim kesin bildiğimiz bir şey şu ki büyük alimlerin pek çoğu bir tarikata müntesip değildiler. Ama bu büyük alimlerin gönül dünyalarının bir dervişin gönül dünyasından aşağıda olduğu söylemek yanlış olur. Sufilerin bir kanaati var "Herkes kendine göre bir yol ile Allah'a ulaşır." İşte yolların sonsuzluğu o anlamdadır. Dolayısıyla Allah'a ulaşan yollar sonsuzdur. "Mutlaka tarikat yoluna girerek bu yolu kat edebiliriz" diye düşünmemek lâzımdır. Fakat bu yollara girerken yol gösterici bazı insanların yardımına, yol göstericiliğine ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Ehl-i tasavvuf bir mümin ile tasavvufla alakası olmayan bir mümin arasında manevi derece açısından bir fark yok mudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Manevi derece bakımından farkı vardır. Yalnız şunu da ifade etmek gerekir. Tasavvufi hayat bir sihirli formüle sahip değildir. Yani bir insan tasavvufa intisap eder, diğeri etmez. İntisap eden kişi tasavvufun gereklerini yerine getirmeyip bir arpa boyu katetmeye bilir. Yani kırk sene dervişlik yapar 40 santim ilerleyemez. Fakat diğer kişi samimidir, ihlaslıdır bu yönüyle onu kat kat aşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi hayat kendine göre şartları olan bir hayattır. O şartlar muvacehesinde insanı mükemmeliyete götürebilir. "Bu işe girdik her şey bitti" demek doğru değildir. Bunu şuna da benzetebiliriz; meselâ İslâm bir hidayet rehberidir, Allah'a ulaştırır. Fakat bir kişinin İslâm dinine girmesi başka şeydir bu ipi son noktaya götürmesi başka şeydir. Tarikatta da durum böyledir. Tarikata girmek başka bir şeydir, tarikatta kemali yakalamak başka bir şeydir. Onun için ayrı bir gayret gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Ülkemizde de "Mürşit" konumundaki insanların kişiliğine yönelik tartışmalar dikkate alındığında mürşidin hem gereği gereksizliği, hem de aranan vasıflar üzerine neler söylersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf klasiklerinin üzerinde en çok durduğu konuların biri de mürşittir. Çünkü tasavvufi hayatın merkez kişisi mürşittir. Tasavvufi hayatı oluşturan, güzelleştiren, derinleştiren kişi mürşittir. Dolayısıyla tasavvufa mürşit merkezli bir hayat denilebilir. Mürşit kimdir sorusuyla ilgili olarak saatlerce konuşulabilir. Ama bizim tasavvuf klasiklerinde yer alan bir tarif hemen aklıma geliyor; " Mürşit; kişiyi Allah'a, Allah'ı da kişiye sevdirendir." İşin özü budur. Kur'an-ı Kerim'de de benzer bir ifade var. Müminlerin vasıfları sıralanırken "Allah onları onlar da Allah'ı severler" şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürşit kişiyi Allah'a nasıl sevdiriyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Kişinin gönlünü terbiye ve tezkiyeye tabi tutarak Allah'ı sevebilecek bir gönüle sahip kılıyor onu. Bu nasıl oluyor? Sufilere göre bunun da basit ifadesi ile cevabı şu; "İç dünyamızdaki hastalıkları yok etmekle". İç dünyamızdaki hastalıklar nelerdir? Gönül dünyamızı kemiren hastalıklar da diyebiliriz bunlara. Nedir bu hastalıklar? Meselâ kibir. Mutasavvıflara göre Allah'ı sevmek istiyorsanız veya Allah'ın sizi sevmesini istiyorsanız kibirli olmayacaksınız. Kindar, cimri, riyakar, hırsla dolu olmayacaksınız. Bu hastalıklar dolu gönülle Allah sevilmez Allah da bu gönülü sevmez. İşte mürşidin fonksiyonu burada hem bunları insanlara öğretiyor hem de fiilen yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf kültürü dediğimiz zaman aklımıza sevgi geliyor değil mi? Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli denilince aklımıza sevgi geliyor. Niçin? Çünkü mürşit olan bu insanlar gönüllerini hastalıklardan temizlemişlerdir. Dünya ile menfi anlamda bir alış verişleri kalmamıştır. Tabiatıyla kindar olmayan, kibirli olmayan, haset, şehvet gibi hastalıklarla malul olamayan bir insanın yapacağı şey sevmek ve başkalarına sevgiyi öğretmektir. Yani bunu hem söylemişler hem de yaşamışlar. Yaşadığı için siz de bunu örnek alıyorsunuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten tasavvuf bir insan eğitimidir. İnsanın iç âleminin eğitimidir. Yani insan ruh ve bedenden meydana geldiği için "riyazat-ı bedeniyye" dediğimiz beden eğitimine bir de "riyazat-ı ruhiyye" dediğimiz ruh eğitimine ihtiyacı var. Gayet tabi tasavvuf bir ruh eğitimidir. Onun için mühimdir. Onun için toplumda her zaman varolması gereken bir sistemdir. Biz tasavvufa karşı olalım olmayalım, bugünkü pedagojiyle uğraşanların mutlaka okuması, incelemesi gereken konulardan biridir tasavvufi kültür. Çünkü o da bir tarz insan eğitimidir. Fakat bütün insanlar bu tornadan geçsin demiyorum. Gerçekten tasavvuf erbabı çok enteresan teknikler bulmuşlardır bunlardan istifade etmemek akıl kârı değil. Meselâ insan eğitimi çok önemli bir şey diyoruz. ilim elde etmek, alim olmak lâzım diye insanları teşvik ediyoruz. İnsanlar da çalışıyorlar, okuyorlar, alim oluyorlar, arif oluyorlar profesör oluyorlar. Fakat bakıyorsunuz profesör olmuş ama baştan aşağıya kibir dolu. Hırs dolu, şehvet dolu. Bu ne getirir insana? Bu insan eğitimi değil. Bu fevkalade eksik insan eğitimidir. Eğer ilim mahfilleri böyle bir insan üretiyorsa bu fevkalade mahzurlu bir eğitimdir. Dolayısıyla tasavvuf erbabı insanı eğitmek için çok enteresan teknikler bulmuşlardır derken bunu kastediyorum. İslâm'da da ilim, amel, ahlak münasebeti derler, yani üçünü bir araya getirmek gerekiyor. Yoksa kuru bir takım bilgiler insanı bir yere götürmüyor. İç âlemimiz önemli, dış görünüşümüz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürşit konusunda istismarlar neden ortaya çıkıyor? İnsanlar, yanlış adamlara hangi psikolojik saiklerle bağlanıyorlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Bir kısım insanların mistik yaratılışta olduklarını ve böyle bir boşluk hissettiklerini söyledik. İçinde boşluk duyduğunu hisseden insan bu boşluğu gidermek için nereye başvuracak? Bazen bu sorunun cevabını insanlar bulamıyor. Ama içinde arayış var yani susuzluk var. İçinde susuzluk olan insan etrafına baktığı zaman serap görür ve seraba doğru koşmaya başlar. Nihayetinde bakar ki su diye bir şey yok. Bazen insan o denli susar ki denize ulaşır tuzluluğuna bakmadan ondan içer yapacağı bir şey yoktur çünkü. Bazı insanların fıtratı da böyledir. Müthiş bir arayış içindedir. İçinde bir yığın sorular, çıkmazlar vardır. Ona biri derki tasavvufi hayata erersen kurtulursun. O da ilk karşılaştığı yere intisap eder. Tabi bunu gerçek kriterleri bilemeyenler için söylüyorum. Buradaki insan kimdir, benim susuzluğumu giderebilecek biri midir, değil midir? Gibi soruları sormadan giden bu kişiye bağlanır. Tabi mürşit ile ilgi belli bilgileri olmadığı için sıkıntı meydana gelir. Bugün bizim toplumumuzda bu sıkıntı daha da fazladır. Çünkü 80 yıldır tasavvufi hayat yasaktır. Her şeyden önce bu yasağı oturup rahat bir zeminde oturup tartışmamız lâzım. İnsanların manevi ihtiyaçlarını düşünerek buna bir yol bulmamız gerekiyor. Aksi halde bu sahte mürşitlerin tuzağına düşecek avlar her zaman olacaktır. Bu avları ilânihaye göreceğiz. Çünkü içinde bir boşluk hissi duyan insanların arayışı devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seksen yıldan beri bu hayat illegal durumda. Dolayısıyla bir ölçü yok. Herkes kendini mürşit ilân edebiliyor. Maalesef böyle. Mürşit midir, değil midir icazeti var mıdır yok mudur diye kimse sormuyor. Zaten bunu soracak merci de yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: O zaman iki şeyin eksikliği söz konusu. Birincisi insanların kimlerin mürşit olabileceklerine dair asgari bir eğitime ihtiyacı var, diğeri de şeyh olarak ortaya çıkan insanların kontrolüne.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Gayet tabi. İnsanlara her şeyden önce "Tasavvuf nedir? Zaruret midir, değil midir? Mürşit kimdir?" Sorularının cevaplarını asgari düzeyde verebilmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bazı tarikatlar ilme, bazıları kisveye, bazıları müziğe önem veriyorlar. Bu ilgi alanlarının sebebi nedir? Bu karmaşa içinde doğrunun ölçüsü nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Bunun tek sebebi mürşitlerin karakteriyle ilgilidir. Yoksa hiçbir tarikatta şöyle bir esas yoktur; "Efendim bizim tarikat keramete, fıkıh ilmiyle meşgul olmaya önem verir". Hiçbir tarikat baştan böyle bir kaide ortaya koymaz. Fakat her kişinin yoğurt yiyişi farklıdır. Bu ondan kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz aynı tarikatın A, B, C, şehirlerindeki üç tane şeyhi üçünün de mürşidi aynı fakat üçünün de öne çıkardığı konu farklı olmakta. Bu tamamen kendisinin yoğurt yiyişi ile ilgilidir. Tarikatı ile de mürşidi ile de ilgili değil. Burada kendi mizaç ve meşrebinin o kültürü yoğurma tarzıyla ilgili olarak bir fark ortaya çıkıyor. Farklılığın en eski örneği olarak ben dört halifeyi görüyorum. Yani dikkat ederseniz dört halifenin mürşidi aynıdır fakat dört halifenin dördü de ayrı bir dünyadır. İç âlemleri, idare ve bakış tarzları farklıdır. Tıpkı bunun gibidir tarikatlardaki farklılıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufun tanınmış simalarına atfen söylenen ve bilhassa tevhit hassasiyeti açısından tartışma çıkaran sözler var. Hallac'ın vs'nin sözleri gibi... Nasıl bakmalı İslâm akaidi açısından bu sözlere?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Mutasavvıfların her görüşüne adeta vahiy gibi bakmamak gerekir. Bizim inancımıza göre Hz. Peygemberimiz'den sonra hiç kimse masum değildir. Bizim akait inançlarımıza göre peygamberler dahi "zelle" (hata) yapabilirler. Allah tarafından ikaz edilirler. Nitekim Peygamberimizle ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de bir kaç tane ikaz var. Son peygamberle ilgili bir çok ayet varken "sufiler yanlış yapmaz, hatalı düşünceleri olmaz" gibi düşünmek fevkalade yanlıştır. Çünkü hiçbiri ismet sıfatına sahip değildir. Sufiler de insandır yanlış, hata yapabilir ve bu kapıyı her sufi için açık tutmak lâzım. Günahsızlık zırhına bürünmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Mürit, mürşidinin herhangi bir konuda yanıldığını hataya düştüğünü nasıl ayırt edebilecek?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Çok zor bir soru tabi ki. Her şeyden önce bu müridin donanımlarıyla ilgili bir konudur. Mürit yeterli donanıma sahip değilse mürşidinin hangi sözünün doğru hangisinin yanlış olduğunu tefrik etmesi fevkalade zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi eğitim teslimiyetçi bir eğitimdir. Bugünkü ifadeyle söylersek demokratik bir eğitim değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peki bu teslimiyeti islâmî çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara:Teslimiyetçi eğitim demek bir iş de ustaya teslim olmaktır. Siz sıvacı olmak istiyorsanız sıva ustasının dediklerini yapmak zorundasınız. Yani "malayı şöyle tutacaksınız" deniyorsa öyle tutmanız gerekir. "Hayır efendim ben böyle tutmam şöyle tutarım" derseniz siz sıvacı olamazsınız. Bu her iş dalında böyledir. İnsan bir mesleği, bir yöntemi usta ile öğrenir. ustasız öğrenenler de vardır ama bunlar istisnadır. Genel olarak insan bunu bir rehber ile öğrenir. Tasavvufi hayat rehberi de mürşittir. Dolayısıyla ona teslim olacaksınız. Ne zamana kadar? Tasavvufi eğitim müddetince, hayat boyu değil. Bu da yanlış anlaşılıyor. Tasavvufi eğitimin süresi ne kadardır? Bu beş günde olur, on beş yıl da olur, kırk yıl da olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvufi eğitim biter mi peki&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Seyru sülûk dediğimiz kısım biter. Ancak insan ölünceye kadar bu eğitimin içindedir, buna muhtaçtır da. Fakat bu okullardaki eğitime benziyor. Yani okula başlıyorsunuz bir müddet sonra okul bitiyor ve diplomanızı alıyorsunuz ve hayat başlıyor. Hayatın kendisi de başlı başına bir üniversite. Bu anlamda bitmez fakat seyr-u sülûk dediğimiz eğitim biter, icazet dediğimiz olay bunun bittiğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî dönüp dolaşıp iş gerçek mürşide dayanıyor. Mürşidiniz gerçekse teslim olmanızın hiçbir sakıncası yoktur, aksine faydası vardır. Ama mürşidiniz sahtekarsa, yetersizse haliniz dumandır, o zaman da Allah yardımcınız olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tarikatla şeriat arasındaki ilişkilerde neden problem çıkıyor? Böyle bir problem çıkması kaçınılmaz mıdır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Problem, getirilen izahlardan çıkıyor. Bazı sufiler şeriat ile kastedilen konuları küçümsemeye başlıyorlar. Bu küçümsemeyle birlikte şeriat, hakikat, tarikat tartışmaları başlıyor. Bir sebebi bu. Bir diğer sebep bizim kültürümüzde ehli zahir ve ehli batın tartışmaları var. Yani tekkeliler ile medreseliler. Bu tartışmalar günümüzde de var. Aslında bu tartışmaları ben insan fıtratıyla ilgili ve irtibatlı görüyorum. Gerçeği arayan insanlar bu dengeyi buluyor. Herkes bulamıyor tabi. Dolayısıyla ortaya şeriat, tarikat, hakikat tartışmasıdır çıkıp gidiyor. dinin özü itibarıyla bu tartışmaya sebep olacak bir durum yok. Aslında sufilerin şeriat, tarikat, hakikat tasniflerinde şeriatı küçümseme, devre dışı bırakma gibi düşünceleri yok. Ama bazı insanların davranışlarına bakıyorsunuz dinin esaslarıyla bağdaşmayacak şeyler yapıyor. Bu dün de vardı bugün de var. Farz olan bir şeyi yapmadığını haram olan bir şeyi yaptığını görüyorsunuz. Bunlara mutasavvıf diyemezsiniz. Tasavvufi hayatın içindedir, intisaplıdır hatta icazetlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Seyru sülûkünü tamamlamış icazetli bir sufi aynı zamanda haram işleyebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Prensipte, nazariye de bu haramları işlememesi lâzım gözüküyor ama maalesef bu haramları işleyenler bulunabiliyor. Niçin bu duruma düşüyor? İnsan olduğu için. Asrı Sadet dönemine bakın bu hal içerisinde olan sahabiler görebilirsiniz. Sahabi dediğimiz insanların hepsi eşit oranda dindar değildir. Şüphesiz onlara saygımız sonsuz ama bu da bir vakıa. O da insan çünkü. Düşünebiliyor musunuz insan Peygamber Efendimizi görüyor, onu dinliyor, davetini işitiyor, onunla aynı mahalleyi paylaşıyor ve inanmıyor. Veyahut inanıyor bir müddet sonra vazgeçiyor. Dolayısıyla tasavvufta bir sihirli formül yok. Rengarenk insanlar var. dini hayatın çok değişik boyutlarını yaşayan insanlar var. Onların hepsi bu tasavvufi hayatın içindedir. Tasavvufi hayat tek renk değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu tartışmanın içinde çok söylenen; "zaman tarikat zamanı değil zaman imanı kurtarma zamanıdır" şeklinde bir söz var siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu sözü?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O söz 1925'ten sonra söylendiği için o günün şartlarında doğru bir sözdür. O günlerde yani 1925-30'lu yıllarda zamanımız tarikat zamanı demek mümkün değildi. Ama daha sonraki yıllarda şartlar değişmiştir. O kadar değişmiştir ki 1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan CHP'nin 1970'li yıllarda Genel Başkanı olan Bülent Ecevit "tarikatlar serbest olmalıdır" demiştir. Efendim bu söz takiyye midir, politik bir demeç midir, iki yüzlülük müdür, samimiyetten uzak mıdır? tartışılır. Önemli olan bu sözü söylemiş olması, şartların ne denli değiştiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu sözü söyleyen Said-i Nursi bir derviştir. Onun yazdığı eserlere baktığınız zaman fevkalade güzel tasavvuf kültürü vardır. O anlamda bir derviştir. Benim kanaatim şudur; eğer tekkeler yasaklanmasaydı, Said-i Nursi'nin ekolü bir tarikata dönüşürdü. Şu anda Nurculuk bir tarikat değildir. Ama rahat bir zeminde bulunsaydık o Risaleyi Nur Külliyatı'ndaki o tasavvufi muhteva bir tarikata dönüşecekti ve belki biz Saidiyye, Nursiyye tarikatı ile tanışacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk:Tasavvuf Tarihi öğretim üyesi olarak tasavvuf adına bir özeleştiri yapsanız, nelerin altını çizersiniz? Yani tasavvuf alanında hem düşünce hem pratik alanında gördüğünüz aksamalar neler? Belki bu değerlendirmeyi, yaşadığımız çağın getirdiği malzemeler açısından da yapmak gerekiyor. Ne düşünüyorsunuz? Tasavvufun misyonu sürüyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Baştan beri ifade ettiğimiz gibi tasavvufun misyonu sürüyor ve bundan sonra da sürecek. İnsan fıtratı değişmediği sürece bu kıyamete kadar da sürecek. Ama bu ihtiyaca yeterince cevap verebilecek miyiz? Bu susuzluğu giderebilecek tatlı pınarları insanlara sunabilecek miyiz? Bu noktada açıkçası benim şüphelerim var. Çünkü illegal bir hayatta seviye kat etmek fevkalade zordur. Ama bu ihtiyacın yok olmayacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufla ilgili olarak bazen menfilikler aklımıza geliyor. Menfilikler her zaman var ve istismarcılar her zaman söz konusu. Hiçbir zaman eksik olmadı. Tarih boyunca olduğu gibi şimdi de var. İstismarcıların tuzaklarına düşmemek için her zaman dikkatli olmak gerekiyor. Ama tasavvufi hayatla irtibatlandıracak en azından okuyan yazan kesimi bir şekilde irtibatlandıracak güzel şeyler de var. Mesela kitaplar, dergiler var. Tasavvuf kültürünü bizlere aktaran az da olsa kişiler var. Bunları da müspet gelişmeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Bu çağın getirdiği şartlarda tasavvufi hayatı yaşama noktasında ortaya çıkan sıkıntılar var o konuda neler söylenebilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Çağın getirdiği sıkıntılar aslında çok fazla. Tasavvufi hayat ruhani bir hayattır. Fakat bugün birinci planda olan hayat ruhani bir hayat değildir. Tam aksi materyalist, modernist, kapitalist, ateist bir hayattır. Tasavvufun esas problemi burada. İnsanlar ruhani boyuttan tamamen uzaklaşmışlar. İnsanlar bugün iki şeye ilgi duyuyor biri spor diğeri de siyaset. Buna bir de seksi eklerseniz üç tane "s" ortaya çıkar. İnsanların bütün dikkatleri bu konulara teksif olmuş durumda. Bu insanları buralardan çekip alarak ruhani noktaya sevk etmek bir hayli zordur. Kapitalizm maalesef beyinlerimizi iğfal etmiştir. Ölçülerimizi mahvetmiştir. Beynimizin genleriyle uğraşmıştır. Dolayısıyla hayata bakış tarzımız maalesef bir kapitalist gibi olmuştur. Çoğu kere bunun farkına da varmıyoruz. Dervişiz ama dünyaya kapitalist gibi bakıyoruz! Esas problemimiz budur. Çağdaş problemlerle boğuşmamız gereken nokta budur. Kesin olan şu ki çağdaş hayatın bize zorla kabul ettirdiği şey aslında bizim ruhani hayatımızı tehdit etmektedir. Dolayısıyla bir müminde olması gereken bir gönüle sahip olamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Çağdaş dünyada müthiş bir ekonomik yarış var. Bu ekonomik yarışta tasavvufa yönelik şöyle bir eleştiri getiriliyor: Tasavvuf insanı pasifleştiriyor, dünyadan el etek çektirtiyor tarzında. Tasavvuf insanı gerçekten pasifleştirir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf insanı pasifleştirmez. Bu kesin. Hiçbir zaman tasavvuf insanların dünyadan el etek çekmesini istememiştir. Hiçbir tasavvuf kitabında dünyadan el etek çekiniz diye bir emir yoktur. Bu sadece çok kısa zaman dilimleri için geçerlidir. Bunun tasavvuf kültüründeki karşılığı halvettir. Kesinlikle dervişler hayattan kopmazlar. Yani dervişler çalışır, çalışma hayatının içindedir. Fakat niçin böyle bir kanaat oluşmuş durumdadır? Çünkü bugünkü düzen kapitalist bir düzen olduğu için kapitalist insanın hırsına bakılarak normal hayatını sürdüren insan pasif görülüyor. Aslında burada izafi bir pasiflik vardır. Günümüzün dervişleride böyledir. Bugün çalışmayan hiçbir derviş yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Son olarak, Batı'da gerçekleşen İslâmlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğu görülüyor. Nedir bunun sebebi? Ya da neden İslâm'ın başka tebliğ tarzlarından daha etkili oluyor tasavvufi söylem?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Tasavvuf gönül medeniyetinin kurucusudur. Tasavvuf insana gönülden, gönlüne hitap eder. Aklına, bedenine, kıyafetine değil. İnsanın gönlüne hitap ettiğiniz zaman onu en can alıcı yerinden yakalamış oluyorsunuz. Dolayısıyla Batı'da bir arayış içinde olan insanların doğrudur hemen hepsi tarikata intisap ediyorlar. Niçin çünkü tasavvuf insanî çerçeveden mesajını sunuyor. Meselâ önce namaz kıl, oruç tut demiyor. Daha üst çerçeveden bakıyor insana. Ve insan olduğu için onun kalbine, hislerine hitap ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: O üst çerçevede neler var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: O üst çerçevede insanî güzellikler var. Yani sevgi var, bir şeyi karşılıksız yapma var. Muhabbet var. Tevazu var. Alçak gönüllülük bana göre gönülleri fetheden fevkalade önemli bir mekanizmadır. Sade yaşamak var. Tebessümlü olmak var. İşte onları fetheden bunlardır. Kapitalist dünyanın mahvettiği insan aslında tebessüm arıyor. Maddi bir ilişkiye dayanmayan bir dostluk arıyor. Arayış içinde olan insanlar bu ışığı görüyor ve geliyor. Bakıyor ki yemesiyle, içmesiyle, giyimiyle kuşamıyla mütevazı bir hayat. Fıtratında da olunca hemen teslim oluyorlar. Bu arada bir başka gerçeği de söyleyelim; arayış içerisinde olanların bir kısmı da uzak doğu mistisizmine kayıyorlar. Tabi burada Batıdaki İslâm imajı da önemli. Menfi İslâm imajı Batıya şırınga edildiği için İslâm'a yaklaşmak yerine Budizme vs. kayanlarda olmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DOĞU MİSTİSİZMİ VE TASAVVUF&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Tasavvufun, Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Doğu mistik dünyası denilince hemen "İlim Çin'de de olsa alınız", "Hikmet müminin yitiğidir nerede bulursa alır" meselesi aklımıza geliyor. Bunlardan da öte bir şey biliyoruz; "İlk insan ilk peygamberdir". Dolayısıyla insanlık kültürü aslında tevhit kültürüdür. Bütün sapmalara, bütün yanlışlara, heterodoks tavırlara rağmen insanlık kültürü tevhit kültürüdür. Dolayısıyla bu kültürün doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi olmaz. Eğer bir fikir doğru ise, tevhidî ise bizim iç âlemimize ışık tutuyorsa bu alınır ve kullanılır bunun hiçbir mahzuru yoktur. Yine bu anlamda tesir almak kötü bir şey değildir. Genel anlamda İslâm medeniyeti hem tesir almıştır; hem de tesir vermiştir. Tesir almadan hiçbir medeniyet kurulmamıştır bu zamana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peki bu tesir aslî karakteri bozmuş mudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Aslî karakteri bozmaz. Tabi yanlış şeyler üreten sufiler de vardır. Bunları istisna ediyorum. Ama genel olarak ana yolu bozmaz. O ana gidiş yolu bellidir ona zarar vermez. Yanlışlar onun aslî rengini değiştirmez. O anlamda menfi bir belirleyiciliği olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Ruhbanlık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Tasavvuf, kul ile Allah arasına girmek anlamına bir tür ruhbanlık mıdır? İslâm ruhbanlığa izin vermediğine göre tasavvuf buna izin verebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: "Ruhbanlık" kelimesi rayından çıkartılmış bir kelimedir. Özellikle cumhuriyet döneminde "İslâm'da ruhbanlık yoktur" cümlesini alarak "İslâm'da din adamlığı, din rehberliği yoktur" cümlesine çekilmiştir zorla. Halbuki hadisteki "İslâm'da ruhbanlık yoktur" farklı anlamdadır. Tabi ki İslâm'da Allah ile kulu arasında Hıristiyanlık anlamında bir ruhbanlık yoktur. Fakat bir terime dikkat çekmek isterim. Allah ile kul arasındaki kişiye yani peygambere elçi diyoruz. Elçi ne demek? Bir şey ile diğer şey arasındaki vasıtadır. Yani burada "Allah ile kul arasında kimse yoktur" derken peygamberin fonksiyonunu ihmal etmemek lâzım. Dolayısıyla bu şu gerçeği ortaya koyuyor; insanı Allah'a doğru sevk eden bir rehbere ihtiyaç vardır. İnsan bu rehbere muhtaçtır. Bunun en büyük temsilcisi tabi ki peygamberlerdir. Peygamberimiz bu anlamda bize rehberlik yapıyor. Bizim elimizden tutuyor gitmemiz gereken istikameti gösteriyor. Evet biz yürüyeceğiz ama yolu gösteren O'dur. O'ndan sonra rehber olarak peygamberin varisleri yani alimler ve arifler vardır. Alimlerin görevi tabi ki aracılığı Hıristiyanlık anlamında Allah adına tövbeleri kabul eden bir şube olmak değil kesinlikle. Fakat insan kendisini Allah'ı tanıtan O'nu sevdiren bir alime bir arife bir mürşide muhtaçtır. Yani hiçbirimiz annemizden doğduğu zaman 32 farzı bilmiyorduk. Namazı, orucu bilmiyorduk. Birileri bize bunu öğretti ve Allah'ı tanıttı diye bir aracı sınıf mı oldu bu insanlar? Hayır ama rehberdir, mürşittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RABITA VE TEVHİD&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Burada bir de rabıta üzerinde duralım isterseniz. Rabıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufi ekoller? İslâm'ın tevhit hassasiyeti içinde rabıtayı nasıl anlamak gerekir? Ya da bu konuda düşülen hatalar nelerdir? Rabıtanın tevhidi zorlaması mümkün mü? Rabıtanın delili nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Şayet ehlinin elinde değilse rabıtanın tevhidi zorlaması mümkündür diyelim ondan sonra bunu biraz açalım isterseniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabıta tarikatlar arasında farklı değerlendirilen terimlerden bir tanesidir. Öncelikle şunu söyleyelim rabıta her tarikatta aynı oranda üzerinde durulan bir konu değildir. İkincisi biliyorsunuz tarikatlar son yediyüzyılda yaygınlaştı. İlk yedi yüzyılda da mürşit, tasavvufi hayat, tekkeler, dergahlar vardır fakat tasavvufi düşünce, mektep, ekol haline gelmemişti. İlk yedi asırda bugün anlaşılan mânâda bir rabıta yoktu. Şeyhi sevmek, gönlü bağlamak var mı? Tabi ki o var. Bugün anlaşılan mânâda ve tarif edilen şekildeki rabıta o ilk yedi asırda yoktu. Daha sonra gelişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu tevhidi zorlar mı? Öncelikle şunu söyleyelim, rabıtayı tasavvufi eğitimde ders olarak öne çıkaran sufiler tabi ki buna delil olarak bazı ayetleri gösteriyorlar. Bunların en meşhuru Kur'an'ı Kerim de bir iki defa geçen bir ifade bu "Sizi Allah'a ulaştıracak bir vesile' arayınız" ayetidir. Sufiler vesile" kelimesini şerh ediyorlar ve bunun mürşit demek olduğunu ifade ediyorlar. Diğer tefsirlere bakıldığında bu "vesile" kelimesi "ameli salih" olarak yorumlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama neticede durum şurada düğümleniyor: "Rabıta size Allah'ı sevmeyi öğreten bir insanı sevmek" demektir işin özü budur. Bunu resme, şekle, şuna -buna boğmamak lâzım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: İlk yedi asırda da böyle miydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Evet ilk yedi asırda da böyle anlaşılıyordu. Mürşide bağlanmak, mürşidi sevmek mânâsında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altınoluk: Peygamber efendimiz ile Ashab-ı kiram arasındaki ilişki de böyle bir ilişki mi idi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;M.Kara: Kainatın efendisi ile Sahabe-i Kiram arasında böyle bir muhabbet vardı. Aslında bunun örnekleri çok. Meselâ çok hadisi şeriflerde sıkca kullanılan bir ifadedir: "Anam babam sana feda olsun" şeklinde. Peygamberimiz de bir hadislerinde Hz. Ebubekir'e "Beni kendinden çok sevmedikçe gerçek mümin olamazsınız" buyuruyor. Şimdi Peygamber Efendimiz haşa egoistçe bir tavır mı takınıyor? Asla. Hz. Peygamber (s.a.) aslında burada bir sevgi eğitimi yapıyor. Niçin? Çünkü Hz. Peygamberi sevmeden Allah'ı sevmek mümkün değil. O'na tabi olmadan Allah'a tabi olmak mümkün değil. Ayeti kerime de "Eğer Allah'ı seviyorsanız, sevmek istiyorsanız bana tabi olun" Yani peygambere. Sahabe-i Kiram onun için peygambere aşık oluyor. Bir dervişte mürşidine aşık olur. Niçin? Çünkü aşkı öğreten odur. Peygamberi nasıl sevileceğini öğreten, Allah aşkı ile onu tanıştıran odur. Düşünün ki bir insan size Allah'ı nasıl sevileceğini öğretmiş, bu kişiye besleyeceğiniz duyguları tahayyül edin. Bu şirk midir? Hayır kesinlikle şirk değildir. Fakat burada bir konuyu tekrar açmak gerek. Eğer rabıta denen şey gerçek anlamdaki mürşidin yönlendirmesiyle olursa şirk olamaz. Fakat demin söylediğimiz gibi sahtekarların cirit attığı bir ortamda rabıtanın insanı bazen tevhidin dışına taşıyabileceğini düşünmek lâzımdır. Burada usta-kalfa ilişkisi oldukça önemli. Daha doğrusu ustanın ustalığı önemli. Sahtekarların elinde bu hassas konu sulandırılmaya çok müsaittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altınoluk: Muhterem hocam değerli vakitlerinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Prof. Dr. Mustafa KARA Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Kürsüsü Öğretim Görevlisi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3243055706523985790?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/3243055706523985790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=3243055706523985790' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3243055706523985790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3243055706523985790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/prof-dr-mustafa-kara-ile-tasavvuf.html' title='Prof. Dr. Mustafa Kara ile Tasavvuf Üzerine... &quot;Tasavvufun Misyonu Sürüyor&quot;'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-99363408998213922</id><published>2009-11-07T13:37:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T13:39:41.259-08:00</updated><title type='text'>Diğergâmlık Egitimi</title><content type='html'>........Diğergâmlık hodgâmlığın zıddı bir kavram. Hodgâmlık kendini düşünmek; nefsini öne çıkarmak; bencil davranmak demektir. Diğergamlık ise kendini değil kardeşini düşünmek, kardeşinin ihtiyaçlarını görmeyi kendi ihtiyacından daha önemli saymaktır. Yâni sünnetteki ifâdesiyle "kendisi için istediğini kardeşi için de istemek, kendisi için istemediğini onun için de istememek" (Buhârî, Îman, 7; Müslim, îman, 71-72) veya Kur'an'daki zirve ifâdesiyle kendi "ihtiyacına rağmen kardeşini kendine tercih edebilmektir" (bk. el-Haşr, 59/9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu, tasavvufi ifâdesiyle, mayasında bulunan toprağın suyu tutma özelliği gibi, dünyevi şeyleri tutmaya ve yutmaya yatkın ve düşkündür. İnsanın temel meyli hodgâmlık, yani bencilliktir. İnsan onu kendi nefsine olan sevgi ve düşkünlüğü sebebiyle nefsinin ihtiyaçlarını tatmin etmeyi arzular ve bunun yolunu arar. İyi bir nefs eğitimi ve irâde terbiyesi olmadan bu duygunun frenlenmesi zor, hattâ imkânsızdır. Bu yüzden tasavvufî terbiyedeki "Fenâ fi'l-ihvân" anlayışı temelde kardeşlik sevgisiyle benliği ve bencilliği aşma çabasıdır. İnsan, bencillik ve mülkiyet duygusunu ancak bu anlayışla kolayca aşabilir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenâ fi'l-ihvân anlayışına sâhip gönül adamı, kendi malını da kardeşinin malı olarak görür. Nitekim eski sûfî mektepleri, mensuplarının kişiye âidiyet bildiren "benim elbisem, benim malım, benim evim" gibi bencillik duygusu veren kelimeleri kullanmalarını tasavvufî edebe aykırı sayarlardı. Hatta derlerdi ki: Şeriatta senin malın senin; benim malım benimdir. Tarikatta senin malın senin; benim malım da senindir. Hakikatte ise senin malın da benim malım da hepsi Allah'ındır. Biz "devre-mülk" sâhipleri gibi, malın ve eşyânın âriyet bekçileriyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu terbiye, dünya nimetlerinden yararlanırken insanların kendilerini malın mâliki gibi davranmaktan biraz olsun uzaklaştırabilir. Türkçe'mizde tasavvufi bir incelikle "malın mâliki" yerine "malın sâhibi" tâbiri kullanılır. Aralarında fark vardır. "Mâlik"te kalıcı bir âidiyet duygusu olduğu halde, "sâhib" kelimesinde beraber bulunma, arkadaş ve yoldaş olma gibi bir âriyet ve emânet mânâsı vardır. Yûnus bunu ne güzel seslendirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mal sâhibi, mülk sâhibi,&lt;br /&gt;Hani bunun ilk sâhibi,&lt;br /&gt;Mal da yalan mülk de yalan&lt;br /&gt;Var git biraz sen oyalan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mal ve mülk ile dünyaya âid şeylerin insanı oyalamaktan başka bir işe yaramadığını bundan daha güzel ifade eden bir söz yoktur. Kur'an'ın insan açısından dünya malına bakışı, onun yaslanılan bir dayanak olarak telâkkî edilmesidir (bk. en-Nisâ, 4/5).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'ânî ve tasavvufî bu tür yaklaşım tarzı, özellikle yokluk ve darlık zamanlarında; acıları paylaşıp imkânları bölüşmenin gerekli olduğu dönemlerde ayrı bir önem kazanıyor. Bugün Türkiye'de yaşanan ve derinliği her geçen gün artarak devam eden ekonomik kriz bizi, olayları kendi kıymet hükümlerimiz ve duygularımızla yeniden değerlendirmeye sevketmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'da insanlar ekonomik ve sosyal statülerine göre üç derecede incelenmektedir. Mesâkin, fukarâ ve ağniyâ. Bu üç grubun sâhip oldukları mal ve emtianın derecesi de üçtür: Zarûriyyât, hâciyyât ve zeyniyyât.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarûriyyât, "zarûret hali" kavramı ile de alâkalı olarak hayatın devâmı için "olmazsa olmaz" tarzında gerekli olan maddelerdir. Ölmeyecek kadar yemek içmek, vücûdunu soğuk ve sıcaktan koruyacak bir giyecek ve hayatın devamı için zarûrî bir barınak (mesken, ev, kulübe, çadır v.s.). Bunları bile sağlamakta zorlanan ve bugün "açlık sınırı" diye ifâde edilen kimselere Kur'an "mesâkin" yâni hiçbir geliri olmayan çok fakirler adını vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâciyyât, hayatın akışını kolaylaştıran ve yaşamın devamında sosyal statüye göre ihtiyaç hâline gelen ve lükse dahil olmayan şeylerdir. Zamana, şartlara ve kişilere göre değişebilen bu ihtiyaç maddeleri, zorunlu ev eşyâları, eğitim imkânları, seyr ü sefer vâsıtaları türünden şeylerdir. Zarûrî ihtiyaç maddelerinin dışında kalan hâciyyât denilen bu maddeleri sağlayamayan kişilere Kur'an "fukarâ", yoksullar diyor. Geliri temel ihtiyaçlarına yönelik giderini karşılayamayan bu insanlara bugün "yoksulluk sınırında" denilmektedir. Geliri olan ama geliriyle geçinemeyenler, demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeyniyyat ise zarûriyyât ve hâciyyâtın üstünde kişinin sosyal statü ve ekonomik durumuna göre sâhip olduğu imkân ve nimetlerdir. İhtiyacından fazla bu tür imkana sâhip olanlara Kur'an "ağniyâ", zenginler adını verir. Hayatın akışını kolaylaştıran bu imkân, zekâtı verilmek şartıyla Allah'ın bir lütfu olarak değerlendirilmeli, lüks ve isrâfa düşmeden hizmete sokulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü'nün ve ashâbının hayatında bu statülerin var olduğunu görüyoruz. Toplumu bir vücûd, bir organizma; ferdleri de organizmanın organ ve hücreleri gibi gören Allah Rasûlü, toplum kesimlerinde ekonomik bir uçurumun olmamasına özen gösterir; henüz zarûriyâtını karşılayamamış ve özellikle suffa ashâbı varken hâciyât ve hele hele zeyniyyât peşinde koşmaya asla izin vermezdi. Özellikle âilesi, eşleri ve çocuklarını bu konuda kötü örnek olmamaları için uyarırdı. Nitekim kızı Fâtıma'nın ev işlerinde kendisine yardımcı olarak bir hizmetçi istediği zaman verdiği cevap, zarûriyâtını karşılayamamış insanlar varken hâciyyat sayılacak bir talebe, kızından da gelse, hoş bakmadığının ifâdesiydi. Buyurmuştu ki: "Kızım, ehl-i suffeyi açlıktan kıvranır bir halde bırakarak size hizmetçi veremem. Henüz onların maîşetlerini temin edemedim. Bu eserleri satıp ashâb-ı suffanın ihtiyâcını karşılamayı düşünüyorum." (İbn Hanbel, I, 106)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşlerinin kendisinden zinet eşyâsı talebi ona çok dokunmuş ve onları yirmi dokuz gün süreyle, yanlarına gitmemek ve câmide yatmak sûretiyle îlâ etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresindeki ilgili âyet (33/28-29) nâzil olunca ilişkiler normale dönmüştü. Eşleri ashâb-ı suffanın ihtiyâcına rağmen böyle bir talepte bulunmaktan Allah ve Rasûlü'nü tercih ederek vazgeçmişlerdi. Böylece onlar, eşleri ve önderleri Efendimiz'in model kimliğine tâbi olmuşlar; genelde fakir sahâbîlerin özelde suffalıların sıkıntısını paylaşmışlardı. Bu tavır bir bakıma sıkıntıdaki insanların yüreklerinde bir eziklik duymalarını engelleyen diğergâmlık tavrıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü fakirlik ve maddî sıkıntıyı en derin biçimde hisseden insanların yüreklerini serinletmek, karınlarını doyurmak ve rahatlatmak üzere dâimâ ashâbını onlara karşı diğergâm davranmaya teşvik etmiştir. Nitekim Allah Rasûlü ashâbına: "İki kişilik yemeği olan üçüncü, dört kişilik yemeği olan beşinci ve altıncı... kişi olarak suffalılardan alıp evine götürsün." (Buhârî, mevakitü's-salât, 41, İbn Hanbel, I, 197) buyururdu. Çünkü en büyük zenginlik sayılan kanâat sâyesinde "iki kişiye yetecek yemek dört kişiye de yeterdi." (bk. İbn Hanbel, III. 301; İbn Mâce, II, 1084)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü suffa ashâbı ile birlikte yemek yediği ve onlara ikramlarda bulunduğu ortamlarda da en son kendisi yer, dâimâ onlara öncelik vererek diğergâmlıkta bulunurdu. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) bir gün açlık tesiriyle suffadan dışarı çıkmıştı. Hâlinden onun açlık sebebiyle dışarı çıktığını anlayan Allah Rasülü, evden getirdiği bir kâse sütü içmek üzere suffada bulunanların hepsini çağırmasını söyledi. Sütün kendisine bile yetmeyeceğini düşünen Ebû Hüreyre istemeyerek de olsa ashâb-ı suffayı çağırdı. Hz. Peygamber'in emriyle süt kâsesini sırasıyla suffalılara ikrâm etti, Herkes doyuncaya kadar içti. En son Ebû Hüreyre ile Allah Rasûlü kalmıştı. Allah Rasûlü kâseyi Ebû Hüreyre'ye vererek onun da içmesini istedi. Ebû Hüreyre tırnaklarının ucundan süt akacak şekilde doyuncaya kadar içti. En son Allah Rasûlü içti. (Buhârî Rikak, 17; İbn Hanbel, II, 515) Zaten o, diğergâmlığı sebebiyle hiçbir zaman önce içen, ihtiyâcını ilk gören olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ashâb-ı suffe ve onların ihtiyaçları asla Hz. Peygamber'in gündeminden düşmezdi. Nitekim Gazzâlî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin benzer lâfızlarla kısmen naklettiği şöyle bir olaydan bahseder. Allah Rasûlü bir sefer dönüşü kızı Fatıma'nın kolunda gümüş bilezik görmüş ve bunu satıp bedelini suffalılara infak etmesini emretmişti (bk. İhyâ, IV, 232).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffa ashâbından dermanı kesilen biri birgün gelip Rasûlullah'a halini arzetti. Peygamberimiz de onu zevcelerine gönderdi. Müminlerin anneleri, "evimizde sudan başka bir şey yok" diye beyân-ı i'tizâr ettiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Kim bu açı yemeğine ortak eder?" diye ashâbına sordu. Ensar'dan bir kişi ayağa kalkıp: "Ben" dedi ve suffalı misâfiri alıp evine götürdü. Evinde eşinden "çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını" öğrendi. Sofrayı kurup lâmbayı yaktıktan sonra yemeği sofraya koydular, Yemeğe başlayınca ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürdü. Sâdece misâfirin yemesi için ortamı kararttı. Karı koca yiyormuş gibi yaptılar. Misâfir güzelce karnını doyurdu. Onlar aç sabahladılar. Sabah olunca ev sâhibi Allah Rasûlü'nün yanına gittiğinde ona buyurdu ki: "Bu gece Allah sizin hareketinizden memnûn oldu ve hakkınızda şöyle buyuruldu: "Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini özcanlarından üstün tutarlar." (el-Haşr, 59/9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğergamlık ve îsârın asr-ı saâdette sayısız örnekleri vardır. İkram edilen bir paça yemeğinin bütün komşuları dolaşıp nihâyet ilk verene kadar dolaşması bunun en güzel örneklerindendir. İbn Ömer bu devri şöyle anlatmaktadır: "Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızda hiç birimiz müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sâhip olmayı düşünmezdi. Şimdi öyle bir zamandayız ki altın ve gümüş bize müslüman kardeşimizden daha tatlı ve sevimli gelmeye başladı" (Mecmaü'z-zevâid, X, 285).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffalıların kendi aralarında da dünya temâyülü gösterip mal edinmeye kalkanlarını Allah Rasûlü pek hoş karşılamaz ve bunu onların içlerinde bulundukları irfan ve mânevî hâl ile bağdaştıramazdı. Nitekim İbn Hanbel'in rivâyet ettiği bir hadiste ashâb-ı suffadan biri ölmüş ve kefenlenmek için cübbesi sökülünce içinden iki altın çıktı. Allah Rasûlü bunu görünce: "İki dağlama aracı!" diye şaşkınlığını ve bu hâlden memnûniyetsizliğini ifâde buyurdu. (bk. Müsned, V, 252, 253, 258)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suffalı bir kimsenin altın saklamasının iki sebebi olabilirdi: Ya zâhidlik, fakr ve tevekkül ızhârında samîmiyetsizlik, ya da dünya malına gönlünü kaptırıverme zaafı. Bu kadar ekonomik darlık ve mânevî varlık arasında bu tavrın izâhı zor görülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğergamlığın en şâhika örneklerinden biri de Yermük harbinde yaralılar arasında su ikramı sırasında yaşanan durumdur. Kan kaybı ile meydana gelen susuzluk duygusuna rağmen: "Su!" diye feryâd eden kardeşini kendine tercih eden deryâ gönüllü güzel insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defasında İbn Ömer'in canı balık istemişti. Hanımı çok nefis bir balık pişirdi. Tam sofraya oturacakları sırada kapıya bir dilenci geldi. Kokusunu aldığı balığı istedi. İbn Ömer derhal balığın dilenciye verilmesini istedi. Hanımı dilenciye para ve başka şeyler verip râzı edelim, dediyse de ona bir türlü balığı yediremedi. Neticede balığı dilenciye verdiler. (İbn Sa'd, Tabaket IV, 165)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün biz bu duyguları Allah Rasûlü'nün şu hadisinin rûhuna uygun olarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Allah Rasûlü buyuruyor: "Bir kişinin yiyeceği iki kişiye; iki kişinin yiyeceği dört kişiye; dört kişinin yiyeceği sekiz kişiye yeter." (İbn Hanbel, III, 301; İbn Mâce, II, 1084)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-99363408998213922?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/99363408998213922/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=99363408998213922' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/99363408998213922'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/99363408998213922'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/digergamlk.html' title='Diğergâmlık Egitimi'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4965715817790510003</id><published>2009-11-07T13:33:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T13:34:46.390-08:00</updated><title type='text'>KENDİNİ Egitmek</title><content type='html'>........İnsanoğluna verilen en önemli hususiyetlerden biri, hiç şüphesiz, merak ve araştırma duygusudur. Yeni yeni keşifler, bilgiler ve müşâhedeler, bize ayrı bir lezzet verir. Belki ferdî ve içtimâî terakkinin en önemli sebebi de insanın araştırıcı ve merak edici bir rûha sahip olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmezliklere doğru çıkılan yolculuklar, hem tedirginlik, hem de ayrı bir zevk verir. İlk nazarda hemen bilinemeyen ve kişilere göre değişkenlik arzeden bu alan, dînî literatürümüzde “Gayb” kavramıyla ifâde edilmiştir. Gaybin birçok çeşidi vardır. Kur’an-ı Kerim muhtelif âyetlerde, mutlak gaybın diğer bir ifadeyle gaybın tamamının (küllî gayb) ancak Allah tarafından bilinebileceğine dikkat çeker. Bununla beraber Allah’ın dilediği kullarını gaybî bilgilerin bir kısmından haberdar edebileceğine de ayrıca işâret edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın göklerde ve yerde bulunan nihâyetsiz âyet ve ibret levhalarını okuması teşvik edilmiş ve bu yolda araştırmalara âdetâ teşvik edilmiştir. Ancak özellikle geleceğe dair bilgi edinme arzularının zandan öteye geçmeyeceğine dikkat çekerek de, bu alanda dikkatli olunması istenmiştir. Fakat insanoğlu, bu nevi bilgileri elde edebilmek adına Kur’an ve sünnet tarafından pek de tasvip görmeyen birçok yollara da başvurmuştur. Meselâ cinlere, kâhinlere, falcılara ve medyumlara başvurmuş ve geleceğe ve bilinmezliklere bir ışık aramıştır. Bu çabalarından da büyük bir zevk almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı şekilde birçok mâneviyat yolcusu –ehlince pek itibar edilmese de- kalp gözünün açılmasına ve keşf ehli olmaya büyük değer atfetmiş ve bu hâle erişmeyi âdetâ hedef haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ve benzeri arayış sahiplerine hitaben İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- Hazretleri buyurur ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zâhiren gizlenmiş ayıp ve kusurlarını keşfetmen, sana gizli kalan gaybî bilgi ve hâdiselere muttali olmandan daha hayırlıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Rabbimiz: “Kendi içinizde de nice âyetler var; görmüyor musunuz?” (Zâriyât 21) buyurmak sûretiyle, insanın kendi dünyasını keşfe çıkmasına dikkat çeker. Bu âyette ifade edilen mânâ çerçevesine tedebbür ve tefekkürle yaklaşacak olursak diyebiliriz ki: Evet bir değil birçok âyetler var. İlâhî azamet ve kudret akışlarını sezebileceğiniz, kendinizin ne olup ne olmadığını görebileceğiniz sayısız âyetler var. Sizde bir mucize tesiri icrâ edecek nitelikte nihâyetsiz harikulade işâretler var. Ve siz esasen bu âyetleri keşfedebilecek fıtrattasınız. Bu istidat ve kabiliyete sahipsiniz. Ancak bu âyetleri görmek için kalpleriniz âmâ olmamalıdır. Zira esas körlük, baş gözünün körlüğü değil, göğüslerde bulunan kalplerin körlüğüdür. Baş gözü, kalp gözüne ancak bir gözlük olabilir. Bununla göklerde ve yerde Rabbin âyetlerini görüp anlamanız mümkündür; ancak kendi içinizdeki âyetleri görebilmek için basiret denilen gönül gözünüzün açık olması gerekir. Aksi halde iç dünyanızdaki yıldızları ve güneşleri müşâhede etmenizin imkânı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini unutan insan, daha çok başka şeylerin peşinde bir ömrü hebâ eder ve pek tabii olarak kendini de hebâ eder. Âriflerin ve hikmet ehli pek çok tefekkür erbâbının ifâde edegeldikleri: “Kendini tanıyan Rabbini tanır” gerçeği, insanlık tarihi kadar kadîm bir düsturdur. İnsanlığın en üstün mürebbileri olan Peygamberler ve mürşidler, insanoğlunun gözünü ve gönlünü öncelikle kendini keşfe doğru çevirmesini istemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarının ayıp ve kusurlarını keşfetme arayışı, Allah ve Rasülü nezdinde son derece çirkin ve hatta aşağılık bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilmiştir. Keşfetme bir tarafa, ortaya çıkan ayıp ve kusurların örtülmesi istenmiştir. Nitekim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter. ” buyrulmuştur. (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine buyrulmuştur ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müslümanların ayıplarının, gizli durumlarının peşine düşer, araştırmaya kalkışırsan, onların ahlâkını bozarsın veya onları buna zorlamış olursun. “ (Ebû Dâvûd, Edeb 37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi eksik ve kusurlarını gören kimse, onları telafi yoluna gideceğinden kendi kalitesini artırmış olacaktır. Kendini gören kul, nefsinin kendisine neler fısıldadığını iyi bildiği için kendi kendini aldatmaz. Başkalarının kusurları üzerinden pirim yapmak yerine, kendi eksikliklerini gidermek ve güzelliklerine güzellik katmak suretiyle Rabbi katında izzet ve şerefini artırır. Bu durum kalbî uyanıklığın ve gerçek zeki ve akıllı olmanın da bir nişânıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimize doğru seyahat edip orada karşılaşacağımız, kibir, hased, cimrilik, baş olma sevdası, kendini beğenme gibi zehirli şahsiyet virüslerini keşfedip temizlemek, insanların ayıplarına muttali olup onlara karşı sü-i zannımızı artıracak keşif halinden daha üstündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Gazâlî gibi âlim ve ârifler, insanın kendi başına kendisini keşfetmesinin çoğu zaman mümkün olamayacağını ifade etmişler ve Rabbânî âlimlerin, Kâmil mürşidlerin ve sâdık dostların bu konuda büyük bir yardımcı olduğunu beyan etmişlerdir. Bu itibarla nefse, kalbe ve rûhâ ait hastalıkların ve bunların tezkiye ve tedâvî yollarının hâzık tabipler eliyle olacağı gerçeği ihmâl edilmemeli, âleme nizam verirken kendimiz unutulmamalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4965715817790510003?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/4965715817790510003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=4965715817790510003' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4965715817790510003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4965715817790510003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/kendini.html' title='KENDİNİ Egitmek'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7956536995082174648</id><published>2009-11-07T13:31:00.001-08:00</published><updated>2009-11-07T13:31:56.566-08:00</updated><title type='text'>İBADET EĞİTİMİ...İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK</title><content type='html'>........İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK&lt;br /&gt;Mü’minin ibâdet hayatını Hak katında kıymetli kılan; onun yapıp bitirilecek sınırlı bir vazife gibi değil, ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcu olarak görülüp dâimî bir şekilde edâ edilmesidir.&lt;br /&gt;Nitekim Cenâb-ı Hak, cennet nîmetleri ikrâm edeceğini müjdelediği kullarının vasıfları arasında şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;“Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)&lt;br /&gt;“Onlar ki namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)&lt;br /&gt;İbâdetlerdeki devamlılık o kadar mühimdir ki, Efendimiz r bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:&lt;br /&gt;“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 18)&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe vâlidemiz de:&lt;br /&gt;“Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…”[4]&lt;/a&gt; buyurarak Efendimiz’in başladığı bir ibâdeti sürekli yaptığını, onu hiçbir zaman terk etmediğini bildirmiştir.&lt;br /&gt;Az da olsa devamlı ibâdet etmek, ilk bakışta basit ve yetersizmiş gibi görünse de, ona sabır ve istikrâr ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. Zira düşünmek lâzımdır ki, deryâları deryâ yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike ummân olur.&lt;br /&gt;Bu itibarla sadece mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde imkân varken ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.&lt;br /&gt;Fakat kul, ömrü boyunca ibâdet coşkusu içinde yaşayıp elinden geldiğince gayretli olursa, bu hâl, onun kalbindeki ibâdet niyetinin kararlılığı ve sonsuzluğu mânâsına geldiğinden, Cenâb-ı Hak da ona ebedî bir mükâfât lutfedecektir. Hattâ kul, elinde olmayan sebeplerle nâfile ibâdetlerini edâ edemediğinde bile, Cenâb-ı Hak kulunun gönlündeki kulluk arzusu ve niyeti hürmetine, o ibâdeti edâ etmiş gibi mükâfat verecektir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ&lt;br /&gt;“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)&lt;br /&gt;Müfessirler bu âyet hakkında; kulun bedeni amel işleyemez olduğunda, hattâ vefat ettikten sonra bile onun ecri; niyetindeki samimiyet ve sıhhatli zamanlarda gösterdiği gayret nisbetinde sonsuza kadar devam eder, demişlerdir.&lt;br /&gt;Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:&lt;br /&gt;“Bir kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması sebebiyle, yapageldiği nâfile ibâdetlerini îfâ edemezse, ona evinde sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)&lt;br /&gt;Bu sebeple sıhhat, fırsat ve imkân varken ibâdet ve sâlih amelleri îtiyad hâline getirip istikrarlı bir şekilde edâ etmeyi bir ganîmet bilmelidir.&lt;br /&gt;Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de ibâdetlere dâir emirler de, istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Yani ilâhî emirler, ibâdetlerin belirli bir zamanla sınırlandırılmayıp bütün bir ömür boyunca ifâ edilmesi gerektiğini beyân etmektedir.&lt;br /&gt;Ayrıca ibâdetlere karşı insana dâimâ gevşeklik ve tembellik veren şeytanı taşlamaya dâir ilâhî emir de istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Buna göre mü’min, her vesîleyle istiâze duâsını yaparak, yâni; أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ : “İlâhî rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allâh’a sığınırım.” diyerek ve amel-i sâlihlere, güzel ahlâka, ibâdet ve tâatlere rağbet ve gayret ederek dâimâ şeytanı taşlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7956536995082174648?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7956536995082174648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7956536995082174648' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7956536995082174648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7956536995082174648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/ibadet-egitimiibadetin-kabulunun-delili.html' title='İBADET EĞİTİMİ...İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5712769223240983169</id><published>2009-11-07T13:26:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T13:29:03.470-08:00</updated><title type='text'>Tasavvuf</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Nakşîlikteki vukuf-i adedî, zikri belli sayıda yapmak manasına mı gelir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Nakşîliğin önemli esaslarından biri olan Vukuf-i adedî, zikirde mürşidin tespit ettiği sayıya dikkat etmek, ölçüyü korumak, usule uymak, gerçek hedefe yönelmek ve böylece kalbi uyandırıp, Allah Teâlâ ile huzura ulaşmak manasına gelir. Zikir esnasında Hakk’ın farkında olmayı, zikri belli bir disiplin içinde yerine getirmeyi ifade eder. Yani salik zikir ve evrat konusunda tutarlı olmalı, kendine verilen virdi keyfince bazı günler az bazı günler çok yapmak yerine kendine verilen sayıya riayet etmelidir. Tasavvufi derslerde asıl olan manevi vazifeyi, tarif edilen zamanda ve sayıda yerine getirmektir. Bu tür sayı ile sınırlı zikirlerin sünnette de örnekleri vardır. Peygamber Efendimiz bize genel manada zikir çekmemizi tavsiye etmekle birlikte, belli zamanlarda sayı ile sınırlı zikirleri de sünnet kılmıştır. Mesela, namazlardan sonra otuz üçer kere yapılan “Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber” tesbihatları buna örnektir.&lt;br /&gt;Nakşîlik, insan hayatını disiplin altına almayı ve dinî veya dünyevî her işi, kişinin farkında olarak yapmasını sağlamayı hedefler. Bu sebeple Vukuf-u Adedî, mücerret sayı saymak değil; sayı çerçevesinde kalbî zikri derinleştirmektir . Hoca Alâeddin Attar Hazretleri:&lt;br /&gt;“Gayemiz, kemiyette çok zikir değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani şuurlu, huzurlu ve düzenli bir zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.” der. Disipline edilmemiş manevi hayatın yarardan çok zarar getireceği açıktır. Bu sebeple sufiler ‘vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir’, amaca ulaşamayışımız usule uygun hareket etmeyişimizdendir, derler.&lt;br /&gt;Burada başka bir mesele, Vukûf-i adedî anlayışının, günlük vird dışında salikin hiçbir zikir çekmeyeceği şeklinde bir manasının olmamasıdır. Salik günlük manevi evradını yaptıktan sonraki vakitlerinde elinden geldiğince zikirle meşgul olabilir, bu vakitlerde belli bir sayı yoktur, istediği kadar zikirle iştigal edilebilir. Zaten tarikatların asıl amacı insanın zikr-i daim seviyesine ulaşması, her anını Hakk Teala ile beraber ihsan şuurunda yaşamasıdır. Önemli olan günlük virdi yerli yerince yerine getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Bazı tarikatların salikleri “Bizim ihvana ahirette azap dokunmayacak veya kıyamette şeyhimiz bizi cehennemden kurtaracak” gibi inançlara sahiptirler, bunlar ne ölçüde doğrudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bazı salikler kendi tarikatlarını yüceltmek veya nefislerinin işlediği hataları meşrulaştırmak için “falanca şeyhi gören veya ona tabi olana ateş dokunmaz” gibi iddialarda bulunurlar. Bu tür görüşleri islamî açıdan savunmak mümkün değildir ve bu iddialar ancak şeytanın aldatmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) öz kızı Fatıma (r.a) için “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ben sana Allah katında bir fayda veremem, sen Allah’tan canını satın almaya bak” demiştir. Yine cennette kendine komşu olma hususunda ısrarcı olan bir sahabesine “Sen de çok secde ederek bu konuda bana yardım et.” buyurmuştur. Yani Hz. Peygamber (s.a.v) bile kimseye amel işlemeden meccanen bir kurtuluş vaat etmemiştir.&lt;br /&gt;Ne var ki bu tür sözler tamamen de manasız değildir, eğer salik kâmil bir mürşide tabi olur ve onun İslâm’ın ölçülerini hatırlatan tavsiyelerini yerine getirirse bu durumda ona ateş dokunmaz. Daha doğrusu salik kendini cehenneme attıracak bir amel yapamaz hale gelir. Çoğunlukla müşahede edilir ki kâmil bir mürşide bağlanan ve günahlarında ısrarcı olmayan müminler de kendilerini koruma hassasiyeti içinde olmuşlardır. Ayrıca bu sahada bazı sufilerin iddiaları ise Allah Teala hakkında bir hüsn-i zan kabilinden kabul edilmelidir. Yoksa salikin hiçbir amel işlemeden bir manevi yola intisap ederek bununla övünmesi, hatta bundan cesaret alarak günahları işleme konusunda cesur olması tamamen nefsin aldatmacasından ibarettir. Maalesef bu tür boş iddialar sadece tarikatlar arasında değil, bazı cemaatler, siyasî partiler veya itikadî mezhepler arasında da görülebilmektedir. Allah Teala böyle boş iddialarda bulunan beni İsrail kavmini şöyle yalanlar: “İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 2:80-81) bu ayet-i kerime her ne kadar beni İsrail hakkında nazil olmuş ise de, mana itibariyle şüphesiz hepimizi içine alır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Risale-i nur sohbetlerine düzenli olarak devam eden biriyim. Böyle iken bir tarikata intisap etmem doğru mudur?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İnsanın farklı manevi kaynaklardan beslenmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Zira farklı cemaatler ayrı birer din olmayıp sadece İslam’ın iyi yaşanmasına zemin hazırlayan birlikteliklerdir. Ayrıca Rasale-i Nur talebeliği ve tasavvuf farklı sahalarda hizmet vermekte olup, her birinin kendine mahsus güzellikleri vardır. Bir salikin nasıl ki Risale-i Nur külliyatını okuması faydalı ise, aynı şekilde bu tür eserleri okuyan insanların da manevi ders alması o kadar faydalıdır.&lt;br /&gt;Bazı çevrelerde sıkça kullanılan “Zamanımız tarikat zamanı değil” sözünü, sadece ferdi kemalatla uğraşmanın yeterli olmadığı şeklinde anlamak gerekir. İslam bütün insanlığa gelmiş bir din olup sadece kendimizi kurtarmaya çalışmak manasına bir tasavvuf anlayışı makbul değildir. Sufilerin ferdi kemalatı öncelemeleri, sosyal görevlerini ihmal etmek için değil onları daha iyi yerine getirmek içindir. Zira belli bir olgunluğa erişmeyen insanlar İslam’a hizmet ederken faydadan çok zarar da getirebilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Rabıta bir ibadet midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rabıta bir ibadet değildir, insanın gönlünü havatır ve duygulardan temizlemek ve onu huzuru kalp ile ibadete hazırlamak için Nakşilerin geliştirdiği bir metottur, vesiledir. Aslında rabıtaya duyulan ihtiyaç aklın yapısı ile yakından ilgilidir. Nasıl ki kalb hiçbir zaman kan pompalamaktan geri kalmaz, aynı şekilde akıl da hiçbir vakit düşünmeden edemez. İnsan lüzumlu lüzumsuz her tür konuyu düşünür durur ve bundan dolayı da dikkatini uzun süre bir yerde toparlayamaz. Nakşilik bu dağınıklığa engel olmak ve onu kontrol altında tutabilmek için sâlikin kâmil bir şahsa rabıta yapmasını tavsiye etmiştir. Böylece süfli arzu ve eşyaya olan tabii rabıta, ulvî konulara transfer edilmek istenmiştir. Rabıtanın mahiyeti ise daha sonraki sayılarda ele alınacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5712769223240983169?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5712769223240983169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5712769223240983169' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5712769223240983169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5712769223240983169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/11/tasavvuf.html' title='Tasavvuf'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7145399274746002301</id><published>2009-09-12T08:41:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T08:42:05.230-07:00</updated><title type='text'>Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Aklansın.. Ölümün kara düşleri,&lt;br /&gt;Korkuları, umutlara döndürsün.&lt;br /&gt;Rahmetinle, her damlası&lt;br /&gt;Cehennemler söndürsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Cennetler berâtı inci damlalar,&lt;br /&gt;Secdelerde seller gibi çağlasın.&lt;br /&gt;Etrafımda haşre kadar melekler,&lt;br /&gt;Sevinçlerle ağlasın...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Eritsin.. Buzlarını gafletin,&lt;br /&gt;Gönül ufukları, nûra bürünsün.&lt;br /&gt;Açılsın da cehlin kara perdesi,&lt;br /&gt;Gerçek görünsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ’dan,&lt;br /&gt;Hidâyet selleri, sineme dolsun.&lt;br /&gt;Her damlası Mahşer Günü&lt;br /&gt;Şâhidim olsun...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Esmâ’ndaki ‘Doksandokuz’ aşkına,&lt;br /&gt;Semâlardan gufranını indirsin.&lt;br /&gt;Hesap günü, titreşirken Mîzan’da,&lt;br /&gt;Hicâbımı dindirsin...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,&lt;br /&gt;Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.&lt;br /&gt;Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı&lt;br /&gt;Bir lâhzada açılsın...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;&lt;br /&gt;Sabahı beklerken, berzâh gecesi,&lt;br /&gt;Selâm sellerine dönsün köpürsün.&lt;br /&gt;Kabir toprağımdan, Mahşere kadar,&lt;br /&gt;Azap kirlerini silsin süpürsün...&lt;br /&gt;Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî&lt;br /&gt;Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,&lt;br /&gt;Bütün zerrelerim, Kur’ân’la dolsun.&lt;br /&gt;Ve Mahşer’de, şu tövbekâr bedenim,&lt;br /&gt;Şehitlerle haşrolsun...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7145399274746002301?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7145399274746002301/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7145399274746002301' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7145399274746002301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7145399274746002301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/oyle-bir-gozyas-ver-ki-ya-rabbi.html' title='Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6013992003277706951</id><published>2009-09-12T08:38:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T08:39:14.813-07:00</updated><title type='text'>Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Hak ile beraberlik için ağyârdan/masivâdan kurtulacağın ânı gözetlemek, beyhûde bir bekleyiştir. Bu hal, hakikatte seni yâr ile beraberlikten alıkoyan gizli bir tuzaktır. Sen sen ol da, O seni nerede ve hangi halde bulunduruyorsa, orada O’nunla olmanın hazzına var ve hâline bürün!” &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-&lt;br /&gt;Şu kesret âleminde, meşgaleler anaforunda, bir o yana, bir bu yana savrula savrula, ayakta durmaya çalışan bir insan, esasen ne acınacak bir haldedir! Her şeye bir ilmek atarak, örümcek misali kendi etrafında bir ağ ören ve sonra da bu esaretini görmeyip, kendini güvende hisseden bir kimse, ince düşünülürse ne şaşkın bir varlıktır! Hak’tan gayri var zannedilen dayanak ve dostlukların gerçekte bir sığınak ve barınak olamayacağını Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurur:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Allah dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu; ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.” &lt;/strong&gt;(Ankebût Sûresi, 41)&lt;br /&gt;Gaflet, hakikatten habersiz yaşamaktır. Gafletin devamlılığı akıl, idrak ve basiretin kapanması ve insanın şu âlemde körebe oyunu misali bir hayat sürmeye mahkûm olmasıdır. Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle:&lt;br /&gt;Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,&lt;br /&gt;Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum&lt;br /&gt;Gafleti doğuran ve çoğaltan unsur, genel anlamda “Allah dışındaki her şey” diye ifade edilen “mâsivâ” ise de, özel anlamda meşgalelerimizdir.&lt;br /&gt;Evlâd ü ıyâl kaygısı, mal-mülk sevdâsı, maişet derdi, oyun-eğlence tutkusu, dost ve arkadaş ilgisi gibi daha nice meşguliyetler vardır ki, insanı çoğu zaman Hak’tan gafil kılar. İbn Atâullah işte tam bu hususa dikkat çekerek, bu meşgalelerden bir gün kurtulup da Hakk’a döneceğini düşünen insanın, gerçekte kendini aldattığına işaretle: “Bu bekleyiş beyhûde bir bekleyiştir. Sen sen ol da, içinde bulunduğun her hal ve durumda Yâr-i hakiki olan Mevlâ ile olmanın yolunu bul” tavsiyesinde bulunur. Zira hayat devam ettikçe meşgale bitmeyecektir. Yarın diyen de kaybedecektir.&lt;br /&gt;Rabbimiz kulunun kendinden kopmaması gerektiğini her fırsatta vurgular. Nimetler, musibetler, zinetler, ihtiyaçlar hiçbir zaman Hakk’a perde değil, tam aksine O’nunla beraberliğe hem birer vesile, hem de sebep olmalıdır. Şu âyetler tam da bu konulara dikkat çekmektedir:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı” (Tekâsür Sûresi, 1)&lt;br /&gt;“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın! Her kim öyle yaparsa, İşte onlar, hüsrana düşenlerdir.” (Münâfikûn Sûresi, 9)&lt;br /&gt;“Öyle erler vardır ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 37)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mü’minin etrafında döndüğü odak nokta, mal-mülk değildir, evlâd-ü ıyâl değildir, zevk u safâ  değildir; fakat mü’min bu meşgalelerden kopuk da değildir. Esas olan şudur: Mü’min insan, Allah’a bağlılığı ana merkez kabul etmiş ve her şeyi de O’na göre konumlandırmış kişidir. Allah’tan kopunca savrulacağının farkındadır. Zihin dünyasının karmaşıklığı, duyguların anaforu, ilgi ve ilişkilerin rastgeleliği, gönül dünyamızda Allah’a bağlılığın merkez ilgi odağımız haline getirilemeyişindendir.&lt;br /&gt;Kâmil bir kulluk için meşgalelerden kaçmak gerekmiyor, onları askıya almak da gerekmiyor. Hayatın içinde, ama Mevlâ’dan kopmadan ve hatta tüm varlık ve hâdiseleri O’nunla beraberliğe bir vesile kılarak, Hakk’a kurbiyetin manevî lezzetini tadabilmenin yolunu bulmalıdır. Zira Yâr’ı ağyârsız aramak, dikensiz gül aramak gibidir, denilmiştir.&lt;br /&gt;Hayat takvimimizin son yaprağını bilmiyoruz. Gündüzün vazifesini geceye, gecenin sorumluluğunu gündüze ertelemek, bir aldanış ve gaflet işaretidir. Sehl bin Abdullah el-Tüsterî’ye sordular:&lt;br /&gt;“-Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur yüzü görür?” Buyurdular ki:&lt;br /&gt;“-İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”&lt;br /&gt;Darlıkta ve bollukta, sıhhatta ve hastalıkta, hulasa her halde Mevlâ’ya yönelebilmek ve kazançlı çıkmak mümkündür. Hangi hal, hamd ve şükür istiyor, hangi durum sabrı, tevekkül ve rızayı gerektiriyor basiretle keşfedebilmelidir. Günaha düşülünce istiğfara yönelmeli, musibete düçar olunca, dua ve sabra sarılmalı, her bir nimet için de şükür duygularımızı Rabb’e sunabilmelidir. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ”&lt;/em&gt; (Müslim, Zühd 64)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hülâsa, ağyârla meşguliyetimiz bizi Yâr’dan koparmamalıdır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6013992003277706951?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/6013992003277706951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=6013992003277706951' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6013992003277706951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6013992003277706951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/agyar-derdiyle-yardan-uzak-kalmak.html' title='Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5197031347007404159</id><published>2009-09-12T08:34:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T08:35:43.512-07:00</updated><title type='text'>TEVBE</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tövbe (=Tevbe):&lt;/strong&gt; Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kabahatinden, kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmek ve vicdanında meydana gelen çirkinliğinden dolayı terk etmek anlamına gelir.1 Tövbe, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması ve kişinin kendisini yenilemesidir. Bu anlamda tövbe, Allah’ın gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınma demektir.&lt;br /&gt;Tövbe, Hz. Adem’le başlamış, nefis ve şeytana karşı kulluğun bir göstergesi olarak kıyamete kadar da devam edecektir.&lt;br /&gt;Nasûh kelimesi ise sözlükte “en halis, en safi ve en içten” anlamına gelir. Ayrıca bu kelime yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran manasını da içine almaktadır. Şu halde tövbe-i nasûh, hüsn-i niyet ve hulus-i kalb ile ciddi ve yürekten tövbede bulunmak demektir.&lt;br /&gt;Ayrıca tövbe-i nasûh başkalarına nasihat ediyor gibi güzel örnek olmak anlamlarını da taşımaktadır. Nitekim kul, günah ile kirlenirken, tövbe ile temizlenebilmektedir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ey İman edenler! Tövbe-i nasûh, ile Allah’a tövbe edin (dönün)”2&lt;/strong&gt; buyurmaktadır.&lt;br /&gt;Her insan mutlaka hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı ise hemen tövbeye koşanlardır.3&lt;br /&gt;Tövbe, şeytanın insan üzerindeki hakimiyetinin sona ermesini ve insanın hakiki hürriyetine kavuşmasını ifade eder. Günah, nefsin ve şeytanın insanı aldatması, tövbe ise, iradenin azgın nefse ve şeytana tokat vurmasıdır. Tövbe, insanda günahların meydana getirdiği yaraların iyileştirilmesi gayretinin göstergesi olup, sadece kanı durdurmaya yönelik geçici bir pansuman olmamalıdır. Bilakis tövbe, insanın içiyle beraber dışının da temizlenmesi ve onarılması demektir. O halde tövbe, hastalıktan ta&amp;shy;ma&amp;shy;men kur&amp;shy;tul&amp;shy;maya ve ya&amp;shy;ra&amp;shy;nın hiç izi kal&amp;shy;ma&amp;shy;yacak şekilde kö&amp;shy;kü&amp;shy;nü kurutmaya yö&amp;shy;ne&amp;shy;lik sürekli bir tedavi şeklidir.&lt;br /&gt;Peygamberimizin (s.a.v) &lt;strong&gt;günde yetmiş veya yüz defa tövbe ve istiğfar etmesi4&lt;/strong&gt; ümmetine töv&amp;shy;be&amp;shy;deki hikmeti ve istiğfarın sürekliliğini göstermektedir.&lt;br /&gt;Nefsi emmâre, insanın şerre karşı meyillerini ha&amp;shy;re&amp;shy;ke&amp;shy;te geçirerek, günahı cazip ve masum göstermeye çalışır. Fakat akıllı ve iradesi kuvvetli bir insan bu aldatma ve tuzaklara düşmez. Şerre karşı meyillerin kesilmesi ise ancak tövbe ve devamlı istiğfarla mümkündür.&lt;br /&gt;Bazı günahlar vardır ki, kolumuza dökülen bir bardak kaynar suya benzer. Bazı günahlar kolumuzun kırılması, bazıları ayağımızın kopması, bazıları da kalbimize giden damarların tıkanmasına benzer. Böyle durumlarda yaranın küçüklüğüne bakılmadan hemen müdahale edildiği gibi, günahların arkasından da hemen samimi bir şekilde tövbe yapılmalıdır. Zira tövbe edilmeyen günahlar, tedavi edilmeyen hastalıklara benzemektedir. Nitekim tedavi edilmeyen hastalıklar kalıcı izler bırakır ve bir süre sonra insanın ruhunu sararak, kanser gibi amansız ve çaresiz hale gelebilir. Şu halde küçük de olsa günahlar hafife alınmamalıdır. Bir rivayette “Tövbe edilen hiçbir günahın büyük kalmadığı, ısrarla işlenen hiçbir günahın da küçük olmadığı”5 haber verilmektedir. Günahı imtihan olarak veren Cenab-ı Hak, tövbe imkanını da ihsan ederek, kullarına rahmetinin genişliğini göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.v) de “Günahından tövbe eden, günahsız (günah işlememiş) gibidir”6 buyurarak, Cenab-ı Hakkın engin rahmetine işaret etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Ragıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 83. 2) Tahrim 66/8. 3) Bkz. Tirmizi, Kıyame, 49. 4) İbn Mace, Edeb, 57. 5) Aclunî, Keşfü’-Hafa, II, 508. 6) İbn Mace, Zühd, 31.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5197031347007404159?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5197031347007404159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5197031347007404159' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5197031347007404159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5197031347007404159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/tevbe.html' title='TEVBE'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7121091649518392682</id><published>2009-09-12T08:26:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T08:30:44.432-07:00</updated><title type='text'>Uykuyu Ne Yapmalı?&lt;/</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Uykuyu Ne Yapmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Kitap ve sünnete uyarak kurtuluş mümkün değil mi ki tarikatlara ihtiyaç oluyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İslam tasavvufunun gerçek amacı kitap ve sünneti gerçek manada, can u gönülden yaşamak ve bu yolda nefsimizin tuzaklarını etkisiz hala getirebilmektir. Bu sebeple sufi için seyr-i süluk esnasında üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli mevzu kitap ve sünnetin ahkamı; yani dinin emir ve yasaklarıdır. Başka bir deyişle, tarikat şeriatın hizmetindedir, onun vazifesi şeriatın eksiksiz yerine getirilmesine yardımcı olmaktır.  &lt;br /&gt;Şüphesiz ki bir insan Kitap ve Sünneti kendi başına yaşayabiliyorsa onun için tarikata ihtiyaç yoktur, bu insanlara illa da senin kurtuluşun tasavvuftadır demek doğru değildir. Başka bir deyişle tarikat bir araçtır, amaç değildir, hedefe başka bir yolla ulaşabilen insana illa o metodu bırak buraya gel demek doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Kitap ve Sünnetin yaşanmasında ciddi bir eğitim gerektiği de açıktır. Pek çok insan en basit konuda bile nefsinin iğvasından kurtulamamakta, vazifelerini ihmal etmektedir. Zekâtın en ince ayrıntılarını bildiği halde zekât veremeyen Müslümanlar, gıybetten ve haram işlemekten kendini alamayan ilim sahiplerinin sayısı hadislerde de geçtiği üzere hiç te az değildir. Bu sebeple kitap ve sünneti yaşamada zühd ve takva yolu demek olan tasavvufun rolü inkâr edilemez. Geçmişte ve günümüzde yetişen ve kitap ve sünneti en ince detaylarına kadar dikkatle yerine getiren Allah dostları hep bu ocaklardan yetişmiştir. Bu sebeple kitap ve sünneti tasavvuftan birbirinden ayrıymış gibi görmek yanlış bir tutumdur. Bu ikisinin olmadığı bir yerde tasavvuftan da bahsedilemez. Tasavvufa duyulan ihtiyaç sadece bunların daha kolayca yaşanmasından ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Mürid dersinin değişmesi kemalatına da işaret midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mürid manevi seyrinden daima mürşidini haberdar etmeli, virdini çekerken yaşadığı tecrübeleri mürşidi ile paylaşmalıdır. Bu konuda hatırlanması gereken başka bir mesele de bazı sufilerin ders değişme ve geçme hususuna fazlaca önem verirken, tarikatın esas amacı olan Allah’ın sevdiği güzel ahlaklı bir kul olma mevzusunu ihmal etmeleridir. Öyle ki bu kimseler ders geçmeyi tek amaç haline getirerek, manevi terbiyenin amaçladığı pek çok güzel hasleti göz ardı ederler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi terbiyede aslolan ders değiştirmekten çok halimizi güzelleştirmek, yani kötü hal ve ahlakı, güzel hal ve ahlak ile değiştirmektir. Eğer çekilen virdler bir insanın manevi gelişimine takviye, ahlakının güzelleşmesine vesile olamıyorsa, salik hakiki manada ilerleyememiştir. Dersi değiştikçe salikin şefkati, cömertliği, hizmeti, diğerkâmlığı ve ibadete şevki de artmalıdır. Meseleyi sadece vird ve ders değiştirmek olarak görmek tasavvufun ruhuna uygun düşmez. Salik derslerini vaktinde ve dikkatlice ifa ederken, bunların içinde derc edilmiş olan ahlaki kemalatı da elde etmeye çalışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Manevi virdimi yerine getirirken kısa bir süre sonra çok uykum geliyor, ne yapmalıyım?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Maneviyat büyükleri seher vakti derslerine hazırlığın gündüzden başlamasını tavsiye etmektedirler. Buna göre gün boyu her türlü yanlış işten kaçınılmalı, yemekler fazla ağır yenmemelidir. Yatsı namazını edadan sonra herkes kendi durumuna göre uykusunu tam alabileceği bir vakitte istirahate çekilmelidir. Geç bir vakitte yatılınca, insanın seher vakti ibadete kalkabilmesi son derece güç olacaktır. Bunlara rağmen hala manevi dersler yerine getirilirken uyku basarsa abdest tazelemek, evde biraz dolaşmak, odayı aydınlatmak gibi uygulamalarla uyku giderilmeye çalışılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Bir Müslüman bir manevi yola girmeden kendi kendine zikir çekebilir mi? Zikir telkini ancak bu işle görevlendirilmiş kimselerden mi alınır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz ki Kur’an ve Sünnette tavsiye edilen her tür zikri çekmek son derece faydalıdır ve zikredene büyük ecirler kazandırır. Bu zikirler kimsenin tekelinde değildir. Hatta bir insanın ayağı taşa takılsa da Allah dese bundan da ecir alır. Bununla birlikte ibadetten sevap almak ile ona devam neticesinde manen gelişmek arasında çok fark vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir misalle konuyu açmak gerekirse bugün bin çeşit diyet listesi ortalıkta dolaşmaktadır, şüphesiz bunların pek çoğu sağlığa faydalı şeylerdir ama bunların kime ne oranda faydalı olacağına ancak doktor karar verebilir. Bundan dolayı zikir telkinini, belirli manevi mertebelerden geçmiş maneviyat rehberlerinin vazifelendirdiği birinden almak insanın manevi gelişimi açısından elzemdir. Aslında bu kural sadece maneviyat sahasında değil, maddi sahada da değişmez. Bugün pek çok insan sokaklarda futbol oynamaktadır ama bu konuda en iyi olanlar ciddi bir futbol kulübüne girip, usta futbolcuların gözetiminde eğitim alanlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda başka bir tehlike de zikirleri tek başına çeken kimselerin bazı yanlışlıklara düşebilmesidir. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikrin çeşidini seçerken yanılabilir veya uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir,  şeytan müdahale ederek zikir edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir. Bu sebeple gerçekten manevi bir gelişim arzu edenler işi ehlinden almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: İnsan kendi başına nefs-i mutmainne mertebesine ulaşabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu tür yüce makamlara ulaşanlar ya bir peygamber ya bir âlim gibi illa bir rehber vasıtası ile bunu başarmıştır. Gerçekten insan ruhu gelgitleri ve fırtınaları çok şiddetli olan ve hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir varlıktır. İnsan yabancısı olduğu bir şehirde bile rehber olmadan yolunu bulamaz iken, ruh âleminde böyle başıboş gitmek ne kadar doğru olur. Bu sebeple insan ciddi bir manevi terbiyeye girmeden bu tür yüce makamları -Allah’ın özel ihsanları hariç- elde edemez.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7121091649518392682?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7121091649518392682/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7121091649518392682' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7121091649518392682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7121091649518392682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/09/eg-cevaplar.html' title='Uykuyu Ne Yapmalı?&lt;/'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7334864192180727786</id><published>2009-08-14T11:18:00.000-07:00</published><updated>2009-08-14T11:20:01.885-07:00</updated><title type='text'>Hayatın Her Alanını İslâm İle Dokumak</title><content type='html'>........&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hayatın Her Alanını İslâm İle Dokumak&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kaynağını vahiyden alan ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvveti ile şekillenen İslâm Medeniyeti, bütün bir insanlığı aydınlatmış, ihyâ etmiştir. Bu zengin medeniyetten gıdasını alarak beslenen Ebû Hanîfeler, Ali Kuşçular, İbn-i Sînâlar, Pîrî Reisler, Fâtih Sultan Mehmetler ise, insanlığa güzel hizmetlerde bulunmuş, tarihte silinmez izler bırakmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeniyetimizin ve bu önderlerimizin başarılarının temelinde iki kıstas vardır. Bu iki kıstas, kıymet ve orjinalliğinden hiçbir şey kaybetmeden dâima canlı ve taze kalmış ve her yüzyılda insanlara ışık ve rehber olmuştur. Bunlar, Âlemlerin Rabbi’nin inzâl buyurduğu “Kur’ân-ı Kerîm” ve terbiyesini Rabb-i Rahîm’in yaptığı Peygamber Efendimiz’in “Sünnet-i Seniyye”sidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki kaynaktan lâyıkıyla beslenen ecdâdımız, dünyanın dört bir tarafına iyilik, güzellik, adâlet, hak ve hukuk götürmüş; siyahı, beyazı, kölesi, câriyesiyle eşref-i mahlûkât olan insana gereken değeri vermişlerdir. Hatta fethettikleri bölgelerin tarih, kültür, örf ve an’anelerine saygı duyarak iyi ve güzel olanlarını harmanlamış ve köklü medeniyetler oluşturmuşlardır. Bizler, bu kadîm medeniyetlerin mirasçıları ve bu dâhilerin torunlarıyız. Onların açtığı aydınlık çığırların takipçileriyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zengin medeniyetimizi, güçlü kimliğimizi hazmedemeyen ve topraklarımızda yıllardır gözleri olan kadîm hasımlarımız, son yıllarda “modernizm” adı atında; “mutlu hayat, keyifli oyun ve eğlence” projeleri ürettiler. Bunun için öncelikle en kuvvetli silahları olan yazılı ve görüntülü medyayı kullanarak özellikle gençlerimizi asılsız, sahte, renkli boyalarla, boş söz ve oyunlarla oyalamaya/kandırmaya çalışmaktalar. Aynen Mekke’de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mesajının yayılmasını engellemek isteyen müşriklerin yaptığı plan gibi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşrikler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke’de çığ gibi büyüyen İslâm halkasını önleyebilmek için plan üstüne planlar kurarken aralarında söz alan Nâdir bin Hâris şöyle söyler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ey Kureyşliler!.. Bir gerçeği kabul etmeniz gerekir ki; aranızda yaşayan Muhammed en doğru, en dürüst ve emîn kişidir. Sizin dediğiniz gibi bir kâhin, sihirbaz, şâir ve mecnûn değildir. Bunlarla halkın dikkatini ondan kaçıramazsınız. Bakın!.. Ben, size O’nunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim.” der ve sonra da Mekke’den ayrılıp Irak’a gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradan şarkıcı kızlar, masal ve efsânelerle düzenlenmiş eğlence grupları getirir. Bir kimsenin, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etkisi altına girdiğini işittiğinde, şarkıcı kızları şöyle bir tâlimatla ona musallat eder: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−&lt;strong&gt;Onu yedir, içir, şarkınla öyle bir ağırla ki; diğer taraftan kopup seninle hemhal olsun!..”&lt;/strong&gt; (İbn-i Hişâm, c.I, s. 320)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün aynı plan, modernleşmiş bir şekilde televizyon kanallarından, internetten ve sokaklardan yapılmakta!.. Günler öncesinden tatil, deniz, eğlence şölenleri vs. sûretinde çocuklarımızın/gençlerimizin beyinlerine sözlü ve görüntülü olarak empoze edilmekte... Gâye; yıllardır Kur’ân ve Sünnet’ten tâviz vermeden yaşayan Müslümanların evlatlarını dinlerinden, îmânlarından uzaklaştırmak, bu değerleri en azından unutturmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlenme; insânî özelliklerimizden (fıtrattan) kaynaklanan bir istek ve ihtiyaçtır. Beşerî yapının gereği olan hiçbir istek ve ihtiyaç, dinde cevapsız bırakılmamıştır. Fakat bu isteklerin tatmini, sorumsuz ve sınırsızca olmamalıdır. Günlük hayatın çeşitli problemleri karşısında yorulan, bunalan ve sıkılan insanın, meşrûiyet sınırları içerisinde Allâh’ın arzının mavisini (denizini), yeşilini gezmesi, eğlenmesi, dinlenmesi güzeldir. Hatta bunlar Rabbimizin esmasını (isim ve sıfatlarını) tefekkür etmek, tesbih etmek, tahmid etmek bâbında tavsiye de edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de seferlere giderken kur’a yoluyla eşlerinden birisini yanlarına alarak, zaman zaman da ashabıyla sohbet ederek/eğlenerek gitmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz, dünya hayatında meşrû olan her şeyi bize serbest bırakmış, en güzel şekliyle faydalanmamızı istemiştir. Yalnız müslüman; düzenli, disiplinli, sorumlu, Rabbine Peygamberine itaatte kusur etmeden, her dâim etrafına faydalı, hayırlı işler yapan şahsiyetli insan demektir. O, İslâm büyüklerinin öğrettiği ahlâk ve hayâ dairesinin dışına çıkmayan insandır. Onların kanlarıyla ve kalemleriyle kazanıp “Edep yâ hû” diyerek bize bıraktıkları toprakları, ruhlarını incitmeden bekleyen insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere, âlimlerimiz, büyüklerimiz de gezmişler, birbirlerine şaka ve oyunlar yapmışlardır. Medîne’de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i karşılama törenlerinde okunan şarkılar, düğünlerde söylenen şiir ve mersiyeler, bunlara en güzel örnektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bir insanlığa rehber olarak gönderilen Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatı, ibâdet ve tâatlerle dolu olduğu gibi aynı zamanda oyun, şaka ve bilmecelerle de aktiftir, eğlencelidir. Peygamber Efendimiz, tebliğini bazen bir bilmeceyle, bazen bir latifeyle bazen de mersiyelerle yapmıştır. Meselâ bir gün çevresindekilere şöyle bir soru sorar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman’ın bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir?” (Buhârî)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Arapların tanıdıkları ve özelliklerini çok iyi bildikleri hurma ağacını, “müslüman”a benzetmesi, karşılaştırma yapması, insanları muhâkeme yapmaya, aynı zamanda eğlendirmeye yöneliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öğretmek istediği bir konuyu bazen de mîzah yolu ile anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi ihmal etmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün yaşlı bir kadın, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Yâ Rasûlullâh! Cennete girmem için bana duâ eder misiniz?” dediğinde, Peygamber Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez!..” demiş; kadın üzülerek ağlamaklı hâle gelince de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (gülerek): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Üzülme, sen yaşlı olarak değil, bir genç kız olarak cennete gireceksin!..” buyurmuştur. (Buhârî) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in meşrû eğlence faaliyetlerini de men etmediğini, hatta bizzat içinde yer aldığını belirten bir olayı şöyle nakleder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir bayram günüydü. Siyâhîler, mescidde kılınç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Rasûlullah’tan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa O (kendiliğinden) mi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Seyretmek ister misin?” buyurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Tabiî!” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu hâlde durduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ey Erfideoğulları, göreyim sizi (oynayın)!” diyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben usanıncaya kadar böyle devam ettik. Usandığımı fark edince:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Yeter mi?” buyurdular. Ben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Evet!” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Öyleyse haydi git!” buyurdular.” (Buhârî, İydeyn, 2-3) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtevâ ve söz açısından ahlak ve terbiye sınırları içerisinde mersiye ve benzeri müziklerin dinlenilmesine de müsâade etmiştir. Buna en güzel örnek de sahabeden güzel sesiyle coşkulu şarkılar söyleyen Enceşe’dir. &lt;br /&gt; Enceşe, Vedâ Hutbesi dönüşünde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’inhanımlarının bulunduğu develeri sürmektedir. Bir ara develeri heyecanlandırıp hızlandıracak derecede coşkulu şarkı söylemesi karşısında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: &lt;br /&gt; “−Ey Enceşe!.. Şişeler (hanımlar) için yavaş, yavaş... (Aman dikkat zarar görmesinler)!..” (Buhârî, Edeb, 90-95)diyerek meşrû ölçüler içerisindeki mûsikîye de göz yummuştur. &lt;br /&gt; Aynı şekilde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir Kurban Bayramı günü, Hazret-i Âişe’nin yanına girmişti. Ensardan iki kız çocuğunu (veya câriye) def çalarak mersiyeler okur bir hâlde gördü. Bunlara hiçbir şey demeden, sırtı dönük olarak, üstünü de bir örtüyle örtmüş olarak uzandı. &lt;br /&gt; Biraz sonra içeri giren Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-: &lt;br /&gt; “−Bu ne hâl? Allah Rasulü’nün yanında şeytan nâmeleri mi?” diye kızınca, yattığı yerden üstündeki örtüyü atarak doğrulan Allah Rasûlü: &lt;br /&gt; “−Onları bırak!.. Her milletin bir bayramı vardır. Bugün de bizim bayramımızdır.” (Buhârî, 3/151)buyurarak müsaade ettiğini söylemiştir. &lt;br /&gt; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- düğünlerde kadınların kendi aralarında alçak bir sesle def çalarak oyunlar oynamalarına/eğlenmelerine de rızâ göstermiştir. &lt;br /&gt;İbni Mâce bildiriyor ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe, Medineli bir yakınını evlendiriyordu. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Kızı gelin ettiniz mi?” diye sordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Evet.” dediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe; “Hayır!..” deyince, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“−Ensar arasında böyle günlerde eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi: «Size geldik, size geldik. Bize şenlik, size şenlik!»” (İbn-i Mâce, Nikâh, 1900)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu örneklerden anlıyoruz ki; dînimiz; fıtrattan gelen oyun, eğlence isteğini ve insanlara iyilik, güzellik, huzur ve sükûn aşılayan mûsikîyi hiçbir zaman yasaklamamıştır. Bunlar, bizzat Peygamber Efendimiz’in zamanında da yapılmıştır. Yalnız asıl olan; bütün bunların helâl ve meşrû dâireler içerisinde olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tabiî ki eğleneceğiz, ama sırf dünyevî istek ve arzuları tatmin etmek, kendimizi ve diğer insanları sefâhat ve günaha sürüklemek için değil; hayatımızın her ânının bir imtihan ve kazanç vesîlesi olduğu düşüncesiyle, tâat ve tesbih ile...&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7334864192180727786?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7334864192180727786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7334864192180727786' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7334864192180727786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7334864192180727786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/hayatn-her-alann-islam-ile-dokumak.html' title='Hayatın Her Alanını İslâm İle Dokumak'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3768525667962972456</id><published>2009-08-14T11:13:00.000-07:00</published><updated>2009-08-14T11:16:48.148-07:00</updated><title type='text'>KIymetli Genç İnsan!</title><content type='html'>........&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eğlen ama gâfil olma, dinlen ama âtıl olma,&lt;br /&gt;Bir velîye esîr ol gel! Sen sen ol, sende hapsolma! &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sen, büluğ çağına girmekle, çocukluğu da sona ermiş bulunan; Allah katında, yapmaması gerekirken yaptıklarından ve yapması gerekirken yapmadıklarından mes’ûl bulunan bir yetişkinsin. O hâlde öncelikle, sana “daha çocuksun” diyenlere aldırma!.. Zira onların birçoğu seni, “daha çocuksun, namaz kılmana ne gerek var?” diyerek oyalamaya, “ayol daha küçüksün, baş örtmek de nereden çıktı?” diyerek kandırmaya durur. Kimileri de “sen sadece ödevlerini yap, başka bir işe karışma!” diyerek seni, tek taraflı bir eğitimin kurbanı etmeye, tek kanatla uçurmaya kalkışacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzücü olan şu ki; belki de bu kişiler arasında öğretmenlerin, annen ya da baban da bulunacaktır. Hâsılı sana zarar, düşman bildiklerinden değil, bazen en yakınlarından gelebilir. Gözlerini iyi aç ve dikkat et. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etiket sevdâsının kol gezdiği şu devirde, makam, mevkî ve isim yapmak yolunda, Allah rızâsından tâviz vermende bir mahzur olmadığını söyleyenler, iyi bil ki, Allâh’ın “celâl” sıfatını ciddiye almayanlardır. Onlar, “Evladım, günahı onların boynuna!..” demek sûretiyle seni, kulluğunun bir gereği olan “fedâkârlık ve sabır” gibi iki mühim mes’ûliyetinden muaf göstermeye çalışırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana “tâvizin, fedâkârlık olduğunu söyleyenlere karşı” da dikkatli ol! Zira tâviz ile fedâkârlık arasında dağlar kadar fark vardır. Yine de bu koca farkı göremez ve ayırt etmekte zorlanırsan, sana yardımcı olacak bir söz söyleyeyim: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tâviz; dünyevî bazı kazançlara kavuşmana yol açsa da, vicdanında sızıya, rûhunda huzursuzluğa sebep olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fedâkârlık ise, dünyevî bazı kazançlardan mahrum kalmana sebep olsa bile, mânevî bakımdan nice hayra erdiğini hissetmeni sağlar. Vicdanın rahat, rûhun sükûn içinde olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz pek gençsin. Hiç unutma ki, Hak katında ibâdetlerin en sevimlisi, işte, nefsinin bütün kuvvetine rağmen, sabrederek, azmederek devam ettiğin ve edeceğin namazlarındır. Buna bağlı olarak, yapacağın her türlü hayır, ihlâsla olduktan sonra, şüphesiz, nice ecirler kazanmana vesîle olacaktır. O hâlde, hazır gücün-kuvvetin de yerindeyken, davran, durma da hayırlar için koştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her baharın sonrasında, elbet bir kış gelir, unutma. Bir karıncayı dikkatle seyret de, onun kış için yaptığı “hırslı” hazırlıktan ders al. Şu farkla ki: Senin hırsın ve gayretin, hakikî azığı biriktirmek yolunda olsun. Yani sen, “rûhuna gıda olacak dânenin peşine düş”. Böylece kış geldiği, yani bedenine yaşlılık çöktüğü, ölüm iyice yaklaştığı vakit, gönlün Rabbine yakınlaşmış olmanın sevinciyle dolsun da, gurbetten sılaya gidişin, sürûr olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsin ki, ölmenin yaşı yok. O hâlde, ölümün her ân, senin için de gelebileceğini hatırından çıkarma da, programını ona göre yap. Hani, yarın nereye gideceğini, kimlerle görüşeceğini, hangi arkadaşlarınla buluşacağını iyi düşün. Sen, sana cennet yolu olacak kişiye yakın dur. Eğlencen cehenneme değil, cennete yaklaştırsın seni. Eğlen; ama gâfil olma! Dinlen; ama âtıl kalma!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekliğinden bu yana gitmediğin doktor, belki de kalmadı. Dâhiliye, hâriciye, diş doktoru, göz doktoru, ortopedi uzmanı… Ne vakit bir yerinden şikâyet etsen, annen ve baban merhametle kucaklayıp, âcile yetiştirdiler seni. Peki, gönlün ağrıdığında, duyguların, düşüncelerin hastalandığında neler oldu? Eğer böyle zamanlarında herkesi bir âcizlik kapladı da, dertli ve garip bir hâlde ortada kaldıysan, sözümü iyi dinle: Bil ki, böyle durumlarda kapısını çalman gereken kişi “gönül doktoru”dur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, önemine binâen açıklamak istiyorum: Gönül doktorlarına “mürşid-i kâmil” de derler. Onları “gönül câsusları” diye ananlar da vardır. Gönlün dibini-bucağını öyle güzel bilirler, Allâh’ın izniyle, hastalarının hâllerine öyle isâbetle vâkıf olurlar ki, şaşar kalırsın. Sana tavsiyem, eğer hâlâ tutunmadıysan, bir gönül doktorunun eteğine sımsıkı tutunmandır. Kim ki, bir mürşîde esir olur, biiznillâh, hakikî özgürlüğe kavuşur. Zira o gönül mütehassısları, Hak’tan gayrı söylemezler ve onlara tâbî olmak demek, mânen vârisi oldukları Hazret-i Peygamber’e, Hazret-i Peygamber’e tâbî olmak da Hakk’a tâbî olmak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu söylediklerimi, bir cümlede toplayalım: “O’nun nazlısına tâbi ol!..” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“O” kim? Allah -azze ve celle-… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O’nun nazlısı” kim? İşte az önce anlattığım gönül doktoru. Neden nazlı? Allâh’a pek yakın, samimi kuldur ki, ne vakit elini açıp yalvaracak olsa, Allah onun duâsını kabul buyurur. O mübârekler, Hak ile öyle güzel bir yakınlık içindedirler ki, el açtıklarında geri çevrilmez. Yakardıklarında kabul görür. Allah onları sever, onlar Allâh’ı severler. İşte bu cihetten, nazlı kuldur onlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tâbî olmak” ne demek? Yap dediklerini yapmak, kaç dediklerinden kaçmak. İşine gelse de, gelmese de, sana “doğru” görünse de, görünmese de, tâbî olursun. Zira onların, kendi hevâlarından konuşmadığına îmân edersin. Tâbiiyet mühimdir, zira onlar peygamber vârisleridir. Vazifeleri, irşaddır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde sakın, “ben daha bir mürşide talebe olacak kıvamda değilim, daha namazlarım eksik, daha tesettürüm yarım, aman canım, daha yaşım kaç, başım kaç!..” deme. Zaten sen, her eksiğini tamamlamış kâmil bir insan olsan, mürşide ihtiyacın kalmazdı. Eksiklerinden ötürü muhtaçsın. Hastalıklarından ötürü kapısında ve eteğinde olmalısın. Sana, daha erken, diyerek vesvese verecek olan şeytana kanma. Zararın neresinden ki dönersin, oradan itibaren kârdasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaaflarını ve kusurlarını peşin peşin kabul et. Bunlardan ötürü ümitsizliğe düşme de, emân dile. Yakarışında samimiysen, eteğine tutunacağın mürşid-i kâmile teslim ol. Hiç şüphe yok ki, her işinde olduğu gibi, teslimiyetinde de zaafa düşeceksin. Olsun. Doktora, hastasıyla meşguliyet, hastaya da doktorun kapısında “medet medeeet!” diye inlemek yakışır. Bir de şu yakışır ki, doktorun verdiği reçeteye harfiyen uyar, söz tutar. Kafasına göre davranmayıp, ne denildiyse onu yapar. Âh işte, öyle hastaya doktor, canı gibi bakar. Öyle hastanın canına doktor, biiznillâh, gün be gün can katar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşidine yakın ol. Yakınlık, her dakika peşinde dolanmakla, yanında oturmakla değildir. “Asıl yakınlık, söz tutmak ve hizmet etmek iledir.” Hâlini içtenlikle arz et. Hataların için her dem tevbe et ki, en güzel tevbe, dönmemek üzere bir günaha veda etmekle olur. Pişmanlık duya duya, yine aynı hatayı işlemeye devam ediyorsan bile vazgeçme, tevbeye devam et. Böyle olursan, “sevilen, nazı çekilen” olma nîmetine kavuşursun. Nîmet himmettir. Himmet oldukça da nimet bereketlenir. Naz, niyaz ve tevbe, düsturun olsun. Bu dediklerimi sadece yaşarsan anlayabilirsin. O hâlde durma, yaşa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları, af ve merhamete kavuşmak ümidiyle yaşamak, ne de büyük bir nasiptir. Karşına çeşitli imtihanlar çıktığında; yılmadan, nefsine esir olmadan, en güzel tavrı takınmayı başka türlü öğrenmen çok zor. Olgunlaşman, kâmil bir mümin olma yolunda adımlar atman, elini eteğini tuttuğun “kâmil rehber” ile kolaylaşır. Af ve merhamete kavuşman iki şekildedir: Birincisi, af ve merhametle muâmele etmeyi öğrenmen; ikincisi, nice günah ve kusur ile Hakk’ın huzuruna çıktığın vakit, af ve merhametle karşılanman açısından… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, son kez tekrarlayalım: Af ve merhamete kavuşmak istersen, naz, niyaz ve tevbe ile, O’nun nazlısına tâbî ol. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir duâdır. Bu duâyı dilersen, hemen şimdi ezberle. Gönlüne geldikçe söyle. Allah kabul buyursun. Ki, sen sende hapsolmadan, özgürlüğü bulursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının muhâtabı olup olmadığını nasıl anlayacaksın, onu da söyleyeyim: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, eğer kırk yaşında ya da daha küçük yaşta isen, bu yazı sanadır. Zira gençlik genel olarak, on iki-on üç yaşlarında başlar, kırk yaşına kadar sürer. Biraz hamlık, dalgaların çokluğu, arayışlar, yanışlar, yakışlar vardır gençlikte. Seyretme, anlamaya çalışma vardır. Kırk-altmış yaş aralığı “orta yaşlılık” dönemidir ve aktif hizmet yaşıdır. Altmış yaştan sonrası ise yaşlılığın başladığı zamandır ve gençlere, tecrübeleriyle rehber ve danışman olmanın tam sırasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu gruplandırmaya ek olarak şunu da ifade etmemiz gerekir: Taze, heyecanlı, duru insan gençtir. İdealleri, projeleri ve bunları gerçekleştirebileceğine inancı bulunan insan gençtir. Coşkusu, aşkı, umûdu olan insan, gençtir. Gençlik deyince, bizim aklımıza, dinçlik gelir. Gençlik denilince, bizim aklımıza, yirmi bir yaşında İstanbul’u fetheden Fâtih Sultan Mehmed Han gelir. Seksen küsur yaşında surlara dayanan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri gelir. Demek ki, yaşın kaç olursa olsun, şu bahsi geçen genç ruh sende ise, elbet bu yazı sanadır da… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Dünya imtihanının şifrelerini çözebilen, mezara kadar genç kalır. Zira öylesi, neden doğduğunu, nereye gitmekte olduğunu çok iyi bilir de, uyuşmaya, gevşemeye, durmaya hâli kalmaz. Biz diyeceğimizi dedik. Hadi şimdi yolun açık olsun. Allah Teâlâ, kem gözlerin nazarından, bil cümle gençlerle beraber, seni de korusun. Âmin… &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3768525667962972456?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/3768525667962972456/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=3768525667962972456' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3768525667962972456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3768525667962972456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kiymetli-genc-insan.html' title='KIymetli Genç İnsan!'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7269784520357716400</id><published>2009-08-13T11:36:00.000-07:00</published><updated>2009-08-13T11:37:39.405-07:00</updated><title type='text'>İNSAN VE İNSANIN ZAAFLARI...</title><content type='html'>........İnsan, zaafları olan bir varlıktır. Kur’an, şu ayetiyle bu gerçeği bildirir: “İnsan zayıf yaratıldı” (Nisa Sûresi, 28.) Bu zayıflık, daha dünyaya gelir gelmez kendini göstermeye başlar. Diğer canlıların yavruları kısa zamanda hayata uyum sağlayıp, kendi başlarına hayatlarını devam ettirebilecek seviyeye ulaşırlar. İnsan yavrusu ise, bir-iki yılda ancak ayağa kalkar. 15-20 yılda ancak bir kısım fayda ve zararları öğrenir. Ömrü boyunca da, hayat kanunlarını öğrenmeye muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, insan çok hassas bir canlıdır. Ne fazla sıcağa gelebilir, ne fazla soğuğa... Ne açlığa dayanabilir, ne susuzluğa... Bir mikrop onu yere serer. Bir kuyruklu yıldız onu ürkütür. Geçmişi düşünür, üzülür. Geleceği düşünür, endişe eder. Emelleri ebede uzanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de,” beşeri zaaflarımız” vardır. Bu zaaflar, birtakım huy ve karakterlerimizdir. Bunlardan bir kısmını şu şekilde ele alabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Nisyan (Unutkanlık)&lt;/strong&gt;İnsan, nisyana müpteladır. Her insanın hayatında pek çok nisyan örnekleri vardır. İlk insan Hz. Adem de aynı nisyanı yaşamıştır. Ayet bunu şöyle anlatır: “Doğrusu daha önce Adem’den ahid almıştık da, unuttu...” (Taha Sûresi, 115.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Adem’e, yasak ağaca yaklaşmaması emredilmiştir. Şeytanın vesvesesiyle yaklaşır ve o ağaçtan yer. Bunun sonucunda dünyaya gönderilir. (Bakara Sûresi, 35-37.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Adem’in tabiatı aynen Ademoğullarında da vardır. Nisyanın en kötüsü, insanın kendini unutması, ne için yaratıldığını aklına getirmemesidir. Buna, gaflet denir. Cenab-ı Hak, bazı musibetlerle insanı gaflet uykusundan uyandırır. Onu, yaratılış gayesine yöneltir. Fakat pek çok insan yine unutur. Kur’an, bu hali şöyle bildirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsana zarar dokunduğunda gerek yatarken, gerek otururken, gerek ayakta iken bize dua eder durur. Fakat ondan zararı giderdiğimizde, daha önce o zarar için bize dua etmemiş gibi, geçer gider...” &lt;br /&gt;(Yunus Sûresi, 12.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Harislik ve cimrilik &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Beşeri zaaflarımızdan biri de, mala düşkünlüktür. Kur’an, bu hususu şöyle haber verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan helu’ (haris ve cimri) yaratıldı. Kendisine bir zarar dokunduğunda feryadı basar. Bir hayır dokundu mu ( yoksullara) yardım etmez (sıkı sıkı tutar)...” &lt;br /&gt;(Mearic Sûresi, 19-21)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altını ister...” (Müslim, Zekat, 117.) hadisi, bu beşeri zaafımıza dikkat çeker. Bebeklerde bile aynı tabiatı görmek mümkündür. Onun elindekini almak çok zordur, ama sizin verdiğinizi hemen alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- Acelecilik&lt;/strong&gt;İnsan, aceleci bir varlıktır. Bir anda neticeye ulaşmak ister. Ahiret saadetini dünyada tatmaya çalışır. “Ya Rabbena! Bize dünyada ver’ der. Bu kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.” (Bakara Sûresi, 200.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki, bu dünya sabrı ve sebatı gerektirir. Asıl olan dünya mutluluğu değil, ahiret saadetidir. Ahiretin elmaslarını, bu dünyanın cam parçalarıyla değiştirmenin bir anlamı yoktur. Sonsuz hayata nispetle bu kısa hayat, bir an gibidir. Fakat insan, ahireti bilmediğinden bütün himmetini dünyaya sarf eder. “Hayat ancak bu hayattır” deyip, onun lezzetlerini elde etmeye çalışır. Kur’anın bildirdiği gibi, “İnsan çok acelecidir.” (İsra Sûresi, 11.)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;4- Övülmek&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hemen her insan övülmeyi sever. Yaptığını sever, beğenir. Halbuki, övündüğü şeylerde kendisinin hissesi pek azdır. Mesela, sesinin güzelliğiyle iftihar eder. Halbuki, Allah ona böyle bir ses vermeseydi, elinden hiçbir şey gelmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim, bu meselede şu hatırlatmayı yapar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaptıklarıyla gururlanan ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenlerin, azaptan emin bir yerde bulunduklarını zannetme!” &lt;br /&gt;(Al-i İmran Sûresi, 188. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette reddedilen iki durum vardır:&lt;br /&gt;1. Yaptığıyla gururlanmak.&lt;br /&gt;2. Yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanmak.&lt;br /&gt;Halbuki insan, kendini methetmek için değil, Allah’a hamd etmek için yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5- Hizmette ihmal&lt;/strong&gt;İnsanın tabiatında hizmetten kaçmak, ücrete koşmak vardır. Bir iş yapılacağı zaman kimse ortalıkta görülmek istemez. Fakat ücret ve mükafat zamanında, herkes talip olur. Kur’anda zikredilen şu olay, buna güzel bir örnektir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;Peygamberimiz, 1400 sahabeyle umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkar. O zaman Mekke henüz müşriklerin idaresindedir. Bir savaş çıkabileceği endişesiyle, bir kısım bedevi insanlar sefere katılmazlar. Sudan bahanelerle geri kalırlar. Fakat aynı insanlar, Hayber ganimetleri için yola çıkıldığında orduya katılmak isterler. Cenab-ı Hak, onların bu sefere katılmalarını men eder. (Fetih Sûresi, 11-15 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6- Bahanecilik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Müsbet alanlarda bir varlık gösteremeyenler, birtakım bahanelerle kendilerini avuturlar. Nedense kendi kusurlarını görmek istemezler. Mesela, Hudeybiye Seferine katılmayan bir kısım bedevilerin bahanelerine bakalım: “Mallarımız, ailelerimiz bizi alıkoydu. Bizim için mağfiret dile’ diyecekler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar...” (Fetih Sûresi, 11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suçun sahibi olmaz” derler. Halbuki, “Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur” (Nursi, Lem’alar, 84.) Kusurunu gören o kusurdan kurtulmaya çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, insanın mahiyetinde böyle nice zaaflar vardır. Bu zaaflar, aslında insanın manevi terakkisinde mühim birer esastırlar. Meleklerde böyle zaaflar olmadığından, onlarda mücadele de yoktur. Mücadele olmayınca, terakki de söz konusu değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın meleklere üstünlüğünün mühim bir sırrı, bu zaaflarında gizlidir. Fıtraten cimri bir insanın, nefsini aşarak cömertlikte bulunması, elbette kolay bir şey değildir. Nefsini medhe meyilli bir kişinin, “Bütün medih ve muhabbet Allah’adır. Bütün iyilikler, güzellikler O’ndandır” diyebilmesi şüphesiz az bir hüner değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaaflar aşılmayacak zaaflar değildir. Zira “Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez” (Bakara Sûresi, 286)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7269784520357716400?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7269784520357716400/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7269784520357716400' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7269784520357716400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7269784520357716400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/insan-ve-insanin-zaaflari.html' title='İNSAN VE İNSANIN ZAAFLARI...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-498179427344008319</id><published>2009-08-13T11:28:00.000-07:00</published><updated>2009-08-13T11:31:01.919-07:00</updated><title type='text'>Rü'yalar ve Rüya Çeşitleri...</title><content type='html'>........İlâhî mevhibelerden biri de sâdık rüyalardır. Gaybî hakîkatlere vâkıf olmanın yollarından biri olarak kabul edilir. Uyku sırasında insanın maddî âlemle irtibâtı asgarî seviyeye iner. Bedene hapsedilmiş olan rûha âit hisler güçlenir. Ulvî manzaraları perdeleyen nefsâniyet bulutları dağılarak görüş berraklaşır. Bu sûretle rüyâlarında gayb âlemini seyretmek, bâzı sâlih kullara nasîb olur. Bu keşiflerin doğruluğu ise daha sonra uyanıkken müşâhede edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ümmete, nübüvvetten (peygamberlik husûsiyetlerinden) sadece mübeşşirât kalmıştır.” buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ashâb:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Mübeşşirât nedir, yâ Rasûlallâh?” diye sorunca da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Sâdık rüyâdır.” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Tâbir, 5; Müslim, Salât, 207-208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübeşşirât, ihlâslı müminlerin gönüllerinin rüyâ esnâsında ilâhî müjdelere ve telkînlere açık hâle gelmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “Onlar (Allâh dostu muttakî müminler) için dünyâ hayâtında da, âhirette de müjdeler vardır!” (Yûnus, 64) âyetinde bahsedilen “dünyadaki müjde”yi îzâh sadedinde: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen sâdık rüyâdır.” (Tirmizî, Rüyâ, 3) buyurmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rüyâ üç kısımdır:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Şeytânî rüyalar:&lt;/strong&gt; Şeytanın, insanı korkutmak, rûhu sıkıntıya düşürmek veya mahzûn etmek maksadıyla ilkâ eylediği rüyâlardır. Yüksek bir yerden düşmek veya insanı tesir altında bırakan kargaşa ve felâket sahneleri görmek gibi. Böyle rüyaların bir esası yoktur. Çoğunlukla bulanık, yarı hatırlanan, karışık bir rüya gören, gördüğünü kimseye anlatmamalı ve şeytanın iğvasından Allâh’a sığınmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Hâricî bir tesirle görülen rüyâlar:&lt;/strong&gt; Kişinin hâl ve hayâline bağlı olarak rüyâsına akseden manzaralardır. Meselâ çok tuzlu yemiş olan bir kimsenin rüyâda bolca su içmesi veyahut da zihnini fazlaca meşgûl eden bir meselenin rüyasına aksetmesi gibi. Bunların da tâbiri yoktur. Esassızdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Sâdık rüyâlar:&lt;/strong&gt; Böyle rüyalar net olarak hatırlanırlar. Bunlar, Cenâb-ı Hak tarafından ya beşâret (müjde) veyahut da îkâz mâhiyetindedir. Bunları vazifeli bir kısım melekler ümmü’l-kitâb (levh-i mahfuz)’dan telakkî ederek, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve müsâadesi ile uyuyan insanın rûhuna ilkâh ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, peygamberliğinin evvelinde sâdık rüyâlar altı ay kadar devâm etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zaman yaklaştıkça31 müminin rüyâsı neredeyse hiç yalan çıkmaz. (Gördüğü gibi gerçekleşir.) Müminin (sâdık) rüyâsı, nübüvvetin kırkaltı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Ta‘bîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlar, ehli tarafından tâbire, yâni şifrelerinin çözülmesine muhtaçtır. Rüyâ tabiri de Hak vergisi bir ilimdir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, namazlardan sonra bâzen ashâbın gördüğü rüyâları dinler ve tâbir eder, istikbâle dâir bu şekilde zuhûr eden tecellîleri îzâh buyururlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten rüyâları tâbir etmek, bazı kâidelere istinâd ettirilen bir ilimdir. Bu ilme vâkıf olanlara da “muabbir” (tâbirci) denilir. Umum insanların istifâdesi için rüyâ tâbiriyle alâkalı pek çok eser telif edilmiştir. Bunlardan İbn-i Sîrin ve Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin tâbirnâmeleri meşhûr olmuş ve ekseriyetle onlardan iktibas sûretiyle günümüze kadar çeşitli kitaplar ortaya konulmuştur. Bununla berâber sırf böyle kitaplarda mevcûd mâlumâta istinâden rüyâ tâbir etmek mahzurludur. Zîrâ asıl tâbirin kısm-ı âzamı “keşif”tir. Bunun için rüyâyı tâbir edenin, mânevî bir iktidâra sâhip olması gereklidir. Aksi hâlde yanlış tâbirin tehlikeleriyle karşılaşılır. Zîrâ, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… Rüyâ, ilk tâbirciye göre tahakkuk eder.” (İbn-i Mâce, Ta‘bîr, 7) buyurmuştur. Bu bakımdan rüyâlar ehil olmayanlara anlatılmamalıdır. Bu ilme vâkıf olanlar da, “İlk tâbir önemlidir; sonrakiler geçersiz kalır.” demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîzânu’n-Nüfûs33 adlı risâlede anlatıldığı üzere tâbir ilmi “enfüsî” ve “âfâkî” olmak üzere iki kısımdır. “Enfüsî” olanını avâm-havâs herkes tahsîl edebilir. Yâni kulaktan duymak sûretiyle veya geçmişte ehil kimselerin yaptığı tâbirleri muhtelif eserlerden toplamak sûretiyle tahsîli mümkündür. Bu sâyede birbirine benzeyen rüyalar, geçmiş tecrübelere istinâden tâbir edilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâda varlıkların her biri, lügattaki bir kelime gibidir. Yâni o âdetâ ayrı bir lisandır. Bu lisânda görülen varlığa atfedilen mânâ, uzak bir alâkaya dayanır. Yâni büsbütün mesnedsiz ve sebepsiz değildir. Meselâ yılan, düşmandır. Bu mânâ, Âdem -aleyhisselâm-’ın kıssasına dayanır. Onda görülen her hâl ve hareket, düşmana âit bir tavır olarak îzâh edilir. Fakat bir yılan dümdüz veya ölü gibi hareketsiz görülürse, yol ile tâbir edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, rüyâ tâbirinde pek çok müessir rol oynar. Günler, mevsimler, rüyânın görüldüğü gece vakti vs. Meselâ kışın görülen rüya geç tahakkuk ederken, sabaha karşı görülen rüya çabuk çıkar. Ancak bu tâbirler her rüyâ sâhibinin tabiatı farklı olduğundan çoğu kez noksandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Âfâkî” olan tâbir ilmiyse, ancak havâssa mahsus olup keşfe muhtaçtır. Çünkü rüyânın şeytânî mi Rahmânî mi olduğunu ayırd edebilmek, sünuhât-ı ilâhiyyeye mazhar olmaya bağlı bir keyfiyettir. Üstelik insanların tabiatları da birbirlerinden farklı olduğu için, aynı rüyâyı gören iki şahsın rüyâlarının tâbiri birbirinden çok farklı olabilir. Bu inceliği kavrayabilmek ise mânevî bir salâhiyet ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim İbn-i Sîrîn Hazretleri’ne iki kişi gelip, rüyâlarında hatip olarak hutbe okuduklarını beyân ettiklerinde bunu, onlardan birinin hacca gideceği, diğerinin ise îdâm olunacağı şeklinde tâbir buyurur. Hakîkaten bir müddet sonra o iki şahıstan biri hacceder, diğeri ise idâm edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asr-ı saâdette vukû bulan bir hâdise de şöyledir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın rüyasını tâbir ettirmek için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat eder. Rüyasında evinin orta direğinin kırılıp önüne yıkılıverdiğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kadına, kocası olup olmadığını ve varsa nerede olduğunu suâl eder. Kadın, kocasının sefere gittiğini ve hâlen dönmediğini söyleyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kadına, kocasının sağ-sâlim dönüp mesrûr olacaklarını müjdeler ve rüya tâbir edildiği üzere vukû bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın devr-i hilâfetinde bu kadın yine kocası seferdeyken aynı rüyayı görüp bu defâ da tâbirini halîfeye sorar. Hazret-i Sıddîk -radıyallâhu anh-, aynen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi önce kadından kocasıyla ilgili mâlumat alır ve sonra kadına kocasının seferde merhûm olduğunu söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ise telâş ve şaşkınlık içinde Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Aynı rüyâyı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kocamın sâlimen döneceğine yormuştu.” deyince Hazret-i Sıddîk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Doğrudur, O’na öyle keşfolunmuş, bana da böyle ilhâm olundu.” buyurur. Aradan çok geçmeden tâbirin doğru olduğu anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyâ esnâsında âlem-i misâlde akıl ve fikir üstü, hayâlî ve belirsiz nice hâller müşâhede olunacağından bunların doğru tâbiri gâyet zor ve hattâ mânevî bir dirâyet olmaksızın mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf -aleyhisselâm-’a da bu ilmi verdiğini bildirmektedir.34&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, zindandayken bir ekmekçi ile saray sâkîsinin rüyâlarını dinlemişti. Ekmekçi, bir tabla ekmeği başı üzerinde götürürken havadan kuşların hücûm edip ekmekleri yediklerini anlatmış, Yûsuf -aleyhisselâm- da bunu, ekmekçinin pâdişâh tarafından îdam ettirileceğini ve havadan kuşların inip başının etini yiyeceklerini söyleyerek tâbir etmiştir. Sâkî de rüyâsında, evvelki gibi sarayda pâdişâha sâkîlik yaptığını gördüğünü ifâde edince, Yûsuf -aleyhisselâm-:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Sen yine pâdişahın makbûlü olup sâkîliğini yaparsın.” diye tâbir etmiştir. Hakîkaten bu keşifler, aynen tâbirde buyurulduğu gibi zuhûr etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere tâbir ilminin büyük bir kısmı keşfe dayanır. Bunun için de tâbircinin mânevî bir derecede olması gereklidir. Nitekim İstanbul İmam Hatip Mektebi’nde okuduğumuz sırada hocalığımızı yapmış bulunan Merhum Celâleddin Öktem Hocaefendi, vaktiyle rüyâ tâbirinde gerçek bir üstad imiş. Kendileri, rüyâ tâbirinin berrak ve rûhânî bir kalb ile yapılabileceğini ifâde eder, tâbirin isâbetini tâbircinin takvâsına bağlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celâleddin Öktem Hocamız -rahmetullâhi aleyh-, gençlik yıllarında idâdîlerde (liselerde) din dersleri okutur ve diri bir gönülle takvâ üzere bir hayat yaşarmış. O yıllarda, isâbetli tâbirleriyle şöhret yapmış. Böyle isâbetli tâbirlerinden pek çok misâl anlattıktan sonra Hocamız derdi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Bir zaman geldi, bu perde bana kapandı. Çünkü din dersleri lağvedildi. Beni de Felsefe hocası olarak tâyin ettiler. Akıl mahsûlü olan felsefî nazariyeler içinde yüzmeye başlayınca, gönül pınarlarım kurudu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık rüyâlara âit meşhûr misâllerden bir diğeri de şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhûr Kasîde-i Bürde şâiri İmâm Bûsirî birgün evine giderken yolda nûr yüzlü bir pîr-i fânîye rastlar. Yaşlı zât ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Yâ Bûsirî! Bu gece rüyanda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördün mü?” diye sorar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm Bûsirî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Hayır, görmedim.” diye cevap verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pîr-i fânî, bu kısa konuşmanın ardından başka bir şey demeden ayrılır. Fakat onun bu sözleri İmâm’ın gönlündeki Hazret-i Peygamber’e olan aşk ve muhabbeti coşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece İmâm, rüyâsında Hazret-i Peygamberi görür ve uyanınca içinin neş’e ve huzurla dolduğunu fark eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i medheden ve nice Peygamber âşıklarını muhabbet deryâsında yıkayan birçok medhiyeler yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra vücûdunun yarısı felç olur. Yürüyemez ve hareket edemez hâle gelir. O zaman meşhûr Kasîde-i Bürde’yi yazıp bununla Cenâb-ı Hak’tan şifâ diler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasîdeyi bitirdiği gece rüyâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görür ve kasîdeyi O’na okur. Kasîdenin tamamen okunmasından sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek elleriyle İmâm Bûsirî’nin felçli uzuvlarını mesh eder. Ne derin bir muhabbetin eseridir ki, İmam Bûsirî, uyandığı zaman hastalığının zâil olduğunu görür ve Allâh’a şükreder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gecenin sabahında sıhhatine kavuşmuş olarak sürûr içinde câmiye giderken, yolda Şeyh Ebu’r-Recâ Hazretleri’ne rastlar. Hazret ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Yâ Bûsirî! Fahr-i Âlem’i medhettiğin kasîdeyi okur musun?” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm Bûsirî:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i medh eden kasîdelerim pek çok. Hangisini istiyorsunuz?” diye sorar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Ebu’r-Recâ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Hazret-i Peygamber’in huzûrunda okuduğunu istiyorum. Çünkü Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu kasîdeden çok memnûn olduğunu gördüm.” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kasîdeyi henüz hiç kimsenin duymadığını bilen İmâm Bûsirî hayretler içinde kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm âleminde pek çok misâlleri bulunan keşf, firâset, ilham ve sâdık rüyâlar vesîlesiyle gayb âlemine âit pek çok sırrın, sâdık kimselere ayân olduğu görülmektedir. Hâlbuki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… Göklerde ve yerde, Allâh’tan başka hiç kimse gaybı bilemez…” (en-Neml, 65) beyânı, ilâhî bir hakîkattir. O hâlde burada bir îzâha ihtiyâç vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu îzâh, esâsen, “…Kulumu sevince ben onun (âdetâ) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikâk, 38) kudsî hadîsinin muhtevâsında mevcuddur. Keşf ve ilhâmın merkezi, Allâh’ın insana üflediği rûhtur. Zâhiren, bedendeki baş gözüyle bakılsa bile; o gözde mevcûd olan “ilâhî nûr” karşısında gaybın perdeleri, Allâh’ın dilediği ölçüde hükümsüz kalıverir. Bu takdîrde gaybı gösteren yine Allâh’tır. Yoksa kulda gaybı görecek, işitecek ve bilecek bir kudret yoktur. Kulun bilmesi, ancak Allâh Teâlâ’nın kuluna lutfedip bildirmesi sâyesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Rasûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir…” (Âl-i İmran, 44) buyurarak bâzı gaybî hakîkatleri bildirdiğini haber vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu var ki, gayb iki türlüdür: Mutlak gayb ve izâfî gayb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh’tan gayrısının bilemeyeceği gayb, mutlak gaybdır. Bir kimsenin mutlak gaybdan bir şey bilebilmesi, kendi dirâyetine bağlı değildir. O, ancak Allâh’ın bildirmesiyle bilinebilir. Bu biliş de O’nun lutfu kadardır. İzâfî gayb ise bâzılarına mâlum, bâzılarına meçhûl olan keyfiyetlerdir. Meselâ bir kimsenin cebindeki parayı yalnız kendi bilir başkası bilmez. Bâzı kimseler için gayb olan bir şey, bâzı kimseler için gayb olmayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Allâh’ın velî kulları için mevzubahis olan gayb, mutlak gaybdır ki o da ancak Allâh’ın bildirmesiyle ve bildirdiği kadarıyla bilinebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek Hak dostları, tahmin ve teşhislerinde ne kadar isâbet etseler de, keşf ve firâset sâhibi olduklarını iddiâya kalkışmazlar. Öyle insanlar vardır ki yüzlerine bakıldığında Allâh hatırlanır. Dillerinden hikmet ve mârifet damlaları dökülür. Tâbir câizse konuşmaz, sanki konuşturulurlar. Buna rağmen, Hakk’ın lutufları karşısında iki büklümdürler. Zîrâ insan zayıf bir varlıktır. Haddi aşarak gurura kapılabilir. İnsanın kendisini üstün görmesi ise en büyük felâkettir. Bu takdirde Cenâb-ı Hak da kulunu îkâz için ona acziyeti tattırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında firâset, keşf ve sâdık rüyâlar, Allâh’ın sâlih kullarına hakîkatleri ilhâm ederek lutufta bulunmasından ibârettir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-498179427344008319?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/498179427344008319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=498179427344008319' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/498179427344008319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/498179427344008319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/ruyalar-ve-ruya-cesitleri.html' title='Rü&apos;yalar ve Rüya Çeşitleri...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6086702551981621160</id><published>2009-08-13T11:24:00.000-07:00</published><updated>2009-08-13T11:26:22.586-07:00</updated><title type='text'>Kişinin Nefsini Tezkiye Etmesi ve Eğitmesi...</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilhâm edene yemin olsun ki, nefsini tertemiz yapan kurtuluşa ermiş, onu (cehâlet ve günahlar ile) mâsiyetlere gömen de ziyân etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîme muktezâsınca ancak Allâh’ın temizlediği, yâni günahlardan arınmış, feyz ve takvâ ile terbiye olunmuş kimseler gerçek kurtuluşa ermişlerdir. Hak Teâlâ’nın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Sâlih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.” (el-Fecr, 29-30) âyetindeki beşâreti de yine bu mes’ûd kullar hakkındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip O’na kulluk eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-A‘lâ, 14-15) buyurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca âyet-i kerîmedeki sıralama da câlib-i dikkattir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Önce kalb, beden ve malı menfîliklerden güzelce temizlemek, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Bu sâyede Rab ile kul arasına giren gaflet perdelerini kaldırıp atmak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Sonra da helâl gıdâlarla beslenmiş bir beden ve zâkir bir kalb ile huşû içerisinde tam bir ibâdet iklîmine girerek gönlü rûhânî lezzetlerle tezyîn etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfessir Bursevî’nin beyânı vechile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu âyette, şeriate aykırı işlerden nefsi temizlemeye, kalbi dünyâ sevgisinden arındırmaya, gücü nisbetinde Allâh’a yönelmeye, hattâ Allâh’tan başkasını hatırlamaktan bile sakınmaya işâret vardır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Allâh dostlarından Ebû Bekir Kettânî -kuddise sirruh-’a ölüm döşeğindeyken ne gibi bir ameli olduğu sorulduğunda, bu umdelerin âdetâ fiilî bir nümûnesi mâhiyetinde şu güzel sözlerle mukâbele etmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Ölümüm yakın olmasa, riyâ olacağı endişesiyle size amelimden bahsetmezdim. Tam kırk yıl kalbimin kapısında bekçilik yaptım. Onu Allâh Teâlâ’dan başkasına açmamaya çalıştım. Kalbim o hâle geldi ki, Allâh’tan başkasını tanımaz oldum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-, yukarıdaki âyette geçen “tezekkâ” kelimesini, “Kişinin Lâ ilâhe illâllâh! demesidir.” şeklinde tefsir eder. (Kurtubî, el-Câmî, XX, 22) Zîrâ tezkiyede ilk adım, kalbin küfür ve şirkten temizlenmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim kelime-i tevhîd, önce nefy ile başlar. Yâni “Lâ ilâhe” diyerek kalbden âdetâ put hâline gelmiş nefsânî hevesler, çirkin ahlâk ve huylar çıkarılır. Sonra isbâta geçilir. Yâni “İllâllâh” demek sûretiyle, bir nazargâh-ı ilâhî durumunda olan kalb, Allâh Teâlâ’nın tevhîd nûrlarıyla doldurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâir bu gerçeği ne güzel ifâde eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;                 Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 Pâdişah girmez saraya hâne mâmûr olmadan&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gönül sarayından Allâh’tan gayrı ne varsa hepsini çıkar. Zîrâ hâne mâmur olmadan pâdişah sarayı şereflendirmez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezkiyenin ehemmiyeti sadedinde İbrâhim Desûkî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Ey oğlum! Gündüzlerini oruçla, gecelerini namazla geçirsen, temiz bir iç âlemine ve Hak ile hâlis bir muâmeleye de sâhip olsan, sakın benlik iddiâsında bulunma! Sakın gurûra mağlûb olup nefsin kandırmasına aldanma. Zîrâ nice derviş, nefsinin hevâsına kapılıp helâk oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâtem-i Esamm -kuddise sirruh- da şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muhteşem konaklara, verimli bağ ve bahçelere aldanma. Cennetten daha güzel bir yer yoktur. Fakat Hazret-i Âdem’in başına ne geldiyse, cennetin o sonsuz güzellikleri içindeyken geldi. Nefsi orada ebedî kalmak istedi. Yasak meyvaya yaklaştı. Murâd-ı ilâhî îcâbı, dünyâya indirilmekle cezâlandırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbâdet ve kerâmetinin çokluğuna aldanma. Zîrâ sâhib olduğu bunca kerâmete rağmen, Allâh -celle celâlühû-’nun kendisine ism-i âzamı öğrettiği Bel’am bin Baura’nın7 başına gelen hazîn âkıbet, ne kadar ibretlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, sen ol; ilim ve amel çokluğuna da aldanma. Çünkü onca ilim ve tâatine rağmen iblisin başına neler geldi, bilmiyor musun?! Nefs ve şeytanın iğvâsıyla aldananlardan olma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim kullarına merhameti sonsuz olan yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde şeytanın hîle ve tuzaklarına karşı îkaz sadedinde şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İblis dedi ki: (Ey Rabbim!) Yemin ederim ki, beni azdırmana karşılık, ben de insanları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (el-A’raf, 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (el-Hicr, 39) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âbidlerin, zâhidlerin yanında bulunuyorum diye de kendine güvenme. Zîrâ kuru kuruya bir berâberlik faydasızdır. Sâlebe8, Hazret-i Peygamber  -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetinde duygusuzca bulunduğundan fecî bir âkıbete uğradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir peygamber evlâdı olmasına rağmen Hazret-i Nûh’un oğlu, babasının dâvetinden kendisini müstağnî görmek gibi bir bedbahtlığa dûçâr oldu. Aralarındaki kan bağı dahî ona bir fayda vermedi. Netîcede, helâk edilenlerden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Lût’un karısı, kâfir ve fâsıklara olan ünsiyet ve muhabbeti sebebiyle yanıbaşındaki hidâyet nûrundan nasibsiz kaldı ve gaflet içerisinde küfrün karanlıklarına daldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülâsa; ilim, amel, mal, evlâd ve dost gibi ne kadar dayanak varsa âhiretteki kurtuluşun için bunlara çok güvenme! Bunlardan nefsine aslâ pay çıkarma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede, “nefs engelini aşarak menfîliklerden arınanların kurtuluşa ereceği” ifâde buyuruluyor. Bu ifâdeden aynı zamanda “tezkiye olmayanların yâni benliklerini menfîliklerden arındırmayanların kurtuluşa eremeyecekleri” mânâsı ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Sen ancak göremedikleri hâlde Rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarabilirsin. «Kim temizlenirse», sırf kendi faydasına temizlenmiş olur. Nihâyet varış Allâh’adır.” (Fâtır, 18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede, peygamberlerin ümmetlerini fecî âkıbetlere dâir inzâr ve korkutmalarının, ancak görmedikleri hâlde kalbleri Allâh’ın haşyeti ile dolu olan, namaz kılan ve zâhirlerini ibâdet ile tezyîn etmiş bulunan kimselere fayda vereceği beyân buyurulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahkâr kişi, günâhının vebâlini ancak kendisi çekecek ve kimse ona ortak olamayacaktır. İşlenen hayırlar da sâdece sâhibine fayda verecektir. Temizlenen kimse de, kendi lehine temizlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyetteki “tezekkâ”, haşyetullâh ve namazı huşû ile kılmaya da şâmildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allâh’tan gerçek mânâda ancak âlim olanlar haşyet duyar.” (Fâtır, 28) âyeti, kişinin gerçek bilgiye eriştiği ölçüde, Allâh’a karşı kalbî ürperişler içinde olacağını ifâde eder. Rabbini bilmeyen ve ondan haşyet duymayan kimselerin kalbleri ölüdür. Böylelerine îkâz ve nasîhat tesir etmez. Yâsîn Sûresi’nin yetmişinci âyetinde buyurulan “(Peygamber, Kur’ân ile kalbleri) diri olanları uyarsın diye…” beyânı da bunu anlatır. Yâni bâtında haşyet, zâhirde de dosdoğru bir namaz olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günahlardan temizlenmenin karşılığı, cennet ve onun yüksek dereceleridir. Âyet-i kerîmede buyurulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim de sâlih amellerde bulunmuş bir mümin olarak O’na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfâtı budur.” (Tâhâ, 75-76)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh’tan başkasına gönül bağlamaktan kurtulmanın karşılığı ise cennetin de ötesinde bir nâiliyyet olan Cemâlullâh nîmetidir ki, orada Allâh Teâlâ’nın târiflere sığmayan güzellikteki cemâlinin tecellîleri temâşâ edilir. Kim kendi irâde ve ihtiyârı ile ve hakkıyla Allâh’a yönelirse, O’nun dışında bir düşüncesi kalmaz. Allâh’ı tanımak, yâni mârifetullâh da, tezkiye edildikten sonra nefsin hakîkatini öğrenmekle başlar. “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” hakîkati, bu mânâya tekâbül etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte insanlığın ekseriyetle maddeye râm olup nefsâniyet sultasında rûhlarını kararttığı günümüzde, nefsin süflî ihtiraslarından müstağnî kalabilen nûrânî zevâtın rehberliğine olan ihtiyâcımız daha da şiddetlidir. Bu münâsebetle Hak dostu mâneviyât sultanlarının, kalbleri ihyâ eden nasîhat ve tavsiyelerinden ve onların bir nümûne-i imtisâl olan ibret ve hikmet dolu yaşayışlarından kendi nâmımıza hisseler almalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî târihimizin zâhir planında olduğu kadar mâneviyât âleminde de zirve şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selîm Han’ın, yolumuzu aydınlatmaya medâr olabilecek şu davranışı ne kadar mânidârdır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, zaferlerden zaferlere nâil olduğu Mısır Seferi’nden dönerken, İstanbul halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediğini haber aldı. Bunun üzerine şehre yaklaşmış olmasına rağmen, ordusunu Çamlıca’nın arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul’a girmedi. Nice muazzam ordulara gâlib gelmiş olan Sultan, nefsine mağlûb oluvermek korkusuyla binbir endîşeye bürünerek lalası Hasan Can’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“– Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul’a girelim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihâyet akşam olup her yer karanlığa gömüldükten sonra, gizlice ve alâyişsiz bir şekilde şehre girdi. Zîrâ o, ihtişam ve saltanatın nefsi düşürebileceği tuzaklara karşı uyanık bir sultan idi. Bir velînin kudsî nefesiyle irşâd olunmanın, dünyâ saltanatından da kıymetli olduğunu ifâde eden şu beyti pek meşhurdur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her mümin, sık sık nefsiyle iç hesaplaşmaya girerek, onu sîgaya çekmeli; mânevî vaziyetine ciddî bir şekilde çeki-düzen verip, gidişâtını kontrol altına almalıdır. Buna rûhiyât ilminde “bâtınî tefahhus” (nefs muhâsebesi) denilir. İnsan, hiç olmazsa başını yastığa koyduğu her yirmi dört saatte bir, o günün muhâsebesini yapmalı ve kendini sîgaya çekmelidir. Bunu alışkanlık hâline getirenlerin hatâda ısrar illetinden kurtulabilmeleri kolaylaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususta İmâm Gazâlî Hazretleri’nin şu nasîhatlerine kulak verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bâzı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermâyesini ortağına teslîm etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bâzı îkâzlarda bulunmayı da ihmâl etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«– Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bu gün de bana müsâade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O hâlde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bil ki bir gün, gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kıyâmet günü insanoğlunun önüne her gün için yirmi dört tâne kapalı kutu getirilir. Kutunun birini açıp, o saatte yaptığı amellerin mükâfâtı olarak, içinin nûr ile dolu olduğunu görünce, Allâh’ın lutfedeceği mükâfâtı düşünerek kul öyle sevinir ki, bu sevinci cehennem halkı arasında paylaşılsa, cehennemin acısını duymaz olurlardı. İkinci kutuyu açtığında, bundan karanlık ve pis kokular çıkar ki, bu da isyân ile geçirdiği saattir. Buna da öyle üzülür ki, eğer bu üzüntü cennet halkına dağıtılsaydı, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi. Üçüncü bir kutu daha açılır ki içi tamâmen boştur. Bu da uyku veyâ mübah şeylerle geçirdiği saattir. Fakat küçük bir hayrın ecrine dahî şiddetle ihtiyâç duyulan o günde, imkânı olduğu hâlde büyük bir kazancı kaybeden tüccarın hasreti gibi ve belki çok daha fazla yanar ve o saati boşa geçirmesinin acısıyla kıvranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey nefsim! Fırsat eldeyken sandığını iyi doldur, sakın boş bırakma. Tembelliğe düşme, sonra yüksek derecelerden düşersin.»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedenin âzâları da, nefsin yardımcıları mevkiindedir. İnsan, onlara vazîfelerine göre husûsî tavsiyelerde bulunmalı, bu emânetleri kötü işlere bulaştırmamayı nefsine telkîn etmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözü; haramlara ve kalbi meşgûl edecek faydasız, boş şeylere bakmaktan men etmeli,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dili; “âfât-ı lisân” tâbir olunan dedikodu, gıybet, iftirâ, yalan, söz taşıma, kendini övme, başkalarını yerme, yaltaklanma gibi mezmûm şeylerden alıkoyup dâimâ zikir ve hayır sözlerle meşgûl etmeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîdeyi; haram ve şüpheli gıdâlardan sakındırıp, helâlleri de asgarî seviyede istîmâle alıştırmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan her hareketinde pek çok mübah şeylerle karşı karşıyadır. Gâyesiz meşgûliyetleri terk etmesi ise, en muvâfık olanıdır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lüzûmsuz şeyleri terk etmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâni gerçek bir müminin konuşması zikir, bakışı ibret ve sükûtu tefekkür olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte nefs, bu gibi telkînlerle dâimâ gafletten uyanık tutulmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefsi hesâba çekerken ihmâl edilmemesi gereken hususlardan biri de yaptığı amelin Allâh için mi, yoksa nefsi için mi olduğunu yoklamaktır. Zîrâ insan, zaman zaman Allâh için sâlih ameller işlediğini zannettiği hâlde, nefsânî duygularını tatmin için de hareket etmiş olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefs tezkiyesi netîcesinde kalb, “selîm” hâle gelir. Kalb-i selîm merhalesinde şu üç hâl müşâhede edilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- Kimseyi incitmez.&lt;/strong&gt; Bu, ittikâ ehlinin hâlidir. Kalb, nefsin şerrinden korunur. Güzel ahlâk teşekkül eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Kimseden incinmez.&lt;/strong&gt; Bu da, muhabbet ehlinin hâlidir. Fânîlerin medih ve yermeleri bir ehemmiyet ifâde etmez. Güneş ışığı karşısında aydınlatma ve karartmaların bir önemi olmayacağı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâir bu hâli şöyle ifâde eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Cihân bağında ey âşık budur maksûd-ı ins ü cin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- Dünyâ menfaatiyle âhiret karşı karşıya gelince&lt;/strong&gt;, âhireti tercih ederek rızâ-yı ilâhîyi hedefler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu söylediklerimizin hülâsâsı şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allâh Teâlâ, bir imtihan âlemi olmasını murâd eylediği bu dünyada, her insanın önüne nefs engelini koymuş ve insanı, nefsin ortaya çıkaracağı güçlükleri yenerek muzaffer bir şekilde kendisine avdete memur eylemiştir. Nefs, hayra da şerre de vesîle olma istîdâdındaki bir vasıta hükmündedir. Dolayısıyla o, hem bir kazanç kapısı ve hem de kendisine tâbî olunduğu takdîrde bir gayyâ kuyusudur. Nefsi tezkiyenin bereketi ise, dünyâda hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede muazzamdır.&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak cümlemizi nefsine gâlip gelenlerden eylesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Âmin!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6086702551981621160?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/6086702551981621160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=6086702551981621160' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6086702551981621160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6086702551981621160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kisinin-nefsini-tezkiye-etmesi-ve.html' title='Kişinin Nefsini Tezkiye Etmesi ve Eğitmesi...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1029989443645226078</id><published>2009-08-08T13:21:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T13:27:41.246-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>........&lt;strong&gt;Virdler Neye Göre Belirlenir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Tarikatlardaki tesbihat ve zikir sayısı neye dayanılarak tespit edilmiştir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufta hedef, kalbi gafletten uyandırıp Yüce Allah’a bağlayarak ebedi huzuru elde etmektir. Bunun en önemli yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir, bu ise ancak belli bir manevi yolu takip ederek öğrenilebilecek zor bir süreçtir. Zira şeytan daima bizi dünya ile meşgul etmeye ve Allah’tan gafil kılmaya uğraşmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde Allah Teâlâ’nın zikr edilmesi (hatırlanması) emredilmiştir. Hatta Allah Teâlâ kendisini zikredeni zikredeceğini bildirmiş ve “Siz beni zikredin; ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152) buyurmuştur. Kur’an-ı Kerîm’e göre akıllı ve uyanık olanlar her durumda Allah Teâlâ’yı zikredenlerdir: “O gerçek akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken (bütün hâl ve zamanlarında) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.” (Âl-i İmran, 161)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda pek çok hadisi şerifte varid olmuştur. “Kulum beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu özel olarak zatımla zikrederim. O beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde (meleklerimin arasında) zikrederim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetler ve hadislerde yapılacak zikir miktarı açık olarak belirtilmemiştir, tarikat kurucusu büyük Allah dostları mezhep imamlarının fıkıh konusunda yaptıklarını maneviyat sahasında yapmışlar ve Peygamber Efendimiz’in manevi hayat ile ilgili söz ve amellerini Kur’an ışığında değerlendirerek bize değişik reçeteler sunmuşlardır, zaman ve zemine göre insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak zikir çeşitleri ve miktarını tespit etmişlerdir. Bir örnek vermek gerekirse Peygamber Efendimiz günde en az yetmiş; bir diğer rivayete göre de en az yüz kere istiğfar çektiğini yani estağfirullahel azim dediğini bize bildirmiştir. Hemen her tarikatta istiğfar çekmek virdin bir parçasıdır. Yine Peygamber Efendimiz kendisine sık sık selat u selam getirmemizi müminlere tavsiye etmiştir. Bundan dolayı bütün tarikatlarda Hz. Peygamber’e selat u selam getirmek virdin önemli bir parçası olmuştur. Keza Hz. Peygamber lezzetleri yok eden ölümü çokça düşünmemizi tavsiye eder. Buradan yola çıkarak Nakşîler her seher vakti Rabıta-i mevt (ölüm tefekkürü) yaparlar. Şüphesiz bu zikir ve virdleri bir Müslüman hiçbir tarikata girmeden de yerine getirebilir, ama düzenli şekilde bunları yerine getirmek ancak belli bir manevi yolun reçetesini takip etmekle olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat takva yolu olduğu için yani Hz. Peygamber’in her tür hal ve sözlerine uymak olduğu için sufiler aynı şekilde teheccüd, kuşluk ve evvabin namazı gibi maalesef bugün neredeyse ismini bile unuttuğumuz namazları günlük hayatın bir virdi gibi görmüşler ve mü­ritlerden bunları yerine getirmelerini istemişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Kadınlar özel hallerinde tesbih çekebilirler mi?&lt;/strong&gt;Manevi dersleri olan hanımefendiler özel günlerinde tesbihatlarını çekebilirler fakat evratları içinde okumaları gereken sureleri okuyamazlar. Bunun bir istisnası ise Fatiha suresi’dir, bu sure  dua niyeti ile okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Mürşid-i kâmil, vazifesini yapmayan, dünya işlerini dalmış müridi tarikattan atabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşid-i kâmilin vazifesi, müridleri eğitmek ve onları kâmil hale getirmektir, yoksa bu makam aforoz makamı değildir. Nitekim Hz. Peygamber hiçbir sahabesini İslam dışına atmamış onları kendinden uzaklaştırmamıştır. Hatta münafıklar bile hayatta iken Müslüman muamelesi görmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları kendi fıtratımıza uymadığında hemen yanımızdan uzaklaştırmak nefsanî bir harekettir. Zira nefs daima övülmek ve hoş tutulmak ister, kendisini kıran veya kendisine saygıda kusur edenlerden hemen intikam almak ister. Hâlbuki Kuran-ı Kerim cahillere uyulmamasını, onlara  af ve müsamaha ile muamele edilmesini tavsiye eder. Maneviyat yolunda bu tür eziyetlere sabredebilmek gerçekten zor bir iştir ve her insana da nasip olmaz. Bazı müslümanlar hatta bazı sufiler, dünyada cennet hayatı yaşamayı beklemektedirler. Bu ham hayaldir Müslüman için bu dünyada rahat yoktur. İnsanların eza ve cefalarına sabırla katlanmak gerekir. Peygamber Efendimiz kendine kaba davranan bedevileri hep hoş görmüş, yakasına sarılarak sert bir şekilde kendisinden Beytü’l-malden gıda isteyen bir insanın da talebini yerine getirmiştir. Bu sebeple bizler Allah’ın Habîbini örnek almalı ve insanları yanımızdan kovma kolaycılığına gitmemeliyiz. Hele bazı gafil, sözüm ona İslami fırkalar gibi insanlara en basit olayda kâfir veya münafık damgasını vurmak çok yanlıştır. İyi bir Müslüman bu tür yanlış davranışlardan son derece uzak durmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte eğer mürid hal ve hareketleri ile başkalarına zarar veriyor hale gelmiş ise bu durumda mürşid ondan uzak kalabilir. Bu tutumu ile hem o müridi uyarmış, hem de onun zararından başkalarını korumuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Soru: Haftalık sohbetleri cd veya videodan dinleyerek yapabilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Nakşi yolunda sohbetlerin çok özel bir yeri vardır. Sohbet sadece haftada bir kere insanların bir araya gelip, birkaç sayfa kitap okuması değil, manevi terbiyenin gerçekleşmesinin önemli bir yoludur. Sohbet ortamında bir füyûzat alışverişi olur. Sohbet yapan hoca efendiler, ana merkezden aldıkları füyûzatı dinleyenlere dağıtırlar. Ayrıca sohbete katılanlardaki güzel hasletler birbirine sirayet eder. Bu sebeple sohbet sadece basit bir dinleme hadisesi değildir. Sohbet diğer ihvanla hal paylaşımı demektir.  Bütün bunları sadece cd veya videodan elde etmek mümkün değildir. Bu sebeple sohbette cd dinlemek normal vazife yerine geçmez, sohbet ancak usulüne uygun olarak klasik eserlerde tarif edildiği şekilde yapılırsa tam etkili olur. Sohbetleri terk ederek sadece görüntülü bir malzemeyi sohbet yerine ikame etmemek şartıyla Allah dostlarının sohbetlerini teyp, cd ve videodan dinlemek faydalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1029989443645226078?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/1029989443645226078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=1029989443645226078' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1029989443645226078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1029989443645226078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/blog-post.html' title=''/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4016487509103539002</id><published>2009-08-08T13:18:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T13:20:32.117-07:00</updated><title type='text'>Suretten Hakikate</title><content type='html'>........&lt;strong&gt;Suretten Hakikate&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Ameller, dış görünüş itibariyle kuru bir şekilden/suretten ibarettir; onları canlandıran ruh ise ihlâs sırrıdır.” İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü ve hayatı en güzel bir hayat tarzı ortaya koyabilmemiz için yaratan Yüce Mevlâ, kabuktan ibaret amel ve davranışlarımıza itibar etmemekte ve hatta bu nevi amellerimizin bizi O’na yaklaştırmaktan ziyade, gazabına götüreceğine işâret etmektedir. Bir ömür boyu yapageldiğimiz ibadet, taat ve amellerimizin, ahiret sermayesi adına ilâhî terazide bir değer ifade etmemesi, ne büyük bir iflastır. Bu gerçekten yola çıkan basiret ve firâset ehli Hak dostları, insanın en önemli çabasının “ihlâsa ermek ve bu sayede niyetleri tashih etmek” olması gerektiği üzerinde ısrarla durmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs; Allah ile olan münasebetlerimizde ya da O’nun adına ortaya koyduğumuz tüm amel ve davranışlarımızda, nefsânî ve dünyevî hiçbir garaz gözetmeden, yalnız O’nun rızasına kilitlenmek ve iki yüzlülükten arınmış bir şekilde sıdk, sadâkât ve samimiyet dolu bir duruş sergileyebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâlih amel, şu iki şartı taşıyan ameldir. 1. Niyet sahih olacak; yani yalnız Allah’ın rızası gözetilecek (İhlâs). 2. Yapılan amel, Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu zâhirî şartlara uygun olacak. Bu iki şarttan biri eksik olursa, amellerimiz sâlih olmayacak ve nihâyet Hakk’ın dergâhında kabul görmeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyet, bir kalp ürünüdür. Diğer bir ifadeyle kalp, niyetin doğduğu ana menbadır. Menba, arı duru olmadıkça, oradan billur niyetlerin doğması hayaldir. Bunun için denilmiştir ki: “Kalb selîm olmadan niyet sahih olmaz; niyet sahih olmadan da amel sâlih olmaz”. Kalbin selîm olması, inkâr, şirk, şüphe, kin, haset, kibir ve riyâ gibi manevî hastalıklardan temizlenmesi ve Hakk’a tam teslim olması ile gerçekleşebilecek bir kıvamdır. Böyle bir kıvama erişmek ise ciddi bir manevî mücâhedeye soyunmak demektir. Kültür ve medeniyetimizde buna seyr u sülûk denilmiştir. Tasavvufi terbiyenin varlık sebebi de, kulu ihlâsa ulaştırmak ve bu vesileyle Hakk’ın râzı olacağı bir kalbî sâfiyete eriştirmektir. İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvufu tarif ederken kullandığı şu ifade, bu gerçeği açık bir şekilde beyan eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tasavvuf, sûret-i şeriattan hakikat-i şeriata bir yolculuktur”. Yani Kur’an ve sünnetin, mü’min insandan beklediği, kalbî ve bedenî tüm duygu, inanç ve amellerinde, işin şekil ve sûret boyutunda kalmayıp, onun hakikatine ve özüne doğru bir derinlik kazanmaktır. İnanç esaslarında îkâna (yakînî bir inanca), İslâmın ahkâmını icrâda, ihlâs ve ihsana, duygu ve tefekkür dünyasında, Hak ve hakikate bütün benliğiyle odaklanmaya ve nihâyet her türlü hamlıktan kurtulup kemâle erişmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Rabbânî –kuddise sirruh- Hazretlerinin “Kalp itmi’nâna ermediği sürece, ameller suretâ ameldir, kılınan namaz sûretâ namazdır, tutulan oruç sûretâ bir oruçtur” ifâdesi, niyetteki zafiyete ve ihlâs yokluğuna dikkat çekmek içindir. Yoksa bu amellerin hiçbir kıymeti yoktur anlamında değildir. Rahmeti her şeyi kuşatmış olan Rabbimiz, henüz istenilen kaliteye erişememiş amellerimize de belli ölçüde değer atfetmekte ve en azından üzerimizdeki borç düşmüş olmaktadır. Ancak bu amellerimizle Hakk’a kurbiyyet ve O’nun rızasına erme bahtiyarlığını elde etmek mümkün değildir. İhlâsa ermek ya da erdirilmek için, gönül iklimimizde Rabbimizden ihlâsa erdirilme talebimizin daimî bir duâ halinde terennümü zaruridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs, her kulun ubudiyetteki derecesi nispetinde farklılık gösterir. Âbid ve ebrârın ihlâsı, gizli açık her çeşit riyâdan/gösterişten arınmak ve nefsin hevâsına uymaktan uzak kalabilmektir. Bu zümrenin ibadet ve amellerindeki niyetleri, vaad olunan ecir ve sevaba erişmek ve azab-ı ilâhîden ve kötü âkıbetten korunmaktır. Bu makamdaki kullar, halk için ibâdet ve amelde bulunmasalar bile, nefislerinde bir varlık görmekten ve ibâdetlerine itimad etmekten henüz kurtulamamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ve muhabbet ehlinin ihlâsına gelince, bu makamda bulunanlar, ibâdet ve taatlerinde ecir ve sevap talebi ya da azap korkusu endişesi olmaksızın, yalnız Hakk’a tazim ve şân-ı ulûhiyetin azamet ve yüceliğini gayelerin gayesi haline getirmişlerdir. Ancak ihlâsın bu mertebesinde de amelleri henüz kendi nefislerine nispet etme kokusu mevcuttur. Râbia-i Adaviyye’nin münâcâtında yer alan “Rabbim, ben sana celâlinin tecellisi olan Cehennem korkusundan ya da cemâlinin tecellisi Cennet arzusundan ibâdet etmedim” ifâdeleri, bu makamdaki ihlâs nişânıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâsın üçüncü derecesi ise âriflerin ve mukarrebînin ihlâsıdır ki bu makamda bulunanların ihlâsı, ibâdetlerinde ve her çeşit hal ve hareketlerinde, kendilerinde hiçbir güç, kuvvet ve varlık görmeksizin, tüm hallerinde yalnız vâcibu’l vücûd olan Rabbü’l-âlemîni müşâhede etmeleri ve kendilerine ait herhangi bir gayeyi hedef haline getirmemeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ve muhabbet ehlinin ibâdeti Allah için; âriflerin ibâdeti ise Allah iledir. Amellerin Allah için yapılması, sevap kazandırırken; amellerin Allah ile olması Hakk’a kurbiyete bir vesiledir. Allah için amel işlemek, ibâdetin hakikatine eriştirirken, Allah ile amel işlemek irâdeyi sıhhatli hale getirir. Allah için amel işlemek, âbidlerin bir vasfı iken, Allah ile amel işlemek Hakk’ı murâd edenlerin bir vasfıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı meşâyıh “Ameli ihlâs ile, ihlâsı da her türlü varlık emaresinden yani benliğe nispet edilen her çeşit güç ve kudret vehminden kurtararak sıhhate kavuşturmak (tashih etmek) gerekir”, demişlerdir.1 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâsın mertebesi, marifet-i nefs (kendini tanıma) ve marifetullah (Allah’ı tanıma) derecesiyle mütenâsiptir. Muhammed Es’ad Erbili’nin “Oldunsa vakıf aczine ednâ amel2 bir dağ olur” mısrasında da ifade ettiği gibi, hiçliğini idrak edip kendini aradan çıkaran âriflerin zâhiren az gibi görülen amelleri, Hak katında çok yüce bir değere sahiptir. Nitekim Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve selem-: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel sana yeter.”3 buyurmuştur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhlâs, sahibini koruyan, bereketlendiren, ebedî olanla buluşturan bir sırra sahiptir ki, Yüce Rabbin has kullarına çok özel bir ikramıdır. İhlâslı olmaya çalışmakla birlikte, bu çalışmanın esasının da ihlâsa erdirilmeyi istemek olduğunu unutmamalı ve bu nimete eriştirmesi için sürekli dua ve tazarruya sarılmalıdır. Rabbimize kabuktan ve şekilden ibaret ameller sunmaktan hayâ etmeli ve onları ihlâs ruhuyla hayat bulmuş ahsen4 bir surette arzetmenin edebine sarılmaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. Muhammed b. İbrahim b. Abbâd en-Nefzî, Ğaysü’l-mevâhibi’l-aliyye fî şerh-i’l-hikemi’l-atâiyye, I, 39-40; Kastamonulu Hafız Ahmed Mâhir, El-Muhkem fî şerhi’l-hikem, 25-26. 2) Ednâ amel: En aşağı derecede görülen amel demektir. 3) el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/342; ed-Deylemî, el-Müsned 1/435. 4) Ahsen: ibadet ve amellerimizi Allah’ı görüyormuşçasına bir şuurla en güzel bir şekilde ilahi huzura takdim etmek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-4016487509103539002?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/4016487509103539002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=4016487509103539002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4016487509103539002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/4016487509103539002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/suretten-hakikate.html' title='Suretten Hakikate'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1134096865055874801</id><published>2009-08-08T13:13:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T13:14:21.145-07:00</updated><title type='text'>Tasavvuf’ta İstidâd Önemli mi?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;........Tasavvuf’ta İstidâd Önemli mi?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Tasavvufî eğitimde başarılı olabilmek için şahsî gayretlerin yanı sıra fıtrî kâbiliyetlerin yani isti‘dâdın da büyük bir önemi vardır. Bu sebeple mürşidler, mâneviyâta kâbiliyetli kişilerin mürîd olmasından ayrı bir mutluluk duyarlar. Şeyh Ebû Muhammed Şenbekî, mürîdi Ebü’l-Vefâ Bağdâdî kendisine bağlandığı zaman şöyle demiştir: “Bugün tuzağıma öyle bir kuş düştü ki, böylesi hiçbir şeyhin tuzağına düşmemiştir”. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hazretleri de şeyhi Muhammed Bâkî Billâh’a intisap ettiğinde, ondaki isti‘dâdı sezen şeyhi, bir dostuna yazdığı mektupta mutluluğunu şöyle dile getiriyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç hâller müşâhede edildi. Muhtemelen âlemin kendisiyle aydınlandığı bir kandil olacak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Ubeydullah Ahrâr gençliğinde Ya‘kûb Çerhî hazretlerinin yanına gidip mürîd olmuştu. İntisâbından sadece birkaç gün sonra Ya‘kûb Çerhî ona icâzet ve hilâfet verince diğer mürîdler bu duruma şaşırdı. Bunun üzerine Ya‘kûb Çerhî şöyle buyurdu: “Mürîd dediğin, mürşidin huzûruna böyle gelmeli. Her şeyi hazır, iş icâzete kalmış. Lamba, yağ ve fitili hazırlamış, sâdece kibrit çakmak gerekiyor”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakter ve kâbiliyet yönünden bazı kişilerin tasavvufî eğitime daha yatkın olduğu bilinen bir gerçektir. Bazıları ise diğerleri kadar şanslı değildir. Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri bu durumu şöyle ifâde eder: “Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevî alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazîfemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazîfemiz tohum oluşturmaktır”. Gönlünde muhabbet tohumu olan kişilerin yola erken çıkacakları ve diğerlerine nazaran tasavvuf yolunda daha hızlı mesâfe alacakları muhakkaktır. Diğer taraftan isti‘dâdı az olanlar bu yolculukta daha gerilerde kalırlar. Nitekim Hz. Mevlânâ buyurur: “Koku almayan biri gül bahçesine girse, gül kokusundan, reyhan kokusundan bir zevk alamaz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufî eserlere bakıldığında mürşid-i kâ­mil­lerin, karşılarındaki insanın isti‘dâdını ve tasavvufî eğitime yatkınlık derecesini büyük bir mahâretle sezdikleri anlaşılmaktadır. Bu sezgide o kişinin davranışları ya da gördüğü rüyâlar da etkili olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin davranışlarına bakarak mâneviyata kâbiliyetini anlama konusuna şu menkıbeler örnek olarak gösterilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre, Hakîm Süleyman Ata küçüklüğünde Yesi şehrinde Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için arkadaşlarıyla birlikte câmiye giderken diğer çocuklar Kur’ân’ı boyunlarına astığı halde, o saygısından dolayı Kur’ân’ı başının üzerinde taşıyordu. Bu durumu gören Ahmed Yesevî onu kendi talebeleri arasına aldı. Hakîm Ata’nın diğer çocuklara göre Kur’ân-ı Kerîm’e farklı bir saygı göstermesi Hoca Ahmed Yesevî’nin dikkatini çekmiş, ondaki isti‘dâdı sezen Yesevî onu mürîd edinmiş ve sonraki yıllarda Hakîm Süleyman Ata, Hoca Ahmed Yesevî’nin halîfesi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranışlara bakarak isti‘dâdı sezmeye bir örnek de şu rivâyettir: Seyyid Hasan henüz küçük bir çocuk iken babasıyla birlikte Hoca Ubeydullah Ahrâr’ın yanına gelmişti. Hoca Ahrâr’ın yanındaki bal küpünü gören çocuk bütün ilgi ve dikkatini oraya yöneltti. Hoca Ahrâr çocuğa adını sorunca, âdetâ kendinden geçmiş olan çocuk “Bal” diye cevap verdi. Bu duruma çok sevinen Hoca Ahrâr: “Bu çocukta büyük bir kâbiliyet var. Balı görünce kendi adını unuttu. Eğer rûhunun murâdına baldan daha tatlı bir şey (mâneviyât) tattırırlarsa mutlaka ona yönelişi çok kuvvetli olacak” dedi ve çocuğun maddî mânevî eğitimini üstlendi. Sonraları Seyyid Hasan, Hoca Ahrâr’ın önde gelen mürîdlerinden biri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin mâneviyâta kâbiliyetini anlamanın yollarından biri de gördüğü rüyâlardır. Bu konuda bir örneğe Hz. Mevlânâ’nın hayatında rastlanır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ Celâleddin Rûmî küçük bir çocuk iken ailesiyle birlikte Belh şehrinden göç ediyordu. Nişâbur’a geldiğinde bir rüyâ gördü. Rüyâsında nûr yüzlü bir pîr, kendisine altı dallı bir gül fidanı vermişti. Mevlânâ Celâleddîn rüyâsını babasına anlattığında o: “Altı dallı gül, senin altı ciltlik bir kitap yazacağına işârettir.” buyurdu. O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da: “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz.” diyerek Esrârnâme isimli kitabını Mevlânâ Celâleddîn’e hediye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse de, Ferîdüddîn Attâr imiş. Ferîdüddîn Attâr hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn’de ilâhî nûrlar ve fıtrî, yaratılıştan gelen bir takım kâbiliyetleri görmüş ve ona dua etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin mâneviyâta is­ti‘­dâ­dını anlamak her zaman onun davranışları ya da rüyalarıyla olmaz. Bazen akıl sınırlarını aşan bir sezginin ve firâsetin devreye girdiği anlaşılmaktadır. Buna misal olarak şu menkıbe zikredilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Bahâeddîn Nakşbend Hazretlerinin doğmasına yakın bir târihte Muhammed Baba Se­mâ­sî mürîdleriyle birlikte Buhara’nın Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere: “Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor, yakında Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân (Ârifler Köşkü) olacak” demişti. Baba Semâsî’nin Kasr-ı Hinduvân’a bir sonraki gelişinde Bahâeddîn Nakşbend henüz üç günlük bir bebek idi. Bebeği gören Baba Semâsî mürîdlerine: “Kokusunu işittiğimiz yiğit budur” deyip halifesi Emîr Külâl’e döndü ve: “Oğlum Bahâeddîn’e şefkat ve terbiyeni esirgeme, yoksa sana hakkımı helâl etmem” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu ve sevgi yönü ön planda olan insanlar tasavvufî eğitime, mantık yönü ön planda olan insanlar da medrese eğitimine daha yatkındır. Ancak isti‘dâdı ne yönde olursa olsun, tasavvuf kültürünün ahlâk ve mâneviyât birikiminden herkesin istifâde edebileceği bir nokta vardır. Çünkü tasavvuf yolu bazı insanları evliyâ yaparken, bazılarını da en azından eşkiyâ olmaktan kurtarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tâhir Efendi isminde bir zât şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Abdülhakîm Ârvâsî Efendi’ye gidiyordum. Yolda, kendi ken­dime, Abdülhakîm Efendi’ye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar, teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım, bahçede yalnız oturuyorlardı. Selâm verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp: “Tahir! Şu ağaç ne ağacıdır?” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu nedir?” buyurdu. “Gül” dedim. “Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Meselâ şu çimene ne yapılsa gül fidanı olabilir mi, gül de manolya ağacı kadar büyür mü?” buyurdu. “Hayır efendim.” dedim. “Demek ki, farklılık isti‘dâdlarından yani kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tekrar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim.” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlarda kâbiliyet vardır ama o kâ­bi­li­yeti geliştirmek için gayret etmedikleri ya da uygun bir ortam bulamadıkları için isti‘dâd tohumları çürüyüp zâyi olur. Alâeddin Âbîzî hazretleri şöyle der: “Bu yolda ilerlemek, kâbiliyet, gayret ve isteğin bir araya gelmesiyle mümkündür.” Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri de şöyle buyurur: “Zikir telkîni, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek mürîde âiddir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan kâbiliyetler farklı farklı olabilir. Herkes isti‘dâdı olduğu noktayı geliştirerek iyi bir kul olma yönünde mesâfe alabilir. Sûfîlerin meşhûr sözlerinden biri şudur: “Allah’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır”. Mürşid-i kâmiller mürîdin kâbiliyet ve zaaflarını tespit edip gerektiğinde kişiye özel reçete geliştirebilen tabîblerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Ali Râmîtenî hazretleri buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İrşâd işine giren bir kimse, önce mürîdin yani talebenin yeteneğini, kâbiliyetini tanımalıdır. Bunu bildikten sonra ona zikir telkîni yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd terbiyesi işine girmiş olan kişi, tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, kişideki yaratılıştan gelen -az veya çok- mânevî isti‘dâdı ortaya çıkarmaktır. Her gönül, altında petrol bulunan bir arâzi gibidir. Fakat sondaj vurulmadığı için o petrol, kendiliğinden dışarı çıkma imkânı bulamaz. İşte o alt zemindeki petrol, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği mânevî bir isti‘dâddır. Bu da tıpkı akıl gibi her insanda farklı seviyededir. Bu isti‘dâdın ve yeteneğin ortaya çıkması için mânevî sondajı vurarak o cevheri açığa çıkaracak olan, mürşid-i kâmildir. Mürîd de azim ve gayret ile üzerine düşen görevleri yaparak bu konuda mürşide yardımcı olmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1134096865055874801?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/1134096865055874801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=1134096865055874801' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1134096865055874801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1134096865055874801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/tasavvufta-istidad-onemli-mi.html' title='Tasavvuf’ta İstidâd Önemli mi?'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-7278717232832917836</id><published>2009-08-08T09:37:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T09:38:10.098-07:00</updated><title type='text'>Tasavvuf: Sorular-Cevaplar İnsan Günümüzde Üveysî Olabilir mi?</title><content type='html'>........Tasavvuf: Sorular-Cevaplar İnsan Günümüzde Üveysî Olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru–1: Bazı cemaatlerde tövbe almak diye bir uygulama vardır, bu nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tövbe günahtan pişman olmak ve bir daha yapmamak üzere Allah Teâlâ hazretlerine söz vermektir. Müslümanın işlediği her günah için tövbe etmesi farzdır. Bununla birlikte tövbe almak bazı cemaatlerde tarikat dersi almak manasına gelmektedir. Zira tarikata giren insan öncelikle bir manevi rehberin (mürşidin) huzurunda günahlarına tövbe etmekte ve bir daha günah işlememeye söz vermektedir. Böylece mânevîyat yoluna giren şahıs, tövbe ederek Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil etmektedir. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şâhid tutarak verilen söz daha bağlayıcı olur. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek mânevî halleri hakkında bilgi verecek olan mürid, en azından biraz daha kontrollü hareket etmeye çalışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murâkabe altına alması mümkün olmadığı zaman yaşadığı çevrenin etkisiyle dînî ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izâle etme ve bir takım dış etkilere karşı direnç kazanma hususunda bir manevi rehbere bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvanı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tövbeyi dîni bir tören haline getirmek, mürîdin tövbesini kolaylıkla bozmasına engel olmak için yapılan psikolojik bir destektir. Zira insan Allah Teâlâ’ya kullar önünde söz verince kendini daha sorumlu görür. Bununla birlikte tövbe almak günah çıkarmakla karıştırılmamalıdır. Hıristiyalık’ta ve özellikle Katolik kilisesinde papaz günahları affetme yetkisine sahiptir. Hâlbuki tasavvufi terbiyede mürşid sadece mürîdin tövbe etmesine yardım etmektedir. Tövbeyi kabul edip etmemek Hakk Teâlâ’nın iradesine bağlıdır, başka hiçbir aracının bu hususta yetkisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru-2: Ruh, beden, akıl ve duygunun birbirleriyle ilişkileri nasıldır? İnsanın bileşenleri nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Ruh, Allah tarafından üflenmiş olup ilahî bir menşei vardır. Bu sebeple insanı Allah’a götüren yolda ruhun güçlendirilmesi ve nefse galip olması gerekir. Nefis ise yine imtihan gayesi ile insana verilmiş, insanı dünyaya ve zevklere iten bir güç olup, buna hayvânî ruh ismi de verilir. Ruh rahmanî, nefs ise şeytanî etkilerin altındadır. Duygulara gelince bunlar insana mahsus, hem rahmanî hem de nefsanî yönleri olan ruhun ve nefsin yönelişleridir. Kızmak, sevmek, nefret etmek, haset etmek gibi pek çok duygumuz aslında dinin ve özellikle de tasavvufun ilgi alanına girer. Zira dinimizdeki pek çok günah ve sevap duygularla ilgilidir. Tasavvuf insanın sadece fiillerini değil, ruhunu güçlendirerek duygularını da kontrol altına almasını mümkün kılar. Duygularımız bize hayır veya şerre yönlendiren dâhili etkenler olduğu için bunların terbiye edilmesi, yani insanın sevgisini, nefretini, gazabını doğru şekilde yönlendirmesi gerekir. Tasavvuf, nefs muhasebesi, murakabe, tefekkür ve tezekkür gibi uygulamalarla duyguları kontrol etmeyi, doğru şekilde yönlendirmeyi bize öğretir. Bu manasıyla tasavvuf aslında bugün modern psikolojinin yaptığı çok önemli bir işlevi de yerine getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl ise Allah Tealâ’nın bütün canlılar arasında insana bahşettiği en değerli yetenektir. Akıl doğru ile yanlışı birbirinden ayırmamızı sağlayan ilahî bir nurdur. Ne var ki akıl tek başına insanı hidayete götüremez. Diğer kabiliyetlerimiz gibi akıl da dîni süzgeçten geçirilmeli ve terbiye edilmelidir. Yoksa akıl kolaylıkla nefis ile işbirliği yapıp insanın kötülüklerini temize çıkarmanın bir aleti olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi eğitim ruhu beden memleketinde sultan yapar ve ruhun güçlenmesi ile akl-ı maaş dediğimiz dünyalık akıl uhrevi akla, akl-ı meâda dönüşür. Kısacası, ruh, beden, akıl ve duygu denkleminde asıl öğe ruhtur. Günümüz modern hayatında ise merkez, nefis beden ve bunların hazlarıdır. O kadarki nefsin arzuları adeta putlaştırılmış ve hedonizmı (hazcılık) tek amaç haline getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf, merkeze ruhu koymakla aklı, nefsi ve duyguları inkâr etmiş olmaz. Aksine bu hassalarımız daha yerinde ve kontrollü olarak bize hizmet eder. Bugün insanlığın bu hassaları kullanma konusunda büyük zaafları vardır. Tasavvuf bu manada hem Müslümanlara hem de bütün insanlığa yol gösterecek öğretileri içinde taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 3: İnsan günümüzde üveysî olabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üveysîlik; bir mürşid ile görüşmeden, mânevî yolla; rüya tarikiyle ondan feyz almaktır. Allah’ın bazı kullarına özel bir tecellisidir. Hz. Peygamber devrine yetiştiği halde O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî unvanını alamayan Üveys Karenî’ye nisbetle ortaya çıkmış bir kavramdır. Daha sonra mürşidini görmeden mânevî yolla feyz alanlara bu zâtın adına nisbetle ‘üveysî’ denmiştir. Ana kaide tarikatta silsiledir, teselsüldür, yani insanın mânevî eğitimini yaşayan bir mürşidin rehberliğinde tamamlamasıdır. Hâlbuki üveysîlik istisnaî bir yoldur. Çoğu zaman üveysîlerin kendilerine faydası olsa bile başkalarına rehberlik edemezler. Her ne kadar tasavvuf tarihimizde Şah-ı Nakşibend gibi büyükler üveysî yolla feyiz almışlarsa da bu onların sadece bu kanaldan beslendiği manasına gelmez. Tabiî ki her dönemde Üveysîlik mümkündür ama insan bu tür olağanüstü hâdiselere bel bağlamamalı, yaşayan bir mürşidden terbiye almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini ilimleri öğretmek çok mesuliyetli bir iştir, yüce Kitabımız Kuran emanetlerin ehline verilmesini emreder. Bu sebeple silsileye bağlı bir mürşid bulmak son derece önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru–4: Tasavvufî terbiyede mürîdin meşrebi mi yoksa mürşid mi daha önemlidir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mürşid-i kâmil mürîdin meşrebini bilir ve ona göre eğitir, bu sebeple her ikisi de önemlidir. Bazı meşrepler nadir de olsa tasavvufi eğitimi kabul etmez, bunun haricinde iyi niyetli olarak mânevîyat yoluna girenler istidatları oranında kemâlâta ererler. Maneviyat yoluna giren herkes Bâyezîd-i Bistamî veya bir Bahauddin Nakşibend (k.s) olamaz ama en azından farzları, haramları ve İslam’ın diğer emirlerini zorlanmadan severek yerine getirecek seviyeye ulaşabilir. Burada önemli olan başka bir husus da mürşid ile mürîdin meşreben birbirine yakın olmasıdır. Zaten birbirine benzemeyen meşrepler birbirlerini iter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufta pek çok tarikatın olması da aslında farklı meşreplerin olmasından kaynaklanmaktadır. Hareketli bir meşrebe sahip olan bir insan Kâdirilikle irşâd olunurken, daha sessiz ve vakur olanlar Nakşîliği tercih edebilir. Musikiye ve edebiyata düşkün bir insan yine bu tür uygulamalara önem veren bir tarikata, mesela Mevlevîliğe intisap eder. Hatta ahilik ve fütüvvet teşkilatı insanlara mesleklerine göre tasavvufi eğitim vermeyi hedeflemiştir ki hem sâlikler arasında hem de mânevî rehber ile aralarında meşrep farkı en aza indirilsin. Bu sebeple önceki dönemlerde şeyh efendiler kendi meşreplerine uygun bulmadıkları sâlikleri başka mürşitlere yönlendirmişlerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-7278717232832917836?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/7278717232832917836/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=7278717232832917836' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7278717232832917836'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/7278717232832917836'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/tasavvuf-sorular-cevaplar-insan.html' title='Tasavvuf: Sorular-Cevaplar İnsan Günümüzde Üveysî Olabilir mi?'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-3911101242281693136</id><published>2009-08-08T09:33:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T09:35:33.918-07:00</updated><title type='text'>Nefs Nasıl Terbiye Etme Yolları...</title><content type='html'>........&lt;strong&gt;Nefs Nasıl Terbiye Edilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasavvufta nefis terbiyesi nasıl olur? Kişi kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi anlayışa göre insan, yaratılışında ilâhî cevher taşıyan bir varlıktır. Allah insanı ahsen-i takvim üzere yaratmış, onu imtihan maksadıyla bu dünyaya göndermiştir. Bu durumda insan artı sonsuz ile eksi sonsuz arasında iyiye ve kötüye meyilli, hayır ve şer kapasitesine sahip yegâne varlıktır. Varlık âleminde melekler sadece hayır yapma kapasitesine sahip olup hiçbir şekilde isyanda bulunamazlar. Şeytan ise tamamen kötülük yapmak üzere programlanmış olup hiçbir surette hayırlı bir amelde bulunamaz. İşte insan nefsî itibarı ile şeytanî ve ruhu itibari ile de melekî bir varlıktır. Bu sebeple insan benliği çok boyutlu bir varlığa sahiptir. Pek çok insan kendini sadece nefisten ibaret olarak görmekte ve onun peşinden giderek ömrünü heba etmektedir. Hâlbuki nefsimizin pek çok katmanları olup bunlar dışarıdan gelen uyarıcıların durumuna göre şekil alır. Mesela birine kızınca nefs-i emmaremiz intikam almayı, vurup kırmayı emreder. Bir fakiri görünce ruhumuz ona yardım etmeyi ilham ederken, yine nefsimiz başımızı başka yöne çevirmeyi tavsiye eder. Tüm bu düşünceler bir insanda aynı anda çakıştığına göre biz hangi sese kulak vereceğiz, nefse mi yoksa ruha mı? İşte tasavvuf bize Kuran ve Sünnet çerçevesinde nefsimizi kontrol altına alarak ruhumuzu güçlendirmeyi ve onu vücut ikliminde hükümran kılmayı öğretir.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat kurucusu büyük sufiler insanın terbiye edilmesinde iki ana metod izlerler, bunlardan birincisine nefsâni ikincisine de ruhâni metod ismi verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle nefsin olumsuz yönünü, yani hayvanî nefsi itaat altına almayı önceleyen tarikatlarda riyâzat, halvet, oruç, ağır ibadetlerle yapılan “cihad-ı ekber” sayesinde nefis zayıflatılmaya çalışılır. Bu meşrepteki sufiler nefisle muvafakat/uyum halinde olmayı Allah’la muhalefet/uyumsuz olmak olarak anladıklarından nefse muhalefeti temel ilke edinmişler ve “Nefsin arzu ettiği değil, onun zıddı olan şey doğrudur.” demişlerdir.2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan yemeği, uyumayı, konuşmayı en aza indirmek ve inzivaya çekilmek, diğer yandan kendini ibadete, taate, zikre ve tefekküre vermek sûretiyle nefis zayıflatılır (bu hususlar aynı zamanda insanî rûhu güçlendirir) ve direnci kırılır. Nefse boyun eğdirmenin ve onu terbiye etmenin, disiplin altına almanın, bu suretle onu iyi bir hizmetçi haline getirmenin yolu budur.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çile çekerek, riyazat ve perhiz yaparak, nefsin mukavemetini kırarak nefsin yapısında var olan günah işleme ve kötülük yapma arzusunun (hevâ-heves) kökü kazınamaz, bunlar tümden yok edilemez. Zaten bu tür duyguların öldürülmesi ve yok edilmesi gaye de değildir. Önemli olan bu tür kötü duygu ve eğilimleri etkisiz hale getirerek, insan üzerinde İlâhî iradenin, kalbin ve vicdanın hâkimiyetini sağlamaktır. Tasavvufta müritliğin anlamı nefsi terbiye etmek ve disiplin altına almaktır. “Ölmeden evvel ölmek” ve “fenâya erme” deyimleriyle de kastedilen budur.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefs ile girişilen mücadelede başarıya ulaşmak kişinin tek başına elde edeceği bir netice değildir. Nefsin bilinmez, hesaba gelmez, tedbirle engellenemez ve buyruk altına girmez serkeş tabiatı ancak nefsin bu tabiatına vakıf bir kâmil insanla terbiye edilebilir.5 Nefsi terbiye etmenin diğer metodu olan ruhâni metod konusu ise önümüzdeki sayıda ele alınacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kişinin almış olduğu dersi yapamaması halinde telafi etmesi mi veya dersi tekrar tazelemesi mi gerekir. Tasavvufta dersin önemi nedir, seyr-u sulûk için ders gerekli midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cevap: &lt;/strong&gt;Seyr u sulûk için üç esas vardır. Birincisi günlük olarak yapılan evrad u ezkar, ikincisi genelde haftada bir kez yapılan sohbet ve üçüncü olarak ta insanlığa verilen her tür faydalı hizmettir. Manevi terakki için bunların hepsi de çok önemlidir. Üçayaklı bir masa bir ayağı eksik olduğunda nasıl ki ayakta durmakta zorlanırsa, bir salik de bu üç vazifeyi yerine getirmeden gerçek manada Hakk’a ram olamaz. Tasavvuf yolunda çekilen evrad ve zikirler farz ibadet olmadığı için kazası gerekmez. Öncelikli olarak şunu ifade edelim ki evradı ihmal etmek insanın şeyhine ve kendine verdiği sözü tutmaması manasına gelir. Bundan da önemlisi Allah’ın zikrinden uzak geçen her vakit, her saniye bizim için ebedi bir kayıptır. Boşa geçen zaman geri getirilemeyeceği için sâlik bütün vakitlerini yukarıda sayılan vazifelerle doldurmaya azami gayret sarf etmelidir. Ahirette cennet ehlinin en çok hasret çektiği şey zikirsiz geçen vakitlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufi terbiyenin en önemli hedeflerinden biri de insanın ahlakını güzelleştirmesi, kuran ahkâmını ve sünnet-i seniyyeyi en güzel şekilde yaşamasıdır. Bazı saliklerin bu konuda ihmalleri olabilmektedir. Eğer salikin virdi ve dini vazifeleri bu konuda müspet bir gelişmeye sebep olmuyorsa gerçek manada virtlerini yerine getirmiyor demektir. Bu sebeple salik hem manevi dersini yerine getirme hususunda hem de ahlakını güzelleştirme hususunda dikkatli olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan 10 sene öncesine kadar esrar içiyordum. Ama son bir seneden beri ayda bir kaç kere içiyorum. Namazlarımı da kılıyorum. Ayda bir kaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazlara zararı olur mu? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cevap&lt;/strong&gt;: Dinimize göreçoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır, azı sarhoşluk vermesede hüküm değişmez. Bununla birlikte namazlarınızı kılıyor olmanız çok güzel, zira insanın bazı emirleri yerine getirmemesi diğer emirleri de terk etmesine sebep olmamalıdır. Size tavsiyem esrarı bırakmak için öncelikle çevrenizi değiştirmeniz ve sizi esrar kullanımına sevk eden çevreden ayrılmanızdır. İkinci olarak Allah Teâlâ’nın azametini tefekkür etmek, kalbi ve dili zikir ile meşgul etmek uyuşturucu madde bağımlılıklarını kolay şekilde azaltmanıza yardımcı olabilir. Allah hepimize her tür kötü alışkanlıkları bırakma hususunda yardımcı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. H. Kamil Yılmaz, AnahatlarıylaTasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 262. 2) Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 21; Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 124-127. 3) Uludağ, a.g.e., s. 22. 4) Uludağ, a.g.e., s. 22. 5) Arpaguş, a.g.e., s. 72.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-3911101242281693136?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/3911101242281693136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=3911101242281693136' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3911101242281693136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/3911101242281693136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/nefs-nasl-terbiye-etme-yollar.html' title='Nefs Nasıl Terbiye Etme Yolları...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-9013444265591320113</id><published>2009-08-07T12:39:00.000-07:00</published><updated>2009-08-07T12:40:39.783-07:00</updated><title type='text'>Kur'ân'ın Işığında İdeal İnsan Nasıl Olur?...</title><content type='html'>........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sınıfta öğrencilere:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Sizce ideal insan kimdir ve ideal insan nasıl olmalıdır? Şeklindeki bir soruya şu şekilde cevaplar aldım. Bir öğrenci, önce Kur’an’dan Mu’minûn suresinin ilk ayetlerini yazmış. Aynen şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Onlar ki, zekâtı verirler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra gelen ayetlerden de yararlanmak suretiyle bir örnek müslüman tipi tasvir etmiş. Gerçekten Kur’ân’nın bu ayetleri güzel bir müslüman tipini tasvir etmekte ve kurtuluş yolları göstermekte.. Bunlar elbette ideal bir müslüman için gerekli özellikler olup her müslümanda bulunduğunda ideal bir müslümanın ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Fakat benim asıl sorum ideal bir müslümandan öte ideal bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilerden bir başkası ise yine Kur’ân’dan Furkan suresinin 63. ve sonraki ayetlerini yazıp bir kompozisyon tertibi içinde sunmuştu. Bu kağıtta da Kur’an diliyle Allah’ın sevdiği kullar tasvir ediliyordu. Bunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;63. Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yer yüzünde tevazu ile yürürler ve kendilerini bilmez kimseler onlara laf attıklarında (incinmeksizin) ‘selam’ derler (geçerler);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;64. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;67. (Onlar), harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;68. Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;72. (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;73. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer kompozisyonlar da bu derece dini hüviyet taşımamakla beraber, din dışı da değillerdi. Demek ki, dinin amacı da ideal müslüman tipi meydana getirmekle beraber ideal bir insan tipinin oluşmasını sağlamaktır. Dini bir havası olmayan öteki bütün kompozisyonlar da gerçekten dinlerden ayrı bir hüviyet arzetmemekteler... İşte onların birbirleriyle özdeştikleri noktalar: “Kimse için kötülük düşünmeyen, kıskanmayan, övünmeyen, böbürlenmeyen, şımarıklık etmeyen, şiddet belirtisi göstermeyen, bencillik yapmayan, sizi aldatma olasılığı olmayan, sadık, vefalı, yalan söylemeyen, dürüst, saygılı, sevgi dolu, masum, bir su gibi berrak ve temiz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan çıkan sonuç ortadadır: Gerek dindarların, gerekse sıradan vatandaşların birleştikleri ortak bir nokta vardır ki, o da erdemli insan olmak... Demek ki, herkesin dürüst yani erdemli olduğu gün ideal bir insan tipi ortaya çıkacak ve büyük ölçüde toplumun problemleri çözülmüş olacak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-9013444265591320113?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/9013444265591320113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=9013444265591320113' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/9013444265591320113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/9013444265591320113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/kurann-isgnda-ideal-insan-nasl-olur.html' title='Kur&apos;ân&apos;ın Işığında İdeal İnsan Nasıl Olur?...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5384092001522342167</id><published>2009-08-07T12:36:00.000-07:00</published><updated>2009-08-07T12:37:59.012-07:00</updated><title type='text'>Gönülden Vahye Kulak Vermek...</title><content type='html'>........Hz. Mûsâ (a.s.) ülü’l-azm peygamberlerdendir. Kendisine Tevrat gibi büyük bir kitap indirilmiş ve “Kelîm” unvânı verilmiştir. “Kelîm” ilâhî kelâma muhâtab; Allah ile konuşan demektir. Kur’an’ın haber verdiğine göre peygamberler içinde bu özelliğe eren ve bu sıfatla anılan sâdece Mûsâ (a.s.)’dır. Nitekim Kur’an’da Îsâ (a.s.) Rûhullah, İbrâhim (a.s.) Halîlullah diye anılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da bildirildiğine göre Hz. Mûsâ (a.s.)’nın bir ateş şeklinde gördüğü ilâhî tecellî nûru, yanına vardığı zaman ona şöyle nidâ etmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yâ Mûsâ! Ben senin Rabbınım. Naleynini/ayakkabılarını çıkar. Sen Tuvâ mukaddes vâdisindesin. Ben seni seçtim. Şimdi sen vahyedilene kulak ver:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Muhakkak Ben, Benden başka tanrı bulunmayan Allah’ım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bana kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Her nefis peşinde koştuğunun karşılığını bulsun diye Ben kıyâmeti neredeyse gizli tutuyorum. Kıyâmete inanmayıp nefislerinin hevâsı peşinde koşanlar sakın seni aldatmasın, yoksa helâk olursun.”1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’ın naklettiği bu haberi iki bölüm hâlinde değerlendirmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Vahye hazırlık safhası,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İlâhî emirler kısmı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci kısımda ülü’l-azm bir peygamberin vahyi gönülden telakkî etmek üzre Allah tarafından nasıl hazırlandığına dikkat çekilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) Şuayb (a.s.)’ın kızı Safurya ile evlendikten sonra eşiyle birlikte Medyen’den Mısır’a doğru annesini ve kardeşi Hârun’u ziyâret için yolculuğa çıktı. Meşakkatli bir yolculuğun ardından nûrânî bir ışık gördü ve o ışığın yanına geldikten sonra kendisine ilâhî hitâb vârid oldu. Bu hitâbın ilk kısmında Hz. Mûsâ şu lâfızlarla safha safha vahye hazırlanmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Ey Mûsâ! Ben senin Rabbınım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Nalinlerini çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Tuvâ mukaddes vâdisindesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d- Ben seni seçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e- Şimdi sen vahyedilene kulak ver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece sarsıcı bu ilâhî hitâbın amacı Mûsâ (a.s.) üzerinde etkileyici ve toparlayıcı bir tesir meydana getirerek ilâhî mesajı ten kulağıyla değil, can kulağıyla; basarla değil basîretle ve gönülden dinleyip algılamasını sağlamaktı. Çünkü iyi algılamanın ve anlamanın yolu iyi dinleyip kulak vermekten; dikkati teksîf etmekten geçer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer hitâbın Hz. Peygamber (s.a.) için de sözkonusu olduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ ona ağır bir yük yükleyeceğini, bunun için gece ibâdetine devam etmesi gerektiğini bildirmektedir.2 Çünkü geceleyin insanın dikkati dıştan içe yönelir. Kalb ve zihin açılır, alıcılar daha iyi çalışır, hem peygamberlere vahiy hem şâir ve mütefekkirlere ilhâm genellikle gecenin karanlığında gelir. Kur’an buna işâret etmektedir.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Allah Peygamberi­miz’i vahyi çabuk alıp ez­berlemek için dilini oynat­maktan sakındırarak dik­katini dağıtmamasını; himmetini vahyedilene teksif etmesini emretmektedir.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberlerinden bunu isteyen Allah, elbette diğer kullarından da aynı hassâsiyeti bekler. Nitekim bir âyette: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve susun ki rahmete nâil olasınız” buyrulur.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kalbinin iç yoğunluğu dış organlardan ulaşan uyarılarla azalmakta; dikkat dağılmaktadır. Bu yüzden Allah Teâlâ peygamberlerini böyle bir hazırlık safhasından ve dikkat çekici hitab ve uyarılardan sonra vahye muhâtab kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Niye nalinlerini çıkar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Çünkü huzûr-i ilâhîye, üzerinde bir takım necâsetin bulaşmış olması ihtimâli olan ayakkabılarla çıkmamak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Ya da nalinlerin yapıldığı maddelerin temizliği endişesinden korunmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– En çarpıcı yorum bu iki nalinden murâdın iki âlem olduğudur. O iki âlem dünyâ ve ukbâdır. Çünkü iki âlemden geçmeden; onları gönülden çıkarmadan, tarafından peygamber olarak seçildiği ve O’ndan başka Tanrı bulunmayan Allah’a mülâkî olmak mümkün olmadığı gibi gönülden vahyi algılamak da mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kısımda Allah Teâlâ bütün ilâhî dinlerin ortak vasıfları olan emirleri sıralamaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Tevhîd inancı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- İbâdet/kulluk ve Allah zikri için namaz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Her şeyin karşılığının görüleceği kıyâmet ve âhiret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Tevhîd ilkesi ilâhî dinlerin temelini oluşturur. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.)’e bütün dinler ve peygamberleri, insanları bu gerçeğe dâvet etmişlerdir. İnsanoğlu yaratılış mayasına zerkedilen bu duygu sebebiyle mutlaka bir şeylere kul olmak ve üstün bir kudrete sığınmak ihtiyâcındadır. Bu yüzden Allah’a kulluğa erememiş insanlar ya nefislerinin hevâsına ya da kendilerinin uydurduğu sanal tanrılara yönelmektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Tevhîd inancının ardından Hakk’a kulluğa sıra gelir. Kulluk abd ile Rabb arasındaki en yüksek düzeydeki ilişkidir. Çünkü Allah insanların ruhlarından bu mânâda bir ahid almış ve ruhlar kendilerine sorulan: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” ilâhî sorusuna: “Evet”6 diye cevap verdikten sonra bu Rabb-abd muâhadesi başlamıştır. Böyle bir muâhade insanoğlunun sorumluluğunu arttırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muâhade ve sözleşmeler ciddiye alınmak ve uygulanmak için yapılır. Dolayısıyla unutulmaması esastır. Allah Teâlâ kulları ile olan bu sözleşmeyi unutmamayı “zikir” diye adlandırmıştır. Zikir hatırlamak, unutmamak, yâdında tutmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah tevhîdi itiraf tarzındaki inancın ardından kulluğu hatırlatmakta; hem kendisini hem de kendisiyle yapılan muâhadeyi unutmamaya vesîle olsun diye namaz kılmayı emretmektedir. Namazda hem zikir/hatırlama hem de Allah Teâlâ ile müvâcehe/karşı karşıya gelme ve mülâkat sıfatı vardır. Namaz sâyesinde kul Rabbı ile âdetâ konuşmakta; O’na kulluk duygularını arz ederek dünyâ ile bağlarının âriyet/geçici olduğunu itiraf etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Ardından gelen âyette de kıyâmet ve hesap günü hatırlatılarak bu geçici ve fânî dünyâya aldanmamak gerektiğine vurgu yapılmaktadır. İnsan ezeliyet âleminden gelip ebediyete doğru kanat açtığı için bu dünyâdaki varlığını bir algı yanılması sonucu ebedî sanmaktadır. Öyle olunca da fânî olan şeylere gereğinden fazla bel bağlamakta, ebediyet yurdu gölgede kalmaktadır. Oysa tevhîd inancının ve ilâhî dinlerin en önemli özelliği kıyâmet ve âhirettir. Ancak insanlar kıyâmet ve âhiret inancı konusunda ciddî problemler yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yapılan araştırma ve anketlerde de sonuç aynıdır. Allah inancı konusunda yüzde doksanlara yaklaşan grafik, âhiret inancı konusunda yüzde altmış-yetmişlere düşmektedir. Sanırım bunda pozitivizmin etkisindeki medya araçları ve estirilen rüzgârın önemli bir tesiri vardır. Oysa Allah inancı ile âhiret inancı doğru orantılı olmalıdır. Çünkü âhiret inancı Allah inancının tabiî bir sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmtihân kasdıyla yaratılan insanın başıboş salıverilmiş olması, hesap kaygısından uzak bulunması akl-ı selîme uymaz. Hesap kaygısı taşımayan ve hevâsının esîri olan güçlü ve zâlim insanların târih boyu insanlığa yaptıkları ürküntü vericidir. Özünde imtihân kaygısı olan ve nihâyetinde âhiret endişesi taşıyan insanların yaşadığı toplumlar ise insanlık onurunu yükseltecek değerli işler yapmışlardır. İnsanı yönlendiren aklı, aklı da yöneten vahiy olmalıdır. Vahyin sesine kulak veren akıl tevhîde erer, kulluğa ulaşır, dünyâsını âhiret kaygısıyla yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altta kalanın canı çıksın” düşüncesiyle düşeni ezen, parçalayan, vahşileşen insanlardan insanlık onuruna lâyık bir şey üretmeleri beklenemez. Târih boyunca insanlık vahiy iklîminden beslendiği; Allah inancı ve âhiret kaygısı taşıdığı sürece adına medeniyet denilecek değerler üretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık genellikle saâdet/mutluluk ile refâhı birbirine karıştırmaktadır. Refâh düzeyi yükseldikçe mutluluğun artacağı sanılır. Oysa ki durum hiç de öyle değildir. Refâh hayatı kolaylaştırsa bile insanlara mutluluk tadı vermemektedir. Bu yüzden dün de bugün de müreffeh olmayan ama mutlu olan insanlar pek çoktur. Dolayısıyla mutluluğu refâhta değil insânî ve ilâhî değerlerde, vahyin aydınlığında aramalı ve vahye gönülden kulak vermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar&lt;/strong&gt;: 1) Tâhâ, 20/11-16. 2) bkz. el-Müzzemmil, 73/1-5. 3) bkz. aynı sûre, 73/6. 4) bkz. el-Kıyâme, 75/16-17. 5) el-A’râf, 7/204. 6) el-A’râf, 7/172.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5384092001522342167?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5384092001522342167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5384092001522342167' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5384092001522342167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5384092001522342167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/gonulden-vahye-kulak-vermek.html' title='Gönülden Vahye Kulak Vermek...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-5362852970272274954</id><published>2009-08-07T12:32:00.001-07:00</published><updated>2009-08-07T12:34:57.315-07:00</updated><title type='text'>Allah İle Beraber Olma Eğitimi...</title><content type='html'>........Maiyyet; Allah -c.c.- ile beraberliğin yüksek bir şuur ve idrak hâlinde kalpte yaşanmasıdır. Hak Teâlâ’nın her an bizimle olduğunu bilerek, düşünerek ve hissederek, hareketlerimizi ona göre tanzim etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şuur ve idrak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna en büyük lutfudur. Zira bu hâl, kulun Rabbiyle dost olmasıdır. Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak’la dostluğa nâil olabilmek için de, O’ndan uzaklaştırıcı her şeyden arınan kalbin, Rahman, Rahîm, Afüv, Gafûr gibi cemâlî sıfatlarla vasıflanması îcâb eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönlün Allah ile olması, dünya imtihanındaki muvaffakıyetin şehâdetnâmesidir. Bunun zıddına Hak’tan gâfil yaşanan bir hayatın neticesi de, ebedî bir hüsran ve nedâmetten ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu kıssa, Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın hakîkatini ne kadar da veciz bir sûrette ifade eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SEN KİMİNLEYDİN?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakîkaten, insanoğlu Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olmuş demektir. Cenâb-ı Hak bu hâlden îkaz sadedinde şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın rûhu, imtihan gâyesiyle bulunduğu şu fânî dünyada, ten kafesine hapsedilmiş muzdarip bir kuş gibidir. Onun derûnunda, vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş olmanın ıztırâbı vardır. Bu ıztırâbı dindirip huzur ve itmi’nâna erdirecek olan da, Allâh ile beraberliktir. Bu yüzden, Hak âşıkları nazarında ölümün ürkütücü hâli kaybolur ve ölüm Rabb’e vuslat yolculuğu olarak idrak edilir. Nitekim ashâb-ı kiram da ölüm döşeğindeki hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhakkak ki, ölüm yolculuğunun hangi keyfiyette tecellî edeceği, yani cennet huzuruyla mı, yoksa cehennem azâbıyla mı neticeleneceği, rûhun bu âlemde Rabbiyle ne kadar beraber olduğuna bağlıdır. Bu yüzden insan bu dünyada Rabbiyle beraber olacak ki, âhirette de Rabbe dostluğun ikrâmı olan nâdide nîmetlere ve onun da ötesinde Cemâlullâh’ı müşâhede şerefine nâil olabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câ­hil­ler kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedi-kodularla ömür takvimini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine mü’min, ömrünü hayır-hasenatla müzeyyen kılar, Kur’ân ve sünneti rehber edinir, Allah rızâsına mâtuf işlerle meşgûl olur, mülkün gerçek sahibini tanıyarak malını ve canını nasıl kullanacağını bilir. Dînî ve ahlâkî kıymetini gölgeleyecek şerlerden ve yerlerden rûhunu korur. İbadetlere, hayır-hasenatlara ve sohbet meclislerine rağbetini artırır. Nihayet Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi olarak arkasında fazîletlerle dolu hatıralar bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BENİ KİMİNLE SANIRDIN?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümdarlık yıllarının neredeyse tamamını seferlerde geçiren, binbir türlü çilenin kendisine hiçbir zaman bezginlik ve yorgunluk vermediği Yavuz Sultan Selîm’in son anlarını, nedîmi Hasan Can şöyle anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavuz’un sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Öyle ki, yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Âdeta yaralı bir arslan gibiydi. Acziyeti bir türlü kabullenemiyor, cengâver askerlerine taktik ve tâlimat vermeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Hasan Can, bu ne hâldir?» dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için hüzünle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Pâdişâhım, artık Allâh ile beraber olma zamanınız herhâlde geldi!» dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«–Hasan, Hasan! Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?! Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşâhede eyledin?» dedi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bambaşka âlemlere dalmış olan Sultan, bana son olarak Sûre-i Yâsîn’i okumamı emretti. «Selâm» âyetine geldiğim zaman da rûhunu Rabbine teslîm etti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatlarında Allâh ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte maiyyet de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir misal: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya saltanatında Süleyman -aleyhisselâm-’ın seviyesine hiçbir beşer ulaşamamıştır. Lâkin dünya, Hazret-i Süleyman’ın gönlünü meşgul etmemiş, Allah ile beraberliğine mânî olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre; kıyâmet gününde zengin bir kul getirilir. Allah Teâlâ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Seni bana kulluktan alıkoyan ne idi?” diye sorar. O zengin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yâ Rabbî! Malımın çokluğu beni meşgûl etti.” der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, Süleyman -aleyhisselâm-’ı misâl getirerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Sen Süleyman kulumdan da mı zengin idin? Onu niye o kadar mülkü meşgul etmedi?” buyurur. (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 258; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 202-203)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine insanın en kıymetli varlıkları olan mal, can ve evlâttan imtihan noktasında Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatı, her hâlükârda Allah ile beraberlik şuurunun kazandırdığı sabır ve şükrün müstesnâ bir numûnesidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı çok ağır imtihanlardan geçirdi. Evvelâ mallarını elinden aldı. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını aldı. Daha sonra da vücûduna ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- yıllar süren bu hastalığı boyunca hiçbir şikâyet ve feryadda bulunmadı. Hanımı Rahîme Hatun, ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- ise:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ki hastalığı, kulluk vazîfelerini gönül huzuruyla yapabilmesine mânî olmaya başladı, o zaman Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rivâyete göre bu hakîkati Efendimiz J şöyle ifâde buyurmuşlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o iptilâ üzere kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce de (Rabbine niyâz ederek); «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O’nun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa hepsini giderdi ve ona eski hayatını misliyle iâde etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «âh!» çekti. Sebebi sorulunca dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için hüzünlendim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EN FECÎ HASTALIK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının idrâk seviyesini anlamak ve mânevî kemâlini yoklamak maksadıyla ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta şöyle cevap verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Cenâb-ı Hak da bizleri en fecî hastalık olan Hak’tan gâfil kalmaktan sakındırmakta ve âyet-i kerîmelerde kullarına yakınlığını, her an onlarla olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır...”  (el-Bakara, 115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hususla ilgili olarak hadîs-i şerîfte de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Hey­se­mî, I, 60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;YÜCE YÂR HUZURUNDA…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Bu şuurla yapılan küçücük bir amel bile dağlar misâli büyürken, Hak’tan gâfil olarak yapılan hiçbir şeyde hayır yoktur. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuz, verdiği sadaka boş, ettiği duâ karşılıksız, yaptığı tevbe de tevbeye muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel izah eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selam verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki bir fânîye sevdâlı gönlü bile, âşık olduğu kimseye dâir hissiyat kaplar. Onun gözü başka bir şey görmez. Bunun gibi, Hak âşıklarının ibadetleri de Allah ile kâmil mânâda bir beraberlik iklîminde tecellî eder. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibâdetleri de o nisbette seviye kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rasûlullah J namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Ali d da ibâdet hayâtında müstesnâ bir huzur ve huşû iklîmine girerdi. Bir muhârebede ayağına ok isâbet etmişti. Iztırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali d :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali d selâm verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kalbi Allah ile olanın ibadetindeki huşû ve mânevî haz bambaşkadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan maiyyet, yani Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuru, sadece ibadetlere mahsus da değildir. O, mü’minin bütün hayatını şekillendirecek bir gönül kıvamıdır. İbadetler kadar, âile hayatını da, ictimâî hayatı da, kazancı da, harcamayı da, velhâsıl bütün beşerî fiilleri tanzim edecek bir mânevî hassâsiyettir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EL KÂRDA GÖNÜL YÂR’DA…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibâdet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek genci takdîr eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak gıpta ile:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte gönüller Allâh ile olduktan sonra dünya işlerinin zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı bir gönülle ibadetin mahzuru çoktur!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun en kıymetli sermayesi zamandır. Zaman satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz. Zaman nîmetinin en mühim kısmı ise, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki andır. Zira geçmişe âit dosyalar kapanmış ve mühürlenmiştir. Artık o dosyalarda bir tâdilat yapmak mümkün değildir. Geleceğin ise hangi sürprizlere gebe olduğu meçhuldür. Bu yüzden mü’min, bu en kıymetli sermâyesini, yine en kıymetli olana hasretmeli, zamanlarını Allâh ile beraberlik içinde değerlendirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed er-Rufâî Hazretleri buyurur ki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kul için vaktin bereketi odur ki, o vakitte Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah bin Zeyd Hazretleri’nin hikmetle dolu pek çok nasihat ve sözleri vardır. Bir gün; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hem dünya hem de âhirette yaşayan kimseye ne mutlu!” buyurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Hem dünya hem âhirette nasıl yaşanır?” diye sorulunca; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Dünyada Allah Teâlâ’yı gönlünden çıkarmamak, (ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek) dâimâ duâ hâlinde yaşamak ve bu sâyede âhirette O’nun rahmetine mazhar olmakla.” cevabını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim bin Edhem oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“–O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebû Bekir Şiblî Hazretleri de tasavvufu tarif ederken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki dünyada Allâh ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.” buyurmuştur. İşte tasavvufî terbiyenin ulaştırmak istediği gönül kıvamı, böyle bir beraberlik ufkudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HAK’TAN GAFLETİN FECAATİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, Allah ile beraberlik hassâsiyetini kaybetmiş demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira bir kul, ne kadar Rabbiyle beraberse, Rabbi ona, şân-ı ulûhiyetinin fazlı ve keremiyle daha çok yakın olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin beşer idrakine sunulmuş bir misâlini nakleden bir hadîs-i şerîfte2 ifâde edildiği üzere; bir kul, Rabbine bir karış yaklaşırsa, Rabbi ona bir arşın yaklaşır. Kul Rabbine yürüyerek giderse, Rabbi ona koşarak gider. O’nu zikrettiği her yerde onunla olur, rahmet ve yardımını ondan esirgemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bir hakîkattir ki maddî-mânevî huzur ve refah içinde iken Rabbini unutmayan ve O’nunla beraber olan bir gönül, herhangi bir sıkıntıya uğradığında da Rabbini yanında bulur. Kul, imtihan edildiği zorluk ve sıkıntıya sabredip ecrine tâlip olursa Allah ona sabır ve sebatı kolaylaştırır. Şayet kurtulmayı dilerse, Allah ona nusret ve rahmetiyle kâfî olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teâlâ, fâil-i muhtardır, yani fiilinde serbesttir. O, kullarını nîmetle de mahrûmiyetle de denemeye tâbî tutar. Ağır imtihanlarda bile kulun Rabbiyle olması, onun îmanda sadâkatinin tescîlidir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak en büyük imtihanları en sevdiği kullarına vermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âyet-i kerîmede buyrulur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve beraberindeki îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizce sızlanmaya ve; “Kulu olduğum Allah niçin bu zor zamanımda yanımda değil?” nevinden ucu küfre sarkan isyan ifadeleri kullanmaya aslâ hakkı yoktur. Zira bu imtihan âleminde Allah kulunu imtihan eder; -hâşâ- kul Rabbini değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple hayatın zorluklarıyla karşılaşan bir mü’min; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Mahzûn olma, Allah bizimle beraberdir...” (et-Tevbe, 40) âyetindeki maiyyet telkinini hatırlayıp Cenâb-ı Hak’la beraberlik ve dostluğun huzurunu yaşamalıdır. Dünya imtihanında en çok çile çemberinden geçen peygamberler ve sâlih kullar da dâimâ bu huzuru yaşamış ve tevzî etmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki gönülleri Allah ile olan kâmil mü’minlere, dünyada da âhirette de hüzün ve korku yoktur. Cenâb-ı Hak, onlara son nefeslerinde olan ikrâmını ve uhrevî müjdeleri şöyle bildirir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilâhî müjdelere nâiliyetle neticelenecek şekilde hayatın med-cezirleri ve nefsânî fırtınaları karşısında dâimâ Hakk’ın huzurunda sâbit kalabilen gönüllere ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da hatırlatalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği üç aylar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Bu aylar, mânen, bereketli bahar yağmurları gibidir. İşte bu mübârek aylarda, rûhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıztırapları sabır silâhıyla bertaraf eden, Hakk’ın rızâsının lezzeti içinde hiç kimseyi incitmeyen ve hiç kimseden incinmeyen, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta çiçekler gibi tebessüm eden mü’minlere ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak, kendisiyle maiyyet duygumuzu artırarak bu mübârek ayların bereketinden lâyıkıyla istifâde edebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Rabbimiz, her zaman ve mekânda Allah ile beraberlik şuurunu gönüllerimizin saâdet hazînesi kılsın! Cümlemizi, bu dünyada maiyyet iklîminde yaşatıp ukbâda da yüce cemâlini müşâhede nîmetiyle şereflendirdiği mesud ve bahtiyar kulları arasına ilhâk eylesin!&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Âmîn&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt; 1) Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327. 2) Bkz. Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-5362852970272274954?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/5362852970272274954/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=5362852970272274954' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5362852970272274954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/5362852970272274954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/08/allah-ile-beraber-olma-egitimi.html' title='Allah İle Beraber Olma Eğitimi...'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-628464092151147104</id><published>2009-07-18T10:11:00.000-07:00</published><updated>2009-07-18T10:12:44.110-07:00</updated><title type='text'>Din eğitimi ve öğretimini nasıl sevdirebiliriz?</title><content type='html'>Kâniatın övünç vesilesi, Büyük Muallim ve Mürebbî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) "Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" buyuruyor. Bu emir her asırda din eğitim ve öğretimi ile meşgul olan âlim, mürşid, muallim, müderris, din görevlisi, ana-baba, velî gibi kişilere sesleniyor; onlara başarının belki en önemli yolunu gösteriyor. Maddî hastalıkların devası, gözle görülen, elle tutulan, tecrübe edilmiş şifa vasıtaları bile tatlı nesnelerle karıştırılarak, güzel ambalajlar içine konarak veriliyor. İnsanlar yalnızca akıl ve mantıktan ibaret varlıklar olmadığı, bir de his yönleri bulunduğu için buna ihtiyaç duyuluyor; aksi halde insan, hislerini okşamayan ilâcı bile almak istemiyor. Din eğitim ve öğretiminde verilecek iman, alışkanlıklar, yüce duygular ve bilgiler temelde imana; hem de gayba (görülmeyen şeylere) imana dayanır. &lt;br /&gt;........&lt;br /&gt;Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor. &lt;br /&gt;Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A) Okul İçinde: &lt;br /&gt;1. Kılık, kıyafet: &lt;br /&gt;Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Dil: &lt;br /&gt;Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Konuya hakim olmak: &lt;br /&gt;Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Genel kültür: &lt;br /&gt;İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Yakın ilgi ve rehberlik: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Müjdelemek ve sevdirmek: &lt;br /&gt;Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Disiplin: &lt;br /&gt;Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Adalet: &lt;br /&gt;Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Kol faaliyetleri: &lt;br /&gt;Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Not takdiri: &lt;br /&gt;Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Zaman ayarı: &lt;br /&gt;Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. Uygulama: &lt;br /&gt;Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti: &lt;br /&gt;Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti: &lt;br /&gt;Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak: &lt;br /&gt;Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri: &lt;br /&gt;Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır. &lt;br /&gt;Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B) Okul Dışında: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İtimat telkini: &lt;br /&gt;Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İrşad faaliyeti: &lt;br /&gt;Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Sosyal hizmetler: &lt;br /&gt;Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Lokal ve kütüphane tesisi: &lt;br /&gt;Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Dernek faaliyetleri: &lt;br /&gt;Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-628464092151147104?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/628464092151147104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=628464092151147104' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/628464092151147104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/628464092151147104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/din-egitimi-ve-ogretimini-nasl.html' title='Din eğitimi ve öğretimini nasıl sevdirebiliriz?'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1874400673089663659</id><published>2009-07-14T02:38:00.000-07:00</published><updated>2009-07-14T03:51:14.726-07:00</updated><title type='text'>Çocuk ve Din</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Çocuk ve Din        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TALHA SÖYLEMEZ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din, bireye hayatını düzene koymak için bazı ilkeler kazandırır. Din eğitimi insana Allah inancını öğreterek hayatının değerini ve üstünlüğünü anlatır. &lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ona, bedensel zevklerini ve ihtiyaçlarını gidermesi yanında ruhunun isteklerini de dikkate almasını öğretir. Din sosyal gruba iyi ve doğru hedefler gösterir.(1) &lt;br /&gt;Din duygusu evlat olma duygusudur. Bu duygunun çocuktaki ilk konusu ana babadır. Çocuk onlarda bütün tanrısal yetkinliklerini bulur. Fakat hayattaki denemeler,çocuğu, din değilse bile tanrı değiştirmeye, ilkin ana babasına yüklediği üstün özellikleri uzak bir varlığa geçirmeyi zorunlu kılar.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorgu çağının hemen ardından, etrafını kuşatan fizik ve sosyal çevreyi keşfetme ve tanıma arzusunda olan çocuğun önde gelen meraklarından biri de Kim tarafından yaratıldığı?�dır. Diğer meraklarda olduğu gibi, bu konuda da çocuk cevabı öncelikle anne ve babasından bekler. Peygamberimiz Her kişiye kendi anlayışına göre konuşun demiştir. Eğer çocuğunuzla sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsanız, belli zamanlarda onun baktığı pencerelerden bakabilmelisiniz. Din konusunda da çocuğun düzeyi düşünülerek hareket edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halis Ayhan'a göre din konularını zamanından önce ya da sonra yanlış öğretir5sek, hangi yaşta olursa olsun çocuğa veya yetişkin insana iyilik yerine kötülük yapmış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuk 4 yaş dolaylarında&lt;/strong&gt; Allah hakkında fikir yürütmeye başlar. Bu yaş çocuklarının Allah tasavvuru,gelişim özelliklerine ve zihinsel kapasitelerine uygun olarak Allah’ı insana benzetme,insani vasıflarla düşünme şeklindedir.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din ve Allah ile ilgili kavramlar yaklaşık 4 yaşlarından itibaren soru kalıbı haline getirilirler. Her ne kadar bu yaşta sorulanların da tam bir bilinç ile sorulmadığını anlasak da, sorularda gerçekten anlamak arzusunun bulunduğunu görürüz.4yaş çocuğunun din ile ilgili sorabileceği ve merak içeren cümlelerden bazı örnekler verebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ın boyu ne kadar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ın arkadaşları var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Her şeyi Allah mı yapıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah’ı neden göremiyoruz?&lt;br /&gt;-Biz de Allah olamaz mıyız? Keşke biz de Allah olsaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Allah'ı neden göremiyoruz? Sen Allah'ı gördün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırlı düşünce yapısından dolayı, herkesin çok kullandığı ve bilindiğini zannettiği Allah kavramını da sınırlı imkanlarıyla kavramaya çalışır. Özellikle 4 yaşlarında başlayan ilginin oldukça şaşırtıcı olduğu, ailelerin bildiği bir gerçektir.(2) Çocuğun kafasında güçlü ve büyük sıfatlarıyla özdeşleştirdiği ve çevresinde bu sıfatları taşıyan kişilerle somutlaştırdığı bir Allah tasavvuru oluşur.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5-6 yaşlarındaki çocukların &lt;/strong&gt;kafalarındaki tanrı düşüncesi bir insan gibi tasavvur edilse de onun diğer insanlardan farklı olması gerektiğine ilişkin gizli bir inanç da taşırlar.İnsan gibi olsa da, en büyük insan olmalı. diye düşünebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulöncesi dönemde çocuğa göre Tanrı, yaşlı bir erkek olarak,canlı ve hareketli ve bu dünyada olan her şeyle ilişkili biçimde çocukların yararına göre,çocuklar sevinsin diye dünyayı tıpkı bir ustanın yaptığı gibi biçimlendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar Tanrının gücünü anlayabilmek için ebeveynlerin muktedir olma gücünü ölçüt olarak alırlar. Onlara göre Tanrı cennette ya da yukarılarda bir yerde oturan birisidir. Yaşlıdır ve bütün organları insanlarınkine kıyasla büyüktür. Bir Süpermen gibi istediği şeyi yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarına göre Allah yalnız yaşar bazılarına göre Allah ile beraber yaşıyor olabilir. Okulöncesi çocukları eğer yakına gelirse -ki gelme ihtimali vardır- o zaman Allah’ı görebilir ya da çok iri olması görünmesine mani oluyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özetlersek çocuk anlayışı için Allah;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünde bir yerde asılı duruyor olabilir. Eğer çok büyükse inmesi tehlikeli olabilir. Çoğunlukla yalnız yaşar ve çoğunlukla erkektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 yılında 44 çocuk ve anneleri ile yapılan bir araştırma, okulöncesinde bulunan çocukların kendilerini seven dost bir Tanrı'ya inanmak istediklerini göstermektedir. Bu yaş grubu çocuklarına göre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı’nın çocukları sevme nedeni, anne ve babalarının onlardan bekledikleri ile yakından ilgilidir. Anneleri gibi Tanrı'da onlardan, yemek yemelerini, uslu durmalarını beklemektedir.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-9 yaş grubu çocuklarda Allah arayışı 10-12 yaş grubuna göre daha etkin görünmektedir. 7 yaşından itibaren çocuklar, Allah’ı kendisinin ve yakınlarının yaratıcısı çok yüce bir varlık olarak tasavvur ederken hala onun gökte olduğunu düşünürler. Ancak 11 yaşından itibaren çocuklar soyut bir yaklaşımla Allah’ın her zaman her yerde olduğuna inanırlar. Bu bilişsel gelişime koşut olarak, çocuğun getirdiği açıklamalarda, hiç şüphe yok ki anne ve baba modelinin rolü çok büyüktür. Anne ve baba, dini inanç, düşünce ve uygulamalarıyla öncelikle sağlıklı bir model oluşturmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun soruları yukarıda belirtilen gelişim aşamaları göz önünde tutularak basit fakat doğru ve sade bir dille cevaplandırılmalıdır.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki 4 yaşındaki bir çocuk bir çocuk bir gün Keşke Allah olsaydık. Şeklinde bir ifadeyi diline doladı. Dini inançlarınız gereği içinizden gelecek tepki hayır, böyle bir şey olamaz! şeklinde olabilir. Fakat bunu dile getirmeniz, çocuğunuzun size en azından olmak istedikleri konusunda bir daha açılmamasına neden olabilir. Bunun yerine Vay canına, demek güçlü olmak istiyorsun. ve ya Demek görünmez olmak istiyorsun diye karşılamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunuzun ısrarla Allah’ı neden göremiyoruz? dediğinde , Bizim gözlerimiz küçük, Allah ise çok büyük. Bu yüzden göremiyoruz diyebiliriz. Konuya onun açısından bildiği kavramlarla ifade ederek bakmış oluruz. Görülmeyen şeyleri anlatmak için, nefes üfleme deneyi yapabilirsiniz. Nefesini üfle deyip görüp görmediğini sorabilir böylece ona bazı şeylerin görülmeden de var olabileceğini anlatabilirsiniz.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın esirgeyen, her şeyi yaratan ve koruyan bir yüce varlık olduğu anlatılmalı ve çocuğa Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmalıdır. Eğer çocuk Allah sevgisine ulaşan bir insan olabilirse, başta insanlar olmak üzere her türlü varlıkları sevecektir. Bu sevgi ise, ona her türlü güçlüğü yenmesine yardımcı olacaktır. İnsanları sevme ve saymanın Allah’a yaklaşma demek olduğu anlatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah inancı gelişen çocuk kafasındaki sorulara yanıt bulan güven duygusu gelişmiş,dingin, huzurlu bir birey olmaya başlar. Bu nedenle özellikle 7 yaşından başlayarak din konusunda ihtiyacı olan bilgiyi vermek ve olumlu bir model oluşturmak suretiyle çocuğu desteklemek, ebeveynin başlıca görevi olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah korkusu terbiye aracı olarak kullanılmalı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah hakkında henüz hiçbir bilgisi olmayan çocuklara, Allah’ın ceza verici ve korkutucu olduğunu telkin etmek çok yanlış sonuçlar doğurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı aileler, Allah korkusunu yanlış bir şekilde terbiye aracı olarak kullanmakta ve bu korkuyu Annesinin sözünü dinlemeyeni Allah taş yapar!, Yemeğini yemeyeni cehennemde yakar! Yalan söyleyenin dilini keser! gibi cümlelerle çocuğun kafasına sokmaya çalışmaktadır. Bunun sonucunda yanlış bir Allah tasavvuru oluşmakla kalmaz, aynı zamanda sürekli kendini suçlayan ve aşağılayan bu çocuğun ruh sağlığı da bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Mualla Öztürk , aşırı derecede gelişmiş Allah korkusu’nun ortaya çıkardığı bir takım rahatsızlıkları ele almakta ve çocuğun zamanla yenemediği mikrop, hastalık, ölüm gibi korkularının içinde ve başında Allah korkusunun olduğunu söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dodurgalı’ya göre, bu duruma meydan vermekten kaçınılmalıdır. Hatta Allah’ın çocuklar için günah yazmadığı sık sık vurgulanarak çocuğun Allah’a yaklaşması temin edilmelidir. Kısaca, çocuğun Allah korkusu yerine Allah sevgisiyle yetişmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk, Allah’ın seven, koruyan, hoş gören, affeden, cezadan çok ödüllendiren bir varlık olduğunu öğrenmelidir.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KAYNAKLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. YAVUZER Haluk,2003, Çocuğu Tanımak Anlamak , İstanbul, 2.baskı, s:70,71&lt;br /&gt;2. YURDAGÜL Mehmedoğlu, 2003, Çocuk ahlak ve Din, İstanbul, 1.baskı, Morpa Kültür yayınları, s: 30-56&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1874400673089663659?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/1874400673089663659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=1874400673089663659' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1874400673089663659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1874400673089663659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/cocuk-ve-din.html' title='Çocuk ve Din'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-6630430635806249945</id><published>2009-07-14T02:27:00.000-07:00</published><updated>2009-07-14T02:31:33.725-07:00</updated><title type='text'>Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve  Allah Tasavvuru</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve  Allah Tasavvuru&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;TALHA SÖYLEMEZ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş-şeytanir-racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Çocukta Allah mefhumu ve inancı &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabii olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklere birçok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Allah inancında iki temel unsur &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* 5 yaş grubundan bir örnek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken): &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* 9 yaş grubundan bir örnek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise, &lt;strong&gt;5-6 yaş grubundaki çocuklar&lt;/strong&gt; üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, -çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun- çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk büyüdükçe oyuna düştü. Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; 7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;strong&gt;Sonuç &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarı-yenilgi, ilerleme-gerileme, sevinç-üzüntü, mutluluk-hüzün gibi durumlar, hayattaki &lt;br /&gt;değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5-6) âyet-i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynaklar &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.-1998 “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.-1997 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir-1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.-1998&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara-1991;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-6630430635806249945?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/6630430635806249945/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=6630430635806249945' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6630430635806249945'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/6630430635806249945'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/okul-oncesi-cocugun-dini-egitimi-ve.html' title='Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve  Allah Tasavvuru'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-160634480132319378</id><published>2009-07-01T08:11:00.001-07:00</published><updated>2009-07-01T08:11:33.540-07:00</updated><title type='text'>Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;1. Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin doğasını incelerken öncelikle yetişkin ve yetişkinliğin tanımı ve yetişkinliğin temel özelliklerini incelemekle işe başlamayı uygun bulduk. Daha sonra yetişkinliğin genel olarak özelliklerine göz attıktan sonra yetişkinlik dönemleri  incelenmeye çalışılacaktır. Son olarak da yetişkinlikte özellikle orta yetişkinlikte dini gelişim irdelenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yetişkinliğin Tanımı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin (adult) sözcüğü Latince ‘büyümek’ yani “adolescere” fiilinin geçmiş zaman ortacından türemiştir. Yetişkin kavramı, gelişimin herhangi bir yönü ya da tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan oldukça yetişmiş, olgunluğa yaklaşmış kişi olarak tanımlanmıştır. Yetişkinliğin başlangıcı bebekliğin ya da ergenliğin başlangıcı gibi biyolojik temelli olmaktan çok, sosyal olaylar ve kültürel talepler çerçevesinde açıklanmakta ve olgunluk kavramıyla eş anlamlı olarak düşünülmektedir. [1] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin bir kişinin hem fiziksel hem de psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Fakat, fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçmek güç olduğu için çoğu gelişimci sadece yaş düzeyine göre bir tanımlamayı benimsemiştir. Buna rağmen yaş ve yaş sınırları konusunda da kesin bir anlaşma yoktur. Ancak günümüzde, gittikçe yaygınlaşan bir görüşe göre, yetişkin sayılmanın belli bir yaş sınırı aşmış olmaktan çok başka yönlerinin olduğu da ileri sürülmektedir.[2] Bunun için yetişkinin kim olduğu sorusu ve cevabı görünüşte kolay olmakla beraber oldukça zordur. Eğer meseleye kronolojik açıdan bakarsak belli bir yaştaki kişi yetişkin sayılabilir. Ancak böyle bir yaklaşım yetişkinin psikolojik ya da toplumsal boyutuyla her zaman örtüşmeyebilir. Örneğin bir kişi 25 yaşında olduğu halde hem ekonomik hem de psikolojik ya da sağlık açısından bir başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir.[3] Dolayısıyla kronolojik yaş, sırf kendi başına yetişkinliğin başlangıcı, orta yaş ya da yaşlılık dönemlerinin anlamlı bir göstergesi olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin başlangıcı olarak ergenliğin bitişi ve bir takım sosyal değişmeler dikkate alınır. Bunlar; öğrenim yaşamını bitirme, işe başlama, evlenme, çocuk sahibi olma gibi değişikliklerdir. Ancak görüleceği üzere, bu yaşam değişiklikleri için kesin bir yaş sınırı koymak zordur. Çünkü tüm davranışlar bireyden bireye, kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişir.[4] Psikolojik ya da sosyal alanda bir kişinin yetişkinliğinin neye ya da hangi yaşa tekabül ettiği toplumdan topluma farklılık gösterse de genelde psikolojik özellik ve toplumsal bir ölçü olarak, kişinin çalışıp kendi geçimini temin edebilme yeteneği bir ölçü olarak kabul edilebilir.[5] Bu ikisi genellikle birlikte gider. Çünkü psikolojik açıdan yeterli olan bir kişinin aynı zamanda bir iş sahibi de olabileceği gibi, psikolojik açıdan yeteri kadar gelişmemiş olan bir kişinin bir iş sahibi olması da düşünülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin en önemli boyutlarından birisi ekonomik bağımsızlıktır. Yetişkin olmak bu temel bağımsızlığın sona ermesi demektir.  Psiko-sosyal açıdan çocukla yetişkini birbirinden ayıran temel fark “bağımlılık” olayıdır. Bir kişi normal hayatını devam ettirme konusunda diğerlerine bağımlı olduğu sürece tam anlamıyla bir yetişkin olduğu söylenemez.[6] Bu bilgiler doğrultusunda yetişkinliği, gençlik yıllarını takiben, kişinin hayatla ilgili birçok sorumluluğu yalnızca üstlendiği, yaşlılık dönemine kadar devam eden dönemin adıdır diye tanımlayabiliriz.[7] Ayrıca genel bir eğilim olarak bir toplumda, kendi yaşantılarını bağımsız olarak yönetme sorumluluğunu üstüne alan bireyler de yetişkin kabul edilmektedir.[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylü yaptığı araştırmalarında yetişkinliğin tanımını farklı açılardan ele alarak şu şekilde ortaya koymuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a)           Kök Özelliğine Göre Tanımı: “Andragogy” kelimesi de “pedagogy” kelimesi gibi, latince bir kelime olup, aner(yetişkin) ve agogus(rehber) kelimelerinin birleşmesinden oluşmakta ve “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme sanatı” anlamına gelmektedir. Bu terim özel bir rol ve statüye ulaşmayı hedeflemekten ziyade, bir süreci çağrıştırır. Bu süreçte yetişkinin, akıllılık, normallik, rasyonellik, devamlılık, itidallik, sorumluluk ve iyi bir aile veya grup özelliğine sahip olma gibi belli bir takım nitelikleri vardır. Dolayısıyla kök ve hususiyete göre tanım daha çok yetişkinlik döneminde bulunan kimselerde bulunması gereken bir takım özellikleri içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b)           Biyolojik Tanım: İnsanlar üretken duruma geldiklerinde biyolojik olarak yetişkin olurlar. Burada üzerinde durulan husus onların biyolojik olarak üreme olgunluğuna erişmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c)           Psikolojik tanım: Bireyler psikolojik olarak kendi hayatları için kendilerini sorumlu olarak kabul ettikleri zaman psikolojik olarak yetişkin olurlar. Bu tür yetişkinlik kavramı tedrici olarak gelişir. Kişinin psikolojik olarak kendini yetişkin kabul etmesi büyük ölçüde onun biyolojik ve sosyal gelişimlerini de içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d)           Sosyal tanım: Kişiler kendilerini kendi kültürlerinin, yetişkinlik yıllarına münhasır rolleri icra etmeyi uygun buldukları zaman, sosyal olarak yetişkin kabul ederler. Örneğin bizim kültürümüzde sürekli bir meslek sahibi olma, anne-baba olma, oy verme ve askerliğini yapma gibi faaliyetler, bir kişinin yetişkin olduğunu gösteren belirtilerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e)           Hukukî tanım: Hukuk, toplumda psikoloji ve dinî geleneklerin yaptığı gibi yetişkinler için idealler ortaya koymaz ve ideal olan şeylerle ilgilenmez. Bu anlamda hukukta yetişkinliğe karar verme konusunda kronolojik yaş önemlidir. Bu yaş genellikle 18 ile 21 yaş arası kabul edilirse de bu durum ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılık gösterebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;f)             Dinî ve kültürel geleneklere göre tanım: Bugünkü hukuk ya da psikoloji teorilerinin ele aldığı sekliyle olmasa da, tüm büyük din ve kültürler, dinî inanç ve uygulama konusunda olgun, mükemmel, iyi ve erdemli kişi ideallerinden söz edip onların vasıflarından bahsetmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin üç büyük ilahî dinlerden biri olan Yahudiliğe baktığımızda, Yahudi kutsal kitaplarının ideal bir olgunluk örneğini sunduklarını görüyoruz. Yahudi geleneklerindeki temel konu, Yahudi toplumunun bir üyesi olarak kişinin Tanrı ile ilişkiler konusunda bir ahite girmesidir. Tanrı ile olan bu bey’at ilişkisi manevi olgunluğun bir çok özelliklerini gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyan yetişkinliği de Yahudi geleneğinde olduğu gibi, Tanrı ile diğer insanlar arasındaki ilişkiler üzerine kurulmuştur. Hristiyan kutsal kitapları da olgun kişiyi, inanan bir kişi, hukuka karşı inançlı, adaletli ve iyilik yapan, Tanrı ve tüm hayatla manevi açıdan erdemli ilişkiler kuran kişi olarak tanımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm dini de Yahudi ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi olgun kişiyi  dinî ve ahlâki açıdan ele alınmış tüm güzel haslet ve davranışları Müslüman kişilerde bulunması gereken hasletler olarak belirtilmiştir. Yetişkinlik kavramını da daha çok hukuki anlamda ele alınmıştır. Dolayısıyla İslâm’a göre yetişkin “hukuki ve ahlâki olgunluğa erişmiş, akli dengesi yerinde olan, ticari ilişkilere girebilen, mal mülk tasarrufu hakkına sahip, hukuki müeyyidelerle Allah tarafından emredilen emir ve yasaklara karsı sorumlu olan kişi” olarak tanımlanmıştır.[9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca “Rogers” yetişkini belirlemede üç temel ölçü kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Olgunluk Ölçüsü: Bireyin bütün yeteneklerini kullanabilmesi, kişiliğinin oluşması, büyümesi ve gelişmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Uygun davranma ölçüsü: Diğer kişiler ve bizzat kendisi ile ilgili daha sağlıklı karar alabilmesi, uygun davranabilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Bağımsız olma ölçüsü: Gönüllü olarak is yapma, çalışma ve sorumluluk üstlenebilme durumudur. “Rogers”ın da ölçüleri koyarken bireyin bağımsızlığını esas aldığı fark edilmektedir.[10]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu tanımlardan sonra meseleye Kowles’ın da belirttiği gibi eğitimsel olarak kimlerin yetişkin olduğuna karar verme konusunda iki temel sorunun cevaplanmasını tavsiye edebiliriz. 1) Kim yetişkin olarak veya yetişkin gibi davranıyor, kim yetişkin rollerini yerine getiriyor? (Sosyal Tanım) 2) Kimin kişisel düşüncesi bir yetişkinin düşüncesidir?(Psikolojik Tanım) Birinci tanıma göre, kişi toplumun yetişkinlerden beklediği rolleri yerine getirdiği zaman yetişkinlik kapsamına giriyor. İkinci tanıma göre ise, bir kişi ancak kendisin, kendi hayatı için sorumlu hissettiği zaman yetişkin kavramı içine giriyor.[11]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere yetişkinlik çeşitli açılardan ele alınarak tarif edilmektedir. Ancak en genel olarak yetişkini şöyle tanımlamak olasıdır: “Yetişkin; zihinsel, bedensel gelişimini tamamlamış ve psikolojik olgunluğa erişmiş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve toplumda bir sorumluluk üstlenmiş bireylere denir.”[12] Araştırmamızdaki amacımız hangi tarifin daha doğru olduğunu tartışmak ya da tercih etmekten ziyade, yetişkinin doğasını ve gelişimsel özelliklerini ele alarak incelemek ve onu çeşitli açılardan tanımaya çalışmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin Temel Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlik dönemine geçmeden önce, konumuzun bütünlüğünü sağlamak açısından yetişkinlik öncesi döneme kısaca değinmek faydalı olacaktır. Yetişkinlik öncesi dönemi çocukluk, ergenlik ve ilk yetişkinlik dönemlerini kapsar. Bu dönemde kişi normal olarak aile içinde veya aile yaşantısına eşit olan sosyal bir ortamda yaşar. Yeterli bir gelişimle birey, kısmen toplumun kendi kendine yeterli bir üyesi haline gelir. Yetişkin öncesi dönem aynı zamanda yetişkin hayatına da bir giriştir.  İnsan hayatının evrelerini inceleme konusunda en önemli ve ilk görüşler Sigmund Freud tarafından kurulan “derinlik psikolojisi” alanından gelmiştir. Freud, şuur ve şuur altı kısımlarından oluşan kişilik teorisini geliştirerek çocukluk dönemindeki kişilik gelişiminin yetişkinlikte onu ne şekilde etkilediğini göstermeye çalışmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carl G. Jung ise yetişkin gelişiminin çağdaş anlamda gerçek babası olarak kabul edilmektedir. Jung, bireyi içsel psikolojik süreçlerin ve dış faktörlerin bir ürünü olarak gördü ve bunun sonucu olarak da sosyal psikolojiyi geliştirdi. Ayrıca Jung, insan hayatının tüm alanlarına ağırlık vererek “hayatın ikinci kısmı” olarak kabul ettiği yetişkinlik dönemine ayrı bir önem vermiştir. Ferud ise, klinik geçmişli bir bilim adamı olduğundan o daha çok psikopatoloji ve iç ruhi süreçlere önem vermiştir.[13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hayatının tüm evreleri konusunda herkes tarafından kabul edişmiş bir görüş birliği yoktur. Hayatın bazı alanlarının başlangıç ya da bitiş konusunda bir problem yoktur. Örneğin çocukluk ve ergenlik dönemlerinin başlangıç ve bitiş noktaları aşağı yukarı herkes tarafından aynı kabul edilir. Yine yaşlılığın da 60-65 yaşlarında başladığı herkes tarafından kabul edilir. Ancak bu 20 ile 65 yaşları arasının nasıl bölüneceği konusunda bir görüş birliği yoktur. Zira her dilde bir çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık kavramları olmasına rağmen, bunların sınırlarını tayin etmek pek de kolay değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar gelişim psikologları arasında yetişkinlik dönemi evreleri konusunda kabul edilmiş bir ayırım olmasa da, genellikle kabul edilen görüşe göre bu dönem ilk yetişkinlik(20–35), orta yetişkinlik(35–55) ve son yetişkinlik(55 ve yukarısı) olmak üzere üç temel safhaya ayrılmıştır. Ancak bu safhalar belli bir noktada başlayıp belli bir noktada sona ermez. Daniel Levinson, insanın gelişim basamaklarının birbirlerine bağlı olduğunu, birbirlerini kapsadığını, daha doğrusu birbirleriyle örtüştüğünü vurgulamaktadır. Bundan dolayı da 0–3 yaş arasını ilk çocukluk geçiş dönemi,17-22 yaş arasını ilk yetişkinlik geçiş dönemi, 40-45 yaş arasını orta yaş geçiş dönemi, 60-65 yaş arasını son yetişkinlik geçiş dönemi olarak değerlendirmektedir.[14] Başka bir ayırıma göre, yetişkinlik genç yetişkinlik ve orta yaş olmak üzere genel olarak iki dönemde incelenir. Bireyin ergenlik döneminin sonunda başlayarak orta yaşa kadar geçirdiği yaşam dönemi genç yetişkinlik olarak tanımlanır. Genç yetişkinlik dönemi yaklaşık 20 ile 40 yaşları arasındaki yıllardır. Orta yaş dönemi ise yaklaşık olarak 40-60, 65 yaşları arası ise orta yaş dönemidir.[15] Mehmedoğlu ise eserinde buradan farklı olarak şu şekilde sıralamıştır: “a) Gençliğin hemen sonrasındaki bölüm olarak tanımlanan İlk Yetişkinlik Dönemi(22-40 yaş), b)Yetişkinin kendini hem kendinden büyüklere ve hem de kendinden küçüklere olan sorumlulukları en fazla üstlendiği dönem olarak bilinen  Orta Yaş Dönemi(40-60 yaş), c)Yetişkinliğin son aşaması olan Yaşlılık Dönemi(60 ve üstü yaş).”[16]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlikte kişilik gelişimi hem durağan olan hem de değişmeyi içeren bir süreçtir. Yetişkinlikteki kişilik gelişiminin ahlâk, cinsiyet rolleri ve benlik gelişimi gibi üç önemli yönü vardır. Bu dönemdeki kişiliğin gelişmesinde “olgunlaşma” önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin gelişimsel süreci ile ilgili yetişkinliğin süreklilik arz eden bir yapı mı yoksa birbiri üzerine ilerleyen evreler dizisi mi olduğu bir anlaşmazlık vardır. Cüceloğlu bu soruna, bireyin yaşamında hem bir süreklilik hem de birbirinden farklı gelişim aşamaları olduğu şeklinde bir yanıt vermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliği incelerken yaş, cinsiyet, sosyoekonomik sınıf ve kültür farklılıklarını da dikkate almak gerekir. Bu konuda Neugarten (1975), zengin ve fakir ortamlardan gelen bireylerin belli yaşam olaylarını birbirinden farklı zamanlarda yerine getirdiklerini ileri sürer. Zengin bireylerle fakir bireylerin orta yaşa geldiklerinde yaşamlarına bakış açılarındaki farklılığı da şu örnekle açıklar; zengin orta yaşlılar bu yaş dönemine altın yıllar olarak bakarken fakir orta yaşlılar ise bu yaşları emeklilik dönemi olarak değerlendirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Yetişkinlikte benlik kavramında büyük ve köklü değişiklikler meydana gelir. Birey kendini giderek yapıcı ve üretici olarak görmeye başlar. Yetişkinlik dönemi bireyin öz-yönetimliliğini algıladığı ve yaşadığı dönemdir. Bu bireyler başkalarının da kendi öz-yönetimliliğini görmelerini beklerler.[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;       TALHA SÖYLEMEZ&lt;br /&gt;http://talhasoylemez.blogspot.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…,s. 95&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Firdevs Güneş, Yetişkin Eğitimi (Halk Eğitimi), Ankara 1996, s.39&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.46; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 38&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    [4]Bkz. Betül Aydın ve Ark., Gelişim Psikolojisi, İstanbul 2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.47; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 39&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.47-48;  Acar,  Basamak Teorilerine Göre …, s. 38&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.59&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] Sudi Bülbül, Halk Eğitimine Giriş, Yetişkin Eğitimi, Türkiye’de Halk Eğitimi, Toplumsal Kalkınma, Eskişehir 1991 Anadolu Üniversitesi Yayın, s.44&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 40-43; Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.48-51&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] Güneş, Yetişkin Eğitimi, s.39&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 51&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] Cevat Celep, Yetişkin ve Özellikleri, (http://www.nilufer-hem.gov.tr/halk-egitim/icerigi/yetiskin-ve-ozellikleri_2.html), (14/05/2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] Ayrıntılı bilgi için bkz. Ayten, Psikoloji ve Din; Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 43 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 44&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…, s. 96&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.59&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[17] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…, s. 96-98;  Yaşar Fersahoğlu, Din Eğitim ve Öğretiminde İnsanı Tanımanın Önemi, İLAM Araştırmalar Dergisi, Temmuz-Aralık 1997, c. II, S. 2, s. 179-184&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-160634480132319378?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/160634480132319378/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=160634480132319378' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/160634480132319378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/160634480132319378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/yetiskinligin-tanm-ve-temel-ozellikleri_01.html' title='Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-8706058171045070719</id><published>2009-07-01T08:06:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T08:07:12.337-07:00</updated><title type='text'>Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi</title><content type='html'>Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ötesi psikolojisi, psikotik hâllerden uyumsuz davranışlara ve ilhâmatın zirvelerinden muhtelif manevî tecrübelere kadar uzanan bir denklem içinde oluşan, bütün bir insan olma tecrübesinin tetkikine adanmış bir alandır. Bu alan maneviyatı insan tecrübesinin çok kuvvetli bir boyutu olarak tanır ve ona ehemmiyet atfeder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef maneviyat, psikolojinin sâir alanlarında hep, limitlerin ötesinde bir bilinmez olarak telakki edilegelmiştir. Geleneksel psikoloji, maneviyatın bir çok insanın hayatındaki potansiyel etkisini ciddi derecede küçük görmüşlerdir. Manevî rehberlik, psikolojinin bilgi ve görüşlerinden istifade edilebilir. Öte yandan, manevî rehberlik ve benötesi psikolojisi, yekdiğerinin tamamlayıcısıdır.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benötesi psikolojisinin vücûda gelmesini tetikleyen ana unsurlardan bir tanesi, Abraham Maslow’un kendini gerçekleştiren[2] kişiler hakkındaki araştırmasıdır. Maslow, maneviyatın sıhhat ve afiyetimizin devamı için gereken çok temel bir unsur olduğunu söylüyordu: “Aşkınlık ve benötesi olmazsa hepimiz hasta, saldırgan ya da ümitsiz ve duyumsamaz oluruz.” [3] diyor. Benötesi açısından bakacak olursak, manevî rehberlik ruhu gıdalandırır ki ruhu beslemek, kimsenin yerine başka bir şey ikame edemeyeceği bir ihtiyaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benötesi psikolojisi karmaşık ve çok boyutludur. Benötesi psikolojisinin muhtelif unsurlarını[4] şu şekilde ele almamız mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-          Benötesi psikolojisi bir sağlık psikolojisi ve insan potansiyelidir. İnsan psikopatolojisini tanıyıp ona hitap ederken insan ruhu modelini, hastalıklı veya rahatsız bir bünyeye dayanarak inşa etmez. İnsanı en iyi ihtimalle aslı bozuk bir nevrotik olarak tanımlamak yerine; büyük insanların geçtiği kemâle ulaşmayı amaçlayan ve bu uğurda çabalayan bir tekâmül platformuna koyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-          Benötesi bir modern zaman uydurması olmaktan ziyade, binlerce yıldır insanları peşinden koşturan mistik deneyimler, manevî disiplinler ve Şamanist şifa bulma yöntemleri aynı zamanda benötesi psikolojisinin de ilgi odakları arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-          Benötesibir derinlik psikolojisidir, Freud ve halefleri olan Jung, Rank ve Reich tarafından ortaya konulan terapi akımının bir parçasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-          Benötesi psikolojisi, insan kişiliğini kendi içinde bir sınır  ve son olarak görmez. Buna göre, kişisel davranış tarihimiz ve bunun neticesinde husule gelen karakter motifleri ve meyiller, benötesi özümüzü tamamen kaplayan kara bir örtü olarak temayül ederler. Bu yüzden, varlığımıza düşen en uygun rol, şeffaf bir pencereye dönüşmek ve derûnunda mündemiç olan ilâhî nefha doğrultusunda o nefesin sahibine ibadet, yani kulluk etmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-          Benötesi psikolojisi, bir insan terekkiyatı psikolojisidir. Gelişimci psikologlar olarak bizler daimi bir terakkiyat düzlemi olduğu gerçeğini tanırız.  Her kişinin özünde var olan potansiyeli açığa çıkarmak yolunda atılacak adımı normal diyebileceğimiz insanlar atarlar. Böylece onlarda sağlam bir nefis telakkisi oluşmaya başlamış ve kişilikleri de gerektiği şekilde vazife görmeye başlamıştır. Bu noktada benötesi psikolojisi, insan terakkiyatının ileriki menzillerine hitap ederek geleneksel psikolojinin çok ötesine gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-          Benötesi psikolojisi insana bir bütün olarak  yaklaşır. İnsanın zekâî, hissî, ruhî, maddî ve sosyal melekeleri ve üretkenlik özelliğinde dengeli bir gelişmeye zemin hazırlama amacını güder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-          Benötesi psikolojisi, kişiselden benötesine geçiş yapan bir psikolojidir. Beşeriyetimizi her açıdan ele alan çok hususi bir çalışma sürecini işaret eder ve amacı, içimizdeki ilâhi merkezi tanıma hâline terfi etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-          Benötesi psikolojisi 21. yüzyılın psikolojisidir. Genel-geçer psikoloji akımları tarafından henüz tanınmıyor olsa dahi bentesi, psikolojide geleceğin standardıdır. Benötesi  psikolojisi önceki psikoloji dallarından hem değişik bakış açıları devşirir hem de bazı hususlarda onların bir uzantısı gibi davranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-          Benötesi psikolojisi, bilincin farklı hâl ve makamlarını inceler. Rüyâ öremek, hipnotik trans, dua, namaz ve bazı şeyleri uyanıkken müşahede edebilme gibi değişik hallerin kendi içlerinde alt kademeleri, kendilerine münhasır dinamikleri ve hakikatleri olduğu gerçeğini tanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-      En basit tarifle benötesi psikolojisi, maneviyat psikolojisidir. İnsanın şehvet ve gazaba mütemayil olduğu gibi Yaratıcı’ya tekarrüb etme ve O’nunla tevhîd halinde olma potansiyelini taşıdığını da ikrar eder.[5] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://talhasoylemez.blogspot.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TALHA SÖYLEMEZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Robert Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, çev. Ömer Çolakoğlu, Kaknüs Yay., İstanbul 2009, s. 11-12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Kendini Gerçekleştirme: A. Maslow’a göre, bireyin yetenekli, beceri ve potansiyellerini fiziksel, sosyal, zihinsel  ve duygusal ihtiyaçları doğrultusunda ideal anlamda bütünleştirerek maksimum öz-gerçekleştirme düzeyine ulaşacak şekilde kullanması, Maslow’un öngördüğü bu düzey, ihtiyaçlar hiyerarşisindeki beş ihtiyacın üstündedir ve ancak diğer bütün ihtiyaçlar gereğince karşılandıktan sonra gerçekleşebilir. Maslow’a göre tarihte bu düzeye çok az insan ulaşabilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, s. 12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Benötesi Psikolojisi Enstitüsünün ilk mezunlarından Dr. Robert Hutchins’in benötesi psikolojisi tanımı doğrultusunda ele alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, s. 13-16&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-8706058171045070719?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/8706058171045070719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=8706058171045070719' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/8706058171045070719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/8706058171045070719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/dini-gelisim-teorilerine-bir-alt-yap_01.html' title='Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-1422583929151485748</id><published>2009-07-01T08:02:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T08:05:57.962-07:00</updated><title type='text'>Yetişkinlik Döneminde Eğitim ve Din Eğitimi</title><content type='html'>Yetişkinlik Döneminde Eğitim ve Din Eğitimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1. Yetişkinlikte Eğitim ve Din Eğitimi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlikte Eğitim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu hayatı boyunca bazı hususlarda aynı yöntemlerle öğrenmeyi devam ettirirken, yaşının ilerlemesi sonucunda öğrenme metot ve biçiminde çocukluk dönemine göre farklılıklar göstermektedir. Bu ihtiyaç sebebiyle çocukların eğitimi ve öğrenmesiyle ilgili olan “pedagoji” kavramından sonra “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme bilimi” olarak “andragoji” kavramı ortaya çıkmıştır. Yetişkinlerin eğitimi konusunda, her şeyden önce yetişkinlerin bedensel, ruhsal, sosyal ve zihinsel gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olma durumuna gereksinim vardır.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlik döneminin hayatın ayrı bir bölümü olarak ayrılması çocukluk ve ergenliğin keşfedilmesiyle ilgilidir. Çocukluk XVII.-XVIII. yüzyıla kadar hayatın ayrı bir bölümü olarak tasvir edilmemişti. Çocukluk ve ergenliğin keşfedildiği XIX. yüzyılın son yarısına kadar çocuklar; yetişkinlerin bir minyatürü, yetişkin de çocuğun büyümüş ve yetişmişi olarak görülüyordu. Yetişkinlik ve yaşlanma süreci ile ilgili bilimsel dönem öncesinde pek çok düşünür, filozof ve din bilgini bu dönemin özellikleri ile ilgili görüşlerini belirtmişlerdir. Yetişkinlik ve yaşlılık süreci ile ilgili ilk sistematik araştırmalar, 1920’li yıllarda başlamış, 1940’lı yıllardan sonra gelişme dönemine girmiştir. ABD’de bugün İncil’den sonra en çok satan kitapların yetişkinlik dönemi gelişimi ve sorunları ile ilgili kaynaklar olduğu söylenmektedir. Ancak çocukluk ve ergenlik dönemi ile ilgili araştırmalarla kıyaslandığında yetişkinlik dönemine ait çalışmaların sınırlı oluğunu görmekteyiz.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimin yaşam boyu sürmesi, insanların okul eğimi sonrasında eğitim olanaklarına sahip olması ile; yani yetişin eğitimi, ya da ülkemizde yıllardan beri geleneksel olarak kullandığımız kavramla söylersek, halk eğitimi ile olanaklıdır. Bilgilerin, becerilerin hızla eskidiği ve yetersizleştiği 'küresel' dünyada, hangi düzeyde eğitim alırsa alsın, herkesin yetişkin eğitimi hizmetlerinden sürekli yararlanarak kendini yenilemesine, geliştirmesine gereklilik vardır. Bu yüzden yetişkin eğitimi, giderek artan ölçüde insanların ve ulusların geleceğini belirleyen en can alıcı hizmetlerden biri olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin eğitimi sisteminin yeterliği ve niteliği; bilgi üretebilmenin, yeni bilimsel buluşlardan ve bunların sonucu olan yeniliklerden yararlanıp yararlanamamanın ve dolayısıyla her dem "çağdaş" kalabilmenin anahtar etmeni durumundadır. Giderek yaşamsal olmaya başlayan yetişkin eğitimi hizmetinin 'küresel' dünyada etkin ve verimli olarak sağlanabilmesi, 'küreselleşme’nin yetişkin eğitiminde ne tür zorunluluklara ve sakıncalara yol açtığını anlamakla olanaklıdır. Zorunlulukları yerine getirmeye, sakıncaları gidermeye yönelik çözümler aramaya ancak böylece girişilebilir.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinler eğitim almakta farklı amaçlara sahiptirler. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getirmektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte insanlar, günümüzdeki insanlara oranla hayatlarında daha az oranda değişime maruz kalıyorlardı. Bu onların tarım toplumunda yaşamalarından kaynaklanıyordu. Tarım toplumunda çevre ve şartlarda pek fazla değişiklik görülmüyordu. Hayat boyu ihtiyaç duyulan bilgi ve kabiliyetler, hayatın ilk yıllarında öğreniliyordu. Teknolojideki hızlı değişim, eğitimin hayatın ilk yılları ile sınırlandırılan bir süreç olmaktan ziyade hayat boyu devam eden bir süreç olmasını gerektirmektedir. Günümüzde hızlı değişen teknoloji toplumunda eğitim, artık kesintisiz bir hüviyete kavuşmuştur. Tarım toplumunda eğitim genellikle informal yolla gerçekleştiriliyordu. Sanayi toplumuna geçişte ise formal eğitim, okulda diploma vermek suretiyle son buluyordu. Bilgi toplumunda ise hızlı ve köklü değişimle karşı karşıya kalan insanlar, bu dünyada anlamlı bir şekilde yaşamak için sürekli öğrenme ve yeteneklerini geliştirme gereği duymaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde dünyada sürekli ve hızla değişen bir yaşam tarzının ortaya çıkması, özellikle gelişmiş ülkelerde yetişkin eğitimine artan bir şekilde ilgi duyulmasında etkili olmuştur. Yetişkinlere böyle bir dünyada uyumlu ve verimli bir şekilde yaşayabilmelerinin yollarının öğretilmesi gerekmektedir. [5] Bunun içindir ki, yetişkin eğitimi, genel eğitimin çok önemli bir parçası olarak, kuşaklararası eğitim farkını azaltmayı, örgün eğitimin ulaşamadığı kitlelere iletişim araçlarının desteği ile eğitim vermeyi sağlayacak, hızlı sosyoekonomik gelişmenin çıkardığı bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Bu yolla,  gelişen dünyada genç-yetişkin-yaşlı arasındaki farkın kaldırılmasına, kitlelerin bütün olarak sürekli eğitilmesine çalışılmaktadır.[6] Ayrıca, aile kurumunun sarsılmaya başlaması, iş ve endüstri alanında değişen ekonomik şartlar, artan karmaşık teknolojiler ve politik çalkantılar yetişkinlerin, bu problemlere cevap bulmasını ve uyum sağlamasını önemli kılmaktadır. Bu sebepten, öğrenmek için öğrenme, ihtiyaç duyulan bilgiyi elde etme ve kabiliyetleri geliştirme, günümüzde daha da önem kazanmaktadır. Yetişkine nasıl bir eğitim verilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir; ancak yetişkin eğitiminin gerekliliği artık günümüzde tüm eğitimcilerin inkar edemeyeceği bir gerçek olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yetişkinlere yönelik eğitim ve öğretim faaliyetlerinde başarılı olunmak isteniyorsa her şeyden önce onların çocuklardan farklı olduklarının, farklı yöntem ve tekniklere ihtiyaç duyduklarının bilinmesi gerekir. Zira yetişkinler bir taraftan fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan geniş farklılıklar arz etmekte, diğer taraftan  da yetişkinlik dönemini ilk, orta ve son yetişkinlik olmak üzere uzun bir hayat sürecini kapsamaktadır.[7] Bunun için yetişkinliğin birkaç safhaya ayrılması eğitim öğretimi ne yönde etkiler?, Sosyo-kültürel farklar bu eğitim alanının metodunu belirlemesine engel olabilir mi? gibi  sorular detaylı olarak cevaplanmayı beklemektedir. Bu alanda yapılan araştırmalar genel olarak, yetişkinler için eğitim-öğretimin özelliklerini şu maddeler altında ele almıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Yetişkinlerin öğrenmeye karşı motivasyonları diğer yaş gruplarından farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Yetişkinler için fiziki ve psikolojik çevre onlar üzerinde çok etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Daha derin deneyimlere sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Öğrenmeye hazırlık ve eğilimleri farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Bireysel farklılıklarının daha çok farkındadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Yetişkinlerin öğrenme tarzları farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Öğrenmek için daha çok zamana ihtiyaçları vardır.[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki sayılan özellikler erişkin birey için, öğrenmeyi zorlaştıran engeller gibi gözükse de, aslında bunların öğrenme lehine dönüşebileceği durumlar da mevcuttur. Çünkü, erişkin birey, kendiliği konusunda daha fazla düşünme cesaretine sahip gözükmektedir. Özellikle orta yaş zihinsel olgunluğun lehine veriler sunabilecek olan bir dönemdir. Yaşanan krizler, teker teker kriz olmaktan çıkıp sıradan hadiselere dönüştükçe, temel güven yeni üretimlere yol gösterir hale gelebilir.[9] Yetişkinleri eğiten kişiler, öğrencilerinin bireysel kavramlarına (düşüncelerine karsı) duyarlı olmalıdırlar, öğrenme konumunda olan kişilerin tecrübelerine yer vererek onları paylaşmaya istekli olmalı ve onların tavsiyelerine açık olmalıdırlar. Özellikle yaşlıların öğretmenleri, onlara daha fazla zaman ayırmalıdırlar. Öğretmen farklı öğrenme şekilleri ve çok çeşitli öğretme şekillerinin olduğunun farkında olmalıdır. Dengeli, bağımsız ve grup ilişkileri sürdürülmelidir. Öğretmen daima açık olup, gerçekleri sunmalı ve başarıyı övmelidir. Böylece yetişkinin öğrenme konusundaki kaygısını gidermelidir. Ayrıca yetişkin eğitimi, yetişkin din eğitimine öncülük edebilecek önemli bir referans noktasıdır.[10] Yetişkinler, kendilerini geliştirmek için hem hürriyete hem de bağlılığa ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan eğitimde otonomi, rehberlik ve ferdin bizzat kendini  tanıması yoluyla terbiyeye yardımcı olmak önem kazanır.[11]  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlerin kendilerini ve birbirlerini doğru anlamaları başarılı bir eğitime ve iletişime bağlıdır. Saldırgan, savunucu ve doğru olmayan bir iletişim içine giren fertler kendilerini doğru olarak tanıyamadıkları gibi birbirleriyle ilişkileri de bozulabilir.[12]Ayrıca yetişkin eğitiminde kazandırılacak bilgi ve davranışları idealler değil, hedef kitlenin ihtiyaç ve beklentileri belirlemelidir. İhtiyaç, var olan ve istenen durumla bağlantılı olarak sürekli değişeceği için yetişkin eğitiminde standart hedeflerden bahsedilemez.[13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde yetişkin sorunlarına giderek artan bir ilgi duyulmaya başlamıştır. Son yıllarda Tıp, Edebiyat, Tarih, Sosyal Antropoloji ve Psikoloji gibi pek çok akademik alan ve disiplin, yetişkinlik problemleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Yetişkinlik konusuna ilginin arttığı son bir akademik alan da Eğitim ve Din Eğitimidir. 1920’lerden beri de dünyanın pek çok yerinde Yetişkin Eğitimi ve “Okul Sonrası Devam Eden Eğitim” (Continuing Education) alanı giderek artan bir şekilde ilgi görmeye başlamıştır. “Hayat boyu öğrenme” kavramı, yetişkinlik öncesi eğitim ve yetişkin eğitimi arasındaki sürekliliğin devam etmesine imkan sağlamıştır. Yetişkin Eğitimi alanı içinde bir alt alan olan Yetişkin Din Eğitimi de son yirmi beş yıl içinde gelişmeye başlamıştır. Ancak ülkemizde yetişkinlik dönemi ile ilgili yeterli oranda sistematik çalışmalar gerçekleştirilememiştir. Ayrıca bu çalışmaların ihtiyaçlara cevap verebilecek seviyede olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir.[14] Aslında yetişkinlik dönemiyle ilgili yapılacak araştırmalar sadece yetişkin ve yaşlılarımızın daha uyumlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmakla kalmayacak aynı zamanda gençlerin eğitimine de yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlikte Din Eğitimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihî süreç açısından baktığımızda XII. yüzyıldan itibaren laik okulların açılmasından önce eğitimin niteliğinin yetişkin merkezli olduğunu görüyoruz.[15] Peygamberler ve din tebliğcilerinin eğitim açısından öncelikli hedef kitlesi yetişkinlerdi. İslâm’ın ilk yıllarında Suffa’da verilen eğitimin özelliklerini baktığımızda Hz. Peygamberin öncelikle yetişkinlerin eğitimine ve eğiticilerin yetiştirilmesine önem verdiği görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamberden sonra da yetişkin din eğitimine önem verilmiştir. Camiler, medreseler, Enderun Mektebi, tekke ve zaviyeler, ahilik teşkilatı, kahvehaneler, yetişkinlere din eğitimi hizmeti sunan kurumlar olarak işlev görmüşlerdir. Hatta medreselerde ikindiden sonra halka açık olarak verilen derslere yetişkinlerden düzenli olarak katılanlar olmuştur.  Meslek kuruluşları olarak bilinen ahi zaviyelerinde eğitim görerek kitap yazacak seviyeye gelen yetişkinler de olmuştur. Ülkemizde son yıllara kadar yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi devlet politikası olmamakla birlikte sivil cemiyetlerin gayretleriyle bir ölçüde kurumsallaşmıştır.[16]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde din ile ilgilerini okul yılları dışında da devam ettirmek isteyen, bu konuda yetkin kişilerden doğru bilgi edinmek isteyen ve fakat yaygın din eğitiminin de kendisini tatmin edemediği erişkin bireyler için ne yapılacaktır? sorusu gündeme gelmiştir. Batı’da son yıllarda yetişkinlik üzerine yapılan eğitimsel çalışmalarda, çoğu zaman din eğitimine yetişkinlik sürecinin öneminin belirleyicilerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçlerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçleriyle ilişkilendirebilir, hayattaki iletişim çeşitleri iman geleneği ile irtibatlandırılabilir. Ayrıca birey, hayatında bütünleme arayışının sonuna yetişkinlik döneminde gelir. Yetişkin din eğitiminin felsefi temellerinin en önemlilerinden biri budur. Daha önemlisi birey bu bütünleşmeye ihtiyaç duyar.[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin din eğitimi; yetişkinlere ve okul dışındakilere, din eğitimi ve öğretimi imkân ve fırsatlarından yararlanamayanlara, resmî ya da özel kurum ve kuruluşlarca, yetişkinlerin dinî bilgilerini artırmak, dinî anlayışlarını geliştirerek hayatın dinî boyutunu yorumlamalarına yardımcı olmak amacıyla verilen planlı, amaçlı din eğitimidir. Yetişkin Din Eğitimi, hayatın din ile ilişkili olan ve yetişkinleri ilgilendiren her konuyu ilgi, araştırma ve uygulama alanı olarak görür.[18]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde yetişkin din eğitiminin daha nitelikli, verimli ve modern normlara uygun hâle getirilmesi hususu resmî ve gayr-i resmî çeşitli toplantılarda dile getirilmektedir. Bu açıdan yetişkin din eğitimi çerçevesinde beşerî ilişkileri gelişmiş, manevî ve psikolojik konularda duyarlı ve iletişim becerisine sahip yetişkin din eğitimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlerin öğrenme ve iletişim konusundaki özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda, yetişkinlerin din eğitimiyle ilgilenen eğitimcilerin çocuk ve gençlerin din eğitimiyle ilgilenen öğretmenlerden farklı bazı özelliklere sahip olmaları ve farklı bir tavır ve tutum içerisinde olmaları gereği ortaya çıkmaktadır.[19]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din eğitiminin yetişkin merkezli olmasını istemenin en önemli gerekçesi dinin, yetişkine hitap etmesidir. Çocuklar ergenlik çağına gelinceye kadar dinî mükellefiyetleri yerine getirebilecek olgunlaşma ve hazırbulunuşluk seviyesine ulaşmamışlardır. Dinî emir ve yasaklamalara muhatap olan bireyler yetişkinlerdir.[20]  Bundan dolayıdır ki yetişkinlere yönelik din eğitiminin gayesi, iyi vatandaş yetiştirmekten ziyade, iyi insan yetiştirmektir. Yani evrensel insan yetiştirmektir.[21]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli nedenlerden dolayı artık günümüzde yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi zorunlu hale gelmiştir. Eğitim belli bir yaş ya da zamanla sona ermemekte hayat boyu devam etmektedir. Bu durum aslında dinî bir görevdir. Çünkü dinî bilgiler, dinî konular ve onların uygulamaları çocuklardan ziyade yetişkinleri ilgilendirmektedir. Kişi hayatta olduğu sürece de öğrenme sorumluluğu devam etmektedir. Yetişkinlik dönemi hayatımızın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Yetişkinlik dönemini (ilk, orta ve son yetişkinlik ) kendine has biyolojik, psikolojik, sosyal ve dinî gelişim özellikleriyle iyi tanımak başarılı bir dinî eğitimi açısından çok önemlidir.[22]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin eğitimi ve din eğitiminin bir arada düşünülmesini gerekli kılan yetişkin din eğitiminin alanının içerdiği özellikler olarak su maddeleri görmek mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Yetişkin din eğitimi, dinî ve mesleki gelişime imkân tanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Kişinin üstlendiği hayat rollerinde edindiği kimliklerden dolayı karşılaştığı problemlere çözümler üretir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Bireye yeni roller üstlenmesi konusunda yardım eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ø           Bu eğitim, dinin sosyal alana uzanan kısımlarında bireye dinî meselelerle bas edebilme gücü kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu içerikle yapılacak Yetişkin Din Eğitimi, Din Eğitiminin ve yetişkin eğitiminin bilimsel temellerine dayanarak, yetişkinlere başkaları ile iletişimlerinde var olabilecek problemlerle baş edebilecek içgörü oluşturmayı ve bunu hayata aksettirme becerileri geliştirmeyi hedeflemelidir.[23]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlik döneminde din eğitiminin önemli boyutlarından biri de program çalışmalarıdır. Yetişkinlerin, din eğitimi programlarına devam etmelerini sağlayabilmek için öğrenme ihtiyaçlarının tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü yetişkinler, öğrenecekleri bilgilerin, ihtiyaçlarına cevap vermesini isterler. Bu açıdan yetişkin eğitim programının planlanmasında akademik konulara ağırlık verilmesinden çok, öğrencinin ilgi, istek ve ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması esastır. Bun bakımdan yetişkinlerin ihtiyaçları göz önünde bulundurulduğunda din eğitimcilerinin ilk işi kendilerinin belirlediği müfredatı ya da içeriği öğretmekten ziyade öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını tespite çalışmak olmalıdır.[24]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin eğitimi, yetişkinlere istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bilgi, beceri ve davranış kazandırma amacındadır. Bu nedenle yetişkin eğitimcileri hizmet götürülecek kitlenin bireysel, kurumsal ve toplumsal ihtiyaçlarını öncelik sırasına göre belirlemesi gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din eğitimcileri kendilerinin ihtiyaçlarını tatmin etmek için değil yetişkinlerin ihtiyaçlarını gidermek için eğitim uygulamalıdır. Hayatın ve dinin anlamı, ihtiyaç içindekilere hizmet sunmak ve toplumu şekillendirmek suretiyle gerçekleştirilir.[25] Bunun içindir ki, yetişkin din eğitimcisi; sıcak kanlı, öğrencilerini seven, kabul eden ve benimseyen bir kişiliğe sahiptir; öğrencilerinin kendi planlama tarzlarına büyük saygısı vardır ve bu konulara müdahale etmek istemez; kendisini öğrenen kişiler olarak eşit görür; değişmeye ve yeni tecrübelere açıktır; lider olma nitelikleri taşır; yetişkinler tarafından kabul edilecek şekilde olgun bir kişiliğe sahiptir; grupla çalışma kabiliyetine sahiptir; iletişim araçlarını kullanmada yeterlidir; yetişkinlerle birlikte çalışma tecrübesine sahiptir; toplum organizasyonunu, toplumun güç yapılarını ve toplum gelişimini bilir ve anlar; eğitim idaresinde tecrübe sahibidir; öğrencilere yetişkin gibi davranır; bireyselliklerine saygı gösterir; akademik alanda yeterlidir ve yetişkin eğitimine ilişkin gerekli dersleri almıştır.[26]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç  olarak yetişkinler için hayat tecrübeleri çok önemlidir. Eğitim ortamlarında mümkün olduğu kadar onlarında tecrübeleri dikkate alınmalıdır. Bunun sonucu olarak yetişkinler boş, gereksiz ya da daha sonra kullanabilecekleri bilgilerden ziyade, hemen hayatlarındaki bilgileri öğrenmek isterler. Ayrıca yetişkinlerin din eğitimindeki başlangıç noktası öncelikle, onların merak ettikleri ve ilgi duydukları şeylerle alakalı olacaktır. Dolayısıyla yetişkinlerin din eğitim-öğretim programı geliştirilirken Eğitim Biliminin Program Geliştirme alanındaki yeni yaklaşım ve ilkeleri göz önünde bulundurulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2. Orta Yetişkinlikte Din ve Dinî Gelişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem insan yaşamındaki önemli bir geçiş evresidir.Orta yaş, endişe, huzursuzluk ve duygusal çatışmalar meydana getiren bir dönemdir. Kişi bir iç hesaplaşma yaşadığından dolayı umutsuzluk içerisine düşmesi muhtemeldir. Ölümün yaşamın kaçınılmaz sonu duygusu yaşayan orta yaş insanı kendi varoluşunun manasını düşünmeye başlar. Orta yaşın getirdiği bu olumsuz duygular içerisindeki birey dine daha fazla ihtiyaç duyabilmektedir. Daha önce dini bir takım inanç ve tecrübesi olmuş insanlar, bu yaşantı ve değerlerini yeniden yaşamlarına katarak psikolojik bir uyum yakalamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaşa yaklaştıkça, bir önceki yaşam evresinde önemli olan ilgi alanları önemini yitirerek yerini dine bırakabilmektedir. İnançlarında daha az dogmatiktir.  Ölümden sonraki hayat, cennet, cehennem gibi konularda da daha net yargıları vardır. Orta yaş insanı din konusunda pek huzursuzluk yaşamaz.[27]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaş döneminde dine ilgi daha belirgindir. Sonraki yaşlarda ise dine ilgi doruk noktasına ulaşır. Ülkemizde yapılan araştırmaların sonuçları bu tespitlere uygunluk göstermektedir. 31- 40 yaşları arasında dindarlıkta bir düşme gözlenirken 41 yaş ve sonrasında istikrarlı bir yükselme gözlenmiştir. Bu iniş çıkışlar; bireyin yetişkinliğe ilk girişinde kendisinin ve toplumun kendinden beklentilerini yerine getirmek için yaşamın diğer alanlarına yönelmesiyle dini uygulamalara katılımda bir azalmanın oluşması ve 30 yaşından sonra evlenme, aile kurma ve çocuk yetiştirme yaşantılarıyla çocuklarına iyi örnek olmak için yeniden dine bir yönelmenin olması şeklinde açıklanmaktadır. [28]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaş ilerledikçe kişinin yaşadığı tecrübeler onu kendisiyle daha sık yüzleşmeye itmekte ve bu da o kişide daha derin bir ruhsal yaşantıya yol açabilmektedir. Bu dönemde kişi yaşamının geçmiş olan kısımlarını yeniden değerlendirip kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmalar içerisinde olduğu için kişide oluşan bilinç açılmaları dini bir takım gerçeklikleri fark etmesi ve içselleştirmesi söz konusu olabilmektedir. Yapılan bir araştırmada 34-44 yaşları arasında erkeklerde politik inançlar ve din konusundaki bağlanmalarda yeni yapılanmaların ortaya çıktığı bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaparel (1987) tarafından yapılan araştırmada 20- 40 yaşlar arasındaki bireylerde yaygın inançlar, partikülarizm (kendi inançlarının en doğru inançlar olduğuna inanılması), ahlakilik, dini bilgi ve ibadetlere katılım boyutlarında anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Dua ve dini duygu boyutlarında ise anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bu farklılığa göre dua boyutunda 17- 22 yaş, 23-28 yaş, 29-33 yaş ve 34- 40 yaşlar arasında anlamlı farklılıklar görülmüş, bu boyutta en yüksek ortalama 29-33 yaş aralığında gözlenmiştir. Bu boyuttaki ortalamalardaki düşüşler 23- 28 ve 34- 40 yaş aralığında ortaya çıkmıştır. Dini duygu boyutunda ise genel olarak yaşla birlikte bir artış gözlenmiştir. Ayrıca 18- 39 yaş arasındaki bireylerde dinin gereksiz olduğu yönünde tutumlara sahip olduklarını ve 40 yaşından sonra bu tutumun azaldığını gözlemlenmiştir.[29]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde birey, dini sembolleri, ibadetler ve onların biçimlerini eleştirir. Onları kavramlar halinde formüle eder. Böylelikle, bu dönemdeki iman daha net, daha açık bir hale gelebilir.[30] Otuz beş yaşından yaşlılığa kadar, özellikle Tanrı’ya ve ölümden sonraki hayata inanç konularında gittikçe artan bir dini inanç söz konusudur.[31] Orta yetişkinlik dönemindeki kişiler en azından kendi çocuklarına örnek olma ve onların da ibadetlerini yerine getirmelerini sağlamak için, ibadet etkinliklerine devam konusunda kayıtsız kalmamaktadırlar.[32] Yine bu dönemde mistik yaşantıların güçlenmesine ve mistik olgunluğa erişmelerin daha çok varolduğu bilinmektedir. Bireyler sıradan ve şekilsel bir dindarlıktan daha içsel daha derin bir dindarlığa geçiş yapabilmektedirler. Sonuç olarak bu dönemde inançlar daha belirgin bir anlam ve açıklık kazanmaktadır.[33]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   3.3. Orta Yetişkinlik Döneminde Sorgulama ve Dini Yaşayış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan orta yetişkinlik dönemine geldiğinde, kendi durumunu değerlendirmeye alır. Karşılaşılan beklenmedik durum, onun yeni bir yaşam felsefesi oluşturmasına neden olabilir. Orta yaş insanının önde gelen sorunu, uygun kararlar alarak uyumlu bir yaşam biçimini ifade eden olgunluk düzeyini yakalamaktır. Bundan sonra ilgi ve faaliyetlerdeki çeşitlilik azalmaya başlar. Yani bu ilgi ve etkinlikler bir elemeye alınır. Önemsiz veya az önemli olanlar atılır, daha önemli olanlar üzerinde durulur. Artık yaşam daha sade bir hal almaya başlar ve önemli olan şeyler etrafında odaklanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurdumuzda Taplamacıoğlu (1962) tarafından yapılan bir araştırma, 16-30 yaşları arasında dini uygulamanın en düşük seviyeye indiğini daha sonra yaşla birlikte devamlı yükseldiğini göstermiştir. Dine karşı görülen bu ilgisizlik, evlenip ana-baba olunca 30 yaşlardan itibaren kaybolmakta ve yeniden dine dönüş görülmektedir. Bunun sebebi çocukları iyi yetiştirmek ve onlara iyi örnek olmak arzusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi bu yaşlarda, artık hayatının sonuna kadar ufak tefek değişikliklerle sürecek bir inanç ve hayat felsefesine sahip olur. Çocukluktan itibaren din konusunda öğrendikleri ve ilişkide bulunduğu kişilerin etkileri, onu din konusunda lehte veya aleyhte bir tutum içerisine sokar.[34]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaş dönemindeki yetişkinlerin daha yoğun dinî tutum ve davranışlara sahip olma eğilimde olduklarını söylemek mümkündür.[35] Levinson ve Gould’a göre, orta yaşa geçiş çoğu zaman orta yaş bunalımıyla beraber gelir. Orta yaş bunalımı, bireyin toplumsal desteklerini ve içsel kaynaklarını gelişimsel durumlar tehdit etmeye başladığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik sıkıntılar bütünü olarak tanımlanabilir. Levinson, erkeklerin %80’inde kırklı yılların başlarında, böyle bir sıkıntı yaşandığını ileri sürmüştür. Bununla beraber boylamsal araştırmalar, orta yaşta görülen genel bir bunalımı tam olarak desteklememektedir. Elbette bazı insanlar, kırklı yaşlarda, bunalım yaşamaktadır. Ancak bu bunalımlar, bireylerin 20, 30, 50, 60’lı yaşlarda yaşadığı bunalımlardan daha büyük değildir. Hatta bazılarına göre, orta yaş, hayatın en doyumlu ve zevkli dönemidir. Hoffman ve arkadaşlarına göre de orta yaş bunalımı bireyin kendisini ve çevresini doğru algılayıp algılayamamasıyla ilgilidir.Yaygın olan düşünceye göre, bireyin ruh sağlığı, sahip olduklarıyla ümit ettikleri arasındaki uyuşuma bağlıdır. Yüksek başarı beklentileri ve aşırı derecede hırslı olanlar veya çocuklarının çok başarılı olması beklentisi içinde olanlar, orta yaş döneminde beklentilerinden farklı bir durumla karşılaşınca depresyona girebilirler. Eğer birey, kendisini ve çevresini doğru algılayamaz, kendi koşullarına göre amaçlar edinmez, yüksek beklentiler taşırsa orta yaş dönemlerinde bunları karşılayamamanın sıkıntılarıyla karşılaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce, çeşitli nedenlerle az da olsa dinsel deneyim sahibi olan orta yaş insanı, içinde bulunduğu bunalım, kararsızlık ve gerilimden kurtulmak ve izleyeceği yeni yolu çizmek için dine ilgi gösterebilir.[36]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın ortalarında veya biraz daha ötesinde, sık sık birleştirici inanç olarak isimlendirilen inancın yükselişi görülür. Bu basamak hayatımızdaki zıtlıkların ve kutupların birleşmesine tabidir. Yapılan araştırmalarda 22-40 yaşları arasında dinin duygu ve dua boyutunda etkileşimler meydana geldiği görülmüştür. Ayrıca 34-40 yaş grubunda dini duygu ile deprosyon ve sürekli kaygı arasında anlamlı bir korelasyonun bulunduğu görülmüştür. [37]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin insan, eşiyle, çocuklarıyla, işiyle, kurumlarla ve hatta eşya ve parayla olan ilişkisinde bu dengeyi korumak zorundadır. Bunu başaramayanlar özellikle orta yaşa geldiğinde anlamsızlığa düşer ve yaşamlarını boşa geçirmiş oldukları duygusuna kapılırlar. Çünkü, insan orta yaşa ulaştığında zamanla ilişkisi de önemli bir değişikliğe uğrar. İnsan gençken zamanı, kaç yılı geride bıraktığını düşünerek değerlendirir. Kaç yılı kaldığını düşünmeye başladığı andan itibaren de orta yaşa girmiş olur. Ancak, orta yaşın toplum içinde karar verme yetkisine en çok sahip olan grup olması bu güçlüklerin başarılı bir biçimde ödünlenmesini sağlar.[38]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bu dönemde kişinin  benim rollerim ve benim ilişkilerim dediği faaliyetler değer kazanır. Kişinin benim oynadığım rollerin kompozisyonu ve kendi kimliğimi elde ettiğim ilişkilerin kompozisyonu şeklinde kendini tanımladığı bir dönemdir bu yıllar. Çünkü kendinin bilincine varmak, belli bir anda aniden ortaya çıkan veya miras alınan değişmez bir kavrayış değil, insanın gelişim süreci boyunca diğerleriyle etkileşim içinde öğrenilen ve geliştirilen bir kavrayıştır.[39] Dolayısıyla din, orta yetişkinlikte bireyin yaşamında yer edinebilmişse, onun hayatını tümüyle kuşatmakta ona gâye ve hedefler sunarak hayatını anlamlandırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TALHA SÖYLEMEZ'in Tezinden Aktarım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, U. Ü. İ. F.D., Bursa 2003, c. 12, S. 1, s. 136&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Kılavuz, “Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi”, U.Ü.İ.F.D., 2002, XI/2, s.60&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Rıfat Miser, “Küreselleşen Dünyada Yetişkin Eğitimi”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002,C:35, S.1–2, s.56&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4]  Acar,  Basamak Teorilerine Göre …, s. 48&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.61&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Suat Cebeci, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, s. 185-186&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.96)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.183-202; Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 71; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 169-186&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 72-76&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Temel  Prensipleri, (http://www.psikoweb.com/yetiskin_egitimi_temel_prensipler.html), (29/12/2008);  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    [11] Mahmud Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, İstanbul 2003, s.167&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] Çamdibi, Din Eğitiminde Yetişkinler ve Şahsiyet Terbiyesi, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 303)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] Suat Cebeci, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Öğretiminin Genel Özellikleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.117)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.60-61; Ayrıca bkz. Onur, Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] Acar,  Basamak Teorilerine Göre …, s. 51&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] Kılavuz,  Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 66&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[17] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 73-74&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[18] Acar,  Basamak Teorilerine Göre …, s. 52&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[19] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 136&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[20] Kılavuz,  Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 67&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[21] Bayraktar Bayraklı, İslam’da Eğitim, İstanbul 1997, s. 271&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[22] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 243&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[23] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 75-76&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[24] Kılavuz, Yetişkinlerin Din Eğitim Programlarının Planlanması, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 227);  Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 134)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[25] Kılavuz,  Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 69&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[26] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 151&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[27] Güler,  Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu(Yetişkin Örneklem), s.109-110&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s. 152&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[29] Güler,  Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s. 108-109&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[30] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.68&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[31] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.152-153&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[32] Kılavuz, Yaşlanma Sürecinin Dinî Gelişime Etkileri, s.102&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[33] Güler,  Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s.110&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[34] Saffet Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 53&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[35] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s.227&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[36] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 54-55&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[37] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 69-70&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[38] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 55&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[39] Nuri Bilgin, Kimlik İnşası, İzmir 2007, s. 78&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3271114577551465491-1422583929151485748?l=talhasoylemez.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/feeds/1422583929151485748/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3271114577551465491&amp;postID=1422583929151485748' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1422583929151485748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3271114577551465491/posts/default/1422583929151485748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://talhasoylemez.blogspot.com/2009/07/yetiskinlik-doneminde-egitim-ve-din.html' title='Yetişkinlik Döneminde Eğitim ve Din Eğitimi'/><author><name>dinegitimcisi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00123370363303926589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3271114577551465491.post-4628974290109340583</id><published>2009-07-01T07:52:00.000-07:00</published><updated>2009-07-01T07:54:14.201-07:00</updated><title type='text'>Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri</title><content type='html'>1. &lt;strong&gt;Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin doğasını incelerken öncelikle yetişkin ve yetişkinliğin tanımı ve yetişkinliğin temel özelliklerini incelemekle işe başlamayı uygun bulduk. Daha sonra yetişkinliğin genel olarak özelliklerine göz attıktan sonra yetişkinlik dönemleri  incelenmeye çalışılacaktır. Son olarak da yetişkinlikte özellikle orta yetişkinlikte dini gelişim irdelenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yetişkinliğin Tanımı&lt;/strong&gt;Yetişkin (adult) sözcüğü Latince ‘büyümek’ yani “adolescere” fiilinin geçmiş zaman ortacından türemiştir. Yetişkin kavramı, gelişimin herhangi bir yönü ya da tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan oldukça yetişmiş, olgunluğa yaklaşmış kişi olarak tanımlanmıştır. Yetişkinliğin başlangıcı bebekliğin ya da ergenliğin başlangıcı gibi biyolojik temelli olmaktan çok, sosyal olaylar ve kültürel talepler çerçevesinde açıklanmakta ve olgunluk kavramıyla eş anlamlı olarak düşünülmektedir.   &lt;br /&gt;Yetişkin bir kişinin hem fiziksel hem de psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Fakat, fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçmek güç olduğu için çoğu gelişimci sadece yaş düzeyine göre bir tanımlamayı benimsemiştir. Buna rağmen yaş ve yaş sınırları konusunda da kesin bir anlaşma yoktur. Ancak günümüzde, gittikçe yaygınlaşan bir görüşe göre, yetişkin sayılmanın belli bir yaş sınırı aşmış olmaktan çok başka yönlerinin olduğu da ileri sürülmektedir.  Bunun için yetişkinin kim olduğu sorusu ve cevabı görünüşte kolay olmakla beraber oldukça zordur. Eğer meseleye kronolojik açıdan bakarsak belli bir yaştaki kişi yetişkin sayılabilir. Ancak böyle bir yaklaşım yetişkinin psikolojik ya da toplumsal boyutuyla her zaman örtüşmeyebilir. Örneğin bir kişi 25 yaşında olduğu halde hem ekonomik hem de psikolojik ya da sağlık açısından bir başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir.  Dolayısıyla kronolojik yaş, sırf kendi başına yetişkinliğin başlangıcı, orta yaş ya da yaşlılık dönemlerinin anlamlı bir göstergesi olmayabilir.&lt;br /&gt;Yetişkinliğin başlangıcı olarak ergenliğin bitişi ve bir takım sosyal değişmeler dikkate alınır. Bunlar; öğrenim yaşamını bitirme, işe başlama, evlenme, çocuk sahibi olma gibi değişikliklerdir. Ancak görüleceği üzere, bu yaşam değişiklikleri için kesin bir yaş sınırı koymak zordur. Çünkü tüm davranışlar bireyden bireye, kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişir.  Psikolojik ya da sosyal alanda bir kişinin yetişkinliğinin neye ya da hangi yaşa tekabül ettiği toplumdan topluma farklılık gösterse de genelde psikolojik özellik ve toplumsal bir ölçü olarak, kişinin çalışıp kendi geçimini temin edebilme yeteneği bir ölçü olarak kabul edilebilir.  Bu ikisi genellikle birlikte gider. Çünkü psikolojik açıdan yeterli olan bir kişinin aynı zamanda bir iş sahibi de olabileceği gibi, psikolojik açıdan yeteri kadar gelişmemiş olan bir kişinin bir iş sahibi olması da düşünülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinliğin en önemli boyutlarından birisi ekonomik bağımsızlıktır. Yetişkin olmak bu temel bağımsızlığın sona ermesi demektir.  Psiko-sosyal açıdan çocukla yetişkini birbirinden ayıran temel fark “bağımlılık” olayıdır. Bir kişi normal hayatını devam ettirme konusunda diğerlerine bağımlı olduğu sürece tam anlamıyla bir yetişkin olduğu söylenemez.  Bu bilgiler doğrultusunda yetişkinliği, gençlik yıllarını takiben, kişinin hayatla ilgili birçok sorumluluğu yalnızca üstlendiği, yaşlılık dönemine kadar devam eden dönemin adıdır diye tanımlayabiliriz.  Ayrıca genel bir eğilim olarak bir toplumda, kendi yaşantılarını bağımsız olarak yönetme sorumluluğunu üstü
