........Nefs Nasıl Terbiye Edilir?
Tasavvufta nefis terbiyesi nasıl olur? Kişi kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulabilir?
Tasavvufi anlayışa göre insan, yaratılışında ilâhî cevher taşıyan bir varlıktır. Allah insanı ahsen-i takvim üzere yaratmış, onu imtihan maksadıyla bu dünyaya göndermiştir. Bu durumda insan artı sonsuz ile eksi sonsuz arasında iyiye ve kötüye meyilli, hayır ve şer kapasitesine sahip yegâne varlıktır. Varlık âleminde melekler sadece hayır yapma kapasitesine sahip olup hiçbir şekilde isyanda bulunamazlar. Şeytan ise tamamen kötülük yapmak üzere programlanmış olup hiçbir surette hayırlı bir amelde bulunamaz. İşte insan nefsî itibarı ile şeytanî ve ruhu itibari ile de melekî bir varlıktır. Bu sebeple insan benliği çok boyutlu bir varlığa sahiptir. Pek çok insan kendini sadece nefisten ibaret olarak görmekte ve onun peşinden giderek ömrünü heba etmektedir. Hâlbuki nefsimizin pek çok katmanları olup bunlar dışarıdan gelen uyarıcıların durumuna göre şekil alır. Mesela birine kızınca nefs-i emmaremiz intikam almayı, vurup kırmayı emreder. Bir fakiri görünce ruhumuz ona yardım etmeyi ilham ederken, yine nefsimiz başımızı başka yöne çevirmeyi tavsiye eder. Tüm bu düşünceler bir insanda aynı anda çakıştığına göre biz hangi sese kulak vereceğiz, nefse mi yoksa ruha mı? İşte tasavvuf bize Kuran ve Sünnet çerçevesinde nefsimizi kontrol altına alarak ruhumuzu güçlendirmeyi ve onu vücut ikliminde hükümran kılmayı öğretir.1
Tarikat kurucusu büyük sufiler insanın terbiye edilmesinde iki ana metod izlerler, bunlardan birincisine nefsâni ikincisine de ruhâni metod ismi verilir.
Genellikle nefsin olumsuz yönünü, yani hayvanî nefsi itaat altına almayı önceleyen tarikatlarda riyâzat, halvet, oruç, ağır ibadetlerle yapılan “cihad-ı ekber” sayesinde nefis zayıflatılmaya çalışılır. Bu meşrepteki sufiler nefisle muvafakat/uyum halinde olmayı Allah’la muhalefet/uyumsuz olmak olarak anladıklarından nefse muhalefeti temel ilke edinmişler ve “Nefsin arzu ettiği değil, onun zıddı olan şey doğrudur.” demişlerdir.2
Bir yandan yemeği, uyumayı, konuşmayı en aza indirmek ve inzivaya çekilmek, diğer yandan kendini ibadete, taate, zikre ve tefekküre vermek sûretiyle nefis zayıflatılır (bu hususlar aynı zamanda insanî rûhu güçlendirir) ve direnci kırılır. Nefse boyun eğdirmenin ve onu terbiye etmenin, disiplin altına almanın, bu suretle onu iyi bir hizmetçi haline getirmenin yolu budur.3
Çile çekerek, riyazat ve perhiz yaparak, nefsin mukavemetini kırarak nefsin yapısında var olan günah işleme ve kötülük yapma arzusunun (hevâ-heves) kökü kazınamaz, bunlar tümden yok edilemez. Zaten bu tür duyguların öldürülmesi ve yok edilmesi gaye de değildir. Önemli olan bu tür kötü duygu ve eğilimleri etkisiz hale getirerek, insan üzerinde İlâhî iradenin, kalbin ve vicdanın hâkimiyetini sağlamaktır. Tasavvufta müritliğin anlamı nefsi terbiye etmek ve disiplin altına almaktır. “Ölmeden evvel ölmek” ve “fenâya erme” deyimleriyle de kastedilen budur.4
Nefs ile girişilen mücadelede başarıya ulaşmak kişinin tek başına elde edeceği bir netice değildir. Nefsin bilinmez, hesaba gelmez, tedbirle engellenemez ve buyruk altına girmez serkeş tabiatı ancak nefsin bu tabiatına vakıf bir kâmil insanla terbiye edilebilir.5 Nefsi terbiye etmenin diğer metodu olan ruhâni metod konusu ise önümüzdeki sayıda ele alınacaktır.
Kişinin almış olduğu dersi yapamaması halinde telafi etmesi mi veya dersi tekrar tazelemesi mi gerekir. Tasavvufta dersin önemi nedir, seyr-u sulûk için ders gerekli midir?
Cevap: Seyr u sulûk için üç esas vardır. Birincisi günlük olarak yapılan evrad u ezkar, ikincisi genelde haftada bir kez yapılan sohbet ve üçüncü olarak ta insanlığa verilen her tür faydalı hizmettir. Manevi terakki için bunların hepsi de çok önemlidir. Üçayaklı bir masa bir ayağı eksik olduğunda nasıl ki ayakta durmakta zorlanırsa, bir salik de bu üç vazifeyi yerine getirmeden gerçek manada Hakk’a ram olamaz. Tasavvuf yolunda çekilen evrad ve zikirler farz ibadet olmadığı için kazası gerekmez. Öncelikli olarak şunu ifade edelim ki evradı ihmal etmek insanın şeyhine ve kendine verdiği sözü tutmaması manasına gelir. Bundan da önemlisi Allah’ın zikrinden uzak geçen her vakit, her saniye bizim için ebedi bir kayıptır. Boşa geçen zaman geri getirilemeyeceği için sâlik bütün vakitlerini yukarıda sayılan vazifelerle doldurmaya azami gayret sarf etmelidir. Ahirette cennet ehlinin en çok hasret çektiği şey zikirsiz geçen vakitlerdir.
Tasavvufi terbiyenin en önemli hedeflerinden biri de insanın ahlakını güzelleştirmesi, kuran ahkâmını ve sünnet-i seniyyeyi en güzel şekilde yaşamasıdır. Bazı saliklerin bu konuda ihmalleri olabilmektedir. Eğer salikin virdi ve dini vazifeleri bu konuda müspet bir gelişmeye sebep olmuyorsa gerçek manada virtlerini yerine getirmiyor demektir. Bu sebeple salik hem manevi dersini yerine getirme hususunda hem de ahlakını güzelleştirme hususunda dikkatli olmalıdır.
Bundan 10 sene öncesine kadar esrar içiyordum. Ama son bir seneden beri ayda bir kaç kere içiyorum. Namazlarımı da kılıyorum. Ayda bir kaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazlara zararı olur mu?
Cevap: Dinimize göreçoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır, azı sarhoşluk vermesede hüküm değişmez. Bununla birlikte namazlarınızı kılıyor olmanız çok güzel, zira insanın bazı emirleri yerine getirmemesi diğer emirleri de terk etmesine sebep olmamalıdır. Size tavsiyem esrarı bırakmak için öncelikle çevrenizi değiştirmeniz ve sizi esrar kullanımına sevk eden çevreden ayrılmanızdır. İkinci olarak Allah Teâlâ’nın azametini tefekkür etmek, kalbi ve dili zikir ile meşgul etmek uyuşturucu madde bağımlılıklarını kolay şekilde azaltmanıza yardımcı olabilir. Allah hepimize her tür kötü alışkanlıkları bırakma hususunda yardımcı olsun.
Dipnotlar: 1) Bkz. H. Kamil Yılmaz, AnahatlarıylaTasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 262. 2) Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 21; Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 124-127. 3) Uludağ, a.g.e., s. 22. 4) Uludağ, a.g.e., s. 22. 5) Arpaguş, a.g.e., s. 72.
8 Ağustos 2009 Cumartesi
7 Ağustos 2009 Cuma
Kur'ân'ın Işığında İdeal İnsan Nasıl Olur?...
........
Bir sınıfta öğrencilere:
– Sizce ideal insan kimdir ve ideal insan nasıl olmalıdır? Şeklindeki bir soruya şu şekilde cevaplar aldım. Bir öğrenci, önce Kur’an’dan Mu’minûn suresinin ilk ayetlerini yazmış. Aynen şöyle:
1. Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir;
2. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler;
3. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;
4. Onlar ki, zekâtı verirler;
5. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;
Bundan sonra gelen ayetlerden de yararlanmak suretiyle bir örnek müslüman tipi tasvir etmiş. Gerçekten Kur’ân’nın bu ayetleri güzel bir müslüman tipini tasvir etmekte ve kurtuluş yolları göstermekte.. Bunlar elbette ideal bir müslüman için gerekli özellikler olup her müslümanda bulunduğunda ideal bir müslümanın ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Fakat benim asıl sorum ideal bir müslümandan öte ideal bir insandı.
Öğrencilerden bir başkası ise yine Kur’ân’dan Furkan suresinin 63. ve sonraki ayetlerini yazıp bir kompozisyon tertibi içinde sunmuştu. Bu kağıtta da Kur’an diliyle Allah’ın sevdiği kullar tasvir ediliyordu. Bunlar:
63. Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yer yüzünde tevazu ile yürürler ve kendilerini bilmez kimseler onlara laf attıklarında (incinmeksizin) ‘selam’ derler (geçerler);
64. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.
67. (Onlar), harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.
68. Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur.
70. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
72. (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.
73. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.
Diğer kompozisyonlar da bu derece dini hüviyet taşımamakla beraber, din dışı da değillerdi. Demek ki, dinin amacı da ideal müslüman tipi meydana getirmekle beraber ideal bir insan tipinin oluşmasını sağlamaktır. Dini bir havası olmayan öteki bütün kompozisyonlar da gerçekten dinlerden ayrı bir hüviyet arzetmemekteler... İşte onların birbirleriyle özdeştikleri noktalar: “Kimse için kötülük düşünmeyen, kıskanmayan, övünmeyen, böbürlenmeyen, şımarıklık etmeyen, şiddet belirtisi göstermeyen, bencillik yapmayan, sizi aldatma olasılığı olmayan, sadık, vefalı, yalan söylemeyen, dürüst, saygılı, sevgi dolu, masum, bir su gibi berrak ve temiz...”
Buradan çıkan sonuç ortadadır: Gerek dindarların, gerekse sıradan vatandaşların birleştikleri ortak bir nokta vardır ki, o da erdemli insan olmak... Demek ki, herkesin dürüst yani erdemli olduğu gün ideal bir insan tipi ortaya çıkacak ve büyük ölçüde toplumun problemleri çözülmüş olacak...
Bir sınıfta öğrencilere:
– Sizce ideal insan kimdir ve ideal insan nasıl olmalıdır? Şeklindeki bir soruya şu şekilde cevaplar aldım. Bir öğrenci, önce Kur’an’dan Mu’minûn suresinin ilk ayetlerini yazmış. Aynen şöyle:
1. Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir;
2. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler;
3. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;
4. Onlar ki, zekâtı verirler;
5. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;
Bundan sonra gelen ayetlerden de yararlanmak suretiyle bir örnek müslüman tipi tasvir etmiş. Gerçekten Kur’ân’nın bu ayetleri güzel bir müslüman tipini tasvir etmekte ve kurtuluş yolları göstermekte.. Bunlar elbette ideal bir müslüman için gerekli özellikler olup her müslümanda bulunduğunda ideal bir müslümanın ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Fakat benim asıl sorum ideal bir müslümandan öte ideal bir insandı.
Öğrencilerden bir başkası ise yine Kur’ân’dan Furkan suresinin 63. ve sonraki ayetlerini yazıp bir kompozisyon tertibi içinde sunmuştu. Bu kağıtta da Kur’an diliyle Allah’ın sevdiği kullar tasvir ediliyordu. Bunlar:
63. Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yer yüzünde tevazu ile yürürler ve kendilerini bilmez kimseler onlara laf attıklarında (incinmeksizin) ‘selam’ derler (geçerler);
64. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.
67. (Onlar), harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.
68. Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur.
70. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
72. (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.
73. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.
Diğer kompozisyonlar da bu derece dini hüviyet taşımamakla beraber, din dışı da değillerdi. Demek ki, dinin amacı da ideal müslüman tipi meydana getirmekle beraber ideal bir insan tipinin oluşmasını sağlamaktır. Dini bir havası olmayan öteki bütün kompozisyonlar da gerçekten dinlerden ayrı bir hüviyet arzetmemekteler... İşte onların birbirleriyle özdeştikleri noktalar: “Kimse için kötülük düşünmeyen, kıskanmayan, övünmeyen, böbürlenmeyen, şımarıklık etmeyen, şiddet belirtisi göstermeyen, bencillik yapmayan, sizi aldatma olasılığı olmayan, sadık, vefalı, yalan söylemeyen, dürüst, saygılı, sevgi dolu, masum, bir su gibi berrak ve temiz...”
Buradan çıkan sonuç ortadadır: Gerek dindarların, gerekse sıradan vatandaşların birleştikleri ortak bir nokta vardır ki, o da erdemli insan olmak... Demek ki, herkesin dürüst yani erdemli olduğu gün ideal bir insan tipi ortaya çıkacak ve büyük ölçüde toplumun problemleri çözülmüş olacak...
Gönülden Vahye Kulak Vermek...
........Hz. Mûsâ (a.s.) ülü’l-azm peygamberlerdendir. Kendisine Tevrat gibi büyük bir kitap indirilmiş ve “Kelîm” unvânı verilmiştir. “Kelîm” ilâhî kelâma muhâtab; Allah ile konuşan demektir. Kur’an’ın haber verdiğine göre peygamberler içinde bu özelliğe eren ve bu sıfatla anılan sâdece Mûsâ (a.s.)’dır. Nitekim Kur’an’da Îsâ (a.s.) Rûhullah, İbrâhim (a.s.) Halîlullah diye anılır.
Kur’an’da bildirildiğine göre Hz. Mûsâ (a.s.)’nın bir ateş şeklinde gördüğü ilâhî tecellî nûru, yanına vardığı zaman ona şöyle nidâ etmişti:
“Yâ Mûsâ! Ben senin Rabbınım. Naleynini/ayakkabılarını çıkar. Sen Tuvâ mukaddes vâdisindesin. Ben seni seçtim. Şimdi sen vahyedilene kulak ver:
• Muhakkak Ben, Benden başka tanrı bulunmayan Allah’ım,
• Bana kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl,
• Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Her nefis peşinde koştuğunun karşılığını bulsun diye Ben kıyâmeti neredeyse gizli tutuyorum. Kıyâmete inanmayıp nefislerinin hevâsı peşinde koşanlar sakın seni aldatmasın, yoksa helâk olursun.”1
Kur’an’ın naklettiği bu haberi iki bölüm hâlinde değerlendirmek mümkündür.
1- Vahye hazırlık safhası,
2- İlâhî emirler kısmı.
Birinci kısımda ülü’l-azm bir peygamberin vahyi gönülden telakkî etmek üzre Allah tarafından nasıl hazırlandığına dikkat çekilmektedir.
Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) Şuayb (a.s.)’ın kızı Safurya ile evlendikten sonra eşiyle birlikte Medyen’den Mısır’a doğru annesini ve kardeşi Hârun’u ziyâret için yolculuğa çıktı. Meşakkatli bir yolculuğun ardından nûrânî bir ışık gördü ve o ışığın yanına geldikten sonra kendisine ilâhî hitâb vârid oldu. Bu hitâbın ilk kısmında Hz. Mûsâ şu lâfızlarla safha safha vahye hazırlanmaktaydı.
a- Ey Mûsâ! Ben senin Rabbınım.
b- Nalinlerini çıkar.
c- Tuvâ mukaddes vâdisindesin.
d- Ben seni seçtim.
e- Şimdi sen vahyedilene kulak ver.
Son derece sarsıcı bu ilâhî hitâbın amacı Mûsâ (a.s.) üzerinde etkileyici ve toparlayıcı bir tesir meydana getirerek ilâhî mesajı ten kulağıyla değil, can kulağıyla; basarla değil basîretle ve gönülden dinleyip algılamasını sağlamaktı. Çünkü iyi algılamanın ve anlamanın yolu iyi dinleyip kulak vermekten; dikkati teksîf etmekten geçer.
Benzer hitâbın Hz. Peygamber (s.a.) için de sözkonusu olduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ ona ağır bir yük yükleyeceğini, bunun için gece ibâdetine devam etmesi gerektiğini bildirmektedir.2 Çünkü geceleyin insanın dikkati dıştan içe yönelir. Kalb ve zihin açılır, alıcılar daha iyi çalışır, hem peygamberlere vahiy hem şâir ve mütefekkirlere ilhâm genellikle gecenin karanlığında gelir. Kur’an buna işâret etmektedir.3
Ayrıca Allah Peygamberimiz’i vahyi çabuk alıp ezberlemek için dilini oynatmaktan sakındırarak dikkatini dağıtmamasını; himmetini vahyedilene teksif etmesini emretmektedir.4
Peygamberlerinden bunu isteyen Allah, elbette diğer kullarından da aynı hassâsiyeti bekler. Nitekim bir âyette: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve susun ki rahmete nâil olasınız” buyrulur.5
İnsan kalbinin iç yoğunluğu dış organlardan ulaşan uyarılarla azalmakta; dikkat dağılmaktadır. Bu yüzden Allah Teâlâ peygamberlerini böyle bir hazırlık safhasından ve dikkat çekici hitab ve uyarılardan sonra vahye muhâtab kılmaktadır.
– Niye nalinlerini çıkar?
– Çünkü huzûr-i ilâhîye, üzerinde bir takım necâsetin bulaşmış olması ihtimâli olan ayakkabılarla çıkmamak için.
– Ya da nalinlerin yapıldığı maddelerin temizliği endişesinden korunmak için.
– En çarpıcı yorum bu iki nalinden murâdın iki âlem olduğudur. O iki âlem dünyâ ve ukbâdır. Çünkü iki âlemden geçmeden; onları gönülden çıkarmadan, tarafından peygamber olarak seçildiği ve O’ndan başka Tanrı bulunmayan Allah’a mülâkî olmak mümkün olmadığı gibi gönülden vahyi algılamak da mümkün değildir.
İkinci kısımda Allah Teâlâ bütün ilâhî dinlerin ortak vasıfları olan emirleri sıralamaktadır:
a- Tevhîd inancı,
b- İbâdet/kulluk ve Allah zikri için namaz,
c- Her şeyin karşılığının görüleceği kıyâmet ve âhiret.
a- Tevhîd ilkesi ilâhî dinlerin temelini oluşturur. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.)’e bütün dinler ve peygamberleri, insanları bu gerçeğe dâvet etmişlerdir. İnsanoğlu yaratılış mayasına zerkedilen bu duygu sebebiyle mutlaka bir şeylere kul olmak ve üstün bir kudrete sığınmak ihtiyâcındadır. Bu yüzden Allah’a kulluğa erememiş insanlar ya nefislerinin hevâsına ya da kendilerinin uydurduğu sanal tanrılara yönelmektedirler.
b- Tevhîd inancının ardından Hakk’a kulluğa sıra gelir. Kulluk abd ile Rabb arasındaki en yüksek düzeydeki ilişkidir. Çünkü Allah insanların ruhlarından bu mânâda bir ahid almış ve ruhlar kendilerine sorulan: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” ilâhî sorusuna: “Evet”6 diye cevap verdikten sonra bu Rabb-abd muâhadesi başlamıştır. Böyle bir muâhade insanoğlunun sorumluluğunu arttırmaktadır.
Muâhade ve sözleşmeler ciddiye alınmak ve uygulanmak için yapılır. Dolayısıyla unutulmaması esastır. Allah Teâlâ kulları ile olan bu sözleşmeyi unutmamayı “zikir” diye adlandırmıştır. Zikir hatırlamak, unutmamak, yâdında tutmak demektir.
Allah tevhîdi itiraf tarzındaki inancın ardından kulluğu hatırlatmakta; hem kendisini hem de kendisiyle yapılan muâhadeyi unutmamaya vesîle olsun diye namaz kılmayı emretmektedir. Namazda hem zikir/hatırlama hem de Allah Teâlâ ile müvâcehe/karşı karşıya gelme ve mülâkat sıfatı vardır. Namaz sâyesinde kul Rabbı ile âdetâ konuşmakta; O’na kulluk duygularını arz ederek dünyâ ile bağlarının âriyet/geçici olduğunu itiraf etmektedir.
c- Ardından gelen âyette de kıyâmet ve hesap günü hatırlatılarak bu geçici ve fânî dünyâya aldanmamak gerektiğine vurgu yapılmaktadır. İnsan ezeliyet âleminden gelip ebediyete doğru kanat açtığı için bu dünyâdaki varlığını bir algı yanılması sonucu ebedî sanmaktadır. Öyle olunca da fânî olan şeylere gereğinden fazla bel bağlamakta, ebediyet yurdu gölgede kalmaktadır. Oysa tevhîd inancının ve ilâhî dinlerin en önemli özelliği kıyâmet ve âhirettir. Ancak insanlar kıyâmet ve âhiret inancı konusunda ciddî problemler yaşamaktadır.
Günümüzde yapılan araştırma ve anketlerde de sonuç aynıdır. Allah inancı konusunda yüzde doksanlara yaklaşan grafik, âhiret inancı konusunda yüzde altmış-yetmişlere düşmektedir. Sanırım bunda pozitivizmin etkisindeki medya araçları ve estirilen rüzgârın önemli bir tesiri vardır. Oysa Allah inancı ile âhiret inancı doğru orantılı olmalıdır. Çünkü âhiret inancı Allah inancının tabiî bir sonucudur.
İmtihân kasdıyla yaratılan insanın başıboş salıverilmiş olması, hesap kaygısından uzak bulunması akl-ı selîme uymaz. Hesap kaygısı taşımayan ve hevâsının esîri olan güçlü ve zâlim insanların târih boyu insanlığa yaptıkları ürküntü vericidir. Özünde imtihân kaygısı olan ve nihâyetinde âhiret endişesi taşıyan insanların yaşadığı toplumlar ise insanlık onurunu yükseltecek değerli işler yapmışlardır. İnsanı yönlendiren aklı, aklı da yöneten vahiy olmalıdır. Vahyin sesine kulak veren akıl tevhîde erer, kulluğa ulaşır, dünyâsını âhiret kaygısıyla yaşar.
“Altta kalanın canı çıksın” düşüncesiyle düşeni ezen, parçalayan, vahşileşen insanlardan insanlık onuruna lâyık bir şey üretmeleri beklenemez. Târih boyunca insanlık vahiy iklîminden beslendiği; Allah inancı ve âhiret kaygısı taşıdığı sürece adına medeniyet denilecek değerler üretmiştir.
İnsanlık genellikle saâdet/mutluluk ile refâhı birbirine karıştırmaktadır. Refâh düzeyi yükseldikçe mutluluğun artacağı sanılır. Oysa ki durum hiç de öyle değildir. Refâh hayatı kolaylaştırsa bile insanlara mutluluk tadı vermemektedir. Bu yüzden dün de bugün de müreffeh olmayan ama mutlu olan insanlar pek çoktur. Dolayısıyla mutluluğu refâhta değil insânî ve ilâhî değerlerde, vahyin aydınlığında aramalı ve vahye gönülden kulak vermelidir.
Dipnotlar: 1) Tâhâ, 20/11-16. 2) bkz. el-Müzzemmil, 73/1-5. 3) bkz. aynı sûre, 73/6. 4) bkz. el-Kıyâme, 75/16-17. 5) el-A’râf, 7/204. 6) el-A’râf, 7/172.
Kur’an’da bildirildiğine göre Hz. Mûsâ (a.s.)’nın bir ateş şeklinde gördüğü ilâhî tecellî nûru, yanına vardığı zaman ona şöyle nidâ etmişti:
“Yâ Mûsâ! Ben senin Rabbınım. Naleynini/ayakkabılarını çıkar. Sen Tuvâ mukaddes vâdisindesin. Ben seni seçtim. Şimdi sen vahyedilene kulak ver:
• Muhakkak Ben, Benden başka tanrı bulunmayan Allah’ım,
• Bana kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl,
• Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Her nefis peşinde koştuğunun karşılığını bulsun diye Ben kıyâmeti neredeyse gizli tutuyorum. Kıyâmete inanmayıp nefislerinin hevâsı peşinde koşanlar sakın seni aldatmasın, yoksa helâk olursun.”1
Kur’an’ın naklettiği bu haberi iki bölüm hâlinde değerlendirmek mümkündür.
1- Vahye hazırlık safhası,
2- İlâhî emirler kısmı.
Birinci kısımda ülü’l-azm bir peygamberin vahyi gönülden telakkî etmek üzre Allah tarafından nasıl hazırlandığına dikkat çekilmektedir.
Bilindiği gibi Mûsâ (a.s.) Şuayb (a.s.)’ın kızı Safurya ile evlendikten sonra eşiyle birlikte Medyen’den Mısır’a doğru annesini ve kardeşi Hârun’u ziyâret için yolculuğa çıktı. Meşakkatli bir yolculuğun ardından nûrânî bir ışık gördü ve o ışığın yanına geldikten sonra kendisine ilâhî hitâb vârid oldu. Bu hitâbın ilk kısmında Hz. Mûsâ şu lâfızlarla safha safha vahye hazırlanmaktaydı.
a- Ey Mûsâ! Ben senin Rabbınım.
b- Nalinlerini çıkar.
c- Tuvâ mukaddes vâdisindesin.
d- Ben seni seçtim.
e- Şimdi sen vahyedilene kulak ver.
Son derece sarsıcı bu ilâhî hitâbın amacı Mûsâ (a.s.) üzerinde etkileyici ve toparlayıcı bir tesir meydana getirerek ilâhî mesajı ten kulağıyla değil, can kulağıyla; basarla değil basîretle ve gönülden dinleyip algılamasını sağlamaktı. Çünkü iyi algılamanın ve anlamanın yolu iyi dinleyip kulak vermekten; dikkati teksîf etmekten geçer.
Benzer hitâbın Hz. Peygamber (s.a.) için de sözkonusu olduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ ona ağır bir yük yükleyeceğini, bunun için gece ibâdetine devam etmesi gerektiğini bildirmektedir.2 Çünkü geceleyin insanın dikkati dıştan içe yönelir. Kalb ve zihin açılır, alıcılar daha iyi çalışır, hem peygamberlere vahiy hem şâir ve mütefekkirlere ilhâm genellikle gecenin karanlığında gelir. Kur’an buna işâret etmektedir.3
Ayrıca Allah Peygamberimiz’i vahyi çabuk alıp ezberlemek için dilini oynatmaktan sakındırarak dikkatini dağıtmamasını; himmetini vahyedilene teksif etmesini emretmektedir.4
Peygamberlerinden bunu isteyen Allah, elbette diğer kullarından da aynı hassâsiyeti bekler. Nitekim bir âyette: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve susun ki rahmete nâil olasınız” buyrulur.5
İnsan kalbinin iç yoğunluğu dış organlardan ulaşan uyarılarla azalmakta; dikkat dağılmaktadır. Bu yüzden Allah Teâlâ peygamberlerini böyle bir hazırlık safhasından ve dikkat çekici hitab ve uyarılardan sonra vahye muhâtab kılmaktadır.
– Niye nalinlerini çıkar?
– Çünkü huzûr-i ilâhîye, üzerinde bir takım necâsetin bulaşmış olması ihtimâli olan ayakkabılarla çıkmamak için.
– Ya da nalinlerin yapıldığı maddelerin temizliği endişesinden korunmak için.
– En çarpıcı yorum bu iki nalinden murâdın iki âlem olduğudur. O iki âlem dünyâ ve ukbâdır. Çünkü iki âlemden geçmeden; onları gönülden çıkarmadan, tarafından peygamber olarak seçildiği ve O’ndan başka Tanrı bulunmayan Allah’a mülâkî olmak mümkün olmadığı gibi gönülden vahyi algılamak da mümkün değildir.
İkinci kısımda Allah Teâlâ bütün ilâhî dinlerin ortak vasıfları olan emirleri sıralamaktadır:
a- Tevhîd inancı,
b- İbâdet/kulluk ve Allah zikri için namaz,
c- Her şeyin karşılığının görüleceği kıyâmet ve âhiret.
a- Tevhîd ilkesi ilâhî dinlerin temelini oluşturur. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.)’e bütün dinler ve peygamberleri, insanları bu gerçeğe dâvet etmişlerdir. İnsanoğlu yaratılış mayasına zerkedilen bu duygu sebebiyle mutlaka bir şeylere kul olmak ve üstün bir kudrete sığınmak ihtiyâcındadır. Bu yüzden Allah’a kulluğa erememiş insanlar ya nefislerinin hevâsına ya da kendilerinin uydurduğu sanal tanrılara yönelmektedirler.
b- Tevhîd inancının ardından Hakk’a kulluğa sıra gelir. Kulluk abd ile Rabb arasındaki en yüksek düzeydeki ilişkidir. Çünkü Allah insanların ruhlarından bu mânâda bir ahid almış ve ruhlar kendilerine sorulan: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” ilâhî sorusuna: “Evet”6 diye cevap verdikten sonra bu Rabb-abd muâhadesi başlamıştır. Böyle bir muâhade insanoğlunun sorumluluğunu arttırmaktadır.
Muâhade ve sözleşmeler ciddiye alınmak ve uygulanmak için yapılır. Dolayısıyla unutulmaması esastır. Allah Teâlâ kulları ile olan bu sözleşmeyi unutmamayı “zikir” diye adlandırmıştır. Zikir hatırlamak, unutmamak, yâdında tutmak demektir.
Allah tevhîdi itiraf tarzındaki inancın ardından kulluğu hatırlatmakta; hem kendisini hem de kendisiyle yapılan muâhadeyi unutmamaya vesîle olsun diye namaz kılmayı emretmektedir. Namazda hem zikir/hatırlama hem de Allah Teâlâ ile müvâcehe/karşı karşıya gelme ve mülâkat sıfatı vardır. Namaz sâyesinde kul Rabbı ile âdetâ konuşmakta; O’na kulluk duygularını arz ederek dünyâ ile bağlarının âriyet/geçici olduğunu itiraf etmektedir.
c- Ardından gelen âyette de kıyâmet ve hesap günü hatırlatılarak bu geçici ve fânî dünyâya aldanmamak gerektiğine vurgu yapılmaktadır. İnsan ezeliyet âleminden gelip ebediyete doğru kanat açtığı için bu dünyâdaki varlığını bir algı yanılması sonucu ebedî sanmaktadır. Öyle olunca da fânî olan şeylere gereğinden fazla bel bağlamakta, ebediyet yurdu gölgede kalmaktadır. Oysa tevhîd inancının ve ilâhî dinlerin en önemli özelliği kıyâmet ve âhirettir. Ancak insanlar kıyâmet ve âhiret inancı konusunda ciddî problemler yaşamaktadır.
Günümüzde yapılan araştırma ve anketlerde de sonuç aynıdır. Allah inancı konusunda yüzde doksanlara yaklaşan grafik, âhiret inancı konusunda yüzde altmış-yetmişlere düşmektedir. Sanırım bunda pozitivizmin etkisindeki medya araçları ve estirilen rüzgârın önemli bir tesiri vardır. Oysa Allah inancı ile âhiret inancı doğru orantılı olmalıdır. Çünkü âhiret inancı Allah inancının tabiî bir sonucudur.
İmtihân kasdıyla yaratılan insanın başıboş salıverilmiş olması, hesap kaygısından uzak bulunması akl-ı selîme uymaz. Hesap kaygısı taşımayan ve hevâsının esîri olan güçlü ve zâlim insanların târih boyu insanlığa yaptıkları ürküntü vericidir. Özünde imtihân kaygısı olan ve nihâyetinde âhiret endişesi taşıyan insanların yaşadığı toplumlar ise insanlık onurunu yükseltecek değerli işler yapmışlardır. İnsanı yönlendiren aklı, aklı da yöneten vahiy olmalıdır. Vahyin sesine kulak veren akıl tevhîde erer, kulluğa ulaşır, dünyâsını âhiret kaygısıyla yaşar.
“Altta kalanın canı çıksın” düşüncesiyle düşeni ezen, parçalayan, vahşileşen insanlardan insanlık onuruna lâyık bir şey üretmeleri beklenemez. Târih boyunca insanlık vahiy iklîminden beslendiği; Allah inancı ve âhiret kaygısı taşıdığı sürece adına medeniyet denilecek değerler üretmiştir.
İnsanlık genellikle saâdet/mutluluk ile refâhı birbirine karıştırmaktadır. Refâh düzeyi yükseldikçe mutluluğun artacağı sanılır. Oysa ki durum hiç de öyle değildir. Refâh hayatı kolaylaştırsa bile insanlara mutluluk tadı vermemektedir. Bu yüzden dün de bugün de müreffeh olmayan ama mutlu olan insanlar pek çoktur. Dolayısıyla mutluluğu refâhta değil insânî ve ilâhî değerlerde, vahyin aydınlığında aramalı ve vahye gönülden kulak vermelidir.
Dipnotlar: 1) Tâhâ, 20/11-16. 2) bkz. el-Müzzemmil, 73/1-5. 3) bkz. aynı sûre, 73/6. 4) bkz. el-Kıyâme, 75/16-17. 5) el-A’râf, 7/204. 6) el-A’râf, 7/172.
Allah İle Beraber Olma Eğitimi...
........Maiyyet; Allah -c.c.- ile beraberliğin yüksek bir şuur ve idrak hâlinde kalpte yaşanmasıdır. Hak Teâlâ’nın her an bizimle olduğunu bilerek, düşünerek ve hissederek, hareketlerimizi ona göre tanzim etmektir.
Bu şuur ve idrak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna en büyük lutfudur. Zira bu hâl, kulun Rabbiyle dost olmasıdır. Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak’la dostluğa nâil olabilmek için de, O’ndan uzaklaştırıcı her şeyden arınan kalbin, Rahman, Rahîm, Afüv, Gafûr gibi cemâlî sıfatlarla vasıflanması îcâb eder.
Gönlün Allah ile olması, dünya imtihanındaki muvaffakıyetin şehâdetnâmesidir. Bunun zıddına Hak’tan gâfil yaşanan bir hayatın neticesi de, ebedî bir hüsran ve nedâmetten ibarettir.
Şu kıssa, Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın hakîkatini ne kadar da veciz bir sûrette ifade eder:
SEN KİMİNLEYDİN?
Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı.
Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..
Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.
Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:
“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”
İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!..
Hakîkaten, insanoğlu Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olmuş demektir. Cenâb-ı Hak bu hâlden îkaz sadedinde şöyle buyurur:
“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
İnsanın rûhu, imtihan gâyesiyle bulunduğu şu fânî dünyada, ten kafesine hapsedilmiş muzdarip bir kuş gibidir. Onun derûnunda, vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş olmanın ıztırâbı vardır. Bu ıztırâbı dindirip huzur ve itmi’nâna erdirecek olan da, Allâh ile beraberliktir. Bu yüzden, Hak âşıkları nazarında ölümün ürkütücü hâli kaybolur ve ölüm Rabb’e vuslat yolculuğu olarak idrak edilir. Nitekim ashâb-ı kiram da ölüm döşeğindeki hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir.
Muhakkak ki, ölüm yolculuğunun hangi keyfiyette tecellî edeceği, yani cennet huzuruyla mı, yoksa cehennem azâbıyla mı neticeleneceği, rûhun bu âlemde Rabbiyle ne kadar beraber olduğuna bağlıdır. Bu yüzden insan bu dünyada Rabbiyle beraber olacak ki, âhirette de Rabbe dostluğun ikrâmı olan nâdide nîmetlere ve onun da ötesinde Cemâlullâh’ı müşâhede şerefine nâil olabilsin.
Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câhiller kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedi-kodularla ömür takvimini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar.
Yine mü’min, ömrünü hayır-hasenatla müzeyyen kılar, Kur’ân ve sünneti rehber edinir, Allah rızâsına mâtuf işlerle meşgûl olur, mülkün gerçek sahibini tanıyarak malını ve canını nasıl kullanacağını bilir. Dînî ve ahlâkî kıymetini gölgeleyecek şerlerden ve yerlerden rûhunu korur. İbadetlere, hayır-hasenatlara ve sohbet meclislerine rağbetini artırır. Nihayet Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi olarak arkasında fazîletlerle dolu hatıralar bırakır.
BENİ KİMİNLE SANIRDIN?
Hükümdarlık yıllarının neredeyse tamamını seferlerde geçiren, binbir türlü çilenin kendisine hiçbir zaman bezginlik ve yorgunluk vermediği Yavuz Sultan Selîm’in son anlarını, nedîmi Hasan Can şöyle anlatır:
“Yavuz’un sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Öyle ki, yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Âdeta yaralı bir arslan gibiydi. Acziyeti bir türlü kabullenemiyor, cengâver askerlerine taktik ve tâlimat vermeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:
«–Hasan Can, bu ne hâldir?» dedi.
Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için hüzünle:
«–Pâdişâhım, artık Allâh ile beraber olma zamanınız herhâlde geldi!» dedim.
Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:
«–Hasan, Hasan! Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?! Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşâhede eyledin?» dedi…
Artık bambaşka âlemlere dalmış olan Sultan, bana son olarak Sûre-i Yâsîn’i okumamı emretti. «Selâm» âyetine geldiğim zaman da rûhunu Rabbine teslîm etti.”
Hayatlarında Allâh ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte maiyyet de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.
Diğer bir misal:
Dünya saltanatında Süleyman -aleyhisselâm-’ın seviyesine hiçbir beşer ulaşamamıştır. Lâkin dünya, Hazret-i Süleyman’ın gönlünü meşgul etmemiş, Allah ile beraberliğine mânî olmamıştır.
Rivâyete göre; kıyâmet gününde zengin bir kul getirilir. Allah Teâlâ:
“–Seni bana kulluktan alıkoyan ne idi?” diye sorar. O zengin:
“–Yâ Rabbî! Malımın çokluğu beni meşgûl etti.” der.
Cenâb-ı Hak, Süleyman -aleyhisselâm-’ı misâl getirerek:
“–Sen Süleyman kulumdan da mı zengin idin? Onu niye o kadar mülkü meşgul etmedi?” buyurur. (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 258; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 202-203)
Yine insanın en kıymetli varlıkları olan mal, can ve evlâttan imtihan noktasında Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatı, her hâlükârda Allah ile beraberlik şuurunun kazandırdığı sabır ve şükrün müstesnâ bir numûnesidir:
Allah Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı çok ağır imtihanlardan geçirdi. Evvelâ mallarını elinden aldı. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını aldı. Daha sonra da vücûduna ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- yıllar süren bu hastalığı boyunca hiçbir şikâyet ve feryadda bulunmadı. Hanımı Rahîme Hatun, ona:
“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dedi.
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- ise:
“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.
Ne zaman ki hastalığı, kulluk vazîfelerini gönül huzuruyla yapabilmesine mânî olmaya başladı, o zaman Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rivâyete göre bu hakîkati Efendimiz J şöyle ifâde buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o iptilâ üzere kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce de (Rabbine niyâz ederek); «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”1
O’nun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa hepsini giderdi ve ona eski hayatını misliyle iâde etti.
Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «âh!» çekti. Sebebi sorulunca dedi ki:
“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için hüzünlendim.”
EN FECÎ HASTALIK
Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:
“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.
Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının idrâk seviyesini anlamak ve mânevî kemâlini yoklamak maksadıyla ona:
“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” dedi.
Hasta şöyle cevap verdi:
“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”
İşte Cenâb-ı Hak da bizleri en fecî hastalık olan Hak’tan gâfil kalmaktan sakındırmakta ve âyet-i kerîmelerde kullarına yakınlığını, her an onlarla olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:
“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)
“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)
“Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır...” (el-Bakara, 115)
Bu hususla ilgili olarak hadîs-i şerîfte de:
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Heysemî, I, 60)
YÜCE YÂR HUZURUNDA…
Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Bu şuurla yapılan küçücük bir amel bile dağlar misâli büyürken, Hak’tan gâfil olarak yapılan hiçbir şeyde hayır yoktur. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuz, verdiği sadaka boş, ettiği duâ karşılıksız, yaptığı tevbe de tevbeye muhtaçtır.
Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel izah eder:
Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selam verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:
“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”
Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:
“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!”
Demek ki bir fânîye sevdâlı gönlü bile, âşık olduğu kimseye dâir hissiyat kaplar. Onun gözü başka bir şey görmez. Bunun gibi, Hak âşıklarının ibadetleri de Allah ile kâmil mânâda bir beraberlik iklîminde tecellî eder. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibâdetleri de o nisbette seviye kazanır.
Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki:
“Rasûlullah J namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Hazret-i Ali d da ibâdet hayâtında müstesnâ bir huzur ve huşû iklîmine girerdi. Bir muhârebede ayağına ok isâbet etmişti. Iztırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali d :
“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.
Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali d selâm verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler.
İşte kalbi Allah ile olanın ibadetindeki huşû ve mânevî haz bambaşkadır.
Öte yandan maiyyet, yani Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuru, sadece ibadetlere mahsus da değildir. O, mü’minin bütün hayatını şekillendirecek bir gönül kıvamıdır. İbadetler kadar, âile hayatını da, ictimâî hayatı da, kazancı da, harcamayı da, velhâsıl bütün beşerî fiilleri tanzim edecek bir mânevî hassâsiyettir…
EL KÂRDA GÖNÜL YÂR’DA…
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:
“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibâdet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:
“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek genci takdîr eder.
Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak gıpta ile:
“–Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.
İşte gönüller Allâh ile olduktan sonra dünya işlerinin zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı bir gönülle ibadetin mahzuru çoktur!..
İnsanoğlunun en kıymetli sermayesi zamandır. Zaman satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz. Zaman nîmetinin en mühim kısmı ise, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki andır. Zira geçmişe âit dosyalar kapanmış ve mühürlenmiştir. Artık o dosyalarda bir tâdilat yapmak mümkün değildir. Geleceğin ise hangi sürprizlere gebe olduğu meçhuldür. Bu yüzden mü’min, bu en kıymetli sermâyesini, yine en kıymetli olana hasretmeli, zamanlarını Allâh ile beraberlik içinde değerlendirmelidir.
Ahmed er-Rufâî Hazretleri buyurur ki
“Kul için vaktin bereketi odur ki, o vakitte Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur.”
Abdullah bin Zeyd Hazretleri’nin hikmetle dolu pek çok nasihat ve sözleri vardır. Bir gün;
“–Hem dünya hem de âhirette yaşayan kimseye ne mutlu!” buyurdu.
“–Hem dünya hem âhirette nasıl yaşanır?” diye sorulunca;
“–Dünyada Allah Teâlâ’yı gönlünden çıkarmamak, (ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek) dâimâ duâ hâlinde yaşamak ve bu sâyede âhirette O’nun rahmetine mazhar olmakla.” cevabını verdi.
Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e:
“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.
İbrahim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.
Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaştılar.
İbrahim bin Edhem oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:
“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.
İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:
“–O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle...”
Ebû Bekir Şiblî Hazretleri de tasavvufu tarif ederken:
“İki dünyada Allâh ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.” buyurmuştur. İşte tasavvufî terbiyenin ulaştırmak istediği gönül kıvamı, böyle bir beraberlik ufkudur.
HAK’TAN GAFLETİN FECAATİ
Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, Allah ile beraberlik hassâsiyetini kaybetmiş demektir.
Zira bir kul, ne kadar Rabbiyle beraberse, Rabbi ona, şân-ı ulûhiyetinin fazlı ve keremiyle daha çok yakın olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin beşer idrakine sunulmuş bir misâlini nakleden bir hadîs-i şerîfte2 ifâde edildiği üzere; bir kul, Rabbine bir karış yaklaşırsa, Rabbi ona bir arşın yaklaşır. Kul Rabbine yürüyerek giderse, Rabbi ona koşarak gider. O’nu zikrettiği her yerde onunla olur, rahmet ve yardımını ondan esirgemez.
Şu bir hakîkattir ki maddî-mânevî huzur ve refah içinde iken Rabbini unutmayan ve O’nunla beraber olan bir gönül, herhangi bir sıkıntıya uğradığında da Rabbini yanında bulur. Kul, imtihan edildiği zorluk ve sıkıntıya sabredip ecrine tâlip olursa Allah ona sabır ve sebatı kolaylaştırır. Şayet kurtulmayı dilerse, Allah ona nusret ve rahmetiyle kâfî olur.
Allah Teâlâ, fâil-i muhtardır, yani fiilinde serbesttir. O, kullarını nîmetle de mahrûmiyetle de denemeye tâbî tutar. Ağır imtihanlarda bile kulun Rabbiyle olması, onun îmanda sadâkatinin tescîlidir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak en büyük imtihanları en sevdiği kullarına vermiştir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve beraberindeki îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizce sızlanmaya ve; “Kulu olduğum Allah niçin bu zor zamanımda yanımda değil?” nevinden ucu küfre sarkan isyan ifadeleri kullanmaya aslâ hakkı yoktur. Zira bu imtihan âleminde Allah kulunu imtihan eder; -hâşâ- kul Rabbini değil!
Bu sebeple hayatın zorluklarıyla karşılaşan bir mü’min;
“…Mahzûn olma, Allah bizimle beraberdir...” (et-Tevbe, 40) âyetindeki maiyyet telkinini hatırlayıp Cenâb-ı Hak’la beraberlik ve dostluğun huzurunu yaşamalıdır. Dünya imtihanında en çok çile çemberinden geçen peygamberler ve sâlih kullar da dâimâ bu huzuru yaşamış ve tevzî etmişlerdir.
Unutmamak gerekir ki gönülleri Allah ile olan kâmil mü’minlere, dünyada da âhirette de hüzün ve korku yoktur. Cenâb-ı Hak, onlara son nefeslerinde olan ikrâmını ve uhrevî müjdeleri şöyle bildirir:
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)
Bu ilâhî müjdelere nâiliyetle neticelenecek şekilde hayatın med-cezirleri ve nefsânî fırtınaları karşısında dâimâ Hakk’ın huzurunda sâbit kalabilen gönüllere ne mutlu!
Şunu da hatırlatalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği üç aylar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Bu aylar, mânen, bereketli bahar yağmurları gibidir. İşte bu mübârek aylarda, rûhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıztırapları sabır silâhıyla bertaraf eden, Hakk’ın rızâsının lezzeti içinde hiç kimseyi incitmeyen ve hiç kimseden incinmeyen, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta çiçekler gibi tebessüm eden mü’minlere ne mutlu!
Cenâb-ı Hak, kendisiyle maiyyet duygumuzu artırarak bu mübârek ayların bereketinden lâyıkıyla istifâde edebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!
Rabbimiz, her zaman ve mekânda Allah ile beraberlik şuurunu gönüllerimizin saâdet hazînesi kılsın! Cümlemizi, bu dünyada maiyyet iklîminde yaşatıp ukbâda da yüce cemâlini müşâhede nîmetiyle şereflendirdiği mesud ve bahtiyar kulları arasına ilhâk eylesin!
Âmîn!
Dipnotlar: 1) Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327. 2) Bkz. Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19.
Bu şuur ve idrak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna en büyük lutfudur. Zira bu hâl, kulun Rabbiyle dost olmasıdır. Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak’la dostluğa nâil olabilmek için de, O’ndan uzaklaştırıcı her şeyden arınan kalbin, Rahman, Rahîm, Afüv, Gafûr gibi cemâlî sıfatlarla vasıflanması îcâb eder.
Gönlün Allah ile olması, dünya imtihanındaki muvaffakıyetin şehâdetnâmesidir. Bunun zıddına Hak’tan gâfil yaşanan bir hayatın neticesi de, ebedî bir hüsran ve nedâmetten ibarettir.
Şu kıssa, Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın hakîkatini ne kadar da veciz bir sûrette ifade eder:
SEN KİMİNLEYDİN?
Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı.
Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..
Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.
Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:
“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”
İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!..
Hakîkaten, insanoğlu Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olmuş demektir. Cenâb-ı Hak bu hâlden îkaz sadedinde şöyle buyurur:
“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
İnsanın rûhu, imtihan gâyesiyle bulunduğu şu fânî dünyada, ten kafesine hapsedilmiş muzdarip bir kuş gibidir. Onun derûnunda, vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş olmanın ıztırâbı vardır. Bu ıztırâbı dindirip huzur ve itmi’nâna erdirecek olan da, Allâh ile beraberliktir. Bu yüzden, Hak âşıkları nazarında ölümün ürkütücü hâli kaybolur ve ölüm Rabb’e vuslat yolculuğu olarak idrak edilir. Nitekim ashâb-ı kiram da ölüm döşeğindeki hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir.
Muhakkak ki, ölüm yolculuğunun hangi keyfiyette tecellî edeceği, yani cennet huzuruyla mı, yoksa cehennem azâbıyla mı neticeleneceği, rûhun bu âlemde Rabbiyle ne kadar beraber olduğuna bağlıdır. Bu yüzden insan bu dünyada Rabbiyle beraber olacak ki, âhirette de Rabbe dostluğun ikrâmı olan nâdide nîmetlere ve onun da ötesinde Cemâlullâh’ı müşâhede şerefine nâil olabilsin.
Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câhiller kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedi-kodularla ömür takvimini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar.
Yine mü’min, ömrünü hayır-hasenatla müzeyyen kılar, Kur’ân ve sünneti rehber edinir, Allah rızâsına mâtuf işlerle meşgûl olur, mülkün gerçek sahibini tanıyarak malını ve canını nasıl kullanacağını bilir. Dînî ve ahlâkî kıymetini gölgeleyecek şerlerden ve yerlerden rûhunu korur. İbadetlere, hayır-hasenatlara ve sohbet meclislerine rağbetini artırır. Nihayet Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi olarak arkasında fazîletlerle dolu hatıralar bırakır.
BENİ KİMİNLE SANIRDIN?
Hükümdarlık yıllarının neredeyse tamamını seferlerde geçiren, binbir türlü çilenin kendisine hiçbir zaman bezginlik ve yorgunluk vermediği Yavuz Sultan Selîm’in son anlarını, nedîmi Hasan Can şöyle anlatır:
“Yavuz’un sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Öyle ki, yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Âdeta yaralı bir arslan gibiydi. Acziyeti bir türlü kabullenemiyor, cengâver askerlerine taktik ve tâlimat vermeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:
«–Hasan Can, bu ne hâldir?» dedi.
Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için hüzünle:
«–Pâdişâhım, artık Allâh ile beraber olma zamanınız herhâlde geldi!» dedim.
Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:
«–Hasan, Hasan! Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?! Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşâhede eyledin?» dedi…
Artık bambaşka âlemlere dalmış olan Sultan, bana son olarak Sûre-i Yâsîn’i okumamı emretti. «Selâm» âyetine geldiğim zaman da rûhunu Rabbine teslîm etti.”
Hayatlarında Allâh ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte maiyyet de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.
Diğer bir misal:
Dünya saltanatında Süleyman -aleyhisselâm-’ın seviyesine hiçbir beşer ulaşamamıştır. Lâkin dünya, Hazret-i Süleyman’ın gönlünü meşgul etmemiş, Allah ile beraberliğine mânî olmamıştır.
Rivâyete göre; kıyâmet gününde zengin bir kul getirilir. Allah Teâlâ:
“–Seni bana kulluktan alıkoyan ne idi?” diye sorar. O zengin:
“–Yâ Rabbî! Malımın çokluğu beni meşgûl etti.” der.
Cenâb-ı Hak, Süleyman -aleyhisselâm-’ı misâl getirerek:
“–Sen Süleyman kulumdan da mı zengin idin? Onu niye o kadar mülkü meşgul etmedi?” buyurur. (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 258; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 202-203)
Yine insanın en kıymetli varlıkları olan mal, can ve evlâttan imtihan noktasında Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatı, her hâlükârda Allah ile beraberlik şuurunun kazandırdığı sabır ve şükrün müstesnâ bir numûnesidir:
Allah Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı çok ağır imtihanlardan geçirdi. Evvelâ mallarını elinden aldı. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını aldı. Daha sonra da vücûduna ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- yıllar süren bu hastalığı boyunca hiçbir şikâyet ve feryadda bulunmadı. Hanımı Rahîme Hatun, ona:
“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dedi.
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- ise:
“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.
Ne zaman ki hastalığı, kulluk vazîfelerini gönül huzuruyla yapabilmesine mânî olmaya başladı, o zaman Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rivâyete göre bu hakîkati Efendimiz J şöyle ifâde buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o iptilâ üzere kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce de (Rabbine niyâz ederek); «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”1
O’nun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa hepsini giderdi ve ona eski hayatını misliyle iâde etti.
Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «âh!» çekti. Sebebi sorulunca dedi ki:
“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için hüzünlendim.”
EN FECÎ HASTALIK
Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:
“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.
Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının idrâk seviyesini anlamak ve mânevî kemâlini yoklamak maksadıyla ona:
“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” dedi.
Hasta şöyle cevap verdi:
“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”
İşte Cenâb-ı Hak da bizleri en fecî hastalık olan Hak’tan gâfil kalmaktan sakındırmakta ve âyet-i kerîmelerde kullarına yakınlığını, her an onlarla olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:
“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)
“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)
“Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır...” (el-Bakara, 115)
Bu hususla ilgili olarak hadîs-i şerîfte de:
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Heysemî, I, 60)
YÜCE YÂR HUZURUNDA…
Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Bu şuurla yapılan küçücük bir amel bile dağlar misâli büyürken, Hak’tan gâfil olarak yapılan hiçbir şeyde hayır yoktur. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuz, verdiği sadaka boş, ettiği duâ karşılıksız, yaptığı tevbe de tevbeye muhtaçtır.
Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel izah eder:
Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selam verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:
“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”
Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:
“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!”
Demek ki bir fânîye sevdâlı gönlü bile, âşık olduğu kimseye dâir hissiyat kaplar. Onun gözü başka bir şey görmez. Bunun gibi, Hak âşıklarının ibadetleri de Allah ile kâmil mânâda bir beraberlik iklîminde tecellî eder. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibâdetleri de o nisbette seviye kazanır.
Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki:
“Rasûlullah J namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Hazret-i Ali d da ibâdet hayâtında müstesnâ bir huzur ve huşû iklîmine girerdi. Bir muhârebede ayağına ok isâbet etmişti. Iztırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali d :
“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.
Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali d selâm verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler.
İşte kalbi Allah ile olanın ibadetindeki huşû ve mânevî haz bambaşkadır.
Öte yandan maiyyet, yani Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuru, sadece ibadetlere mahsus da değildir. O, mü’minin bütün hayatını şekillendirecek bir gönül kıvamıdır. İbadetler kadar, âile hayatını da, ictimâî hayatı da, kazancı da, harcamayı da, velhâsıl bütün beşerî fiilleri tanzim edecek bir mânevî hassâsiyettir…
EL KÂRDA GÖNÜL YÂR’DA…
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:
“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibâdet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:
“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek genci takdîr eder.
Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak gıpta ile:
“–Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.
İşte gönüller Allâh ile olduktan sonra dünya işlerinin zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı bir gönülle ibadetin mahzuru çoktur!..
İnsanoğlunun en kıymetli sermayesi zamandır. Zaman satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz. Zaman nîmetinin en mühim kısmı ise, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki andır. Zira geçmişe âit dosyalar kapanmış ve mühürlenmiştir. Artık o dosyalarda bir tâdilat yapmak mümkün değildir. Geleceğin ise hangi sürprizlere gebe olduğu meçhuldür. Bu yüzden mü’min, bu en kıymetli sermâyesini, yine en kıymetli olana hasretmeli, zamanlarını Allâh ile beraberlik içinde değerlendirmelidir.
Ahmed er-Rufâî Hazretleri buyurur ki
“Kul için vaktin bereketi odur ki, o vakitte Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur.”
Abdullah bin Zeyd Hazretleri’nin hikmetle dolu pek çok nasihat ve sözleri vardır. Bir gün;
“–Hem dünya hem de âhirette yaşayan kimseye ne mutlu!” buyurdu.
“–Hem dünya hem âhirette nasıl yaşanır?” diye sorulunca;
“–Dünyada Allah Teâlâ’yı gönlünden çıkarmamak, (ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek) dâimâ duâ hâlinde yaşamak ve bu sâyede âhirette O’nun rahmetine mazhar olmakla.” cevabını verdi.
Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e:
“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.
İbrahim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.
Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaştılar.
İbrahim bin Edhem oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:
“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.
İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:
“–O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle...”
Ebû Bekir Şiblî Hazretleri de tasavvufu tarif ederken:
“İki dünyada Allâh ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.” buyurmuştur. İşte tasavvufî terbiyenin ulaştırmak istediği gönül kıvamı, böyle bir beraberlik ufkudur.
HAK’TAN GAFLETİN FECAATİ
Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, Allah ile beraberlik hassâsiyetini kaybetmiş demektir.
Zira bir kul, ne kadar Rabbiyle beraberse, Rabbi ona, şân-ı ulûhiyetinin fazlı ve keremiyle daha çok yakın olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin beşer idrakine sunulmuş bir misâlini nakleden bir hadîs-i şerîfte2 ifâde edildiği üzere; bir kul, Rabbine bir karış yaklaşırsa, Rabbi ona bir arşın yaklaşır. Kul Rabbine yürüyerek giderse, Rabbi ona koşarak gider. O’nu zikrettiği her yerde onunla olur, rahmet ve yardımını ondan esirgemez.
Şu bir hakîkattir ki maddî-mânevî huzur ve refah içinde iken Rabbini unutmayan ve O’nunla beraber olan bir gönül, herhangi bir sıkıntıya uğradığında da Rabbini yanında bulur. Kul, imtihan edildiği zorluk ve sıkıntıya sabredip ecrine tâlip olursa Allah ona sabır ve sebatı kolaylaştırır. Şayet kurtulmayı dilerse, Allah ona nusret ve rahmetiyle kâfî olur.
Allah Teâlâ, fâil-i muhtardır, yani fiilinde serbesttir. O, kullarını nîmetle de mahrûmiyetle de denemeye tâbî tutar. Ağır imtihanlarda bile kulun Rabbiyle olması, onun îmanda sadâkatinin tescîlidir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak en büyük imtihanları en sevdiği kullarına vermiştir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve beraberindeki îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizce sızlanmaya ve; “Kulu olduğum Allah niçin bu zor zamanımda yanımda değil?” nevinden ucu küfre sarkan isyan ifadeleri kullanmaya aslâ hakkı yoktur. Zira bu imtihan âleminde Allah kulunu imtihan eder; -hâşâ- kul Rabbini değil!
Bu sebeple hayatın zorluklarıyla karşılaşan bir mü’min;
“…Mahzûn olma, Allah bizimle beraberdir...” (et-Tevbe, 40) âyetindeki maiyyet telkinini hatırlayıp Cenâb-ı Hak’la beraberlik ve dostluğun huzurunu yaşamalıdır. Dünya imtihanında en çok çile çemberinden geçen peygamberler ve sâlih kullar da dâimâ bu huzuru yaşamış ve tevzî etmişlerdir.
Unutmamak gerekir ki gönülleri Allah ile olan kâmil mü’minlere, dünyada da âhirette de hüzün ve korku yoktur. Cenâb-ı Hak, onlara son nefeslerinde olan ikrâmını ve uhrevî müjdeleri şöyle bildirir:
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)
Bu ilâhî müjdelere nâiliyetle neticelenecek şekilde hayatın med-cezirleri ve nefsânî fırtınaları karşısında dâimâ Hakk’ın huzurunda sâbit kalabilen gönüllere ne mutlu!
Şunu da hatırlatalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği üç aylar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Bu aylar, mânen, bereketli bahar yağmurları gibidir. İşte bu mübârek aylarda, rûhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıztırapları sabır silâhıyla bertaraf eden, Hakk’ın rızâsının lezzeti içinde hiç kimseyi incitmeyen ve hiç kimseden incinmeyen, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta çiçekler gibi tebessüm eden mü’minlere ne mutlu!
Cenâb-ı Hak, kendisiyle maiyyet duygumuzu artırarak bu mübârek ayların bereketinden lâyıkıyla istifâde edebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!
Rabbimiz, her zaman ve mekânda Allah ile beraberlik şuurunu gönüllerimizin saâdet hazînesi kılsın! Cümlemizi, bu dünyada maiyyet iklîminde yaşatıp ukbâda da yüce cemâlini müşâhede nîmetiyle şereflendirdiği mesud ve bahtiyar kulları arasına ilhâk eylesin!
Âmîn!
Dipnotlar: 1) Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327. 2) Bkz. Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19.
18 Temmuz 2009 Cumartesi
Din eğitimi ve öğretimini nasıl sevdirebiliriz?
Kâniatın övünç vesilesi, Büyük Muallim ve Mürebbî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) "Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" buyuruyor. Bu emir her asırda din eğitim ve öğretimi ile meşgul olan âlim, mürşid, muallim, müderris, din görevlisi, ana-baba, velî gibi kişilere sesleniyor; onlara başarının belki en önemli yolunu gösteriyor. Maddî hastalıkların devası, gözle görülen, elle tutulan, tecrübe edilmiş şifa vasıtaları bile tatlı nesnelerle karıştırılarak, güzel ambalajlar içine konarak veriliyor. İnsanlar yalnızca akıl ve mantıktan ibaret varlıklar olmadığı, bir de his yönleri bulunduğu için buna ihtiyaç duyuluyor; aksi halde insan, hislerini okşamayan ilâcı bile almak istemiyor. Din eğitim ve öğretiminde verilecek iman, alışkanlıklar, yüce duygular ve bilgiler temelde imana; hem de gayba (görülmeyen şeylere) imana dayanır.
........
Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor.
Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz:
A) Okul İçinde:
1. Kılık, kıyafet:
Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir.
2. Dil:
Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır.
3. Konuya hakim olmak:
Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir.
4. Genel kültür:
İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir.
5. Yakın ilgi ve rehberlik:
Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir.
6. Müjdelemek ve sevdirmek:
Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir.
7. Disiplin:
Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır.
8. Adalet:
Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır.
9. Kol faaliyetleri:
Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır.
10. Not takdiri:
Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır.
11. Zaman ayarı:
Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır.
12. Uygulama:
Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır.
13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti:
Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır.
14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti:
Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır.
15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak:
Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir...
16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri:
Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36
B) Okul Dışında:
Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır:
1. İtimat telkini:
Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir.
2. İrşad faaliyeti:
Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir.
3. Sosyal hizmetler:
Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir.
4. Lokal ve kütüphane tesisi:
Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır.
5. Dernek faaliyetleri:
Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.
........
Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor.
Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz:
A) Okul İçinde:
1. Kılık, kıyafet:
Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir.
2. Dil:
Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır.
3. Konuya hakim olmak:
Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir.
4. Genel kültür:
İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir.
5. Yakın ilgi ve rehberlik:
Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir.
6. Müjdelemek ve sevdirmek:
Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir.
7. Disiplin:
Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır.
8. Adalet:
Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır.
9. Kol faaliyetleri:
Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır.
10. Not takdiri:
Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır.
11. Zaman ayarı:
Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır.
12. Uygulama:
Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır.
13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti:
Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır.
14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti:
Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır.
15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak:
Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir...
16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri:
Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36
B) Okul Dışında:
Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır:
1. İtimat telkini:
Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir.
2. İrşad faaliyeti:
Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir.
3. Sosyal hizmetler:
Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir.
4. Lokal ve kütüphane tesisi:
Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır.
5. Dernek faaliyetleri:
Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.
14 Temmuz 2009 Salı
Çocuk ve Din
Çocuk ve Din
TALHA SÖYLEMEZ
Din, bireye hayatını düzene koymak için bazı ilkeler kazandırır. Din eğitimi insana Allah inancını öğreterek hayatının değerini ve üstünlüğünü anlatır.
TALHA SÖYLEMEZ
Din, bireye hayatını düzene koymak için bazı ilkeler kazandırır. Din eğitimi insana Allah inancını öğreterek hayatının değerini ve üstünlüğünü anlatır.
Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve Allah Tasavvuru
Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitimi ve Allah Tasavvuru
TALHA SÖYLEMEZ
Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür.
Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.
Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.
Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.
Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.
Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).
Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.
Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş-şeytanir-racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).
Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.
Çocukta Allah mefhumu ve inancı
Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).
Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabii olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.
Büyüklere birçok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).
Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).
Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).
Allah inancında iki temel unsur
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).
Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru
Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız
* 5 yaş grubundan bir örnek:
A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.
B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.
* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):
A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.
* 9 yaş grubundan bir örnek:
A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.
B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?
A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?
Ülkemizde ise, 5-6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.
Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.
“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, -çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun- çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96).
İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:
Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:
- Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.
Çocuk büyüdükçe oyuna düştü. Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).
7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.
Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).
Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).
9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır
Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:
“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:
1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.
2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.
3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.
4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.
5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.
6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).
Sonuç
Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.
Başarı-yenilgi, ilerleme-gerileme, sevinç-üzüntü, mutluluk-hüzün gibi durumlar, hayattaki
değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5-6) âyet-i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150).
Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.
Kaynaklar
M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.-1998 “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243
Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.-1997
Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir-1996
C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.-1998
Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara-1991;
Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90.
M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.
Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.
TALHA SÖYLEMEZ
Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür.
Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.
Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.
Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.
Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.
Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).
Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.
Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş-şeytanir-racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).
Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.
Çocukta Allah mefhumu ve inancı
Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).
Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabii olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.
Büyüklere birçok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).
Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).
Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).
Allah inancında iki temel unsur
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).
Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru
Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız
* 5 yaş grubundan bir örnek:
A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.
B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.
* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):
A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.
* 9 yaş grubundan bir örnek:
A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.
B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?
A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?
Ülkemizde ise, 5-6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.
Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.
“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, -çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun- çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96).
İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:
Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:
- Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.
Çocuk büyüdükçe oyuna düştü. Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).
7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.
Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).
Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).
9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır
Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:
“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:
1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.
2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.
3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.
4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.
5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.
6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).
Sonuç
Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.
Başarı-yenilgi, ilerleme-gerileme, sevinç-üzüntü, mutluluk-hüzün gibi durumlar, hayattaki
değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5-6) âyet-i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150).
Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.
Kaynaklar
M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.-1998 “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243
Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.-1997
Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir-1996
C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.-1998
Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara-1991;
Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90.
M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.
Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
HOŞGELDİNİZ....
BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...