2 Kasım 2008 Pazar

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE ÇOCUK EĞİTİMİ III

III- İkî Yıla Kadar Çocuğu Emzirmek Ve Sütten Kesmek:

Erkek ile kadını evlilik bağıyla bağlayan ve onlan aile nizamı içinde biraraya getiren İslâm, iyi bir toplumun bina edilmesinde sağlam tuğlayı meydana getirmek için hem erkeğe, hem de kadına sorumluluk yüklemiş; karı-kocadan herbirine birtakım haklar ve görevler vermiştir. Kocanın görevi nafaka temin etmek, eşinin görevi de dünyaya gelen çocuğu emzirmektir. Yeni doğan çocuk, ruhen rahatlamak için anasının göğsüne ellerini sürer, şefkat ve merhamet dolu sıcacık kucakta yüce yaratıcının hazırladığı iki memesinden anasının sütünü emer. İşte, fakir veya zengin ana göğsünde süt üreten fabrikayı Allah bunun için; şu garip dünyada yeni doğan minik yavrunun gelişimini sağlamak için hazırlamıştır.
Araplarda, hatta onlardan önce bütün insanlık âleminde süt em­zirme âdeti mevcuttu. Kur'an, Musa'dan (a.s.) söz ederken şöyle demek­tedir: "Biz daha önceden (anasına iade edilinceye kadar) onun süt analarını emmesine izin vermedik."[89] Rasûlüllah da (s.a.v.) süt emerek büyümüş; Halime onu emzirmiş ve onun süt anası olmuştur. Allah Teala, süt emzirme için şer'i bazı hükümler koymuştur.
Bu hükümlerden birini şu ayet-i kerime açıklamaktadır: "Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyze­leriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) ana­larınız... size haram kılındı."[90]
Sun'î süt ve emzirme (mama) işi ancak bu asırda ortaya çıkmıştır. Ama çok geçmez bu asır, ana sütüne ve tabiî emzirmeye dönmek için ge­reken çağrıyı yapacaktır. Prensip olarak İslâm şeriatını kabul eden müslüman, tabîi emzirmeden mamaya geçmeye gerek duymaz. Tabîi emzirme, Allah'ın nîzam ve metodundan beslenir ve o yolu izler. Kur'an, anayı eşiyle olan geçimsizliğine rağmen hatta eşinden ayrıldıktan sonra en zor ve güç şartlarda bile yavrusunu göğsünden emzirmeye davet et­mektedir. Şu ayet-i kerime, çocuk hakkında ilahi adalet ve Rabbani ya­sayı göstermesi bakımından önem arzetmektedir:
"Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, analar çocuklarını iki tam yıl emzirirler."[91]
"Şüphesiz, boşanmış ananın memedeki çocuğuna karşı bir görevi vardır. Bu görevi ona Allah yüklemiştir ve anayı küçük yavrunun zarara uğramasına sebep olan ailevi huzursuzluk ve ihtilafların bozduğu fitrî ve beşerî duygularıyla başbaşa bırakmamıştır. Bu durumda Allah küçük yavruyu tekeffül etmiş ve emzirmeyi anasının boynuna yüklemiştir. Ana da çocuğun babasından nafakasını alacaktır. Gerçekten Allah insanlara kendilerinden daha yakın, daha şefkatli ve ana babalarından daha merhametlidir. Allah, doğan yavruyu iki tam yıl emzirme görevini anasına yüklemiştir. Çünkü Allah bu sürenin çocuk için ruhî ve sıhhî her bakımdan ideal olduğunu bilmektedir. O, "emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse için" buyuruyor. Psikolojik ve tıbbi araştırmalar bugün, çocuğun ruhî sıkıntı ve sağlık problemi ol­maksızın sağlam bir şekilde büyüyebilmesi için iki yıllık bir emzirme süresinin zaruri olduğunu isbatlamış bulunmaktadır. Fakat Allah ta­rafından müslümanlara bahşedilen nimet, onları bu gerçeği sözkonusu ilmî araştırma ve tecrübeleri ile öğreninceye kadar bekleme zorunlu­luğundan kurtarmaktadır. Elbette yüce Allah, değerli bir hazine olan çocukluk dönemini uzun bir süre cehalet girdabında yani, bilgisizlik çarkının öğütücü dişlileri arasında bırakacak değildir. Allah kullarına karşı, özellikle de şefkat ve bakıma ihtiyacı olan şu zayıf ve küçük çocuklara çok merhametlidir."
İslâm, ana babasının boşanmasından sonra çocuğun emzirilmesini gözetmekle kalmamış, zina eden anasına tatbik edilecek olan had ce­zasını emzirme işi bitinceye kadar ertelemek suretiyle çocuğun hakkını korumuştur. İşte bu, güçlü ve sağlıklı olarak büyüyüp gelişmesi için çocuğa gösterilen itina ve merhamettir:
Zina eden Ğamid'li kadına Rasûlüllah (s.a.v.): "Dön, çocuğunu doğur!" buyurmuş kadın doğurduktan sonra çocuğu getirmiş ve şöyle demiştir: "Ey Allah'ın elçisi! Bu çocuğu doğurdum!" Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) kadına: "Git, sütten kesinceye kadar onu emzir!" buy­urmuştur. Kadın sütten kestikten sonra, elinde ekmek kırıntısı olan çocuğunu getirdi ve: "Ey Allah'ın elçisi! Çocuğu sütten kestim" dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) da çocuğun bir müslümana verilmesini istedi ve "recm" cezası tatbik edilmek üzere kadın için bir çukur açılmasını em­retti..."[92]
Büyük doktor İbn Sînâ, şu sözüyle ana sütünün önemine dikkat çekmektedir: "Çocuğun mümkün olduğu kadar anasının sütünden emzi­rilmesi gerekir. Çünkü bizzat çocuğun, anasının memelerinden gıdasını almasının, kendisine zarar verebilecek (mikrobik vak'alann) ortadan kaldırılmasında çok büyük faydalan vardır."
Doktor Beledî ise şöyle demektedir: "Eğer sütünü bozan bir ra­hatsızlığı yoksa ana sütü, kendi çocuğu bir tarafa diğer çocuklar için de en yararlı süttür."[93] Doktor şunu da ilave ederek diyor ki: "Çocuk için ananın sağlıklı olması, hem kendisinin hem de çocuğunun sıhhatini korumada oldukça önemlidir." Burada şunu görmekteyiz: Doktor Beledî, ana memesinden süt emmenin faydasını bugünün doktor­larından önce isbatlamıştır. Çünkü bu, meme kanseri başta olmak üzere anayı birçok hastalıklardan korumaktadır.
Hz. Ömer, önceleri süt emen çocuk için anaya bir sorumluluk yüklememişti. Ama daha sonra doğumundan süt emzirme süresine ka­dar bunu mecbur tuttu. Ömer (r.a.) bir gece musallada dolaşırken bir çocuğun ağladığını gördü ve anasına "Onu emzir" dedi. Kadın: "Mü'minlerin emiri (Ömer) sütten kesilinceye kadar bir çocuk için anaya görev yüklememiştir. Ben çocuğu sütten kestim!" deyince, Hz. Ömer ona şunları söylemiştir: "Neredeyse çocuğun ölmesine ben sebep olacaktım! Onu emzir! Çünkü mü'minlerin emiri çocuk için anasına bir sorumluluk yükleyecektir." Artık ondan sonra Hz. Ömer, doğan çocuk için bakım ve süt emzirme işini anasına bir görev olarak yükledi.[94]
Ana memesinden süt emmenin birçok fayda ve özellikleri vardır.
Çocuk, ana karnında iken anasının gıdasıyla beslenmiştir. Doğduktan sonra da anasının sütüyle beslenmesini sürdürür. Şu halde çocuğa hayat kazandıran temel gıda, tabîi ana sütüdür. Bu sütün fayda ve özelliklerinden bir kısmını maddeler halinde sıralamak istiyoruz:
1- Çocuk, mikroplardan arıtılmış tertemiz süt emer.
2- Emilen süt ne soğuk ne de sıcaktır.
3- Her an bol miktarda bulunur.
4- Göğüste bekletmekle bozulmaz.
5- Bebeğin midesine uygun standartta yaratılmıştır.
6- Bebeğin beslenme ihtiyacını tam olarak yerine getirir.
7- Mikroplara karşı özel bağışıklık kazandırır.
8- Doğrudan ana memesinden emmek, ana ve çocuğun kilo al­masını önler.
9- Böyle bir emzirme; ana ile yavrusu arasındaki şefkat ve me­rhamet bağlarını güçlendirir.[95]
Emzirme işi, güzel niyet ve Allah'ın rızasını kazanmak düşüncesiyle yapıldığı takdirde, Allah'ın izniyle her zaman meyvesini verir. Bundan dolayı olacak ki, Amr b. Abdillah, oğlunu emziren karısına şöyle demiştir: "Çocuğunu emzirmen, hayvanın yavrusunu em­zirmesi gibi olmasın. Hayvan acıma hissiyle yavrusuna şefkat gösterir. Sen ise, Allah'ın sevabını isteyerek, senin emzirmenle Allah'a îman ve ibadet edebilecek bir insanın hayat bulmasını düşünerek yavrunu em­zir!"[96]
Süt emzirme esnasında emzikli kadının hamile kalması, mekruh sayılmış ve hoş görülmemiştir. Çünkü bu durumda sütün bozulması ve buna bağlı olarak da bebeğin tabîi emzirmeden mahrum olması sözkonusudur. Hz. Peygamber bu hususta dikkatli olunmasını iste­miştir, îbn Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah'm (s.a.v.) ke­rih gördüğü ve hoş karşılamadığı on şeyden biri de "çocuğun bozul­masıdır.[97] "Çocuğun bozulması", emzikli kadının gebe kalarak sütünün bozulması demektir ki, buna "GIYLE" adı verilmekte­dir.[98]

IV- Süt Çocuğunun İdrarının Hükmü Ve Onu Temizlemenin Yolu:

İmam Müslim, süt çocuğunun idrarını yıkama usulü hakkında şu hadisleri[99] rivayet etmiştir:
Hz. Aişe'nin anlattığına göre, Rasûlüllah'a (s.a.v.) çocuklar getiri­lir, o da bereket duasında bulunur ve onların damaklarına çiğnediği hurmayı sürerdi. Bir defasında getirilen bir çocuk Peygamber'in (s.a.v.) üzerine idrarını yaptı. Rasûlüllah (s.a.v.) hemen su istedi. Suyu çocuğun idrarının üzerine döktü orayı yıkamadı."
Rivayetin başka bir varyantı da şöyledir: Rasûlüllah'a henüz meme emen bir çocuk getirildi. Çocuk da Peygamber'in (s.a.v.) kucağına idrarını yaptı. Bunun, üzerine Peygamber (s.a.v.) su istedi ve getirilen suyu idrarın üzerine döktü."
Ümmü Kays bint Mihsan, henüz yemek yemeyen oğlunu Rasûlüllah'a (s.a.v.) getirmişti. Kadın çocuğu Peygamber'in (s.a.v.) kucağına koyduktan sonra çocuk idrarını yaptı. Rasûlüllah (s.a.v.) da idrarın üzerine su serpmekten başka birşey yapmadı."
Bir rivayette "su istedi ve o suyu idrar üzerine serpti" şeklinde, başka bir rivayette de "su istedi ve o suyu elbisesi üzerine serpti, idrar olan yeri iyice yıkamadı" şeklindedir.
Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bu uygulamaları karşısında imam Şafiî su serpmeyi, Hanefiler ve Malikiler de yıkamayı tercih etmişlerdir. Ama çocuğun idrarının pis oluşu ittifak konusudur; aralarında görüş birliği vardır.[100]

V- Emzikli Ananın Çocuğuyla Birlikte Mescide Gitmesinin Caiz Oluşu:

Arzu ettiği takdirde kocası tarafından da izin yerilen emzikli ananın, cemaatle namaz kılmak üzere çocuğuyla birlikte mescide gitme­si caizdir. Hatta Rasûlüllah (s.a.v.) küçük yavruya merhamet duygusu ve onun ağlamasını duyan anasının namazı tehlikeye düşer endişesiyle, böyle kadınların bulunduğu namazları hafif tutar ve biraz da acele kıldırırdı. Nitekim Atâ'dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Çocuğun ağlamasını duyduğumda, anası şaşırmasın diye ben namazı hafif tutarım."[101]
Yine rivayete göre Peygamber (s.a.v.) birgün sabah namazında Felak ve Nas surelerini okuyunca sahabe "Namazı kısa tuttun!" demişti. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir çocuğun ağladığını duyunca, anasının şaşırmasından endişe ettim."
Hanefi fakih el-Kâsânî, bu rivayet üzerine şu açıklamayı yapar: "Bu rivayet gösteriyor ki, imamın, cemaatinin durumunu dikkate al­ması gerekir. Çünkü bu, cemaatin çoğalmasını sağlar. Bu da arzu edilen ve istenen bir şeydir."[102]
Konuyla ilgili şu üç rivayet de Enes b. Malik'den gelmektedir:
"Rasûlüllah (s.a.v.), anasıyla birlikte olan çocuğun ağlamasını işittiği zaman, kısa veya hafif sûre okurdu."[103]
Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Namaza başlayınca ben uzatmak istiyorum. Fakat çocuğun ağlamasını duyunca da na­mazı hafif tutuyorum. Çünkü biliyorum ki, yavrusunun ağlamasından ötürü anası üzülür ve sıkıntıya düşer."[104] Rasûlüllah (s.a.v.) namazda iken bir çocuk sesi duyunca namazı hafif tuttu. O'nun çocuğa olan merhametinden dolayı böyle yaptığını biz anlamıştık. Çünkü Peygamber (s.a.v.) çocukla birlikte anasının da na­mazda olduğunu biliyordu."[105]

VI- Altını Tutamayan Çocuğun Mescide Götürülmesinin Mekruhluğu:

Tuvalet ihtiyacını kendisi gideremeyen ve bunu ana babasından birine söyleyemeyen çocuk mescide getirilmez. Rasûlüllah (s.a.v.) ana ve babaların bu merhaledeki çocuğu mescide götürmelerini yasaklamıştır:
"Mescitlerinizi (kirletebilecek) çocuklarınızdan uzak tutu­nuz."[106]

VII- Ananın Çocuğa Bakım Hakkı:

Küçük yaştaki çocukları eğitmek ve onlara bakmak, İslâm huku­kunda "hıdâna" olarak bilinir. Bu hususta kadınlar yapı olarak erkek­lerden daha muktedir ve daha beceriklidir. Çünkü onların sabır, şefkat ve merhamet duyguları daha fazladır. Bundan dolayı da bu konuda kadınlara öncelik hakkı verilmiştir. Buna göre ana, baba ve onu takip edenlere göre öncelik hakkına sahiptir.[107]
Amr b. Şuayb'ın dedesi (Abdullah b. Amr) dan rivayet edildiğine göre bir kadın 'Ya Rasûlallah! Şu benim oğluma karnım (aylarca) kap oldu. Göğsüm süt tulumu, kucağım da onun için barınak oldu. Onun ba­bası beni boşadı ve onu da benden almak istedi" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sen evlenmediğin sürece ona (bakmaya) daha layıksın."[108]

VIII- Babanın Velilik Hakkı:[109]

Çocukların eğitim ve gözetimi, mallarının idare ve tasarrufu, onla­ra rehberlik yapılması; bir meslek ve sanat kazandırılması, cezaların uygulanması ve yargı işleri İslâm hukukunda "velayet" olarak bilinmek­tedir. Şüphesiz bu hususta erkekler kadınlardan daha muktedir ve daha beceriklidir. Çünkü yapı gereği onların sahip oldukları sebat ve ta­hammül gücü buna daha müsaittir. Bundan dolayı da bu konuda erkek­lere öncelik hakkı tanınmıştır.[110]

[89] Kasas, 28/12.
[90] Nisa, 4/23.
[91] Bakara, 2/233.
[92] Ahmed b. Hanbel, V, 348.
[93] Ahmed b. Muhammed el-Beledî, Tedbîru'l-Hubâlâ ve'l-Atfâl ve's-Sıbyarr, s. 186.
[94] Abdurrezzak, Musannef, V. 311.
[95] Dr. Faruk Müsahil, Ihtimâmu't-lslâm bi Tağziyeti't-Tıfl, Mecelletû't-Ümme el-Katariyye, Sayı: 50/1405.
[96] Mâverdi, Nasihatü'l-Mülûk, s. 166.
[97] Ebu Dâvud, Hâtem, 3; Nesaî, Zinet, 17.
[98] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 76-79.
[99] Müslim, Taharet, 101-103.
[100] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, fil, 250. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 79-80.
[101] Hadisi Abdurrezzak, Musannefinde rivayet etmiştir.
[102] Kâsânî, Bedâiu's-Sanaî1.
[103] İbn Huzeyme, Sahih; III, 50.
[104] Buharî, Ezan, 65; Ebu Dâvud, Salât, 123; İbn Mace, İkamet, 49; Ahmed b. Hanbel, III, 205; İbn Huzeyme, a.g.e., III. 50.
[105] Ahmed b. Hanbel, Müsned, fil, 188. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 80.
[106] İbn Mace, Mesacid, 5. Hadisi Abdurrezzak da rivayet etmiştir. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.
[107] Bkz. A.g.e., s. 149-150.
[108] Ebu Dâvud, Talâk, 35. Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.
[109] Konu hakkında Dr. Ahmed el-Haccî el-Kürdî'nin Ahkâmü’1-Mere fi'1-Fıkhı'l İslâmî adlı eserine, fıkıh ve ahval-i şahsiyye kitaplarına bakınız.
[110] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Kitabevi: 81.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Söyle Hakim Bey!…

Söyle Hakim Bey!…
Manava, bakkala, kalmadı yüzüm,Kurbandan, kurbana, et görür gözüm,Ölümü düşündüm… Olmadı çözüm;Ne vicdanım kaldı, ne cüzdanım hey!..Ben ne halt edeyim? SÖYLE HAKİM BEY!..
Kiralık meskenim, ahırdan bozma,Elimden düşmüyor, kürekle kazma,Beş çocuk yapmışım… Ne olur kızma,Bir günde on ekmek, az geliyor hey!..Ben ne halt edeyim?.. SÖYLE HAKİM BEY!..

Yamadık… Babadan kalma hırkayıUnuttuk… Peyniri, zeytini çayıCinnet sınırına , kaldı kıl payı;Uyku girmez oldu, gözlerime hey!..Ben ne halt edeyim?.. SÖYLE HAKİM BEY!…

Genç yaşta saçımı, aklar bürüdü,Midemde ülser var, dişler çürüdü,İlaçlar, başını aldı yürüdü;Bütün hastaneler, kapı duvar hey!..Ben ne halt edeyim? SÖYLE HAKİM BEY

Bıktım… Gide gele, sandık başına,Demokrasi diye, koştum boşuna,Aklım ermiyor şu, balans işine,Bir türlü rüştüme eremedim(!) hey!..Ben ne halt edeyim?.. SÖYLE HAKİM BEY!..

Hedef gösterildi, tavşan tazıya,Hüküm dayatıyor, kurtlar kuzuya,Hayat güvencesi, kaldı pazuya,Sen baş edemezsen, zorbalarla hey!..Ben ne halt edeyim? SÖYLE HAKİM BEY!..

Öyle büyümüş ki, hukuk yarası;Kalmışsın… Vicdanla cüzdan arasıŞimdi bana geldi, sormak sırasıSen de adâletten, yakınırsan hey!..Ben ne halt edeyim? SÖYLE HAKİM BEY!..

14 Ekim 2008 Salı

ALLÂH’A YAKLAŞMAYA VESÎLE ARAYIN!

ALLÂH’A YAKLAŞMAYA VESÎLE ARAYIN!
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesîle (yol) arayın ve yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz.” (el-Mâide, 35)
Gönül feyzini Kur’ân-ı Kerîm’den alan Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur ki:
“İnsana, meşgul olduğu ve aradığı şeye bakılarak değer verilir.”
“Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”
“Kılavuzun hareket etmedikçe hareket etme. Başsız hareket eden, kuyruk olur.”
“Hak dostu bir kişiye bende olmak, padişahların başlarına taç olmaktan iyidir.”
Cihan Sultanı Yavuz Selim Han, büyük fütûhâtından İstanbul’a dönerken, fânîlerin alkış ve iltifatları karşısında nefsinin kendine bir pay çıkarmasından ürkmüş, nefis terbiyesinin zarûretini ifâde sadedinde şu beyti söylemiştir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş…
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Gönlün yitirdiği hikmet kumaşı, gönül ehlinin katında ele geçer.”
“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile, bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.”
“Kuş, ancak kendi cinsinden kuşlarla uçar.”
“Allâh ile oturup kalkmak isteyen kişi, velîler huzûrunda otursun. Velîlerin huzûrundan kesilirsen, helâk oldun gittin demektir.”
“(Sâlih) insanlarla dost ol (ki sâdıklar kervanı çoğalsın). Çünkü bu kervan ne kadar kalabalık ve cemaati çok olursa, yol kesenlerin (isyankârların) beli o kadar kırılır.”
İnsan kelimesi, bir rivâyete göre «üns» kelimesiyle, yâni ünsiyetle alâkalıdır. Bu da onun dostluk ve ülfet kurma meyli ile donatıldığını ifâde eder. İşte bu temâyülü, Rabbimizin emrine uyarak sâlih ve sâdık insanlar için kullanmak zarûrîdir. Zîrâ insan; şeytan ve nefs olmak üzere iki ateşin ortasında ve onların tasallutu altındadır. İmam Şâfî -rahmetullâhi aleyh- ne güzel söyler:
“Kendini hak ile meşgûl etmezsen, bâtıl seni işgâl eder.”
Bu yüzden insanın Hakk’a kulluk haysiyet ve şerefini muhâfaza edebilmesi için, kendilerinden kalben feyz alabileceği sâlih mü’minlerle berâber olması îcâb eder. İnsan dâimâ rehbere muhtaçtır. Bu zarûretten dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak ilk insanı, ilk peygamber olarak göndermiştir.
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, ülfet ve dostluk edilen kimselerin mânevî hâllerinin kişiye sirâyetini şu misâlle ne güzel îzâh eder:
“Ashâb-ı Kehf’in köpeği, sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı, nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Nûh ve Lût peygamberlerin karıları ise fâsıklarla berâber oldukları için küfre dûçâr oldular.”
Görüldüğü gibi, gâfillerle ve fâsıklarla berâberlik, zamanla onların düşünce tarzına yaklaşmaya sebebiyet verir. Bu “zihnî akrabâlık” bir müddet sonra “kalbî akrabâlığa” döner ki bu da, kulu mânen helâk ve hüsrâna sürükler.

Ey Azrail!..

Ey Azrail!..
Ey Azrail! Bilirim, bu sözlerim çok yersiz,
Neden böyle ansızın, geliverdin habersiz ?...
Ne olurdu üç beş yıl, önce haber verseydin.
Hiç değilse rüyama, bir kerecik girseydin...
Aşk, meşk, derken, dünyadan bir türlü kopamadım.
Senden özür dilerim, hazırlık yapamadım.,.
-----------------------------------
Görüyorsun yanımda, ne valiz var, ne bavul.
Uykum öyle ağır ki; ne zil duydum, ne davul..
Yaşım yetmiş olsa da, gör ki; fıkır fıkırım.
Bu cümbüşlü âlemi, ben nasıl bırakırım?..
Hani bir söz vardır ya: "Yaş yetmiş, işi bitmiş."
İnan ki, bu bir yalan, bunu diyen halt etmiş...
---------------------------
Ey Azrail! Dur biraz, Sana yalvarıyorum.
Yasal haklarım için; avukat arıyorum...
Hayallerim, düşlerim, yarım kalan işlerim.
Estetik yapılacak, daha burnum, dişlerim...
Elli yaşımda ancak, voleyi vurabildim.
Hortumlar sayesinde, holdingi kurabildim...
Gerçi ucuza verdim, şerefin kilosunu.
Ama böyle kazandım, şu uçak filosunu...
------------------------------------
Ey Azrail! Ne olur, bozulmasın pazarım.
Sana şöyle yüklüce, bir çek bile yazarım...
Şu masmavi havuzlu, sarayıma baksana.
O daracık mezarda, yazık olmaz mı bana?..
Bazen çoluk çocuğa, içimden kızıyorum.
Ölmemi bekliyorlar, inan ki; seziyorum...
Arkamdan göstermelik, iki damla gözyaşı.
Bir de şöyle büyükçe, yaldızlı mezar taşı.
Tahmin ediyorum ki: mevlid de okuturlar.
------------------------------------------
Ortalığı birazcık, gülsuyu kokuturlar.
Araya reklam konur; bir ilahi aryası.
Mevlid bitince başlar, dedi-kodu furyası.
Etlerim, kemiklerim; didik-didik edilir.
Ben az gelirsem eğer, köklerime gidilir...
------------------------------------
Ey Azrail! İnan ki, hazırlığım yok daha,
Hele şu din konusu, çok karışık bir saha.
Bazı büyük abiler, köşeleri tuttular.
İrtica diye diye, beni de korkuttular.
İlâhiyat adına; ekranda iki kaçık
Kimlerin kuklaları oldukları apaçık...
Alim zalim karıştı, renkleri seçilmiyor.
Velisiz kaldı sokak; deliden geçilmiyor.
Bu cinnet kervanına, kocabaşlar dahiller.
-----------------------------------------
Tuz bozulmuş, ne yapsın bizim gibi cahiller?..
Henüz daha gündemde, ne oruç var, ne zekât.
Ne Kur'ân'la tanıştım, ne de kıldım bir rekat.
Gönül desen, henüz genç, daha haccım duruyor.
Aklım nefsin elinde, yollarda savruluyor.
Edemedim bir türlü, şu nefsimi terbiye.
Ortalıkta ne görse; tutturuyor ver diye.
-------------------------------------------------
Ey Azrail! Bilirim, gelince beklemezsin.
Tükenen vadelere, saniye eklemezsin.
Bu satırlar boş geçen, bir ömrün hikayesi.
İbret alanlar için, son pişmanlığın sesi...
Bilmem ki, bir duvarda, bu mütevazi çaba;
Bir küçücük pencere, açacak mı acaba?..

Ah Şu İrticânın......

Ah Şu İrticânın...
Hak, hukuk, adâlet, şaşmazdı milim,Alırdı pastadan, herkes bir dilim,Her on senede bir, kopmazdı filim;Ah! şu irticânın, gözü kör olsun...
Kalmazdı... Yüzlerde, rüşvet karası,Kapanırdı... Şu enflasyon yarası,Yüz dolar olurdu, bir Türk Lirası;Ah! şu irticânın, gözü kör olsun...
Artık, fakirin de kururdu tuzu,Beş kuruşa yerdik, bir kilo muzu,Bütün canavarlar, olurdu kuzu;Ah! şu irticanın, gözü kör olsun...
Olmazdı... Fuhuşta böyle kesâfet.Etmezdi bu kadar, belâ isâbet, Ne yangın, ne deprem, ne sel, ne âfet,Ah! şu irticanın, gözü kör olsun...
Terör mü kalırdı, köyde bucakta?Söner miydi ateş, bunca ocakta?Ya bebeler... Ölür müydü kucakta?Ah! şu irticanın, gözü kör olsun...
Trafikte suçlar, inerdi aza,Kendini çekerdi, canavar naza,Belki de olurdu, yılda bir kaza;Ah! şu irticanın, gözü kör olsun...
Başlardı ülkede, yeşil yarışıAğaçla dolardı, her bir karışıNe güzel kurardık, sosyal barışı;Ah! şu irticanın, gözü kör olsun...
İnsanlar, nasıl da mutlu yaşardı,Sokaklardan, saygı sevgi taşardı,Bütün dünya, bu tabloya şaşardı;Ah! şu irticânın, gözü kör olsun.... Cümlemiz olurduk, ahlâk sembolü,Oynardık dünyada... hem de başrolü,Bütün finallerde, atardık gölü;Ah! şu irticanın, gözü kör olsun.

4 Ekim 2008 Cumartesi

SEN NEYMİŞSİN BE ABLA.....

Nasıl da kapılmışsın, irticâ sellerine, Dîni âlet etmişsin, türlü emellerine,Hele birgün dediler, fırsat geçsin eline; Devleti yıkarmışsın, başındaki eşarplaDoğrusu ya şaşırdım... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!..

Râzı edip çıkmışsın, köyden ana babanı, Bırakmışsın tarlada, öküzlerle sabanı,Şaşırmışlar görünce, tıbbiyede çabanı, Doktor bile olmuşsun, başındaki eşarpla,Bu kadar da olmaz ki... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!...
Hele varmış ki senin, anlaşılmaz bir yanın,Bikiniyle miniyi, çekmiyormuş hiç canın,Bunca entel ve çağdaş, milyonlarca insanın, Göz zevkini bozmuşsun, başındaki eşarpla,Sollamışsın terörü... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!...
Dediler ki; parayla örtermişsin başını,Militanlar seçermiş, mantonun kumaşını,Rol için dökermişsin, meğerse gözyaşını, Bölermişsin milleti, başındaki eşarplaHiç ummazdım bunları... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!...
Karanlık odaklardan, alırmışsın hediye,Uyutmuşsun milleti, "dürüstüm" diye diye, Kalbini yarmışlar ki; her yaptığın takiye, Göz dikmişsin düzene, başındaki eşarpla,Bu cüssede bu cür'et... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!..
İyisi mi sen yine, var git eski köyüne Dağlarda odun taşı, ilim bilim neyine,Gerek yokmuş bu kadar, diplomalı beyine, Haddini çok aşmışsın, başındaki eşarpla, Ne yürekmiş sendeki... SEN NEYMİŞSİN BE ABLA!...

Şeytana Açık Mektup Ey Şeytan!:)))

Şeytana Açık Mektup Ey Şeytan!

Sana bu mektubumu, kabirden yazıyorum;
Ve kendime ilk defa, bu kadar kızıyorum.
Nasıl oldu da beni, kendine inandırdın ?
Benim gibi çok zeki, bir insanı kandırdın !.
————————-
Bir zamanlar önüme, ne servetler sermiştin;
”Sana ölüm yok” diye, güvenceler vermiştin.
Hani sonsuza kadar, sürecekti saltanat ?
Hani bana her zaman, olacaktın kol kanat ?
Ey şeytan !. O yıllarda, ne çok severdim seni;
Sırtımı hep sıvazlar, hep şımartırdın beni.
İki duble atınca, hayale daldırırdın,
Ahlâki yasakları, ortadan kaldırırdın.
Akşamları çalarken, hüzzam faslı derinden,
Bana hep gülümserdin, şarap kadehlerinden.
———————————-
Bazen şuh bir kadının, bedenine girerdin;
En gözde, en pahalı, parfümleri sürerdin…
O cömert gerdanına, mücevherler takardın;
Sonra bir çift göz olur, ihtirasla bakardın.
Gönül antenlerimiz, mesajları alırdı,
Bundan sonrası artık, iç güdüye kalırdı…
Namustan dem vuranı, dosyalarda fişlerdin;
İrticâ kompleksini, beyinlere işlerdin.
———————————
Hep gırgıra alırdık, cehennemde yanmayı;
Hoşgörü denizinde, boğardık utanmayı…
Düşünen bir insanı, görünce irkilirdik;
Beyinleri sadece, bir sakatat bilirdik.
Ne güzeldi o günler, ne bulursak yiyorduk;
Hayvanlar gibi mutlu, yaşayıp gidiyorduk…
Biliyorum.. şu anda, hâlime gülüyorsun;
Artık beni hiçbir şey, kurtarmaz.. Biliyorsun.
———————————–
Biraz sonra gelecek, sorgu için melekler;
Yanımda ne bir kuruş, ne bir senet, ne çekler.
Kendi derdine düşmüş, mezarlık sakinleri.
Baktım.. Karmakarışık, meşrepleri, dinleri.
Kimisinin totemi, sallanıyor boynunda,
Kimisinin dövmesi, kalçasında, koynunda.
-------------------------
Buraya gelir gelmez, etrafımı sardılar;
Bilir misin ey şeytan ! Hepsi seni sordular.
Kimi genç, kimi yaşlı, kimi miskin bir dede;
Hepsi de benim gibi, olmuşlar şeytanzede…
Kimisini kumarla, düşürmüşsün ağına;
İncirleri dikmişsin, kırk yıllık ocağına.
Kimi, senin yüzünden, aldatmış kocasını,
Süslemişsin gözünde, o kayak hocasını…
————————————–
Kimisine en sinsi, tuzakları kurmuşsun;
Esrarla, eroinle, kokainle vurmuşsun.
Kimisinin girmişsin, vesveseyle kanına,
O da gidip kastetmiş, karısının canına…
Kimisini makamla, rütbeyle kandırmışsın;
Bir ilâh olduğuna, onu inandırmışsın.
Kimi hukuk cambazı, sola kaymış kantarı;
Hâlâ beyin sanıyor, başındaki mantarı…
———————————
Kur’ân diye bir kitap, duymuştum yaşıyorken;
Ciddiye almamıştım, peşinden koşuyorken.
Meğerse o kitapta, adın çok geçiyormuş,
”İnsana hüsran!” diye, şeytan and içiyormuş…
Eğer bir fırsat daha, verseydi Allah bana;
Hep seni anlatırdım, altı milyar insana.
Gerçi bütün insanlar, seni ismen tanıyor,
Ama gaflete bak ki; cismini yok sanıyor…
Ey şeytan ! Vakit geldi, ben artık gitmeliyim,
Sana yenik düşmüşüm.. Îtiraf etmeliyim …
Hiç korkma.. Bu insanlar, böyle gâfil oldukça;
Sana hep tapacaklar, cüzdanları doldukça…

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...