........İnsanoğluna verilen en önemli hususiyetlerden biri, hiç şüphesiz, merak ve araştırma duygusudur. Yeni yeni keşifler, bilgiler ve müşâhedeler, bize ayrı bir lezzet verir. Belki ferdî ve içtimâî terakkinin en önemli sebebi de insanın araştırıcı ve merak edici bir rûha sahip olmasıdır.
Bilinmezliklere doğru çıkılan yolculuklar, hem tedirginlik, hem de ayrı bir zevk verir. İlk nazarda hemen bilinemeyen ve kişilere göre değişkenlik arzeden bu alan, dînî literatürümüzde “Gayb” kavramıyla ifâde edilmiştir. Gaybin birçok çeşidi vardır. Kur’an-ı Kerim muhtelif âyetlerde, mutlak gaybın diğer bir ifadeyle gaybın tamamının (küllî gayb) ancak Allah tarafından bilinebileceğine dikkat çeker. Bununla beraber Allah’ın dilediği kullarını gaybî bilgilerin bir kısmından haberdar edebileceğine de ayrıca işâret edilir.
İnsanın göklerde ve yerde bulunan nihâyetsiz âyet ve ibret levhalarını okuması teşvik edilmiş ve bu yolda araştırmalara âdetâ teşvik edilmiştir. Ancak özellikle geleceğe dair bilgi edinme arzularının zandan öteye geçmeyeceğine dikkat çekerek de, bu alanda dikkatli olunması istenmiştir. Fakat insanoğlu, bu nevi bilgileri elde edebilmek adına Kur’an ve sünnet tarafından pek de tasvip görmeyen birçok yollara da başvurmuştur. Meselâ cinlere, kâhinlere, falcılara ve medyumlara başvurmuş ve geleceğe ve bilinmezliklere bir ışık aramıştır. Bu çabalarından da büyük bir zevk almıştır.
Yine aynı şekilde birçok mâneviyat yolcusu –ehlince pek itibar edilmese de- kalp gözünün açılmasına ve keşf ehli olmaya büyük değer atfetmiş ve bu hâle erişmeyi âdetâ hedef haline getirmiştir.
İşte bu ve benzeri arayış sahiplerine hitaben İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- Hazretleri buyurur ki:
“Zâhiren gizlenmiş ayıp ve kusurlarını keşfetmen, sana gizli kalan gaybî bilgi ve hâdiselere muttali olmandan daha hayırlıdır.”
Yüce Rabbimiz: “Kendi içinizde de nice âyetler var; görmüyor musunuz?” (Zâriyât 21) buyurmak sûretiyle, insanın kendi dünyasını keşfe çıkmasına dikkat çeker. Bu âyette ifade edilen mânâ çerçevesine tedebbür ve tefekkürle yaklaşacak olursak diyebiliriz ki: Evet bir değil birçok âyetler var. İlâhî azamet ve kudret akışlarını sezebileceğiniz, kendinizin ne olup ne olmadığını görebileceğiniz sayısız âyetler var. Sizde bir mucize tesiri icrâ edecek nitelikte nihâyetsiz harikulade işâretler var. Ve siz esasen bu âyetleri keşfedebilecek fıtrattasınız. Bu istidat ve kabiliyete sahipsiniz. Ancak bu âyetleri görmek için kalpleriniz âmâ olmamalıdır. Zira esas körlük, baş gözünün körlüğü değil, göğüslerde bulunan kalplerin körlüğüdür. Baş gözü, kalp gözüne ancak bir gözlük olabilir. Bununla göklerde ve yerde Rabbin âyetlerini görüp anlamanız mümkündür; ancak kendi içinizdeki âyetleri görebilmek için basiret denilen gönül gözünüzün açık olması gerekir. Aksi halde iç dünyanızdaki yıldızları ve güneşleri müşâhede etmenizin imkânı yoktur.
Kendini unutan insan, daha çok başka şeylerin peşinde bir ömrü hebâ eder ve pek tabii olarak kendini de hebâ eder. Âriflerin ve hikmet ehli pek çok tefekkür erbâbının ifâde edegeldikleri: “Kendini tanıyan Rabbini tanır” gerçeği, insanlık tarihi kadar kadîm bir düsturdur. İnsanlığın en üstün mürebbileri olan Peygamberler ve mürşidler, insanoğlunun gözünü ve gönlünü öncelikle kendini keşfe doğru çevirmesini istemişlerdir.
Başkalarının ayıp ve kusurlarını keşfetme arayışı, Allah ve Rasülü nezdinde son derece çirkin ve hatta aşağılık bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilmiştir. Keşfetme bir tarafa, ortaya çıkan ayıp ve kusurların örtülmesi istenmiştir. Nitekim:
“…Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter. ” buyrulmuştur. (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. )
Yine buyrulmuştur ki:
“Müslümanların ayıplarının, gizli durumlarının peşine düşer, araştırmaya kalkışırsan, onların ahlâkını bozarsın veya onları buna zorlamış olursun. “ (Ebû Dâvûd, Edeb 37)
Kendi eksik ve kusurlarını gören kimse, onları telafi yoluna gideceğinden kendi kalitesini artırmış olacaktır. Kendini gören kul, nefsinin kendisine neler fısıldadığını iyi bildiği için kendi kendini aldatmaz. Başkalarının kusurları üzerinden pirim yapmak yerine, kendi eksikliklerini gidermek ve güzelliklerine güzellik katmak suretiyle Rabbi katında izzet ve şerefini artırır. Bu durum kalbî uyanıklığın ve gerçek zeki ve akıllı olmanın da bir nişânıdır.
İçimize doğru seyahat edip orada karşılaşacağımız, kibir, hased, cimrilik, baş olma sevdası, kendini beğenme gibi zehirli şahsiyet virüslerini keşfedip temizlemek, insanların ayıplarına muttali olup onlara karşı sü-i zannımızı artıracak keşif halinden daha üstündür.
İmâm-ı Gazâlî gibi âlim ve ârifler, insanın kendi başına kendisini keşfetmesinin çoğu zaman mümkün olamayacağını ifade etmişler ve Rabbânî âlimlerin, Kâmil mürşidlerin ve sâdık dostların bu konuda büyük bir yardımcı olduğunu beyan etmişlerdir. Bu itibarla nefse, kalbe ve rûhâ ait hastalıkların ve bunların tezkiye ve tedâvî yollarının hâzık tabipler eliyle olacağı gerçeği ihmâl edilmemeli, âleme nizam verirken kendimiz unutulmamalıdır.
7 Kasım 2009 Cumartesi
İBADET EĞİTİMİ...İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK
........İBÂDETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ; DEVAMLILIK
Mü’minin ibâdet hayatını Hak katında kıymetli kılan; onun yapıp bitirilecek sınırlı bir vazife gibi değil, ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcu olarak görülüp dâimî bir şekilde edâ edilmesidir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, cennet nîmetleri ikrâm edeceğini müjdelediği kullarının vasıfları arasında şöyle buyurmuştur:
“Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)
“Onlar ki namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)
İbâdetlerdeki devamlılık o kadar mühimdir ki, Efendimiz r bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 18)
Hazret-i Âişe vâlidemiz de:
“Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…”[4] buyurarak Efendimiz’in başladığı bir ibâdeti sürekli yaptığını, onu hiçbir zaman terk etmediğini bildirmiştir.
Az da olsa devamlı ibâdet etmek, ilk bakışta basit ve yetersizmiş gibi görünse de, ona sabır ve istikrâr ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. Zira düşünmek lâzımdır ki, deryâları deryâ yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike ummân olur.
Bu itibarla sadece mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde imkân varken ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.
Fakat kul, ömrü boyunca ibâdet coşkusu içinde yaşayıp elinden geldiğince gayretli olursa, bu hâl, onun kalbindeki ibâdet niyetinin kararlılığı ve sonsuzluğu mânâsına geldiğinden, Cenâb-ı Hak da ona ebedî bir mükâfât lutfedecektir. Hattâ kul, elinde olmayan sebeplerle nâfile ibâdetlerini edâ edemediğinde bile, Cenâb-ı Hak kulunun gönlündeki kulluk arzusu ve niyeti hürmetine, o ibâdeti edâ etmiş gibi mükâfat verecektir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)
Müfessirler bu âyet hakkında; kulun bedeni amel işleyemez olduğunda, hattâ vefat ettikten sonra bile onun ecri; niyetindeki samimiyet ve sıhhatli zamanlarda gösterdiği gayret nisbetinde sonsuza kadar devam eder, demişlerdir.
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Bir kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması sebebiyle, yapageldiği nâfile ibâdetlerini îfâ edemezse, ona evinde sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)
Bu sebeple sıhhat, fırsat ve imkân varken ibâdet ve sâlih amelleri îtiyad hâline getirip istikrarlı bir şekilde edâ etmeyi bir ganîmet bilmelidir.
Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de ibâdetlere dâir emirler de, istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Yani ilâhî emirler, ibâdetlerin belirli bir zamanla sınırlandırılmayıp bütün bir ömür boyunca ifâ edilmesi gerektiğini beyân etmektedir.
Ayrıca ibâdetlere karşı insana dâimâ gevşeklik ve tembellik veren şeytanı taşlamaya dâir ilâhî emir de istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Buna göre mü’min, her vesîleyle istiâze duâsını yaparak, yâni; أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ : “İlâhî rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allâh’a sığınırım.” diyerek ve amel-i sâlihlere, güzel ahlâka, ibâdet ve tâatlere rağbet ve gayret ederek dâimâ şeytanı taşlamalıdır.
Mü’minin ibâdet hayatını Hak katında kıymetli kılan; onun yapıp bitirilecek sınırlı bir vazife gibi değil, ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcu olarak görülüp dâimî bir şekilde edâ edilmesidir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, cennet nîmetleri ikrâm edeceğini müjdelediği kullarının vasıfları arasında şöyle buyurmuştur:
“Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)
“Onlar ki namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)
İbâdetlerdeki devamlılık o kadar mühimdir ki, Efendimiz r bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 18)
Hazret-i Âişe vâlidemiz de:
“Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…”[4] buyurarak Efendimiz’in başladığı bir ibâdeti sürekli yaptığını, onu hiçbir zaman terk etmediğini bildirmiştir.
Az da olsa devamlı ibâdet etmek, ilk bakışta basit ve yetersizmiş gibi görünse de, ona sabır ve istikrâr ile devam edildiği takdirde, neticede çok büyük birikimlerin meydana geleceği muhakkaktır. Zira düşünmek lâzımdır ki, deryâları deryâ yapan yağmur damlalarının sürekliliğidir. Damlalar birike birike ummân olur.
Bu itibarla sadece mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde imkân varken ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.
Fakat kul, ömrü boyunca ibâdet coşkusu içinde yaşayıp elinden geldiğince gayretli olursa, bu hâl, onun kalbindeki ibâdet niyetinin kararlılığı ve sonsuzluğu mânâsına geldiğinden, Cenâb-ı Hak da ona ebedî bir mükâfât lutfedecektir. Hattâ kul, elinde olmayan sebeplerle nâfile ibâdetlerini edâ edemediğinde bile, Cenâb-ı Hak kulunun gönlündeki kulluk arzusu ve niyeti hürmetine, o ibâdeti edâ etmiş gibi mükâfat verecektir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)
Müfessirler bu âyet hakkında; kulun bedeni amel işleyemez olduğunda, hattâ vefat ettikten sonra bile onun ecri; niyetindeki samimiyet ve sıhhatli zamanlarda gösterdiği gayret nisbetinde sonsuza kadar devam eder, demişlerdir.
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Bir kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması sebebiyle, yapageldiği nâfile ibâdetlerini îfâ edemezse, ona evinde sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)
Bu sebeple sıhhat, fırsat ve imkân varken ibâdet ve sâlih amelleri îtiyad hâline getirip istikrarlı bir şekilde edâ etmeyi bir ganîmet bilmelidir.
Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de ibâdetlere dâir emirler de, istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Yani ilâhî emirler, ibâdetlerin belirli bir zamanla sınırlandırılmayıp bütün bir ömür boyunca ifâ edilmesi gerektiğini beyân etmektedir.
Ayrıca ibâdetlere karşı insana dâimâ gevşeklik ve tembellik veren şeytanı taşlamaya dâir ilâhî emir de istimrar / devamlılık ifâdesi taşır. Buna göre mü’min, her vesîleyle istiâze duâsını yaparak, yâni; أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ : “İlâhî rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allâh’a sığınırım.” diyerek ve amel-i sâlihlere, güzel ahlâka, ibâdet ve tâatlere rağbet ve gayret ederek dâimâ şeytanı taşlamalıdır.
Tasavvuf
........
Soru: Nakşîlikteki vukuf-i adedî, zikri belli sayıda yapmak manasına mı gelir?
Nakşîliğin önemli esaslarından biri olan Vukuf-i adedî, zikirde mürşidin tespit ettiği sayıya dikkat etmek, ölçüyü korumak, usule uymak, gerçek hedefe yönelmek ve böylece kalbi uyandırıp, Allah Teâlâ ile huzura ulaşmak manasına gelir. Zikir esnasında Hakk’ın farkında olmayı, zikri belli bir disiplin içinde yerine getirmeyi ifade eder. Yani salik zikir ve evrat konusunda tutarlı olmalı, kendine verilen virdi keyfince bazı günler az bazı günler çok yapmak yerine kendine verilen sayıya riayet etmelidir. Tasavvufi derslerde asıl olan manevi vazifeyi, tarif edilen zamanda ve sayıda yerine getirmektir. Bu tür sayı ile sınırlı zikirlerin sünnette de örnekleri vardır. Peygamber Efendimiz bize genel manada zikir çekmemizi tavsiye etmekle birlikte, belli zamanlarda sayı ile sınırlı zikirleri de sünnet kılmıştır. Mesela, namazlardan sonra otuz üçer kere yapılan “Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber” tesbihatları buna örnektir.
Nakşîlik, insan hayatını disiplin altına almayı ve dinî veya dünyevî her işi, kişinin farkında olarak yapmasını sağlamayı hedefler. Bu sebeple Vukuf-u Adedî, mücerret sayı saymak değil; sayı çerçevesinde kalbî zikri derinleştirmektir . Hoca Alâeddin Attar Hazretleri:
“Gayemiz, kemiyette çok zikir değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani şuurlu, huzurlu ve düzenli bir zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.” der. Disipline edilmemiş manevi hayatın yarardan çok zarar getireceği açıktır. Bu sebeple sufiler ‘vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir’, amaca ulaşamayışımız usule uygun hareket etmeyişimizdendir, derler.
Burada başka bir mesele, Vukûf-i adedî anlayışının, günlük vird dışında salikin hiçbir zikir çekmeyeceği şeklinde bir manasının olmamasıdır. Salik günlük manevi evradını yaptıktan sonraki vakitlerinde elinden geldiğince zikirle meşgul olabilir, bu vakitlerde belli bir sayı yoktur, istediği kadar zikirle iştigal edilebilir. Zaten tarikatların asıl amacı insanın zikr-i daim seviyesine ulaşması, her anını Hakk Teala ile beraber ihsan şuurunda yaşamasıdır. Önemli olan günlük virdi yerli yerince yerine getirmektir.
Soru: Bazı tarikatların salikleri “Bizim ihvana ahirette azap dokunmayacak veya kıyamette şeyhimiz bizi cehennemden kurtaracak” gibi inançlara sahiptirler, bunlar ne ölçüde doğrudur?
Bazı salikler kendi tarikatlarını yüceltmek veya nefislerinin işlediği hataları meşrulaştırmak için “falanca şeyhi gören veya ona tabi olana ateş dokunmaz” gibi iddialarda bulunurlar. Bu tür görüşleri islamî açıdan savunmak mümkün değildir ve bu iddialar ancak şeytanın aldatmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) öz kızı Fatıma (r.a) için “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ben sana Allah katında bir fayda veremem, sen Allah’tan canını satın almaya bak” demiştir. Yine cennette kendine komşu olma hususunda ısrarcı olan bir sahabesine “Sen de çok secde ederek bu konuda bana yardım et.” buyurmuştur. Yani Hz. Peygamber (s.a.v) bile kimseye amel işlemeden meccanen bir kurtuluş vaat etmemiştir.
Ne var ki bu tür sözler tamamen de manasız değildir, eğer salik kâmil bir mürşide tabi olur ve onun İslâm’ın ölçülerini hatırlatan tavsiyelerini yerine getirirse bu durumda ona ateş dokunmaz. Daha doğrusu salik kendini cehenneme attıracak bir amel yapamaz hale gelir. Çoğunlukla müşahede edilir ki kâmil bir mürşide bağlanan ve günahlarında ısrarcı olmayan müminler de kendilerini koruma hassasiyeti içinde olmuşlardır. Ayrıca bu sahada bazı sufilerin iddiaları ise Allah Teala hakkında bir hüsn-i zan kabilinden kabul edilmelidir. Yoksa salikin hiçbir amel işlemeden bir manevi yola intisap ederek bununla övünmesi, hatta bundan cesaret alarak günahları işleme konusunda cesur olması tamamen nefsin aldatmacasından ibarettir. Maalesef bu tür boş iddialar sadece tarikatlar arasında değil, bazı cemaatler, siyasî partiler veya itikadî mezhepler arasında da görülebilmektedir. Allah Teala böyle boş iddialarda bulunan beni İsrail kavmini şöyle yalanlar: “İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 2:80-81) bu ayet-i kerime her ne kadar beni İsrail hakkında nazil olmuş ise de, mana itibariyle şüphesiz hepimizi içine alır.
Soru: Risale-i nur sohbetlerine düzenli olarak devam eden biriyim. Böyle iken bir tarikata intisap etmem doğru mudur?
İnsanın farklı manevi kaynaklardan beslenmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Zira farklı cemaatler ayrı birer din olmayıp sadece İslam’ın iyi yaşanmasına zemin hazırlayan birlikteliklerdir. Ayrıca Rasale-i Nur talebeliği ve tasavvuf farklı sahalarda hizmet vermekte olup, her birinin kendine mahsus güzellikleri vardır. Bir salikin nasıl ki Risale-i Nur külliyatını okuması faydalı ise, aynı şekilde bu tür eserleri okuyan insanların da manevi ders alması o kadar faydalıdır.
Bazı çevrelerde sıkça kullanılan “Zamanımız tarikat zamanı değil” sözünü, sadece ferdi kemalatla uğraşmanın yeterli olmadığı şeklinde anlamak gerekir. İslam bütün insanlığa gelmiş bir din olup sadece kendimizi kurtarmaya çalışmak manasına bir tasavvuf anlayışı makbul değildir. Sufilerin ferdi kemalatı öncelemeleri, sosyal görevlerini ihmal etmek için değil onları daha iyi yerine getirmek içindir. Zira belli bir olgunluğa erişmeyen insanlar İslam’a hizmet ederken faydadan çok zarar da getirebilmektedirler.
Soru: Rabıta bir ibadet midir?
Rabıta bir ibadet değildir, insanın gönlünü havatır ve duygulardan temizlemek ve onu huzuru kalp ile ibadete hazırlamak için Nakşilerin geliştirdiği bir metottur, vesiledir. Aslında rabıtaya duyulan ihtiyaç aklın yapısı ile yakından ilgilidir. Nasıl ki kalb hiçbir zaman kan pompalamaktan geri kalmaz, aynı şekilde akıl da hiçbir vakit düşünmeden edemez. İnsan lüzumlu lüzumsuz her tür konuyu düşünür durur ve bundan dolayı da dikkatini uzun süre bir yerde toparlayamaz. Nakşilik bu dağınıklığa engel olmak ve onu kontrol altında tutabilmek için sâlikin kâmil bir şahsa rabıta yapmasını tavsiye etmiştir. Böylece süfli arzu ve eşyaya olan tabii rabıta, ulvî konulara transfer edilmek istenmiştir. Rabıtanın mahiyeti ise daha sonraki sayılarda ele alınacaktır.
Soru: Nakşîlikteki vukuf-i adedî, zikri belli sayıda yapmak manasına mı gelir?
Nakşîliğin önemli esaslarından biri olan Vukuf-i adedî, zikirde mürşidin tespit ettiği sayıya dikkat etmek, ölçüyü korumak, usule uymak, gerçek hedefe yönelmek ve böylece kalbi uyandırıp, Allah Teâlâ ile huzura ulaşmak manasına gelir. Zikir esnasında Hakk’ın farkında olmayı, zikri belli bir disiplin içinde yerine getirmeyi ifade eder. Yani salik zikir ve evrat konusunda tutarlı olmalı, kendine verilen virdi keyfince bazı günler az bazı günler çok yapmak yerine kendine verilen sayıya riayet etmelidir. Tasavvufi derslerde asıl olan manevi vazifeyi, tarif edilen zamanda ve sayıda yerine getirmektir. Bu tür sayı ile sınırlı zikirlerin sünnette de örnekleri vardır. Peygamber Efendimiz bize genel manada zikir çekmemizi tavsiye etmekle birlikte, belli zamanlarda sayı ile sınırlı zikirleri de sünnet kılmıştır. Mesela, namazlardan sonra otuz üçer kere yapılan “Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber” tesbihatları buna örnektir.
Nakşîlik, insan hayatını disiplin altına almayı ve dinî veya dünyevî her işi, kişinin farkında olarak yapmasını sağlamayı hedefler. Bu sebeple Vukuf-u Adedî, mücerret sayı saymak değil; sayı çerçevesinde kalbî zikri derinleştirmektir . Hoca Alâeddin Attar Hazretleri:
“Gayemiz, kemiyette çok zikir değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani şuurlu, huzurlu ve düzenli bir zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.” der. Disipline edilmemiş manevi hayatın yarardan çok zarar getireceği açıktır. Bu sebeple sufiler ‘vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir’, amaca ulaşamayışımız usule uygun hareket etmeyişimizdendir, derler.
Burada başka bir mesele, Vukûf-i adedî anlayışının, günlük vird dışında salikin hiçbir zikir çekmeyeceği şeklinde bir manasının olmamasıdır. Salik günlük manevi evradını yaptıktan sonraki vakitlerinde elinden geldiğince zikirle meşgul olabilir, bu vakitlerde belli bir sayı yoktur, istediği kadar zikirle iştigal edilebilir. Zaten tarikatların asıl amacı insanın zikr-i daim seviyesine ulaşması, her anını Hakk Teala ile beraber ihsan şuurunda yaşamasıdır. Önemli olan günlük virdi yerli yerince yerine getirmektir.
Soru: Bazı tarikatların salikleri “Bizim ihvana ahirette azap dokunmayacak veya kıyamette şeyhimiz bizi cehennemden kurtaracak” gibi inançlara sahiptirler, bunlar ne ölçüde doğrudur?
Bazı salikler kendi tarikatlarını yüceltmek veya nefislerinin işlediği hataları meşrulaştırmak için “falanca şeyhi gören veya ona tabi olana ateş dokunmaz” gibi iddialarda bulunurlar. Bu tür görüşleri islamî açıdan savunmak mümkün değildir ve bu iddialar ancak şeytanın aldatmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) öz kızı Fatıma (r.a) için “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ben sana Allah katında bir fayda veremem, sen Allah’tan canını satın almaya bak” demiştir. Yine cennette kendine komşu olma hususunda ısrarcı olan bir sahabesine “Sen de çok secde ederek bu konuda bana yardım et.” buyurmuştur. Yani Hz. Peygamber (s.a.v) bile kimseye amel işlemeden meccanen bir kurtuluş vaat etmemiştir.
Ne var ki bu tür sözler tamamen de manasız değildir, eğer salik kâmil bir mürşide tabi olur ve onun İslâm’ın ölçülerini hatırlatan tavsiyelerini yerine getirirse bu durumda ona ateş dokunmaz. Daha doğrusu salik kendini cehenneme attıracak bir amel yapamaz hale gelir. Çoğunlukla müşahede edilir ki kâmil bir mürşide bağlanan ve günahlarında ısrarcı olmayan müminler de kendilerini koruma hassasiyeti içinde olmuşlardır. Ayrıca bu sahada bazı sufilerin iddiaları ise Allah Teala hakkında bir hüsn-i zan kabilinden kabul edilmelidir. Yoksa salikin hiçbir amel işlemeden bir manevi yola intisap ederek bununla övünmesi, hatta bundan cesaret alarak günahları işleme konusunda cesur olması tamamen nefsin aldatmacasından ibarettir. Maalesef bu tür boş iddialar sadece tarikatlar arasında değil, bazı cemaatler, siyasî partiler veya itikadî mezhepler arasında da görülebilmektedir. Allah Teala böyle boş iddialarda bulunan beni İsrail kavmini şöyle yalanlar: “İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 2:80-81) bu ayet-i kerime her ne kadar beni İsrail hakkında nazil olmuş ise de, mana itibariyle şüphesiz hepimizi içine alır.
Soru: Risale-i nur sohbetlerine düzenli olarak devam eden biriyim. Böyle iken bir tarikata intisap etmem doğru mudur?
İnsanın farklı manevi kaynaklardan beslenmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Zira farklı cemaatler ayrı birer din olmayıp sadece İslam’ın iyi yaşanmasına zemin hazırlayan birlikteliklerdir. Ayrıca Rasale-i Nur talebeliği ve tasavvuf farklı sahalarda hizmet vermekte olup, her birinin kendine mahsus güzellikleri vardır. Bir salikin nasıl ki Risale-i Nur külliyatını okuması faydalı ise, aynı şekilde bu tür eserleri okuyan insanların da manevi ders alması o kadar faydalıdır.
Bazı çevrelerde sıkça kullanılan “Zamanımız tarikat zamanı değil” sözünü, sadece ferdi kemalatla uğraşmanın yeterli olmadığı şeklinde anlamak gerekir. İslam bütün insanlığa gelmiş bir din olup sadece kendimizi kurtarmaya çalışmak manasına bir tasavvuf anlayışı makbul değildir. Sufilerin ferdi kemalatı öncelemeleri, sosyal görevlerini ihmal etmek için değil onları daha iyi yerine getirmek içindir. Zira belli bir olgunluğa erişmeyen insanlar İslam’a hizmet ederken faydadan çok zarar da getirebilmektedirler.
Soru: Rabıta bir ibadet midir?
Rabıta bir ibadet değildir, insanın gönlünü havatır ve duygulardan temizlemek ve onu huzuru kalp ile ibadete hazırlamak için Nakşilerin geliştirdiği bir metottur, vesiledir. Aslında rabıtaya duyulan ihtiyaç aklın yapısı ile yakından ilgilidir. Nasıl ki kalb hiçbir zaman kan pompalamaktan geri kalmaz, aynı şekilde akıl da hiçbir vakit düşünmeden edemez. İnsan lüzumlu lüzumsuz her tür konuyu düşünür durur ve bundan dolayı da dikkatini uzun süre bir yerde toparlayamaz. Nakşilik bu dağınıklığa engel olmak ve onu kontrol altında tutabilmek için sâlikin kâmil bir şahsa rabıta yapmasını tavsiye etmiştir. Böylece süfli arzu ve eşyaya olan tabii rabıta, ulvî konulara transfer edilmek istenmiştir. Rabıtanın mahiyeti ise daha sonraki sayılarda ele alınacaktır.
12 Eylül 2009 Cumartesi
Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî
........
Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Aklansın.. Ölümün kara düşleri,
Korkuları, umutlara döndürsün.
Rahmetinle, her damlası
Cehennemler söndürsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Cennetler berâtı inci damlalar,
Secdelerde seller gibi çağlasın.
Etrafımda haşre kadar melekler,
Sevinçlerle ağlasın...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Eritsin.. Buzlarını gafletin,
Gönül ufukları, nûra bürünsün.
Açılsın da cehlin kara perdesi,
Gerçek görünsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ’dan,
Hidâyet selleri, sineme dolsun.
Her damlası Mahşer Günü
Şâhidim olsun...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Esmâ’ndaki ‘Doksandokuz’ aşkına,
Semâlardan gufranını indirsin.
Hesap günü, titreşirken Mîzan’da,
Hicâbımı dindirsin...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,
Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.
Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı
Bir lâhzada açılsın...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Sabahı beklerken, berzâh gecesi,
Selâm sellerine dönsün köpürsün.
Kabir toprağımdan, Mahşere kadar,
Azap kirlerini silsin süpürsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî
Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,
Bütün zerrelerim, Kur’ân’la dolsun.
Ve Mahşer’de, şu tövbekâr bedenim,
Şehitlerle haşrolsun...
Öyle Bir Gözyaşı Ver ki, Yâ Rabbî
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Aklansın.. Ölümün kara düşleri,
Korkuları, umutlara döndürsün.
Rahmetinle, her damlası
Cehennemler söndürsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Cennetler berâtı inci damlalar,
Secdelerde seller gibi çağlasın.
Etrafımda haşre kadar melekler,
Sevinçlerle ağlasın...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Eritsin.. Buzlarını gafletin,
Gönül ufukları, nûra bürünsün.
Açılsın da cehlin kara perdesi,
Gerçek görünsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ’dan,
Hidâyet selleri, sineme dolsun.
Her damlası Mahşer Günü
Şâhidim olsun...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Esmâ’ndaki ‘Doksandokuz’ aşkına,
Semâlardan gufranını indirsin.
Hesap günü, titreşirken Mîzan’da,
Hicâbımı dindirsin...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,
Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.
Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı
Bir lâhzada açılsın...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
Sabahı beklerken, berzâh gecesi,
Selâm sellerine dönsün köpürsün.
Kabir toprağımdan, Mahşere kadar,
Azap kirlerini silsin süpürsün...
Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî
Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,
Bütün zerrelerim, Kur’ân’la dolsun.
Ve Mahşer’de, şu tövbekâr bedenim,
Şehitlerle haşrolsun...
Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak
........
Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak
“Hak ile beraberlik için ağyârdan/masivâdan kurtulacağın ânı gözetlemek, beyhûde bir bekleyiştir. Bu hal, hakikatte seni yâr ile beraberlikten alıkoyan gizli bir tuzaktır. Sen sen ol da, O seni nerede ve hangi halde bulunduruyorsa, orada O’nunla olmanın hazzına var ve hâline bürün!” İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-
Şu kesret âleminde, meşgaleler anaforunda, bir o yana, bir bu yana savrula savrula, ayakta durmaya çalışan bir insan, esasen ne acınacak bir haldedir! Her şeye bir ilmek atarak, örümcek misali kendi etrafında bir ağ ören ve sonra da bu esaretini görmeyip, kendini güvende hisseden bir kimse, ince düşünülürse ne şaşkın bir varlıktır! Hak’tan gayri var zannedilen dayanak ve dostlukların gerçekte bir sığınak ve barınak olamayacağını Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurur:
“Allah dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu; ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.” (Ankebût Sûresi, 41)
Gaflet, hakikatten habersiz yaşamaktır. Gafletin devamlılığı akıl, idrak ve basiretin kapanması ve insanın şu âlemde körebe oyunu misali bir hayat sürmeye mahkûm olmasıdır. Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle:
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
Gafleti doğuran ve çoğaltan unsur, genel anlamda “Allah dışındaki her şey” diye ifade edilen “mâsivâ” ise de, özel anlamda meşgalelerimizdir.
Evlâd ü ıyâl kaygısı, mal-mülk sevdâsı, maişet derdi, oyun-eğlence tutkusu, dost ve arkadaş ilgisi gibi daha nice meşguliyetler vardır ki, insanı çoğu zaman Hak’tan gafil kılar. İbn Atâullah işte tam bu hususa dikkat çekerek, bu meşgalelerden bir gün kurtulup da Hakk’a döneceğini düşünen insanın, gerçekte kendini aldattığına işaretle: “Bu bekleyiş beyhûde bir bekleyiştir. Sen sen ol da, içinde bulunduğun her hal ve durumda Yâr-i hakiki olan Mevlâ ile olmanın yolunu bul” tavsiyesinde bulunur. Zira hayat devam ettikçe meşgale bitmeyecektir. Yarın diyen de kaybedecektir.
Rabbimiz kulunun kendinden kopmaması gerektiğini her fırsatta vurgular. Nimetler, musibetler, zinetler, ihtiyaçlar hiçbir zaman Hakk’a perde değil, tam aksine O’nunla beraberliğe hem birer vesile, hem de sebep olmalıdır. Şu âyetler tam da bu konulara dikkat çekmektedir:
“O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı” (Tekâsür Sûresi, 1)
“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın! Her kim öyle yaparsa, İşte onlar, hüsrana düşenlerdir.” (Münâfikûn Sûresi, 9)
“Öyle erler vardır ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 37)
Mü’minin etrafında döndüğü odak nokta, mal-mülk değildir, evlâd-ü ıyâl değildir, zevk u safâ değildir; fakat mü’min bu meşgalelerden kopuk da değildir. Esas olan şudur: Mü’min insan, Allah’a bağlılığı ana merkez kabul etmiş ve her şeyi de O’na göre konumlandırmış kişidir. Allah’tan kopunca savrulacağının farkındadır. Zihin dünyasının karmaşıklığı, duyguların anaforu, ilgi ve ilişkilerin rastgeleliği, gönül dünyamızda Allah’a bağlılığın merkez ilgi odağımız haline getirilemeyişindendir.
Kâmil bir kulluk için meşgalelerden kaçmak gerekmiyor, onları askıya almak da gerekmiyor. Hayatın içinde, ama Mevlâ’dan kopmadan ve hatta tüm varlık ve hâdiseleri O’nunla beraberliğe bir vesile kılarak, Hakk’a kurbiyetin manevî lezzetini tadabilmenin yolunu bulmalıdır. Zira Yâr’ı ağyârsız aramak, dikensiz gül aramak gibidir, denilmiştir.
Hayat takvimimizin son yaprağını bilmiyoruz. Gündüzün vazifesini geceye, gecenin sorumluluğunu gündüze ertelemek, bir aldanış ve gaflet işaretidir. Sehl bin Abdullah el-Tüsterî’ye sordular:
“-Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur yüzü görür?” Buyurdular ki:
“-İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”
Darlıkta ve bollukta, sıhhatta ve hastalıkta, hulasa her halde Mevlâ’ya yönelebilmek ve kazançlı çıkmak mümkündür. Hangi hal, hamd ve şükür istiyor, hangi durum sabrı, tevekkül ve rızayı gerektiriyor basiretle keşfedebilmelidir. Günaha düşülünce istiğfara yönelmeli, musibete düçar olunca, dua ve sabra sarılmalı, her bir nimet için de şükür duygularımızı Rabb’e sunabilmelidir. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ” (Müslim, Zühd 64)
Hülâsa, ağyârla meşguliyetimiz bizi Yâr’dan koparmamalıdır.
Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak
“Hak ile beraberlik için ağyârdan/masivâdan kurtulacağın ânı gözetlemek, beyhûde bir bekleyiştir. Bu hal, hakikatte seni yâr ile beraberlikten alıkoyan gizli bir tuzaktır. Sen sen ol da, O seni nerede ve hangi halde bulunduruyorsa, orada O’nunla olmanın hazzına var ve hâline bürün!” İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-
Şu kesret âleminde, meşgaleler anaforunda, bir o yana, bir bu yana savrula savrula, ayakta durmaya çalışan bir insan, esasen ne acınacak bir haldedir! Her şeye bir ilmek atarak, örümcek misali kendi etrafında bir ağ ören ve sonra da bu esaretini görmeyip, kendini güvende hisseden bir kimse, ince düşünülürse ne şaşkın bir varlıktır! Hak’tan gayri var zannedilen dayanak ve dostlukların gerçekte bir sığınak ve barınak olamayacağını Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurur:
“Allah dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu; ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.” (Ankebût Sûresi, 41)
Gaflet, hakikatten habersiz yaşamaktır. Gafletin devamlılığı akıl, idrak ve basiretin kapanması ve insanın şu âlemde körebe oyunu misali bir hayat sürmeye mahkûm olmasıdır. Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle:
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
Gafleti doğuran ve çoğaltan unsur, genel anlamda “Allah dışındaki her şey” diye ifade edilen “mâsivâ” ise de, özel anlamda meşgalelerimizdir.
Evlâd ü ıyâl kaygısı, mal-mülk sevdâsı, maişet derdi, oyun-eğlence tutkusu, dost ve arkadaş ilgisi gibi daha nice meşguliyetler vardır ki, insanı çoğu zaman Hak’tan gafil kılar. İbn Atâullah işte tam bu hususa dikkat çekerek, bu meşgalelerden bir gün kurtulup da Hakk’a döneceğini düşünen insanın, gerçekte kendini aldattığına işaretle: “Bu bekleyiş beyhûde bir bekleyiştir. Sen sen ol da, içinde bulunduğun her hal ve durumda Yâr-i hakiki olan Mevlâ ile olmanın yolunu bul” tavsiyesinde bulunur. Zira hayat devam ettikçe meşgale bitmeyecektir. Yarın diyen de kaybedecektir.
Rabbimiz kulunun kendinden kopmaması gerektiğini her fırsatta vurgular. Nimetler, musibetler, zinetler, ihtiyaçlar hiçbir zaman Hakk’a perde değil, tam aksine O’nunla beraberliğe hem birer vesile, hem de sebep olmalıdır. Şu âyetler tam da bu konulara dikkat çekmektedir:
“O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı” (Tekâsür Sûresi, 1)
“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın! Her kim öyle yaparsa, İşte onlar, hüsrana düşenlerdir.” (Münâfikûn Sûresi, 9)
“Öyle erler vardır ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 37)
Mü’minin etrafında döndüğü odak nokta, mal-mülk değildir, evlâd-ü ıyâl değildir, zevk u safâ değildir; fakat mü’min bu meşgalelerden kopuk da değildir. Esas olan şudur: Mü’min insan, Allah’a bağlılığı ana merkez kabul etmiş ve her şeyi de O’na göre konumlandırmış kişidir. Allah’tan kopunca savrulacağının farkındadır. Zihin dünyasının karmaşıklığı, duyguların anaforu, ilgi ve ilişkilerin rastgeleliği, gönül dünyamızda Allah’a bağlılığın merkez ilgi odağımız haline getirilemeyişindendir.
Kâmil bir kulluk için meşgalelerden kaçmak gerekmiyor, onları askıya almak da gerekmiyor. Hayatın içinde, ama Mevlâ’dan kopmadan ve hatta tüm varlık ve hâdiseleri O’nunla beraberliğe bir vesile kılarak, Hakk’a kurbiyetin manevî lezzetini tadabilmenin yolunu bulmalıdır. Zira Yâr’ı ağyârsız aramak, dikensiz gül aramak gibidir, denilmiştir.
Hayat takvimimizin son yaprağını bilmiyoruz. Gündüzün vazifesini geceye, gecenin sorumluluğunu gündüze ertelemek, bir aldanış ve gaflet işaretidir. Sehl bin Abdullah el-Tüsterî’ye sordular:
“-Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur yüzü görür?” Buyurdular ki:
“-İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”
Darlıkta ve bollukta, sıhhatta ve hastalıkta, hulasa her halde Mevlâ’ya yönelebilmek ve kazançlı çıkmak mümkündür. Hangi hal, hamd ve şükür istiyor, hangi durum sabrı, tevekkül ve rızayı gerektiriyor basiretle keşfedebilmelidir. Günaha düşülünce istiğfara yönelmeli, musibete düçar olunca, dua ve sabra sarılmalı, her bir nimet için de şükür duygularımızı Rabb’e sunabilmelidir. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ” (Müslim, Zühd 64)
Hülâsa, ağyârla meşguliyetimiz bizi Yâr’dan koparmamalıdır.
TEVBE
........
Tövbe (=Tevbe): Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kabahatinden, kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmek ve vicdanında meydana gelen çirkinliğinden dolayı terk etmek anlamına gelir.1 Tövbe, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması ve kişinin kendisini yenilemesidir. Bu anlamda tövbe, Allah’ın gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınma demektir.
Tövbe, Hz. Adem’le başlamış, nefis ve şeytana karşı kulluğun bir göstergesi olarak kıyamete kadar da devam edecektir.
Nasûh kelimesi ise sözlükte “en halis, en safi ve en içten” anlamına gelir. Ayrıca bu kelime yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran manasını da içine almaktadır. Şu halde tövbe-i nasûh, hüsn-i niyet ve hulus-i kalb ile ciddi ve yürekten tövbede bulunmak demektir.
Ayrıca tövbe-i nasûh başkalarına nasihat ediyor gibi güzel örnek olmak anlamlarını da taşımaktadır. Nitekim kul, günah ile kirlenirken, tövbe ile temizlenebilmektedir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de;
“Ey İman edenler! Tövbe-i nasûh, ile Allah’a tövbe edin (dönün)”2 buyurmaktadır.
Her insan mutlaka hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı ise hemen tövbeye koşanlardır.3
Tövbe, şeytanın insan üzerindeki hakimiyetinin sona ermesini ve insanın hakiki hürriyetine kavuşmasını ifade eder. Günah, nefsin ve şeytanın insanı aldatması, tövbe ise, iradenin azgın nefse ve şeytana tokat vurmasıdır. Tövbe, insanda günahların meydana getirdiği yaraların iyileştirilmesi gayretinin göstergesi olup, sadece kanı durdurmaya yönelik geçici bir pansuman olmamalıdır. Bilakis tövbe, insanın içiyle beraber dışının da temizlenmesi ve onarılması demektir. O halde tövbe, hastalıktan tamamen kurtulmaya ve yaranın hiç izi kalmayacak şekilde kökünü kurutmaya yönelik sürekli bir tedavi şeklidir.
Peygamberimizin (s.a.v) günde yetmiş veya yüz defa tövbe ve istiğfar etmesi4 ümmetine tövbedeki hikmeti ve istiğfarın sürekliliğini göstermektedir.
Nefsi emmâre, insanın şerre karşı meyillerini harekete geçirerek, günahı cazip ve masum göstermeye çalışır. Fakat akıllı ve iradesi kuvvetli bir insan bu aldatma ve tuzaklara düşmez. Şerre karşı meyillerin kesilmesi ise ancak tövbe ve devamlı istiğfarla mümkündür.
Bazı günahlar vardır ki, kolumuza dökülen bir bardak kaynar suya benzer. Bazı günahlar kolumuzun kırılması, bazıları ayağımızın kopması, bazıları da kalbimize giden damarların tıkanmasına benzer. Böyle durumlarda yaranın küçüklüğüne bakılmadan hemen müdahale edildiği gibi, günahların arkasından da hemen samimi bir şekilde tövbe yapılmalıdır. Zira tövbe edilmeyen günahlar, tedavi edilmeyen hastalıklara benzemektedir. Nitekim tedavi edilmeyen hastalıklar kalıcı izler bırakır ve bir süre sonra insanın ruhunu sararak, kanser gibi amansız ve çaresiz hale gelebilir. Şu halde küçük de olsa günahlar hafife alınmamalıdır. Bir rivayette “Tövbe edilen hiçbir günahın büyük kalmadığı, ısrarla işlenen hiçbir günahın da küçük olmadığı”5 haber verilmektedir. Günahı imtihan olarak veren Cenab-ı Hak, tövbe imkanını da ihsan ederek, kullarına rahmetinin genişliğini göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.v) de “Günahından tövbe eden, günahsız (günah işlememiş) gibidir”6 buyurarak, Cenab-ı Hakkın engin rahmetine işaret etmektedir.
Dipnotlar: 1) Ragıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 83. 2) Tahrim 66/8. 3) Bkz. Tirmizi, Kıyame, 49. 4) İbn Mace, Edeb, 57. 5) Aclunî, Keşfü’-Hafa, II, 508. 6) İbn Mace, Zühd, 31.
Tövbe (=Tevbe): Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kabahatinden, kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmek ve vicdanında meydana gelen çirkinliğinden dolayı terk etmek anlamına gelir.1 Tövbe, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması ve kişinin kendisini yenilemesidir. Bu anlamda tövbe, Allah’ın gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınma demektir.
Tövbe, Hz. Adem’le başlamış, nefis ve şeytana karşı kulluğun bir göstergesi olarak kıyamete kadar da devam edecektir.
Nasûh kelimesi ise sözlükte “en halis, en safi ve en içten” anlamına gelir. Ayrıca bu kelime yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran manasını da içine almaktadır. Şu halde tövbe-i nasûh, hüsn-i niyet ve hulus-i kalb ile ciddi ve yürekten tövbede bulunmak demektir.
Ayrıca tövbe-i nasûh başkalarına nasihat ediyor gibi güzel örnek olmak anlamlarını da taşımaktadır. Nitekim kul, günah ile kirlenirken, tövbe ile temizlenebilmektedir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de;
“Ey İman edenler! Tövbe-i nasûh, ile Allah’a tövbe edin (dönün)”2 buyurmaktadır.
Her insan mutlaka hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı ise hemen tövbeye koşanlardır.3
Tövbe, şeytanın insan üzerindeki hakimiyetinin sona ermesini ve insanın hakiki hürriyetine kavuşmasını ifade eder. Günah, nefsin ve şeytanın insanı aldatması, tövbe ise, iradenin azgın nefse ve şeytana tokat vurmasıdır. Tövbe, insanda günahların meydana getirdiği yaraların iyileştirilmesi gayretinin göstergesi olup, sadece kanı durdurmaya yönelik geçici bir pansuman olmamalıdır. Bilakis tövbe, insanın içiyle beraber dışının da temizlenmesi ve onarılması demektir. O halde tövbe, hastalıktan tamamen kurtulmaya ve yaranın hiç izi kalmayacak şekilde kökünü kurutmaya yönelik sürekli bir tedavi şeklidir.
Peygamberimizin (s.a.v) günde yetmiş veya yüz defa tövbe ve istiğfar etmesi4 ümmetine tövbedeki hikmeti ve istiğfarın sürekliliğini göstermektedir.
Nefsi emmâre, insanın şerre karşı meyillerini harekete geçirerek, günahı cazip ve masum göstermeye çalışır. Fakat akıllı ve iradesi kuvvetli bir insan bu aldatma ve tuzaklara düşmez. Şerre karşı meyillerin kesilmesi ise ancak tövbe ve devamlı istiğfarla mümkündür.
Bazı günahlar vardır ki, kolumuza dökülen bir bardak kaynar suya benzer. Bazı günahlar kolumuzun kırılması, bazıları ayağımızın kopması, bazıları da kalbimize giden damarların tıkanmasına benzer. Böyle durumlarda yaranın küçüklüğüne bakılmadan hemen müdahale edildiği gibi, günahların arkasından da hemen samimi bir şekilde tövbe yapılmalıdır. Zira tövbe edilmeyen günahlar, tedavi edilmeyen hastalıklara benzemektedir. Nitekim tedavi edilmeyen hastalıklar kalıcı izler bırakır ve bir süre sonra insanın ruhunu sararak, kanser gibi amansız ve çaresiz hale gelebilir. Şu halde küçük de olsa günahlar hafife alınmamalıdır. Bir rivayette “Tövbe edilen hiçbir günahın büyük kalmadığı, ısrarla işlenen hiçbir günahın da küçük olmadığı”5 haber verilmektedir. Günahı imtihan olarak veren Cenab-ı Hak, tövbe imkanını da ihsan ederek, kullarına rahmetinin genişliğini göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.v) de “Günahından tövbe eden, günahsız (günah işlememiş) gibidir”6 buyurarak, Cenab-ı Hakkın engin rahmetine işaret etmektedir.
Dipnotlar: 1) Ragıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 83. 2) Tahrim 66/8. 3) Bkz. Tirmizi, Kıyame, 49. 4) İbn Mace, Edeb, 57. 5) Aclunî, Keşfü’-Hafa, II, 508. 6) İbn Mace, Zühd, 31.
Uykuyu Ne Yapmalı?
Uykuyu Ne Yapmalı?
Soru: Kitap ve sünnete uyarak kurtuluş mümkün değil mi ki tarikatlara ihtiyaç oluyor?
İslam tasavvufunun gerçek amacı kitap ve sünneti gerçek manada, can u gönülden yaşamak ve bu yolda nefsimizin tuzaklarını etkisiz hala getirebilmektir. Bu sebeple sufi için seyr-i süluk esnasında üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli mevzu kitap ve sünnetin ahkamı; yani dinin emir ve yasaklarıdır. Başka bir deyişle, tarikat şeriatın hizmetindedir, onun vazifesi şeriatın eksiksiz yerine getirilmesine yardımcı olmaktır.
Şüphesiz ki bir insan Kitap ve Sünneti kendi başına yaşayabiliyorsa onun için tarikata ihtiyaç yoktur, bu insanlara illa da senin kurtuluşun tasavvuftadır demek doğru değildir. Başka bir deyişle tarikat bir araçtır, amaç değildir, hedefe başka bir yolla ulaşabilen insana illa o metodu bırak buraya gel demek doğru değildir.
Bununla birlikte Kitap ve Sünnetin yaşanmasında ciddi bir eğitim gerektiği de açıktır. Pek çok insan en basit konuda bile nefsinin iğvasından kurtulamamakta, vazifelerini ihmal etmektedir. Zekâtın en ince ayrıntılarını bildiği halde zekât veremeyen Müslümanlar, gıybetten ve haram işlemekten kendini alamayan ilim sahiplerinin sayısı hadislerde de geçtiği üzere hiç te az değildir. Bu sebeple kitap ve sünneti yaşamada zühd ve takva yolu demek olan tasavvufun rolü inkâr edilemez. Geçmişte ve günümüzde yetişen ve kitap ve sünneti en ince detaylarına kadar dikkatle yerine getiren Allah dostları hep bu ocaklardan yetişmiştir. Bu sebeple kitap ve sünneti tasavvuftan birbirinden ayrıymış gibi görmek yanlış bir tutumdur. Bu ikisinin olmadığı bir yerde tasavvuftan da bahsedilemez. Tasavvufa duyulan ihtiyaç sadece bunların daha kolayca yaşanmasından ibarettir.
Soru: Mürid dersinin değişmesi kemalatına da işaret midir?
Mürid manevi seyrinden daima mürşidini haberdar etmeli, virdini çekerken yaşadığı tecrübeleri mürşidi ile paylaşmalıdır. Bu konuda hatırlanması gereken başka bir mesele de bazı sufilerin ders değişme ve geçme hususuna fazlaca önem verirken, tarikatın esas amacı olan Allah’ın sevdiği güzel ahlaklı bir kul olma mevzusunu ihmal etmeleridir. Öyle ki bu kimseler ders geçmeyi tek amaç haline getirerek, manevi terbiyenin amaçladığı pek çok güzel hasleti göz ardı ederler.
Tasavvufi terbiyede aslolan ders değiştirmekten çok halimizi güzelleştirmek, yani kötü hal ve ahlakı, güzel hal ve ahlak ile değiştirmektir. Eğer çekilen virdler bir insanın manevi gelişimine takviye, ahlakının güzelleşmesine vesile olamıyorsa, salik hakiki manada ilerleyememiştir. Dersi değiştikçe salikin şefkati, cömertliği, hizmeti, diğerkâmlığı ve ibadete şevki de artmalıdır. Meseleyi sadece vird ve ders değiştirmek olarak görmek tasavvufun ruhuna uygun düşmez. Salik derslerini vaktinde ve dikkatlice ifa ederken, bunların içinde derc edilmiş olan ahlaki kemalatı da elde etmeye çalışmalıdır.
Soru: Manevi virdimi yerine getirirken kısa bir süre sonra çok uykum geliyor, ne yapmalıyım?
Maneviyat büyükleri seher vakti derslerine hazırlığın gündüzden başlamasını tavsiye etmektedirler. Buna göre gün boyu her türlü yanlış işten kaçınılmalı, yemekler fazla ağır yenmemelidir. Yatsı namazını edadan sonra herkes kendi durumuna göre uykusunu tam alabileceği bir vakitte istirahate çekilmelidir. Geç bir vakitte yatılınca, insanın seher vakti ibadete kalkabilmesi son derece güç olacaktır. Bunlara rağmen hala manevi dersler yerine getirilirken uyku basarsa abdest tazelemek, evde biraz dolaşmak, odayı aydınlatmak gibi uygulamalarla uyku giderilmeye çalışılabilir.
Soru: Bir Müslüman bir manevi yola girmeden kendi kendine zikir çekebilir mi? Zikir telkini ancak bu işle görevlendirilmiş kimselerden mi alınır?
Şüphesiz ki Kur’an ve Sünnette tavsiye edilen her tür zikri çekmek son derece faydalıdır ve zikredene büyük ecirler kazandırır. Bu zikirler kimsenin tekelinde değildir. Hatta bir insanın ayağı taşa takılsa da Allah dese bundan da ecir alır. Bununla birlikte ibadetten sevap almak ile ona devam neticesinde manen gelişmek arasında çok fark vardır.
Bir misalle konuyu açmak gerekirse bugün bin çeşit diyet listesi ortalıkta dolaşmaktadır, şüphesiz bunların pek çoğu sağlığa faydalı şeylerdir ama bunların kime ne oranda faydalı olacağına ancak doktor karar verebilir. Bundan dolayı zikir telkinini, belirli manevi mertebelerden geçmiş maneviyat rehberlerinin vazifelendirdiği birinden almak insanın manevi gelişimi açısından elzemdir. Aslında bu kural sadece maneviyat sahasında değil, maddi sahada da değişmez. Bugün pek çok insan sokaklarda futbol oynamaktadır ama bu konuda en iyi olanlar ciddi bir futbol kulübüne girip, usta futbolcuların gözetiminde eğitim alanlardır.
Bu konuda başka bir tehlike de zikirleri tek başına çeken kimselerin bazı yanlışlıklara düşebilmesidir. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikrin çeşidini seçerken yanılabilir veya uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir, şeytan müdahale ederek zikir edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir. Bu sebeple gerçekten manevi bir gelişim arzu edenler işi ehlinden almalıdır.
Soru: İnsan kendi başına nefs-i mutmainne mertebesine ulaşabilir mi?
Bu tür yüce makamlara ulaşanlar ya bir peygamber ya bir âlim gibi illa bir rehber vasıtası ile bunu başarmıştır. Gerçekten insan ruhu gelgitleri ve fırtınaları çok şiddetli olan ve hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir varlıktır. İnsan yabancısı olduğu bir şehirde bile rehber olmadan yolunu bulamaz iken, ruh âleminde böyle başıboş gitmek ne kadar doğru olur. Bu sebeple insan ciddi bir manevi terbiyeye girmeden bu tür yüce makamları -Allah’ın özel ihsanları hariç- elde edemez.
Soru: Kitap ve sünnete uyarak kurtuluş mümkün değil mi ki tarikatlara ihtiyaç oluyor?
İslam tasavvufunun gerçek amacı kitap ve sünneti gerçek manada, can u gönülden yaşamak ve bu yolda nefsimizin tuzaklarını etkisiz hala getirebilmektir. Bu sebeple sufi için seyr-i süluk esnasında üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli mevzu kitap ve sünnetin ahkamı; yani dinin emir ve yasaklarıdır. Başka bir deyişle, tarikat şeriatın hizmetindedir, onun vazifesi şeriatın eksiksiz yerine getirilmesine yardımcı olmaktır.
Şüphesiz ki bir insan Kitap ve Sünneti kendi başına yaşayabiliyorsa onun için tarikata ihtiyaç yoktur, bu insanlara illa da senin kurtuluşun tasavvuftadır demek doğru değildir. Başka bir deyişle tarikat bir araçtır, amaç değildir, hedefe başka bir yolla ulaşabilen insana illa o metodu bırak buraya gel demek doğru değildir.
Bununla birlikte Kitap ve Sünnetin yaşanmasında ciddi bir eğitim gerektiği de açıktır. Pek çok insan en basit konuda bile nefsinin iğvasından kurtulamamakta, vazifelerini ihmal etmektedir. Zekâtın en ince ayrıntılarını bildiği halde zekât veremeyen Müslümanlar, gıybetten ve haram işlemekten kendini alamayan ilim sahiplerinin sayısı hadislerde de geçtiği üzere hiç te az değildir. Bu sebeple kitap ve sünneti yaşamada zühd ve takva yolu demek olan tasavvufun rolü inkâr edilemez. Geçmişte ve günümüzde yetişen ve kitap ve sünneti en ince detaylarına kadar dikkatle yerine getiren Allah dostları hep bu ocaklardan yetişmiştir. Bu sebeple kitap ve sünneti tasavvuftan birbirinden ayrıymış gibi görmek yanlış bir tutumdur. Bu ikisinin olmadığı bir yerde tasavvuftan da bahsedilemez. Tasavvufa duyulan ihtiyaç sadece bunların daha kolayca yaşanmasından ibarettir.
Soru: Mürid dersinin değişmesi kemalatına da işaret midir?
Mürid manevi seyrinden daima mürşidini haberdar etmeli, virdini çekerken yaşadığı tecrübeleri mürşidi ile paylaşmalıdır. Bu konuda hatırlanması gereken başka bir mesele de bazı sufilerin ders değişme ve geçme hususuna fazlaca önem verirken, tarikatın esas amacı olan Allah’ın sevdiği güzel ahlaklı bir kul olma mevzusunu ihmal etmeleridir. Öyle ki bu kimseler ders geçmeyi tek amaç haline getirerek, manevi terbiyenin amaçladığı pek çok güzel hasleti göz ardı ederler.
Tasavvufi terbiyede aslolan ders değiştirmekten çok halimizi güzelleştirmek, yani kötü hal ve ahlakı, güzel hal ve ahlak ile değiştirmektir. Eğer çekilen virdler bir insanın manevi gelişimine takviye, ahlakının güzelleşmesine vesile olamıyorsa, salik hakiki manada ilerleyememiştir. Dersi değiştikçe salikin şefkati, cömertliği, hizmeti, diğerkâmlığı ve ibadete şevki de artmalıdır. Meseleyi sadece vird ve ders değiştirmek olarak görmek tasavvufun ruhuna uygun düşmez. Salik derslerini vaktinde ve dikkatlice ifa ederken, bunların içinde derc edilmiş olan ahlaki kemalatı da elde etmeye çalışmalıdır.
Soru: Manevi virdimi yerine getirirken kısa bir süre sonra çok uykum geliyor, ne yapmalıyım?
Maneviyat büyükleri seher vakti derslerine hazırlığın gündüzden başlamasını tavsiye etmektedirler. Buna göre gün boyu her türlü yanlış işten kaçınılmalı, yemekler fazla ağır yenmemelidir. Yatsı namazını edadan sonra herkes kendi durumuna göre uykusunu tam alabileceği bir vakitte istirahate çekilmelidir. Geç bir vakitte yatılınca, insanın seher vakti ibadete kalkabilmesi son derece güç olacaktır. Bunlara rağmen hala manevi dersler yerine getirilirken uyku basarsa abdest tazelemek, evde biraz dolaşmak, odayı aydınlatmak gibi uygulamalarla uyku giderilmeye çalışılabilir.
Soru: Bir Müslüman bir manevi yola girmeden kendi kendine zikir çekebilir mi? Zikir telkini ancak bu işle görevlendirilmiş kimselerden mi alınır?
Şüphesiz ki Kur’an ve Sünnette tavsiye edilen her tür zikri çekmek son derece faydalıdır ve zikredene büyük ecirler kazandırır. Bu zikirler kimsenin tekelinde değildir. Hatta bir insanın ayağı taşa takılsa da Allah dese bundan da ecir alır. Bununla birlikte ibadetten sevap almak ile ona devam neticesinde manen gelişmek arasında çok fark vardır.
Bir misalle konuyu açmak gerekirse bugün bin çeşit diyet listesi ortalıkta dolaşmaktadır, şüphesiz bunların pek çoğu sağlığa faydalı şeylerdir ama bunların kime ne oranda faydalı olacağına ancak doktor karar verebilir. Bundan dolayı zikir telkinini, belirli manevi mertebelerden geçmiş maneviyat rehberlerinin vazifelendirdiği birinden almak insanın manevi gelişimi açısından elzemdir. Aslında bu kural sadece maneviyat sahasında değil, maddi sahada da değişmez. Bugün pek çok insan sokaklarda futbol oynamaktadır ama bu konuda en iyi olanlar ciddi bir futbol kulübüne girip, usta futbolcuların gözetiminde eğitim alanlardır.
Bu konuda başka bir tehlike de zikirleri tek başına çeken kimselerin bazı yanlışlıklara düşebilmesidir. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikrin çeşidini seçerken yanılabilir veya uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir, şeytan müdahale ederek zikir edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir. Bu sebeple gerçekten manevi bir gelişim arzu edenler işi ehlinden almalıdır.
Soru: İnsan kendi başına nefs-i mutmainne mertebesine ulaşabilir mi?
Bu tür yüce makamlara ulaşanlar ya bir peygamber ya bir âlim gibi illa bir rehber vasıtası ile bunu başarmıştır. Gerçekten insan ruhu gelgitleri ve fırtınaları çok şiddetli olan ve hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir varlıktır. İnsan yabancısı olduğu bir şehirde bile rehber olmadan yolunu bulamaz iken, ruh âleminde böyle başıboş gitmek ne kadar doğru olur. Bu sebeple insan ciddi bir manevi terbiyeye girmeden bu tür yüce makamları -Allah’ın özel ihsanları hariç- elde edemez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
HOŞGELDİNİZ....
BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...