26 Nisan 2009 Pazar

“İnsan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı” Kalbimizi Koruyalım

“İnsan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı” Kalbimizi Koruyalım

İnsan, kalbi kadar adamdır. “Yürek” ve “gönül” de dediğimiz kalbimiz, kişiliğimizin ta kendisidir. Onun için kalp sağlığımıza dikkat edelim, kalbimizi koruyalım diyoruz.
Aslında kalp, gönül, yürek dediğimiz latifemiz ile, kan pompalayan organımız arasında bir ilişki vardır ama, ne derece güçlü ya da zayıf bir ilişkidir, tam da bilemiyoruz herhalde.


Her ikisi de önemlidir tabi. Organımız durursa, ölürüz. Hastalanırsa, hayat çekilmez olur. Kalbimiz ölürse imansız, hastalanırsa ahlaksız ve erdemsiz oluruz Allah Teâlâ korusun.
Derler ki manevî kalbimiz, maddî kalbimizin yerindedir mekân olarak. Ama gözle görülmez, elle tutulmaz. İman ve ibadetlerle, özellikle de zikirle uyanır, aydınlanır. Nurlanır yani. Açılır, derinleşir, bilginleşir. Bir acayip âlem olur çıkar. Böyle bir kalbe sahip olana da “gönül ehli”, “uyanık kalbli”, “diri kalpli”, “selim kalbli” gibi isiler verilir.


Bizim “koruyalım” dediğimiz kalp de işte bu kalbimizdir.
Alimlerimiz, bu kalbimizin vücudumuzun hükümdarı olduğunu söylerler. Nitekim bir hadiste Sevgili Peygamberimiz bunu açıkça ifade etmiştir: Kalbimiz iyi olursa bütün vücut iyi olur, kalbimiz bozulursa bütün vücut bozulur. O yüzden her sabah organlarımız kendi dilleriyle kalbimize iyi olması için rica ederlermiş. Çünkü onun kötülüğünü herkes çekmekte.


Böyle olunca temiz, selim bir kalbin işleri kaliteli olarak haliyle kıymet kazanacaktır. Kirli bir kalpten, kolay kolay temiz işler de çıkmayacaktır.
Kalbimiz her şeyden evvel, inancın merkezidir. İnsan kalbiyle inanır. Kalbde ya Allah Teâlâ’ya iman ve İslam dinine teslimiyet vardır, ya da inkar ve isyan.


Öyleyse kalbimizi ilk koruma işlemi, iman etmektir ve bunu samimiyetle yapmaktır. Kalbin katılmadığı iman, yok hükmündedir. Mesela dil iman ettiğini söyler ama kalp onu tasdik etmezse, buna münafıklık denir. Riya, süm’a, müdahane ve tabasbus, yani halk arasında yağcılık ve dalkavukluk denilen şeyler de bu türün teferruatlarındandır.


Kalbimize Allah Teâlâ’ya iman, Resulullah (sav) Efendimize iman, tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerime ve İslam dinine iman gibi iki dünyamızı da mes’ud ve bahtiyar edecek bir olguyu yüklediğimizde, onu koruyacak en büyük imkanı sağlamış oluruz. Ama iş bununla bitmez. Bundan sonra sürekli onu sağlıklı bir şekilde beslemeye devam etmeliyiz.


Kalbimiz, iyi niyet ve ihlasla, Allah Tealayı ve Resulullah (sav) Efendimizi, dolayısıyla müminleri sevmekle ve bunlara karşı düşmanlık yapan şeytanları, kafirleri, münafıkları, zalimleri, fasıkları sevmemekle canlanır, gürbüzleşir, açılır ve gelişir. Bu sevginin tefekkür ve tezekkür gibi, tefvîz ve tevekkül gibi açılımları da olacaktır haliyle.


Bu açılımların başında da ibadetler gelmektedir. Her ibadet, kalbe bir nur bırakır. Çoğaldıkça ve çeşitlendikçe bu ibadetlerden hasıl olan nurlar kalbi kaplar ve onu kıymetlendirir. Bu kalbin sağlamlığının garantisidir bir yerde. Tıpkı her günahın kalbe kara bir leke bırakması gibi.
Evet, her günah kalbe kara bir leke atar ve bu lekeler biriktikçe kalbi kaplar, üst üste gelen lekeler kalbe pas bağlatır ve hava aldırmaz eder onu, boğar atar, derken öldürür gider.

Bu açıdan kalbi korumanın bir başka adı da takva’dır. Takva Allah Teâlâ’ya karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmektir.


Aslında takva korunmak demektir kelime anlamıyla.
Neden korunmak?
Allah Teâlâ’nın azabından.
Nasıl korunmak?


Emirlerini yerine getirerek, yasaklarından kaçınarak, ahlakımızı güzelleştirerek.
İşte takva budur ve bizim bireysel olarak bütün amacımız bunu elde etmektir. Ümmet olarak amacımız da bütün insanları takvalı yapmak için bize düşen görevleri eksiksiz yapabilmektir. Bütün bu çabaların sonu, Allah Teâlâ’nın dininin yeryüzünde üstün olması demektir. İşte bizim nihaî hedefimiz budur.


Bu hedefe yürüyen bir kalbin azıkları olacaktır elbette. Bunlar onu her dem taze ve diri tutacaktır. Marifetullah, muhabbetullah, tefekkür, tezekkür, tedebbür, tevekkül, tefviz, havf, reca, sabır, şükür, rıza, teslimiyet, murakabe, muhasebe, muhabbet… gibi azıklar.


Ve yoldaşlar olacaktır haliyle. Allah Teâlâ için olan dostluklar ve yardımlaşmalar, sohbetler, bu seyr-u sülûkta birer yoldaş ve yardımcıdırlar.
Bu uzun yolların çetin sınavları vardır daha başında bildirilen. Sabır ve mücahede gibi silahlar gerekir haliyle bu uzun seferde.


Bir insan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı. Gerçi kalıp da bir eserdir, iz bırakır, nişan verir ama, asıl olan kalpdir, gönüldür. Saç sakal, sarık cüppe de bir nişandır ama, Allah Teâlâ ne bu nişanlara, ne sûret ve suratlara, ne soy ve soplara, ne de servetlere bakmaz, illa kalbe bakar. Yere göğe sığmaz ama, kalbe tecellî eder.


İnsanın kalbine bakmadan kalıbına bakması, hep ona bakması, bir eksikliktir. Her şeyden evvel anlayışta, kavrayışta, tefakkuhta bir eksiklik. Bu eksiklik adamı yobazlığa götürebilir kuşkusuz. Ama, nasıl ki “küp içindekini sızdırır,” kalpde de böyle bir uyanma, nurlanma, sağlanma varsa, bu kalıptan da belli olur. Temizlik, tertip ve düzen, nezaket, tebessüm, tatlı dil, hoşgörü, af, müsamaha, yardımseverlik, cömertlik, îsar, hep temiz bir kalbin nişaneleridir.


Kalıba hiç bakmamak da insanı hatalara götürür. Normalde melametîliğe, kalenderîliğe gerek yoktur. Zaten kalp sahiplerinin her işi itidal ve denge üzerindedir. Dengesizlik, muvazenesizlik demektir ki, kimse beğenmez.


Kalp sağlığının alabildiğine gündemde olduğu günümüzde biz de asıl kalbimizin sağlığına ve kalbî işlerin kıymetine dikkat çekelim istedik. Bu vesile ile kendimiz ve sizler için, bütün bir insanlık için sağlıklı kalpler ve onlardan kaynaklanan değerli işler dileriz sevgili Rabbimizden.

EĞİTİMDE MODEL OLMAK VE HZ.PEYGAMBER(S.A.V)

Genelde bütün peygamberlerin ve özelde bizim Peygamberimiz (s.a.)’in en önemli vasıflarından biri “üsve-i hasene”1 güzel model ve örnek oluşudur. Peygamberler, ümmetlerinin rol modelleri ve ahlâkî kahramanlarıdır. Çünkü insanlar ahlâkî erdemleri, güzel huyları ve insânî davranışları târiflerden çok; fiilî uygulamalardan öğrenir, kavrar ve hayata uygularlar.

Eğer sâdece kuralların bilinmesi yeterli olsaydı peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Allah Teâlâ melek aracılığıyla ya da başka bir vâsıtayla hayatı kuşatacak ve davranışları yönlendirecek dînî hükümleri ihtivâ eden kitaplarını gönderir; insanlar da o kitaptaki ahkâm ve kurallara uyarak doğru yolu bulmuş olurlardı. Ama Allah Teâlâ öyle yapmamış; insanlara kendi içlerinden ve kendi cinslerinden peygamberler göndermiştir2 ki ümmetlerine model olsunlar ve fiilen yol göstersinler.

Allah Teâlâ, Rasûlünü Kur’an’da ahlâkî açıdan: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin”3 diye övdüğü gibi yüce Nebî (s.a.)’nin bizzat kendisi de: “Mekârim-i ahlâkı/güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”4 buyurarak bi’setin/peygamber olarak gönderilişinin ana hedefinin güzel ahlâk olduğuna dikkat çekmiştir.

Gazzâlî’nin İhyâ’da naklettiği rivâyete göre Allah Rasûlü kendisine: “Din nedir?” diye ısrarla soran adama: “Güzel ahlâktır” buyurmuştur. Aynı zât üçüncü defa suâlini tekrarlayınca Peygamberimiz (s.a.) tekrar adama dönerek: “Anlamıyor musun? Din kızmamak demektir”5 buyurmuştur. Kendisine bir başka seferinde: “Şum/uğursuzluk nedir?”diye sorana da: “Kötü huydur” diye cevap vermiştir.6

Kur’ânî ve Nebevî anlayışa göre güzel ahlâk insanın kalb ülkesine Allah’ı egemen kılması “nerede bulunursa bulunsun Allah’tan korkup çekinmesidir. İnsanlık îcâbı bir yanlış ve günah işlediğinde ardından o günahı giderecek bir iyilik yapması ve insanlarla hüsn-i muâşereti/güzel geçinmesidir.”7

Bu âyet ve hadîslerden ahlâkın îmân ve Allah korkusu ekseninde gelişen bir vicdan olayı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim millî şâirimiz Mehmed Âkif de bunu şöyle ifâde eder:

Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın.
Ne irfânın kalır tesîri katiyyen, ne vicdânın.

Güzel ahlâkın temelinde Allah korkusu ve insanlara iyi davranma kaygısı vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.) mîzâna ilk konulacak şeyin güzel ahlâk ve cömertlik olduğunu8 ifâde buyurduğu gibi dindarlığı süsleyen iki değerli hasletin de cömertlik ve güzel huy olduğunu ortaya koymuştur.9 Cömertliğin ölçüsü herkese ve her varlığa karşı yardıma koşmak değildir, ama hiç olmazsa güler yüz, güzel huy ile onları hoşnut etmeye çalışmaktır. Mümine şeref kazandıran dîni, asâlet veren güzel huyu, mürüvvet bahşeden ise aklıdır.10

Allah Rasûlü (s.a.): “İbâdeti zayıf olduğu hâlde kulun güzel ahlâkı sâyesinde âhirette yüksek derece ve şerefli menzillere erişeceğini”11 ifâde buyurur. Nitekim Cüneyd Bağdâdî hazretleri bu hadîsin şerhi zımnında şunu söylemiştir: Dört şey vardır ki bunlar -kişinin ilmi ve ameli az da olsa- onu yüksek mevkîlere yükseltebilir. Îmânın kemâli demek olan bu dört şey hilim/yumuşaklık, tevâzu/alçakgönüllük, cömertlik ve güzel ahlâktır.

Dîni güzel ahlâkla, güzel ahlâkı da tasavvuf ile özdeşleştirenler çoktur. Nitekim Ebû Bekir Kettânî bunlardan biridir. Ona göre “tasavvuf denilen şey güzel ahlâktan ibârettir. Ahlâkını güzelleştirip artıran kimse tasavvufî bakımdan da yücelik kazanır.” Atâ da şöyle der: “Yükselenler hep güzel ahlâkları sâyesinde yükselmişlerdir. Ahlâkın kemâl derecesi Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Allah’a yakınlık da Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in izini takip ederek güzel ahlâk ile gerçekleşir.” Kur’an’a göre “insanların en keremli ve şereflisi takvâ sahibi olanlardır.”12 Îmânın esâsı takvâ, İslâm’ın esası güzel ahlâktır.

Tâbiîn neslinin ser halkası, tasavvuf yolunun kol başısı Hasan Basrî güzel ahlâkı şöyle târif eder: “Güler yüz, tatlı söz, insanlara iyilik yapmak, kötülükten sakınmak.” Ebû Bekir Vâsıtî güzel ahlâk için: “Kimseye husûmet etmemek, kimsenin husûmetini çekmemek, bütün bunları Allah’ı daha iyi bildiği için yapmaktır” der. Sehl Tüsterî ise güzel ahlâkı şöyle anlatır: “En aşağısı halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek, zâlime bile merhamet etmek, onun bağışlanmasını dilemek ve ona şefkatle muâmeledir.”

“Ene’l-hak” sözünü söyledi diye îdama mahkûm edilen ve taşlanarak öldürülen Hallâc-ı Mansûr ise güzel ahlâkı şöyle açıklar: “Hakk’ı düşünerek halkın eziyetlerine aldırmamak.”

İnsanda çirkinliklerin kaynağı, kötülüğü çokça emreden nefistir.13 Bu yüzden ahlâkın esâsı nefsi adam edebilmektir. Çünkü insan nefsi şeytandan da firavundan da beterdir. Kibir dersen onda, mal peşinde koşmak dersen onda, şehvete tapmak dersen yine ondadır. Nefsin sâkin duruşu âcizliğindendir. Eğer imkân verilse o zaman gerçek yüzünü gösterir. Hani derler ya: “Bir insanın gerçek tabîatını ve huyunu tanımak isterseniz ona ya para verin; zengin edin, ya da makâm verin; iktidâr sâhibi, güçlü yapın, ondan sonra davranışlarına bakın.” Elindeki ekonomik gücüne; ya da makâm ve yetki kuvvetine rağmen iyilik yapıyor, herkese iyi davranıyorsa ne âlâ. Değilse onun iyi görünüşü ve suskunluğu âcizliğindendir. Mayasının temizliğinden değil.

Önemli olan insanın tabîat olarak iyilik ve güzelliğe, kötülük ve günaha duyarlılık kazanmasıdır. Gerçek iyilik güzel ahlâktan ibârettir. Günah ve çirkin davranış insanın gönlünü tırmalayan ve içinde huzursuzluk meydana getiren hareketlerdir.14 Onlara karşı hassasiyetin kaybolmaması gerekir ki güzel ahlâk zâyî olmasın.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde ahlâksız, geçimsiz ve dikkatsiz insanları katıra; yumuşak tabîatlı, iyi huylu ve herkesle geçinen güzel ahlâk sâhibi kimseleri de deveye teşbih ederek şöyle anlatır:
Katır bir gün deveye der ki: “Ey güzel yol arkadaşı, sevgili yoldaş! Yol yokuş ya da iniş, dar ya da geniş seni hiç ilgilendirmiyor. Güzelce geçip gidiyorsun. Hiç kapaklanmıyor; tökezleyip düşmüyorsun. Ben ise şaşkın gibi çoğu zaman tepetaklak düşüyorum. Sıkça tökezliyorum. Bana bunun sebebini anlatır mısın?” Deve cevaben der ki: “Ben her adımımı görerek atarım. O yüzden de tökezleyip sürçmekten kurtulurum. Sen ise üç adım ilerisini bile göremezsin, acele edersin. Önündeki dâneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Hiç körle gören bir olur mu?15 Nitekim Allah Rasûlü de müminleri yumuşak huylu ve uysal tabîatlı olmada güzel yürüyen ve çekince giden deveye benzetir.16 Güzel ahlâkın temeli de geçim ehli olmaktır, uyum sağlamaktır.
Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr’inde güzel ahlâk sâhibi olmadan Sevgiliye varılamayacağını şöyle anlatır:

Ulaşmak için ay yüzlü dilbere
İyi huylu ve geçimli olmak gerek bir kere
Güzelse eğer âşıkın ahlâkı ve huyu
Kurtulur, derin dahi olsa düştüğü kuyu
Aşk bir şehirdir ki, güzellikleri var
Güzelleri için lâzım ona hisar
Kötü huyluları aşk şehrine sokma sakın
Aşk ehli olmalıdır ahlâklı, îmânlı ve ehl-i yakîn
Aşk gam yükleri altındaki gönlün gıdâsıdır
Sevgiliyle buluşmak bir kalb safâsıdır.17

Aşk hem ibâdet ve kulluğu hem de kahır ve cefâ çekmeyi kolaylaştırır. Güzel ahlâk sâhibi olmanın önündeki engelleri kaldırarak öfke kılıcının yerine hilim kılıcını ikâme eder. Çünkü güzel ahlâkın temeli olan hilim/yumuşaklık öfke kılıcından daha keskindir. Bu konuda en güzel model Allah Rasûlü’dür. Allah Teâlâ onun hakkında buyurur ki: “Sen Allah’ın rahmeti sâyesinde insanlara leyyin/yumuşak davrandın. Eğer sen katı yürekli ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılır giderlerdi.”18

Dipnotlar: 1) Bkz. el-Ahzâb, 33/21; el-Mümtehine, 60/4,6. 2) Bkz. el-Bakara, 2/151; Âl-i İmrân, 3/164; el-Cuma’, 62/2. 3) el-Kalem, 68/4. 4) Muvatta’, Husnü’l-hulk, 8; İbn Hanbel, II, 281. 5) İhyâ, III, 115, Mervezî, Tâzimu kadri salah’ta mürsel olarak rivâyet etmiştir. 6) İbn Hanbel, VI, 85; Ebû Dâvûd, Edeb 123, 124, hadîs no:5162; Taberâni, Evsat, VI, 38. 7) Tirmizî, Birr, 55/1987. 8) Krş. Tirmizî, Birr 62, (2003,2004); Ebû Dâvûd, Edeb 8, (4799); İhyâ, III, 116. 9) Bkz. Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, VI, 392. 10) Bkz. Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, hadîs no: 6229. 11) Krş. Ebû Dâvûd, Edeb, 7. Ayrıca bkz. Tirmizî, Birr, 62. 12) el-Hucurât, 49/13. 13) Yûsuf, 12/53. 14) Krş. Müslim, Birr, 14, 15; Tirmizî, Zühd, 52/2381. 15) Mesnevî, III, b. 1745-1761. 16) İbn Mâce, Mukaddime, 6. 17) Dîvân-ı Kebîrden Seçmeler, I, 215 (I, 470). 18) Âl-i İmrân, 3/159.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Uyan Artık Ey İnsan!

Uyan Artık Ey İnsan!

Uyan artık ey insan! Güvenme hiç yaşına,
Hüküm kesinleşince, îtirazlar boşuna.
Oyun bitmek üzere, uzatmaları dahil,
Yemin ediyorum ki; çok dakiktir Azrâil..
Hiç mi uyandırmıyor, seni bunca âfetler,
Bu şehvet yangınları, bu azgın cinayetler?
Hiç mi uyandırmıyor, boş kalan bu kucaklar,
Bu faiz depremleri, bu yıkılan ocaklar?

Hiç mi uyandırmıyor, bu mâbedler, ezanlar,
Teslim dilekçesini, secdelerde yazanlar?
Bu kâinat, bu denge, bu gökler, bu yıldızlar,
Saniyede üçyüz bin kilometrelik hızlar?
Onsekiz bin aç çocuk, can verirken bir günde;
Kaç onsekiz bin dolar, savrulur bir düğünde.
Nasıl taşır bir insan, bu nankörce utancı?
Hiç mi uyandırmıyor, seni bu kadar sancı?
Yetmiş trilyon hücre, bir insan bedeninde,

Ne kavga var, ne isyan, hiçbirinin geninde.
Kaç bin katrilyon atom, dönerken damla suda,
Sen, Kur’ân’a harb açmış, bekliyorsun pusuda.
Uyan artık ey insan! Sen bir ilâh değilsin;
O kibirli dik başın, secdelere eğilsin.
Aldanma.. Cübbelerin, parlak nakışlarına,
Alçak diktatörlerin, üstten bakışlarına.
Uyan artık ey insan! Gerçek düşmanı tanı;

Sana tuzaklar kuran, o lânetli şeytanı.
Sinsidir.. Dost görünür, seni vurur arkadan,
Binbir maskesi vardır, her boya, her markadan.
Uyan artık ey insan! Yetmez mi bunca zillet?
Kaderinde yazmıyor.. Bu kokuşma, bu illet.
Önyargılı infazlar, boğuyor vicdanını,
Bu “çağdaş” cehâletten, kurtar şu irfânını.
Sen ki; özünde şeref, fıtratında asâlet,
Ne sen sürün yerlerde, ne sürünsün adâlet.
Aç artık.. Çapaklanan, o gönül gözlerini;
Bak da gör, her zerrede kudretin izlerini.

Nankörlüğün yeri yok, gönül tahtında senin;
Allah’a şükrün için, yeterlidir bir cenin.
Bil ki, bütün melekler, senin ceddine hayran,
Sen olmasan.. Olmazdı, bu âlemler, bu devrân.
Uyan artık ey insan! Bak mesaj var Rabbinden;
Diyor ki: olmak için, o Cennetin ehlinden;
Önce mülkün sahibi, Mâlik’i bilmek gerek,
Sonra bütün putları, gönülden silmek gerek.
Uyan artık ey insan! Şakaya gelmez zaman,
Hiç kimseye verilmez, o son nefeste aman.
Bir sınav ki; önünde, seçenekler sanma çok;
Ya Kur’ân.. Ya da Hüsrân.. Üçüncüsü bil ki yok.

Âhireti Dünyaya Tercih

Âhireti Dünyaya Tercih

Her mü’min, kendisinden iyilik gördüğü bir kimseye îmânı gereği minnet duyar, teşekkür ve duâ eder. İmkân bulduğunda ise ona daha güzel bir şekilde mukâbele etmek ister. İkrâm edilen bir bardak su bile, nezâketen teşekkürü îcâb ettirir.
Âyet-i kerîmede:
“Allâh’ın nîmetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız…” (en-Nahl, 18) buyrulmaktadır. Şüphesiz ki bu nîmetlerin en büyüğü “îman”dır. Her nîmetin bir bedeli ve mukâbili olduğu gibi, îman nîmetinin mukâbili de, hamd, şükür, zikir, ihlâs ve takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamaktır.
Mü’min, kendisine ihsân edilen bütün nîmetlerin ve bilhassa da “îmân”ın şükür bedelini Rabbine ödemek mecbûriyetindedir. Zîrâ bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâsına kalkışmak, abesle iştigaldir.
Îman; ilâhî lutufların en büyüğüdür. İmtihan ise bu nîmetin ne nisbette kıymetini bildiğimizi, ona ne kadar sahip çıkabildiğimizi ölçen bir miyardır. Mü’minlerden beklenen, hayatın değişen şartları içinde sabır ve teslîmiyetle îmânını muhâfaza etmektir. Bu aynı zamanda ilâhî mükâfatlara nâiliyetin bedeli mesâbesindedir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)
Dünyada geçirilen zaman, âhiretin sonsuzluğu karşısında bir zerre veya bir damla mesâbesinde bile değildir. Fakat dünya imtihanının neticesi, ya sonsuz saâdet yurdu olan cennet, ya da ebedî bir ıztırap mahalli olan cehennemdir. Kulun yolculuğunun hangi istikâmete olacağını, fânî hayatında “âhireti veya dünyayı tercih edişi” belirler. Bu bakımdan şu kısacık dünya hayatında, âhireti tercihte gaflet göstermekten daha büyük bir aldanış söz konusu olamaz.
Hakk’a yakınlığın nûruyla gafletten uyanmış olan Allah dostları ise, kâinat kitabının her harfini gönül gözüyle ve hikmet nazarıyla okurlar. Kâinâtın ulvî bir gâye ile var edildiğini, hiçbir şeyin boş ve abes yere yaratılmadığını, her geçen günün ömür takviminden bir yaprak daha koparıp insanı kabre bir adım daha yaklaştırdığını yakînen idrâk ederler. “Hayat nîmetinin mânâ ve hikmeti nedir? Dünya niçin insanoğlunun emrine âmâde kılındı? İki kapılı bir hân olan bu cihâna nereden geldik, buradan yolculuk nereye?” gibi sualler üzerinde tefekkür ederek, ömürlerini ince, derin ve hassas bir hâlet-i rûhiye ile yaşarlar.

KALB-İ SELÎM’İN ALÂMETİ
Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder:
“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)
Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden rafine etmek, yâni arındırıp inceltmek ve dünyada ihsân edilen her nîmeti uhrevî selâmet ve saâdetin sermâyesi kılabilmek gerekir.
Hak dostları, kalb-i selîm’in en mühim iki vasfını şöyle ifâde etmişlerdir:
1. Kimseyi incitmemek, kimseden incinmemek. Zîrâ kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.
2. Dünya ve âhiret işleri karşı karşıya geldiğinde âhiret işini tercih etmek.
Kalb-i selîm ile ahlâkî bakımdan kemâle eren mü’minin, Allah ile beraberlik şuuru zirveye çıkar. Kendisini dâimâ Hakk’ın huzûrunda ve ilâhî kameralar altında hisseder. Her an şu âyet-i kerîmelerin tefekkürü içinde bulunur:
“…Ve her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)
“…Ve Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)
Bu takvâ hâlinin zirvesinde bulunan Hak dostları da Rabbimizin sık sık hatırlattığı âhiret gerçeğini dâimâ dikkate alarak hayat yolculuğunda dosdoğru bir istikâmet izlerler. Âhiret hayatına âit bir zarara uğramaktansa, bütün dünyevî menfaatlerden vazgeçebilme dirâyetini gösterirler.

DÜNYALARI VERSELER,
BİR ÂHİRET AMELİYLE DEĞİŞMEYİZ!..
Mûsâ -aleyhisselâm- Firavun’un sarayında bolluk içinde yaşamaktayken, Firavun’un kendisini öldürmek istediğini haber almış ve derhal Medyen istikâmetinde azıksız olarak yola çıkmıştı. Tam sekiz gün aç-susuz yürümüş, hâlsiz ve bitkin bir durumda Medyen kalesi önlerine varmıştı. O kadar çâresizdi ki artık:
“...Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtâcım!” (el-Kasas, 24) diye ilticâ ediyordu. Sonra orada kim olduklarını bilmeden, Şuayb
-aleyhisselâm-’ın kızlarına, koyunlarını sulamaları husûsunda yardımcı oldu. Hazret-i Şuayb bunu duyunca kendilerine iyilikte bulunan bu zâtı evine davet edip yemek ikrâm etmek istedi. Hazret-i Mûsâ sekiz gündür mîdesine bir lokma girmemiş olmasına rağmen, önüne konulan yemeğe el uzatmadı.
Hazret-i Şuayb’a da:
“–Biz öyle bir âileyiz ki, bütün dünyayı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz! Ben size bu yemek için değil, Allah rızâsı için yardım ettim.” dedi.
Şuayb -aleyhisselâm- bu cevâba çok memnun oldu ve:
“–Bu ikrâmımız, yaptığın yardım için değil, Hakk’ın misâfiri olduğun içindir.” buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- ikrâmı kabûl etti.
İşte âhirete îmânın, davranışlara aksetmiş âbidevî bir misâli. Dünyada açlıktan bütün gücünün tükeneceğini bilse bile, bir âhiret amelini dünyevî hiçbir karşılıkla değişmeme firâseti… Bu mânevî olgunluğun diğer bir misâlini de Vâsile bin Eskâ
-radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde (sefere katılabilmek için ne maddî gücüm ne de bir bineğim vardı. Bu mübârek seferden mahrum kalmamak için) Medîne meydanında müslüman kardeşlerime şöyle nidâ ettim:
“–Ganimet hissemi vermek karşılığında kim beni bineğine bindirir?”
Ensâr’dan yaşlı bir zât, bineğine sırayla binmek sûretiyle beni savaşa götürebileceğini söyledi. Bu hayırlı arkadaşla yola çıktım. Allah ganimet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Develeri o yaşlı zâta götürdüm. O ise bana:
“–Develerini al götür.” dedi.
“–Başta yaptığımız anlaşmaya göre bunlar senin.” dediysem de Ensârî:
“–Ey kardeşim! Ganimetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yâni uhrevî kazancına iştirâk etmeyi düşünerek ve Hakk’ın rızâsını umarak seni buraya getirdim.)” karşılığını verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)
Böylece o mübârek Ensârî de, o devrin en kıymetli dünyâ metâı sayılan birçok deveye sahip olmaktansa, âhirette nâil olacağı ecri tercih etti. Allah için olan bir hayrı elde edebilmek için, ne kadar kıymetli de olsa dünyevî bir menfaatten vazgeçebilme dirâyetini sergiledi.
Hak dostlarından birine, kendisini çokça tesir altında bırakan bir hâdiseyle karşılaşıp karşılaşmadığı sorulunca, Hazret şunları anlatmış:
“Mekke-i Mükerreme’de para kesemi kaybedip muhtaç durumda kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum, fakat bir türlü gelmiyordu. Saçım sakalım da epeyce uzamıştı. Bir berbere giderek:
«–Param yok, Allah rızâsı için saçlarımı düzeltir misin?» diye sordum.
Berber o esnâda bir adamı tıraş ediyordu. Hemen yanındaki boş yeri gösterip; «Buraya otur.» dedi ve müşterisini bekleterek beni tıraş etmeye başladı. Bekletilen müşteri îtirâz edince berber:
«–Kusura bakmayınız efendim, sizi ücret mukâbilinde tıraş ediyorum, lâkin bu şahıs, Allah rızâsı için kendisini tıraş etmemi istedi. Allah için olan işler dâimâ önceliklidir ve maddî bir karşılığı yoktur. Allah için olan işin bedelini kullar aslâ bilemez ve ödeyemez!» dedi.
Tıraştan sonra berber, cebime zorla birkaç altın da sokuşturdu:
«–Âcil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar, kusura bakma!» dedi.
Aradan birkaç gün geçti, Basra’dan beklediğim para geldi. Berbere bir kese altın götürdüm. Berber:
«–Aslâ alamam! Allah için olan işin bedelini ödemeye kulların gücü yetmez. Varın gidin siz yolunuza devâm edin, Allah selâmet versin!» dedi.
Helâlleşip ayrıldım, lâkin tam kırk senedir seherlerde ona duâ ediyorum.”
İşte Allah için yapılan bir sâlih ameli dünyalara değişmeme fazîleti… Her şeyi zâhir planında değerlendirmeye alışmış ve dünyalık kazanma hırsıyla haram-helâl sınırlarını bile görmez olmuş sığ idraklerin aslâ kavrayamayacağı bir davranış mükemmelliği… Hakk’a dostluk ufkundan bakılmadan anlaşılamayan hakîkî basîret, asıl firâset ve gerçek akıllılık…

GERÇEK AKILLI KİM?
Akıl ve mantığın îcâbı, küçük ve geçici menfaatleri, faydası ebediyyen sürecek büyük kazançlar ile değişmeyi gerektirir. Allah Teâlâ buyurur ki:
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Takvâ1 sahipleri için âhiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (el-En’âm, 32)
Hadîs-i şerîfte de, gerçek akıl sahipleri şöyle târif edilir:
“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)
İşte bir insanın ne kadar akl-ı selîm sahibi olduğu, bu gerçekler ışığında mîzân edilmelidir. Akl-ı selîmin îcâbı; bâkîyi fânîye tercih etmektir.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurmuştur:
“Âhiretin yanında dünyanın durumu, sizden birinin parmağını denize daldırıp çıkarması gibidir. Parmağı (denizden) ne çıkardıysa (âhiretin yanında) dünya işte odur.” (Hâkim, Müstedrek, 4/319)
Ashâb-ı kirâm, Mekke devrinde müşriklerin baskı, zulüm ve ambargosu altında iken kendi kendilerine:
“Bizler Rabbimize kul olabilmek için her cefâya katlanıyoruz. Allâh’a isyân eden kâfirler ise dünyada refah içinde rahat rahat dolaşıyor, dünya menfaatlerini istedikleri gibi kullanıyorlar.” dediler. Bunun üzerine Rabbimiz, mü’minlere dünyadan çok daha hayırlı olan ukbâyı tercih etmelerini emretti:
“İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. Ebrâr (hayır-hasenat sahipleri) için Allah katındaki (nîmetler) daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân, 196-198)
Dolayısıyla âhiret penceresinden bakıldığında dünyanın bütün rahatı ve zevk u safâsı, azıcık bir menfaatten ibârettir. Şâyet dünyanın Allah katında bir değeri olsaydı, Cenâb-ı Hak en sevgili kulları olan peygamberlerini, kıyâmete kadar saraylarda refah içinde yaşatırdı. Fakat Allah Teâlâ peygamberlerine ve sâlih kullarına fânî dünyanın hakîkî yüzünü göstermiş ve onların kalplerini dünyadan çok daha hayırlı olan ukbâya yönlendirmiştir.
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:
“Benim dünya ile bir bağım yok. Benim dünyadaki durumum, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da yoluna devam eden bir yolcu gibidir.” (Tirmizî, Zühd, 44)
Nebevî terbiye ile yetişen Ashâb-ı Kirâm’ın hayat tarzı da bu hususta bizlere eşsiz bir numûnedir. Onların âhiret yurdunu özleyişleri ve şehîd olma iştiyakları dillere destandır:
Allah Rasûlü’nün İslâm’a dâvet mektubunu, kelle uçurmaya hazır cellâtların arasından geçerek, kralların karşısında îman cesâretiyle okuyan genç sahâbîlerin gözünden dünya arzusu silinmiş, en küçük hücrelerine kadar bütün varlıklarını Allah ve Rasûlü’nün muhabbeti kaplamıştı. Efendimiz’e öyle yürekten bağlıydılar ki ucunda ölüm bulunan çok tehlikeli bir anda bile:
“Yâ Rasûlallâh! Sen nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için, Sen denize girsen, biz de Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..” diyorlardı. (İbn-i Hişâm, II, 253-254)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hilâfeti döneminde, ilk müslümanlardan olan Habbâb bin Eret -radıyallâhu anh-’a:
“–Allah yolunda çektiğin işkenceleri biraz anlatır mısın?” demişti.
Bunun üzerine Hazret-i Habbâb:
“–Ey mü’minlerin emîri, sırtıma bak!” dedi.
Hazret-i Ömer onun sırtına bakınca:
“–Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmemiştim.” diyerek hayretler içinde kaldı.
Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:
“–Kâfirler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak korların üzerine yatırırlardı. Ateş, ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 115)
İşte İslâm’ın ilk yıllarında müşrikler mü’minlere böyle işkence ederler, fakat yine de istedikleri küfür sözlerini söyletemezlerdi. Zîrâ îman heyecânı, bütün dünyevî ıztırapları bertarâf ediyordu.
Bugünkü insanlığın dünyada biraz daha rahat ve uzun yaşayabilme arzu ve endişesine mukâbil, sahâbe neslinin en büyük arzusu; yüz akıyla, vicdan huzûruyla ve selîm bir kalp ile âhirete intikâl edebilmekti.
Birgün İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- tâbiînden dostlarına dedi ki:
“–Sizler Rasûlullâh’ın ashâbından daha çok oruç tutuyor, namaz kılıyor ve sâlih amellere gayret ediyorsunuz. Ancak onlar sizden daha hayırlıydı.”
Onlar:
“–Bu nasıl olur?” diye sorduklarında:
“–Onlar dünyaya karşı sizden çok daha zâhid, âhirete de sizden daha çok rağbetli idiler.” buyurdu. (Hâkim, Müstedrek, 4/135)
Sahâbe neslinin büyük bir îman vecdi içinde kendilerini Allâh’a adamalarının bir benzerini de yakın tarihimizin Çanakkale muhârebeleri safhasında, sînesi îmanla dolu Mehmetçik sergilemiştir. Nitekim vatan müdâfaasını mukaddes bir borç bilip bu borcu canlarıyla ödemekten çekinmeyen Mehmetçik, dünyadan geçerek can siperâne harb ediyor; îmanlarının bir îcâbı olarak silaha sarılıyorlardı.
Bizler de tıpkı sahâbe nesli ve mübârek ecdâdımız gibi, gerektiğinde dünyadan geçerek, ümmeti olduğumuz Peygamber’in nurlu izinde yürümeyi her şeyden aziz bilmek durumundayız.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhtelif vesîlelerle ve sık sık; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayâtıdır.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Rikak, 1)
Bu düstûru, O’nun ümmeti olarak bizler de gönüllerimize nakşetmek mecbûriyetindeyiz. Herhangi bir fânî nîmete ulaştığımızda; “Allâh’ım! Gerçek hayat âhiret hayatıdır!” diyerek, nîmetlerin asıl sahibine şükretmeli; şımarıklık, azgınlık ve gafletten sakınmalıyız. Zîrâ böyle bir hassâsiyetten mahrum olanların hâlini, Rabbimiz şöyle haber vermektedir:
“…Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” (er-Ra’d, 26)
Yine mü’minler olarak herhangi bir musîbet veya iptilâ ile karşılaşıp sabrımızın zorlandığı anlarda da; “Allâh’ım! Gerçek hayat âhiret hayatıdır!” diyerek rızâ, teslîmiyet, sabır ve tevekkül ile metânetimizi ve ruh dengemizi korumalıyız. Dâimâ Rabbimize sığınarak:
“…Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır...” (en-Nisâ, 77) şuur ve idrâki içinde huzurlu bir kulluk hayatı yaşamalıyız.
Sanki hiç bitmeyecekmiş zannedilerek hoyratça tüketilen dünya hayatının, aslında ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğu, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:
“Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)
Bu yüzden şu kısacık ömürde yapılacak en akıllıca iş, Hakk’a güzel bir kulluktur. Fakat bütün nîmetler gibi hayat nîmetinin de kıymeti, o elden çıkmadan lâyıkıyla anlaşılamaz. “Zaman” mefhumu üzerindeki bu umûmî gaflet sisini dağıtabilecek yegâne imkânın, “ölümü tefekkür” olduğunu hatırlatan Necip Fâzıl’ın şu beyti ne kadar mânidardır:
Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpâre ân, ne kesiklik ne bölüm...
Bu hakîkate binâendir ki gönülleri îman ve irfân iklîminde yoğrulmuş olan ecdâdımız, dünyanın fânîliğini hatırlatan kabristanlara, yaprağını dökmediği için âhiretin ebedîliğini temsil eden selvi ağaçları dikmişlerdir.
Âhiret şuuru noktasında Lokman Hekim’in şu nasihati çok mühimdir:
“Evlâdım! Âhiretin uğruna dünyanı fedâ et, her ikisini de kazanırsın. Fakat sakın ola ki dünyan uğruna âhiretini fedâ etme, her ikisini de kaybedersin.”
Gerçekten de dünya ve âhiret, bir terâzinin iki kefesine benzer. Birine ağırlık verilince diğeri hafifler. Akl-ı selîm sahibi her mü’minin gönlü, dâimâ âhirete meyletmek mecbûriyetindedir. Zîrâ dünyanın gelgeç sevdâlarına ve içi boş heveslerine râm olup onunla mutlu olanın kalbinden âhiret sevgisi ve düşüncesi çıkar. Âhirete dâvet sesi kalbe yerleşince de, dünyâya dâvet fikri gönle yabancılaşır.

KASVET-İ KALBİN DEVÂSI
Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı zenginliğin kanaat olduğu unutulmaktadır.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)
İşte sadır inşirâhı, kalp ferahlığı ve vicdan huzûrunun nebevî reçetesi…
Yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar...” (el-En’âm, 125) âyetindeki “şerh / açmak” kelimesinden sorulduğunda:
“–Nûr kalbe girdiği zaman, göğüs açılır ve onun için genişler.” buyurdu.
“–Bunun bir alâmeti var mı?” dediklerinde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Evet vardır. Aldanma yeri olan dünyadan yüz çevirip (onun gelgeç nefsânî arzularına îtibâr etmeyip amel-i sâlihlerle) ebedî hayat olan âhirete yönelmek ve gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 406-7)
Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de Efendimiz
-aleyhissalâtü vesselâm-:
“Dünyayı âhiret üzerine tercih eden kimseyi Allah Teâlâ üç şeye mübtelâ kılar: Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulamadığı fakirlik ve doymak bilmeyen hırs.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 411)

KUSUR DÜNYADA DEĞİL, ONA ALDANANDA...
Allah Teâlâ, nefsin hoşlandığı dünyevî menfaatleri aslında birer imtihan vesîlesi olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu menfaatlere kanmak, tıpkı balığın oltaya takılmasına benzer. Balık, gördüğü yeme aldanır, fakat yemin içinde gizli olan kancayı görmez. İşte bu tuzağı göremeyenler, ona aldanmaktan kurtulamazlar. Nice ayakların kaydığı, nice irâdelerin dağıldığı ilâhî imtihanlardan selâmetle geçebilmek, dünyevî menfaatlerin iç yüzünü görebilmeye ve onlardaki “imtihan sırrı”nı sezebilmeye bağlıdır. Bu firâseti elde edebilmek için de, servet, şehvet ve şöhret gibi dünyanın câzibeli tuzaklarına karşı uyanık olup her hâlükârda âhiret selâmetini tercih edebilmek şarttır.
Rabbimiz bu hususta bizleri şöyle îkaz buyurmaktadır:
“Fakat siz (ey insanlar!) Âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu hâlde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A’lâ, 16-17)
“…Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor...” (el-Enfâl, 67)
Dünyada kazanılan zenginlik, sahibine en fazla kabre kadar yoldaşlık eder. İnsanın dünyadan kabre götürebileceği, zâhiren yalnızca bir kefenden ibârettir. Bâtınen ise insan, îmânı ve amelleriyle kabre girecektir. Bu itibarla dünyanın vefâsız servetine güvenmemek, geçici zevklerine aldanmamak gerekir.
Rivâyete göre yaptığı seferlerle yeryüzünün tamamına hâkim olan Zülkarneyn -aleyhisselâm- vefâtından evvel şu vasiyette bulunmuştur:
“Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyada kaldığını, benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyaya aldanmasın!..”
Âlimler bu vasiyeti şöyle îzah etmişlerdir:
“…Dünya, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünya nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezara eli boş gidiyorum! Dünya malı dünyada kalır. Siz, âhirette faydası olacak işlere bakın!..”
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de biz ümmetine şu hikmetli nasihatte bulunmuştur:
“…Size beş haslet vasiyet ediyorum ki Allah onlarla sizin için hayır hasletlerini kemâle erdirsin: Yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamayınız; içlerinde oturamayacağınız binalar yapmayınız. Yarın bırakıp gideceğiniz şeylerde başkalarıyla çekişmeyiniz. O’na kavuşup huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkunuz. Varacağınız ve orada ebedî kalacağınız yer için hazırlıkta bulununuz.”(Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, hd. no: 1363)
Velhâsıl son nefeste aldandığını anlayıp da dünyayı suçlamak faydasızdır. İnsan, dünya nîmetleri peşinde koşarak îman ve fazîlet hayatına girmemekle ancak kendine yazık etmiş olur. Bitip tükenmek bilmeyen emeller, gelgeç sevdâlar ve fânî lezzetler uğruna sonsuz bir istikbâli hebâ etmek ne hazindir. Düşünmek gerekir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır.
Cenâb-ı Hak, cümlemizi dünyevî imtihan tecellîleri karşısında ihlâsını koruduğu, firâset ve basîret sâhibi, takvâ ehli kullarından eylesin! Dünya ve ukbâyı sâlih kullarına gösterdiği gibi hakîkî vechesiyle görebilmemizi, her hâlükârda kalben âhirete dönebilmemizi lutf u keremiyle ihsân eylesin!..
Âmîn!
Dipnot: 1) Takvâ: Nefsânî arzuları

22 Şubat 2009 Pazar

Gafletten Kurtuluş


Cenâb-ı Hak insanı hayra da şerre de istidâtlı olarak halk etmiş ve onu, kulluk mes'uliyetinin emânet edildiği yegâne varlık kılmıştır.Onun benliğini, hayra ve şerre temâyül tohumları ile donatmış, dünyadaki huzur ve âhiretteki saâdete ulaşmasını, iç âleminin "kalb-i selîm" hâline gelebilmesine bağlamıştır. Bunu gerçekleştirmenin ehemmiyeti ve zorluğu, Şems sûresinin ilk âyetlerinde tam on bir yeminden sonra îlân edilmiştir.Âyet-i kerimede buyurulur:"...Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de takva (iyilik) ve fücûrunu (kötülüklerini) ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir." (eş-Şems, 7-10)Fucûr, nefsânî arzulara esir olma; takvâ ise kalbi mâsivâdan koruyarak Rabb'e yaklaşabilme gayretidir. Bu iki zıt vasfın malzemeleri ekseriyetle aynıdır: Akıl, zekâ, idrâk; mal, makâm, evlâd… vesâire.Cenâb-ı Hakk'a yaklaşmak için kullanılması gereken bu vâsıtalar, nefsâniyetin arzularına râm edilir ve ruhânî cevher zehirlenirse, kulun elindeki tek fırsat olan bu hayat nimeti ziyân edilmiş ve iki cihan bedbahtlığına dûçâr kılınmış olur.İblis, cennetten tard edildikten sonraCenâb-ı Hak'tan kıyâmete kadar bâkî kalma ve kulları şerre yönlendirme husûsunda bir dilekte bulundu. Rabbimiz de imtihan olarak getirildiğimiz bu dünya dershanesinde onu bu arzusunda serbest bıraktı. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:"(İblis:) "Öyleyse, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." dedi." (A'râf, 16-17)Allâh'a giden sırât-ı müstakîm üzerine oturup insanları şerre sevkeden ve onlara günahları süsleyen şeytanın, ihlâslı kullara hiçbir zarar veremeyeceğiâyet-i kerîmede şu ifade ile beyan edilir:"(İblis: İnsanların hepsini azdıracağım.) Ancak onlardan ihlâsa erdirilen kulların müstesnâ! (dedi.)" (el-Hicr, 40)Cenâb-ı Hak da:"Şüphesiz ki Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin (ve nüfûzun) yoktur! Ancak sana tâbi olan azgınlar müstesnâ." (el-Hicr, 42) buyurdu.Yüce Rabbimiz, şeytanın kandırmacalarına dûçâr olmamamız için bizi şu şekilde ikâz etmektedir:"…Sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allâh'ın affına güvendirerek aldatmasın." (Lokmân, 33)Hazret-i Mevlânâ şeytanın desîse ve aldatmalarına kanarak nefsine râm olup ibâdet ve muâmelatını ziyân eden kişinin hâlini, ibretli bir hikaye ile şöyle anlatır:* * *"Şuayb -aleyhisselâm- zamanında bir kişi: "Allâh benim bir çok ayıbımı ve günahımı gördü. Bende bu kadar günah ve cürüm gördüğü hâlde, lûtuf ve keremi ile kusuruma bakmadı." diyordu.Şuayb -aleyhisselâm-, Hak Teâlâ'nın vahyi ile o kişiye şu îkâz edici nasihatte bulundu:"-Ben bu kadar günah ettim de Allâh keremi ile beni sorumlu tutmadı ve cezâlandırmadı, diyorsun. Ey aklı kıt adam, ey doğru yolu bırakıp çöllere düşen zavallı! Allâh senin kaç kere cezanı verdi de haberin yok. Baştan ayağa, tepeden tırnağa kadar gaflet içinde olduğun için basiretin kapanmış. Sen duygularının, nefsânî isteklerinin esiri olmuşsun da farkında değilsin.Ey kararmış tencere misâli kişi! Kat kat isler ve paslar içindesin. Bunlar senin iç dünyanı karartmış. Senin gönlün kat kat paslarla örtülmüş ki basîret gözün görmez olmuş, ilahî sırlara karşı perdelenmiş, kalbin âmâ olmuş gitmiş.Her şey zıddı ile daha açık görülür ve daha kolay idrak edilir. O kara is, kalaylı tencerenin beyazlığı üstünde, net bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiri ile tencere kararınca, onun üstündeki kara leke âdeta kaybolur ve onu kimse göremez? Aynı şekilde demirci zenci olursa, duman onun yüzünde bir iz bırakmaz. Fakat beyaz tenli birisi demircilik yaparsa, dumanın tesiri ile onun yüzü kararır.Kalb sâfiyeti bozulmamış bir mü'min günah işlediğinde onun tesirini çabucak anlar da 'Aman yâ Rabbî!' diye ağlayıp sızlanmaya başlar. Fakat günah işlemekte fütursuzca devam eden kişi, âdetâ kalb gözüne toprak doldurmuş olur; günahını görmez ve vicdan azâbını da hissetmez. Tevbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah onun gönlüne tatlı bir mûsıkî gibi gelir. Farkında olmadan îmânını zâyî eder. O pişmanlık duygusu, o 'Ya Rabbî!' deyiş ondan gider; gönül aynasına kat kat pas çöker. Onun kararıp kaskatı olan kalbini, paslar yemeye koyulur.Beyaz bir kağıt üzerine yazı yazarsan, o yazı, net olarak okunur. Lâkin yazılı bir kağıt üzerine tekrar yazarsan, yazdığın anlaşılmaz, birbirine karışır. Okunması güçleşir ve yanlış okunabilir. Çünkü mürekkebin siyahlığı üst üste gelince, iki yazı da körleşmiştir, mânâsı kalmamıştır.

Eğer o kağıda üçüncü kere yazı yazarsan, onu kâfir kalbi gibi simsiyah edersin.Öyle ise her çaresizliğin çaresi olan Allâh'a sığınmaktan başka ne yapılabilir ki? O merhamet ve rahmet sâhibi olan Rabb'inizden hidâyet ilticâsında bulunun ki, devâsız dertten, yani kalbinizin kararmasından ve paslanmasından kurtulmuş olasınız."Şuayb -aleyhisselâm-'ın ilâhî nefha taşıyan ve kalbleri titreten bu sözleri üzerine kendine gelen bu kişi, istiğfar etmek niyetiyle:"-Benim idrâk edemediğim bu günahlarıma karşılık, ilâhî cezâya mâruz kaldığımın alâmeti nedir?" diye sordu.Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Şuayb Peygamber'e şöyle vahyetti:"Ben suçları, günahları örterim; sırları fâş etmem, fakat onun belâlara uğradığına dâir en bariz alâmet şudur:O kulluk vazifesini yapıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, zekat veriyor, daha başka hayır işleri de yapıyor fakat hiç birinde, zerre kadar bile mânevî zevk bulamıyor.İbâdeti şeklen uygun, kulluğu güzel ama rûhaniyeti za'fa uğramış; Kalbi ile bedeni bir âhenk içinde değil.

Cevizler zâhiren sağlam görünüyor ama içleri boş.Îmânın ve ibâdetlerin bir lezzet hâline gelebilmesi için gönlün mâneviyât ve rûhâniyet kesbetmesi mecburidir. Çekirdeğin fidan vermesi için içli olması gerektir. İçi boş olan çekirdek hiç fidan verebilir mi? Cansız sûret, bir kalıptan ibaret değil midir."Şuayb -aleyhisselâm- o gâfil kişiyi, bu rûhânî nasihatlerle ikaz etti. Onun gönlünde peygamberin rûhânî nefeslerinden ümit çiçekleri açtı. İstiğfar ederek kalbini Hakka yöneltmeye azmetti…"* * *Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allâh, kullarına Halîm ve Gafûr sıfatları ile muâmele ediyor, yapılan hataların cezâsını hemen vermiyordu. Onları belli bir zamana kadar tehir ediyordu. O şaşkın kul bu hakikatten gâfildi. Âyet-i kerime bu gerçeği şöyle beyân eder:

"Eğer Allâh insanları işledikleri günahlar yüzünden cezâlandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allâh onların cezâsını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezâlandırır. Çünkü Allâh kullarını tamamen görmektedir." (Fâtır, 45)Böyle bir mânevî hastalığa tutulan tâlihsiz kimseler, günahlarının farkında olmadıkları gibi hatta yaptıkları işlerin güzel ve iyi olduğunu ve âhirette hayırlı bir netîce ile karşılaşacaklarını zannedebilirler. Halbuki Cenâb-ı Hak, amellerini bu şekilde gafletle îfâ eden kimselerin fecî âkibetlerini şöyle haber vermektedir:"De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki gayretleri boşa giden kimselerdir." (el-Kehf, 103-104)Bu bakımdan mü'minler yaptıkları amelleri ihlâsla îfâ etmeye dikkat etmekle birlikte onların boşa çıkmasından son derece korkarlar ve işledikleri en ufak hataları bile gözlerinde büyütürler. Gâfiller ise bunun aksine irtikap ettikleri günahlar ne kadar büyük olursa olsun onu ehemmiyetsiz görürler.Abdullâh bin Mes'ud -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:"

-Mü'min günahını, altında oturduğu ve sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günâhını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür."İbn-i Mes'ud -radıyallâhu anh- bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır. (Buharî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3, 2744)Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir defâsında Âişe vâlidemize şöyle buyurmuşlardı:"Ey Âişe! Küçümsenen işlerden (önemsenmeyen en küçük günahlardan dahi) sakın! Zîrâ Allâh katında onları gözetleyip kaydeden bir (melek) vardır."(İbn-i Mâce, Zühd, 29; Dârimî, Rikâk, 17)

* * *Günümüzde insanların farkında olmadan düştükleri mühim gafletlerden biri de ibâdullâhı tahkîr, yani Allâh'ın kullarını küçük görerek hafife almaktır. Bu hâlin bir neticesi olan gıybet, gıybet edilen kimseyi alçaltıp, gıybet eden kimseye ucûb (kendini beğenme) hâli verir. Böylece o insan, nefsinin kibir ve arzularına taviz vererek nefsâniyetini palazlandırır. Bu ise cezası kıyâmete kalan bir kul hakkı meydana getirir.Hâlbuki Cenâb-ı Hak, hiçbir kulunun tahkîr edilmesine râzı olmaz ve bunu büyük cürümler arasında zikrederek şöyle buyurur:"Arkadan çekiştirmeyi (yani gıybeti), yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!" (el-Hümeze, 1)Daha sonraki âyetlerde ise bu bedbahtların, ateşi tâ yüreklerine nüfûz eden "Hutame"ye yani cehenneme atılacakları tehdîdinde bulunur.* * *Gönülleri en çok meşgul eden, gaflete düşüren ve ibâdetlerin mânevî feyzinden mahrum eden şeylerden bir tanesi de dünya sevgisi ve mal kazanma hırsıdır. İnsanın bu yöndeki za'fını, Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurmaktadır:"Rabbi, insanı denemek için ikram ve değer verip, nimetlere garkedince o: "Rabbim bana değer verdi" der. Ama yine denemek için nasibini daraltınca O: "Rabbim beni zelil, perişan etti" der. Hayır! Siz (Allâh'tan hep ikramı devam ettirmesini istersiniz ama,) yetime değer verip ikram etmezsiniz! Muhtaçları doyurmaya teşvikte bulunmazsınız. Mîrasları helâl haram demeden ne gelse yersiniz. Zîrâ mal mülk sevgisi bütün benliğinizi kaplamıştır!" (el-Fecr, 15-20)Lokman Hekim, gafletten îkâz sadedinde oğluna şu nasîhatte bulunur:"Yavrum! Dünya, dipsiz bir deryâdır. Ârif olmayan âlimler ve pek çokları gaflete düşerek bunda helâk oldular. Bu deryâda senin gemin, Allâh'a mutmain bir kalb ile îmân etmek olsun. Geminin donanımı ise takvâ ve ibâdet olsun. Denizlerde seyr ü sefer ettiren bu geminin yelkeni de tevekkül olsun. Umulur ki ancak bu sûretle kurtuluşa erebilirsin." (Beyhakî, Kitâbü'z-Zühd, 73)* * *Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- kalbin günahlarla kirlenip kararmasını şöyle tasvir etmektedir:"Kul bir hata işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet günahtan vazgeçer, istiğfâr ve tevbe ederse kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar hatalara yönelirse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar." (Tirmizî, Tefsîr, 83; İbn-i Mâce, Zühd, 29)Yine Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:"-Demirin paslandığı gibi kalbler de paslanır." buyurmuştur."-Ya Rasûlallâh! Onun cilası nedir?" diye sorulunca da:"-Allâh'ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh'ı çok çok zikretmektir." cevabını vermiştir. (Ali el-Müttakî, Kenzü'l-ummâl, II, 241)Cenâb-ı Hak, sevdiği ve râzı olduğu müttakî kullarından bahsederken, onların günahlarından hemen tevbe ettiklerini ve günahta aslâ ısrar etmediklerini şöyle haber verir:"O (muhsinler ki) bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allâh'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allâh'tan başka günahları kim affedebilir? Bir de onlar, bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler!" (Âl-i İmran, 135)Gafletten uzak kalabilmek için zikr-i dâimî üzere bulunmak, yani Rabbimizi hiçbir zaman unutmamak zarûrîdir. Zîrâ insanın günaha düştüğü anlar,Cenâb-ı Hakkı unuttuğu anlardır. Farkında olarak veya olmayarak işlenen günahlar ve gafletle yapılan hatalar, mânevî merkez olan kalbin üzerinde tesirde bulunarak pas tutmasına sebep olur. Neticede kalb körelir ve ibadetlerden haz almamaya başlar. Böyle bir hastalığa dûçâr olan kul, uykusuna mağlup olarak seherlerini ziyân eder. Bu gafletin neticesinde, hatalarının farkında olmadığı gibi ellerini açıp "yâ Rabbî, yâ Rabbî" diye yalvarmaktan ve istiğfâr etmekten mahrum olur.Bu sebeple Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz'e ve onun şahsında bütün mü'minlere dâimî zikri emretmekte ve bir an bile bundan gaflet etmemelerini istemektedir:"Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini zikret ve gâfillerden olma." (el-A'râf, 205)Kul, hayat güzergâhında karşılaştığı bir kısım mânevî sarsıntıları, tevbe ilacıyla hemen tedâvi edip ihlâsa sarılmalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak kullarından, sırf kendi rızâsını kastederek ihlâslı ameller yapmalarını istemektedir. İbâdetlerin mânevî haz ve lezzetine de ancak bu yolla erişmek mümkündür. Âyet-i kerîmede buyurulur:"(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dini Allâh'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et." (ez-Zümer, 2)Dolayısıyla ibâdetlerin fayda vermesi için onların ihlâs, huşû ve takvâ hissiyâtı ile yani beden ve kalb ahengi içinde îfâ edilmeleri zarûrîdir. İçinde ihlâs olmayan ibâdetler, rûhu olmayan sûretlerden, içleri boşalmış meyvelerden ve özü çürümüş habbelerden ibârettir. İbadetlerin mânevî hazzını gideren en mühim sebep ise haram ve şüpheli lokmalardır. Kul bundan ne kadar sakınırsa gönlünde imanın neşvesi o kadar artar ve ibadetlerden haz alır. Bununla alâkalı olarak şu kıssa ne kadar ibretlidir:İbrahim Ethem hazretleri anlatır:Birgün Beyt-i Makdis mescidinde, hasıra sarınıp yatmıştım. Gece yarısı olunca mescidin kapısı açıldı, içeri bir pîr girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra arkasını mihrâba dönerek oturdu. Oraya kırk kişi daha geldi. İçlerinden biri:"-Burada bir kişi yatıyor." dedi. Pîr gülümseyerek:"-O İbrahim Ethem'dir. Kırk gündür kıldığı namazın tadını bulamıyor!" dedi. O sözü işitince dayanamayıp pîrin huzûruna geldim. Selam verip:"-Allâh aşkına, benim bu hâlimin sebebi nedir?" diye sordum. Şöyle dedi:"-Falan gün Basra'da hurma satın almıştın. Farkında olmadan yere düşen hurmaları da kendinin zannederek heybene koydun. Halbuki onlar satıcıya âitti. Bu sebeple mâneviyattan bir miktar uzak düştün." dedi.Hemen gidip hurma aldığım kimseyle helalleştim. Bu durum satıcıya da çok tesir etti ve infâk sâhibi sâlih kimselerden birisi oldu. (Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ, 122-123)İbâdetler, rûhu besleyen mânevî gıdâların yanısıra, bir de vücûdun maddî gıdâlardan aldığı güç ve kuvvetle îfâ edilebilmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdâlardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.Kul, husûsiyle seher vakitlerini tevbe, istiğfâr ve zikir ile ihyâ ederek, ayrıca seherin bereketini gündüzüne yayarak bu nevî mânevî sıkletlerden gönlünü arındırmalı, Yüce Rabbi'nin huzur tecellîleriyle rûhânî bir dirilik içinde semereli bir hayat sürmelidir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ihlâs, takvâ ve rızâ-i ilâhî istikâmetinde kulluk eden, ibâdetlerinden lezzet alan bahtiyarlardan eylesin!.. Üzerimizdeki gaflet, sıklet, atâlet ve kasvetleri kaldırıp, gönlümüze inşirâh ve huzûr hâli ihsan eylesin!. Âmin.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Hz.PEYGAMBERİN S.A.V GENÇLİĞİN EĞİTİMİNE BAKIŞI

Hz.PEYGAMBERİN S.A.V GENÇLİĞİN EĞİTİMİNE BAKIŞI
İlk devirlerden beri insanoğlu genç nesilleri hem fiziksel, hem de ruhsal yönden içindeyaşadığı topluma faydalı bir şekilde yetiştirme gayretinde olmuştur. Sosyal hayat geliştikçeçocukların yetiştirilmeleri de buna göre ayarlanmış, genç kuşak bu amaçlara göre yetiştirilmekistenmiştir. Bu sebepledir ki, eğitimin amacı zaman içinde milletlerin inanç, ahlak ve geleneklerinegöre değişiklik göstermiştir. İslam’a göre ise eğitimin gayesi, iyi ve mükemmel insan yetiştirmek,çocukları hayata ve istikbale hazırlamaktır. Bunu yaparken İslam dininin amacı daima göz önünde bulundurulacaktır. Bu bakımdan İslam eğitimcileri, İslam terbiyesini, İslam diniesaslarına uygun olarak insan fikrini geliştirme, davranış ve duygularını tanzim etme, fikir vedüşüncede, usul ve nizamda doğru yolu gösterme, dünya ve ahirette mutlu olacak iyi insanyetiştirme sanatı biçiminde tanımlamaktadırlar[1]
Toplumu fertler oluşturmaktadır. Ferdin sağlıklı bir eğitimden geçmesi ve buna bağlı olarak eğitimin amacına uygun hale gelmesi, toplumun huzur ve ahengi için şarttır. Bundan dolayıHz.Peygamber, fertlerin eğitimine, bunlar arasında da çocuk ve gençlerin terbiyesine son dereceönem vermiştir. Allah’ın Elçisi, bu eğitimi gelişigüzel bir biçimde yapmamış, gençlik psikolojisinidikkate alan son derece önemli metotlar uygulamıştır. O, uyguladığı bu metotlar sayesinde çoğuinsanî değerlerin yok olduğu bir toplumu, bütün zorlukları aşarak, insanlığın imrendiği bir millethaline getirmiştir. Onun, gençlerin eğitimiyle ilgili olarak kullandığı metotları ana hatlarıyla,1.Gençlerin duygularına hitap etmesi, 2.Gençleri utandırmaktan sakınması, 3.Gençlere yumuşak ve müsamahalı davranması, 4.Soru sorarak gençlerin ilgisini çekmesi, şeklinde dört grupta toplamamız mümkündür.

1.Gençlerin Duygularına Hitap Etmesi
Hz.Peygamber, eğitime tabi tutacağı insanların içinde bulundukları durumu daima göz önünde bulundurmuş, öğrenmeyi verimli bir şekilde sağlayan sosyal ve psikolojik şartları her zaman dikkate almıştır. Onun içindir ki, kendisine, farklı kişilerce değişik zaman ve mekanlarda en faziletli amel sorulduğunda, muhatabının içinde bulunduğu şartlara göre, bazen, “vaktinde kılınan namaz”[2], diye cevap vermiş, kimi zaman da, amellerin en faziletlisinin, “Allah’a iman ve Allah yolunda cihat”[3] olduğunu söylemiştir.
Allah Elçisinin insanları eğitirken dikkat ettiği hususlardan biri, karşısındaki insanlarınseviyelerine göre eğitim metodu uygulamaktı. Nitekim o, bu konuda, “Biz peygamberler, insanlarla zeka seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk”[4], buyurmuştur. Hatta insanların anlayış kapasitelerinin yeterli olmayışı veya yanlış değerlendirebilecekleri gerekçesiyle bazı şeylerin henüz bilinmemesini istemiştir. Bunu isterken, kişilerin seviyelerinin bunları doğru yorumlayacak düzeye henüz gelmediğini düşünmüştür. Hicret sırasında on yedi yaşında bulunan[5] Muaz b. Cebel’in naklettiğine göre, Hz.Peygamber, “Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna kalpten inanan herkese Allah cehennemi haram kılmıştır” buyurmuştur. Bunun üzerine Muâz, “Yâ Resûlallah! Bunu insanlara haber vereyim mi?” demiş, Hz.Peygamber de cevaben “Vermesen daha iyi olur. Çünkü o zaman buna güvenirler” diye karşılık vermiştir. Ancak Muâz, Hz.Peygamber’in öğrettiği bir meseleyi gizlemenin günahından kaçınarak vefatı anında bunu açıklamıştır.[6]
Allah’ın Resûlü, insanlarla daima onların anlayacağı tarzda konuşmuştur.[7] Gençlerineğitiminde de onların anlayış kapasitelerini dikkate alıyor, temayüllerine ve karakterlerine uygun olan metotlarla onlara yaklaşıyordu. Bazen onlara dua ederek duygu ve hissiyatlarını, kimi zaman da överek gururlarını okşamayı ihmal etmiyordu. Abdullah b. Abbas için, “Allahım, onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret”[8] demek suretiyle, onun duygu ve hissiyatına hitap ederken, genç Ebû Musa el-Eş’arî’ye de, “Ey Musa! Sana Davud ailesinin sesi gibi güzel bir ses verilmiştir”9[9], diyerek, onun gururunu okşamıştır. Allah’ın Elçisi, gençlerin duygu dünyalarına girerken, onları başka zamanlara alıp götürmek suretiyle de bunu yapmıştır. Genç Enes b. Malik’ten rivayet edildiğine göre, Hz.Peygamber, “Yaşından dolayı ihtiyar bir kişiye ikramda bulunan gence, Allah, yaşlandığında kendisine ikramda bulunan kimseler lütfeder”[10] buyurmuştur. Hz.Peygamber bu sözüyle gençleri sanki yaşlılar diyarına götürmüş, gençlerin de yaşlanacağı ve ikrama muhtaç olacağı duygusunu onlarda uyandırmıştır.
Huneyn Savaşı’ndan sonra ganimetlerin taksim edilmesi sırasında Ensar’dan bazılarıHz.Peygamberi eleştirince, Allah Resûlü onlara hitaben duygu yüklü bir konuşma yapmıştır[11].Ganimet taksimine itiraz edenlerin Ensar’dan bazı gençler olduğu ifade edilmektedir. Buna göreHz.Peygamber’in, bu konuşmayı genelde Ensar’a, hususiyle de Ensar’ın itirazcı gençlerine hitabenyaptığı anlaşılmaktadır. Hz.Peygamber’in bu gençlere karşı yapmış olduğu, ancak bütün Ensar’ıncan kulağıyla dinlediği anlaşılan hadise şöyle gelişmiştir:
Hz.Peygamber Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimetlerin taksiminde, kalplerini İslam’a ısındırmak ve bağlamak için Kureyş’in ileri gelenlerine daha fazla pay ayırmıştı. Bu durum Ensar’ı gönülden yaralamıştı. İçlerinden söylenenler oldu. Sa’d b. Ubâde bu durumu Hz.Peygambere bildirince, Allah Resûlü onları çadırına çağırdı ve “Ey Ensar! Sizin beni tenkit ettiğiniz söylendi,aslı var mıdır?” diye sordu. Ensar, “Ya Resûlallah! Bizim ileri gelenlerimiz sizi tenkit edecek sözler söylemezler. Bunlar delikanlıların sözüdür” dediler. Bunun üzerine Hz.Peygamber, “Ey Ensar! Ben sizi dalalette buldum. Allah benim sebebimle aranıza dostluk ve sevgi bırakmadı mı? Siz nüfusca az idiniz, sizi çoğaltmadı mı? Fakir iken zengin etmedi mi?” dedi. Ensar ise “Ya Resûlallah! İyiliğin ihsanın haddinden fazladır. Allah size mükafatını ihsan etsin!” diye karşılık verdiler. Yine Hz.Peygamber, “Siz diyebilirsiniz ki, “Kavmin seni yalanladığı vakit, biz seni tasdik ettik. Seni Mekke’den uzaklaştırdıklarında sana ev verdik. İhtiyaç zamanında elimizden geleni geri koymadık. Düşmandan korkuyordun sana emniyet verdik”. İşte böyle derseniz, doğrudur. Sizi tasdik ederim” dedi. Allah’ın Resûlü bu şekilde Ensar’a iltifat etti. Ensar ise üzüntü gözyaşları dökerek, “Ya Resûlallah! Yalnız bu mal ganimeti değil, dilerseniz baba ve dedelerimizden miras olarak aldığımızı da onlara taksim edin. Bizim maksadımız senin şerefli rızandır. Yanımızda dünya malının zerre kadar önemi yoktur” dediler. Hz.Peygamber Ensar’ın bu sözünden memnun oldu ve şöyle dedi: “Ey Ensar! Sizin inancınızdaki samimiyete güvenim vardır. Kureyş ise İslam’a henüz gelmiştir. Şimdiye kadar meydana gelen savaşlarda müslümanlar tarafından pek çok yenilgilere uğratıldılar. Onların kalplerini yatıştırmak maksadıyla fazla hisse verdim. Onlar evlerine koyun ve develerle gidecek. Siz ise Resûlüllah ile gideceksiniz. Buna razı olmaz mısınız?”. Ensar, “Ya Resûlallah! Sana yakın olmak, bizim için dünyadan ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. Gölgenizi Allah üzerimizden eksik etmesin” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ensar benim hususi dostlarım ve sırdaşlarımdır. Bütün insanlar bir yola gitse, Ensar başka bir yola gitse, ben Ensar’la beraber giderim” dedi ve ellerini kaldırıp, Ensar’a, çocuklarına ve torunlarına hayır duaetti[12]. Hz.Peygamber, Kureyş’e ganimetten fazla pay vermesinin sebebini de bu suretle anlatarak tenkitçi gençlerin yüreğine su serpti. Allah’ın Elçisi bu duygu yüklü konuşmasıyla Ensar’ı ve tabii onların gençlerini son derece etkiledi. Öyle ki, daha az önce kendisini tenkit edenler, artık buna pişman olarak göz yaşı dökmüşlerdi. Bunda Hz.Peygamber’in duygulara hitap etmedeki ustalık ve sanatının çok büyük etkisi olduğu görülmektedir.

2.Gençleri Utandırmaktan Sakınması
Hz.Peygamber’in, muhataplarını eğitirken onlara karşı kırıcı davranışlar içine girmediğini, onlara kaba sözler sarf etmediğini görüyoruz. Kendisi muhataplarına kötü sözler söylemediği gibi, etrafındakilere de bu tür sözlerden uzak durmasını emretmiştir. Örneğin, Hz.Aişe’ye, kötü sözlerden uzak durmasını, çünkü kötü sözü de, kötü sözü söyleyeni de Allah’ın sevmediğini söylemiştir[13].
Allah’ın Elçisi, etrafındaki insanlar beğenmediği bir hareket yapsa bile, yine de onlarımahcup etmek istemez, hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmazdı. Hele mahcup ve utangaçkimselerin hatalarını yüzlerine söylemez, onlara daha nazik davranırdı[14].Hataları düzeltme konusunda Allah’ın Resûlü’nün ne kadar seviyeli ve nazikane davrandığınıMuaviye b. Hakem güzel bir şekilde anlatmaktadır. Muaviye Hz.Peygamber’in arkasında namazkılarken, aksıran bir adama, “Yerhamukellah” diyerek karşılık vermişti. Çünkü namaz kılarkenkonuşulmayacağını bilmiyordu. Yanındakiler Muaviye’ye bakmaya başladılar. Muaviye onlara da“Size ne oluyor ki, bana bakıp duruyorsunuz” deyince, bu defa yanındakiler onu ikaz etmek içinellerini dizlerine vurmaya başladılar. Muaviye onların kendisini susturmak istediklerini anlayınca,sustu. Bundan sonrasını Muaviye b. Hakem şöyle anlatıyor: “Anam babam Resûlüllah’a feda olsun.
Onun kadar güzel öğreten bir öğretmen hiçbir zaman görmedim. Vallahi o, namazı kılınca beni ne dövdü; ne de azarladı. Sadece namazda dünya kelamı konuşulmayacağını, ancak tesbih, tekbir yapılarak Kur’an okunabileceğini söyledi”[15]. Görülüyor ki Hz.Peygamber, Muaviye b. Hakem’i namazdaki hatasından dolayı azarlamamış, onu utandıracak yada onurunu zedeleyecek herhangi bir söz söylememiştir. Onun bilmemesini normal karşılayarak büyük bir nezaket içinde öğretmenlik yapmıştır.
Henüz çocuk yaşlarında Ebû Râfi b. Amr el-Gıfâri hurma ağaçlarını taşlarken, Hz.Peygamber ona niçin taşladığını sormuş, o da acıktığını söylemiştir. Bunun üzerine Hz.Peygamber gayet müşfik bir eda ile taşlamamasını,ancak yere düşenlerden yemesini ifade etmiş ve başını okşayarak, “Allahım, bunun karnını doyur” diyerek dua etmiştir[16].Babasının borcundan dolayı Hz.Peygambere gelen Cabir b. Abdillah kapıyı çalar. Allah’ınResûlü kim olduğunu sorunca hicret sırasında on yedi yaşlarında olan Cabir “Ben” diye cevap verir.
Hz.Peygamber bu tarz bir cevaptan hoşlanmayarak “Ben, ben” diyerek onu ikaz eder[17].Hicrî kırk dört yılında Sicistan bölgesinde askeri birlikle beraber gece keşfine çıktığı sıradaşehit edilen[18] ve Saadet Asrı’nın muhtemel gençleri arasında yer alan Ebû Rifâa’nın, Allah’ınElçisi’nden ilim talebinde bulunması, ilginç bir sahneye sebep olmuştur. Bu sahne, ilim öğrenmekisteyen gencin, bu arzusuna nasıl yaklaşılması gerektiğini öğretmesi bakımından önem arzetmektedir. Ebû Rifâa, Hz.Peygamber minberde konuşurken geldi ve Allah Resûlü’ne, “Dinihakkında hiçbir şey bilmeyen garip bir adam geldi, dinini sorup öğrenmek istiyor” dedi. Allah’ınElçisi konuşmasını keserek minberden indi ve ona İslam dini hakkında bilgi verdi. Daha sonraminbere çıkarak konuşmasını tamamladı[19].
Anlaşılıyor ki Hz.Peygamber, bir konuyu öğrenmek isteyen gençlere, umuma yaptığıkonuşmanın ortasında müdahale yapmış olsalar bile, utandıracak tek kırıcı bir söz söylememiştir.Hz.Peygamber inanç ve prensiplerine ters düşen hareketleri yapan gençlere bile kabadavranmamış, onları utandıracak tarzda tenkit etmemiş, hatalı olduklarını uygun bir biçimde ifadeetmiştir. Allah Resûlü’nün en sevdiği gençlerden biri olan Usâme b. Zeyd, hırsızlık yapan bir kadını affetmesi için aracı olarak Resûlüllah’a geldi. Suçlu bir kadının, asalet sahibi ve değer verilen önemli bir kişi olduğu için suçunu görmezden gelmesi isteği, Hz.Peygamberi son derecekızdırmasına rağmen, o, bu işe aracı olan genç Usâme’yi utandıracak hiçbir kırıcı söz etmemiş,tepkisini onu incitmeden ortaya koymuştur. Bu kabul edilmez istek karşısında Hz.Peygamber,minbere çıkarak, şu konuşmayı yaptı: “Ey insanlar! Sizden öncekiler, kendilerine önemli ve nüfuzsahibi bir kişi suçlu olarak geldiğinde, onun cezasını vermediler. Ancak nüfuz sahibi olmayan vezayıf, güçsüz bir kişi suçlu olarak geldiğinde hemen cezalandırdılar. Bu adaletsizlikten dolayı da helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, hırsızlık yapan benim kızım Fatma olsa, onun da elinikeserdim”[20].
Böylece Hz.Peygamber hem adaletin önemini ortaya koymuş, hem de genç Usâme’ye,kötülüklere aracı olmamasını ima yoluyla tembih etmiştir.

3.Gençlere Yumuşak ve Müsamahalı Davranması
Hz.Peygamber, insanlığın olmasını gerektirdiği bütün erdemleri şahsında taşıyan biridir. O, tasavvufi bir deyimle bir “İnsan-ı Kâmil”dir. İnsanlık için bir merhamet abidesidir. Kur’an-ıKerim’de, onun, bütün alemlere rahmet olarak gönderildiğinden[21] bahsedilir. Onun, müslümanlarakarşı son derece merhametli olduğu, zahmet çekmelerine dayanamayacak kadar onlara düşkünolduğu[22] vurgulanır. Etrafındakilere karşı şefkatle davrandığı ifade edilir ve “Eğer sen kaba, katıyürekli olsaydın, kuşkusuz etrafından dağılır giderlerdi”[23] ifadesiyle, bu gerçek ortaya konur.Bu özellikleri haiz olan Allah’ın Resûlü, bir şey öğreteceği veya ikazda bulunacağı zamanönce karşısındakini yumuşatarak gönlünü kazanır, sonra söyleyeceklerini söylerdi[24]. O, en olumsuz şartlarda bile yumuşaklık ve ağırbaşlılığını korumasını bilmiştir. Yumuşak huyluluk anlamına gelen hilm sıfatına sahip olan Allah Elçisi, en kızılacak durumlarda bile soğukkanlılığını korumuş, karşısındaki muhatabı ikna yolu ile sinirlendirmeden bilgilendirme yoluna gitmiştir. Bizzat kendisi, öğretirken azarlamamayı öğütlemiştir[25]. Bir gün, zina etmek için kendisinden izin isteyen gence karşı ortaya koyduğu tavır, gençlerin eğitimlerini üstlenenlere örnek olacak mahiyettedir. Kureyş kabilesinden bir genç, Hz.Peygamber’in huzuruna gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana zina etmek için izin ver” dedi. Orada hazır bulunan sahabeden bazıları bu isteği İslam terbiyesine aykırı gördüklerinden, “Sus, sus” diyerek, genci azarladılar. İslam Peygamberi son derece sakin bir şekilde delikanlıya, “Yanıma gel, otur” diye yer gösterdi. Sonra onunla sohbet etmeye başladı. “Söyle bakalım, bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?” diye sordu. Genç “Sana feda olayım ey Allah’ın Resûlü, böyle bir şeyi asla istemem” dedi. Peygamberimiz de “Zaten hiç kimse annesine böyle bir şey yapılmasını istemez” buyurdu. Sorusuna devam ederek, “Başkasının senin kızınla zina etmesine razı olur musun?” diye sordu. Genç yine, “Sana feda olayım ey Allah’ın Resûlü, razı olmam” dedi. Hz.Peygamber de “Hiç kimse kızıyla zina edilmesine razı olmaz” dedikten sonra, kız kardeşi, halası ve teyzesiyle zina edilmesine razı olup olmayacağını sordu. Genç, her soruda da “Sana feda olayım hayır istemem” diye cevap veriyordu. Artık hatasını anladığını görünce Hz.Peygamber, elini bu gencin omzuna koyarak, “Allahım, bunun günahını affet, kalbini temizle ve uzuvlarını günah işlemekten koru” diye dua etti. Bu genç, kendi ifadesine göre, bir daha hayatı boyunca kalbinde zina duygusuna yer vermedi[26]. Bu genç sahabinin böyle şeylerle bir daha ilgilenmemesinde Allah’ın Elçisinin duasınınbereketi olduğu kadar, ona karşı müsamahalı davranarak makul sözlerle ikna ve ikaz etmesinin debüyük tesiri vardır[27].
Aralarında Ebû Mahzûre isimli bir gencin de bulunduğu Kureyş’li on genç Ci’râne’de, Hz.Peygamber Taif kuşatmasından döndüğü sırada namaz vakti müezzin ezan okumaya başlayınca, müezzinle alay etmek maksadıyla onu taklit ederek yüksek sesle ezan okudu. Peygamberimiz bu gençleri duyunca yanına çağırarak hepsine de ezan okuttu. Ebû Mahzûre’nin sesini beğendi ve eliyle başını okşadı. Sonra da namaz vakti gelince, ezan okumasını emretti. Bu emri yerine getirdikten sonra Hz.Peygamber, ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Böylece gönlü kin ile dolu olan genç Ebû Mahzûre İslam’a ısındı ve müslüman oldu. Allah’ın Resûlü onu Mescid-i Haram’a müezzin tayin etti[28]. Bu hadise Allah Elçisi’nin gençlere karşı ne kadar müsamahakâr davrandığını göstermektedir.
Hz.Peygamber, Mescid-i Nebevî’de harp oyunları oynayan bir grup Habeşlinin bu oyunlarını genç eşi Hz.Aişe’ye göstermişti. Hz.Aişe Allah Resûlü’nün omzuna yaslanmış, bu oyunları seyrediyordu. Aişe validemiz, “Allah Resûlü bana “seyretmeye doydun mu?” diye sordukça, ben “Hayır, hayır doymadım”diye cevap verirdim”[29] diyerek, Resûlüllah’ın gösterdiği müsamahanın boyutunu da ortaya koymuştur.
Allah Resûlü’nün sahip olduğu hoşgörüyü, onun gençlere gösterdiği yumuşaklık vemüsamahayı daha iyi anlayabilmek için, kendisine gençlik hayatı boyunca on yıl aralıksız hizmetetmiş olan Enes b. Malik’in sözlerine kulak vermek yeterlidir. Enes şöyle diyor: “On yılHz.Peygamber’e hizmet ettim. Bana bir defa bile “öf” demedi. Yaptığım bir şey için, “Niye bunuyaptın” diyerek azarlamadı. O, ahlak bakımından insanların en mükemmeliydi”[30].Hz.Peygamber’in gençlere karşı son derece anlayışlı bir dost olduğunu görüyoruz. Bu konudaEbû Malik b. Hüveyris şöyle bir hadise nakletmektedir: “Bizler birkaç yaşıt gençler Hz.Peygamber’e geldik de, yanında yirmi gece kaldık. Peygamberimiz bir ara, ev halkından kimleri geride bırakarak geldiğimizi sordu. Çünkü kendisi son derece merhametli bir dost ve arkadaş idi. Bize şöyle dedi: “Ev halkınıza dönün, öğrendiklerinizi onlara da öğretin”[31].Allah Resûlü’nün, gençleri eğitirken ortaya koyduğu bu tablo, eğitimciler için çok güzel birörnek teşkil etmektedir. Gençlere karşı sergilenen müsamahakâr tavır ve babacan tarzda bir anlayış, onların gönüllerini kazanmaya yetecektir. Zira, gençlerin büyüklerden ilk önce istedikleri şey, kendilerine anlayış gösterilmesidir.

4.Soru Sorarak Gençlerin İlgisini Çekmesi
Hz.Peygamber’in gençlerin eğitiminde kullandığı metotlardan biri de, soru-cevapmetodudur. Hatta bu metot, onun hem en çok, hem de her kesimden insan için kullandığı bir metotolarak göze çarpmaktadır. Ancak biz burada söz konusu metodun gençlere karşı uygulanışınabirkaç örnek vereceğiz.
Biraz önce zikrettiğimiz üzere, zina etmek isteyen gence “Bir başkasının annenle, kızınla,teyzenle, halanla zina etmesini ister misin?” diyerek ayrı ayrı sorular sormak suretiyle, gencindikkatinin tamamen çekilmesi ve zinanın çirkinliği öğretilerek ikna edilmesi, örnek olarak buradada zikredilebilir.
Ebû Musa el-Eş’arî, Hz.Peygamber’in, kendisini, “Lâ Havle velâ Kuvvete illâ Billahi’l-Aliyyi’l-Azîm” derken işittiğini söyler ve şöyle devam eder: Hz.Peygamber bana, “Ey Abdullah!Sana cennet hazinelerini kazandıracak bir kelimeyi haber vereyim mi?” diye sordu. Ben de “Evethaber ver yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi, “Lâ Havle velâ Kuvvete illâBillâhi’l-Aliyyi’l-Azîm de” buyurdu[32]. Burada Allah Resûlü zaten Ebû Musa’nın söylediği şeyiemretmektedir. O halde onun vurguladığı şey, Ebû Musa’nın söylediği kelimenin faziletini ortayakoymaktır. Önce soruyu soruyor, Ebû Musa pür dikkat olunca, az önce söylemiş olduğu kelimeninkendisine cennetin hazinelerini kazanacak kadar önemli olduğunu haber veriyor. BöyleceHz.Peygamber Ebû Musa’ya, söylemiş olduğu kelimenin önemini kavratmış olmaktadır.Ebû Zerr’e de, “Namazı geciktiren bir toplumun içindeyken durumun nasıldır” diye sormuş,böylece dikkati çekilen Ebû Zerr, “Bu durumda siz ne buyurursunuz?” şeklinde karşılık vermiş,Hz.Peygamber de asıl söylemek istediğini söylemiş, namazı vaktinde eda etmenin gereğine işaret ederek “Namazı vaktinde kıl, sonra işine git, sen mescitte iken namaz kılınırsa sen de namaz kıl”[33]demiştir.
Allah Resûlü, Hz.Ali’ye sıkıntı esnasında ne diyeceğini öğretmek için de önce sorusunusormuş ve “Ey Ali! Çıkmaza düştüğünde söylemen gereken kelimeleri sana öğreteyim mi?”demiştir. Hz.Peygamber, bu kelimelerin ne olduğunu açıklamış ve “Bismillahirrahmanirrahim, velâ Havle velâ Kuvvete İllâ Billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” dersen, Allah sana gelecek olan belalardandilediğini bu kelime sebebiyle önler” buyurmuştur[34].
Bir gün Hz.Peygamber Ebû Hureyre’ye ne diktiğini sormuş, Ebû Hureyre de kendisine aitağaç fidanı diktiğini söylemiş, bunun üzerine öğreteceği konuya dikkatini çekmek için şöyle soruyöneltmiştir: “Senin için bundan daha hayırlı fidanı sana söyleyeyim mi?”. Ebû Hureyre “Evet”cevabını verince Hz.Peygamber, “Subhanallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber”de. O zaman senin için cennette dünya ağacından daha hayırlı bir ağaç dikilmiş olur” buyurdu[35].
Allah Resûlü bu soruyu, şüphesiz ağaç dikmenin önemini küçümsemek için değil, ancak öğreteceği zikrin çok faziletli olduğunu vurgulamak ve bu fazilete dikkat çekmek için sormuştur.Hz.Peygamber gençlere sorular yönelterek öğreteceği konulara giriş yapması yanında,gençlerin sorularıyla da karşılaşmıştır. O, kendisine yöneltilen ve cevaplandırdığı takdirde faydalıolacağı belli olan her soruya mutlaka cevap vermiştir. Bu tür soruların Nebi (a.s.) tarafındancevapsız bırakıldığına dair tek bir misal yoktur[36]. Bu tarz sorular ve Hz.Peygamber tarafındanbunlara verilen cevaplarla ilgili olarak hadis külliyatında çokça örneklere rastlamaktayız.

[1] Bayraktar, M.Faruk, “Islam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri”, İstanbul, 1989, s.6.
[2] 22 El-Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, nşr. Mustafa Dîb el-Buğâ, Dımaşk, 1993, I, 197 (Kitâbu Mevâkîtu’s-Salât, hn.504); et-Tebrîzî, Muhammed b. Abdillah, Mişkâtu’l-Mesâbîh, nşr. Muhammed Nâsıruddînel-Elbânî, el-Mektebetu’l-İslâmî, Beyrut, 1985, I, 180.
[3] El-Buhârî, a.g.e., II, 892 (Kitâbu’l-Itk, hn.2382).
[4] El-Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs, Beyrut, 1988, I, 196.
[5] Söz konusu yaşa dayanak teşkil eden bilgiler için bkz. İbnu Hacer, Şihabuddin Ahmed b. Ali el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, ts., II, 427.
[6] Şeyh Mansur Ali Nasif, et-Tâcu’l-Câmi li’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl, Istanbul, 1981, I, 31.
[7] El-Buhârî, a.g.e., I, 34-35 (1378 baskısı).
[8] El-Aclûnî, a.g.e., I, 192.
[9] Et-Tebrîzî, a.g.e., III, 1748.
[10] Et-Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa, el-Câmi’u’s-Sahîh (Sunenu’t-Tirmizî), Beyrut, ts., IV, 372.
[11] El-Makrizî, Takıyuddin Ahmed b. Ali, İmtâu’l-Esmâ, nşr. Mahmud Muhammed Şakir, Kahire, 1941, I, 431
[12] El-Buhârî, a.g.e., IV, 1574-1575; ez-Zebîdî, Zeynuddîn Ahmed b. Ahmed b. Abdillatîf, Sahîhu Buhârî Muhtasârı Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, çev. Ahmed Naim-Kamil Miras, Ankara, 1987, X, 340-343; Mahmud Esad, İslam Tarihi, sadeleştiren: Ahmet Lütfi Kazancı-Osman Kazancı, İstanbul, 1983, s.805-806.
[13] Et-Tebrîzî, a.g.e., III, 1317.
[14] Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslam Ahlakı, İstanbul, 1982, s.380
[15] El-Muslim, Ebu’l-Hüseyin Muslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî, Sahîhu Muslim, nşr. Muhammed Fuad
Abdulbaki, Mısır, 1955, I, 381-382; Ebû Davud, Süleyman b. el-Eş’as b. İshak es-Sicistânî, Sunenu Ebî Davud,
(Muhammed Muhyiddin Abdulhamid’in ta’likiyle), Beyrut, ts., I, 144-245.
[16] A.k., III, 39; et-Tirmizî, a.g.e., III, 584.
[17] Ez-Zebîdî, a.g.e., XII, 324.
[18] Koçkuzu, Ali Osman, “Ebû Rifâa”, DİA, İstanbul, 1994, X, 217.
[19] El-Muslim, a.g.e., II, 597.
[20] El-Buhârî, a.g.e., III, 1283; el-Muslim, a.g.e., III, 1315.
[21] Kur’an, el-Enbiyâ, 107.
[22] Kur’an, et-Tevbe, 128.
[23] Kur’an, Âl-i İmrân, 159.
[24] Kandemir, a.g.e., s.382.
[25] El-Aclûnî, a.g.e., II, 68
[26] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut, ts., IV, 256-257
[27] Kandemir, a.g.e., s.384.
[28] Sarıcık, Murat, “Ebû Mahzûre”, DİA, İstanbul, 1994, X, 194.
[29] El-Buhârî, a.g.e., I, 324; El-Kettânî, Abdulhayy b. Abdilkebîr, et-Terâtibu’l-İdâriyye, Beyrut, ts., II, 141.
[30] Et-Tirmizî, a.g.e., IV, 368.
[31] El-Buhârî, Edebu’l-Müfred’den naklen, Ulvan, Abdullah Nasıh , İslam’da Aile Eğitimi, çev. Celal Yıldırım, Konya, ts., I, 165.
[32] İbnu Mâce, Ebû Abdİllah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, Sunenu İbni Mâce, nşr. Muhammed Fuad Abdulbaki, Beyrut, 1975, II, 1256.
[33] El-Muslim, a.g.e., I, 448-449.
[34] El-Aclûnî, a.g.e., II, 382.
[35] İbnu Mâce, a.g.e., II, 1251.
[36] Kazancı, Ahmet Lütfi, Peygamber Efendimizin Hitabeti, İstanbul, 1980, s.83.

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...