Bir mümin için Hak dostları ve sâlihlerle beraber ve hemhâl olabilmek, tâlihlerin en büyüklerindendir. Hak dostlarını ve mâneviyat ehlini tanıyıp onların yakınlığına nâil olmak ve yine onların huzurlarında ve çevrelerinde bulunup onların hâl ve davranışlarındaki feyiz ve rûhâniyetten istifâde etmek, Cenâb-ı Hakkın büyük bir lûtfudur, şükrü gerektiren müstesnâ bir nîmetidir.
HÂL TRANSFERİ Nasıl ki bir gül bahçesinde gezen insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihlerin meclisinde bulunan kimselerin gönüllerine de o güzel insanlardan feyz ve rûhâniyet akseder. Zira hâl sârîdir (sirâyet eder, yayılır). Bilhassa da insanoğlunun “hâl”lerinde bu özellik vardır. Dolayısıyla gönüller, dâimî bir tesir alışverişi hâlindedir. Bu bakımdan sâlih ve sâdık müminlerle beraberlik, nefsi terbiyede -radyasyon gibi- müşâhedesi imkânsız, fakat neticesi mutlak bir müessirdir. Âlimlerden Câfer bin Süleyman -rahmetullâhi aleyh-, sâlih insanlarla beraberliğin kendisine kazandırdığı gönül feyzini şöyle anlatır: “Kalbimde bir katılık hissettiğim zaman kalkar, hemen (tâbiînin büyük âlim ve âriflerinden olan) Muhammed bin Vâsî’nin yanına gider, meclisine katılır, yüzüne bakardım. Böylece kalbimdeki katılık gider, içime ibâdet neşesi gelir, tembellik üzerimden kalkar ve bir hafta boyunca bu neşe ile ibâdet ederdim.” Bunun içindir ki mümin; âlim, ârif, sâlih ve sâdık kullarla beraberliğe büyük bir ehemmiyet vermeli ve bunun, mânevî varlığının en müstesnâ gıdâlarından biri olduğunu bilmelidir.
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!..” (et-Tevbe, 119)
Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına; “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için; “sâdıklarla beraber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklara muhabbetle yönelip onlarla beraber olmaktır. Sâdık olmak ise, bu durumun en tabiî bir neticesidir.
Nitekim İslâm semâsının yıldızları olan ashâb-ı kirâmın pek çoğu, câhiliye döneminde fıtrata ters, yarı vahşî bir hayat yaşıyordu. Fakat İslâmla şereflendikten sonra Allah Rasûlü ile engin bir muhabbet iklîminde yaşadıkları beraberlik neticesinde nebevî ahlâkın kendilerine aksetmesiyle, dünyanın en fazîletli insanları hâline geldiler.
Onların bu beraberlikte sergiledikleri muhabbet, samîmiyet, gayret ve fedâkârlık da dillere destandır. Çünkü onlar, Allah Rasûlüyle beraber olabilmek uğruna hazarda ve seferde hiçbir bedeli ödemekten çekinmediler. Nitekim Uhud Harbinde Muhâcir ve Ensar’dan bâzı sahâbîler canlarından çok sevdikleri Allah Rasûlü Efendimizin etrafını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere Allâh’a söz verdiler ve: “–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız yâ Rasûlâllah!” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240)
Zâtü’r-Rikâ seferinde ise sahâbe altı kişi nöbetleşe bir deveye biniyor, yürümekten ayakları delinip tırnakları düşüyordu. Yara bere içinde kalan ayaklarını bez parçalarıyla sarıp Allah Rasûlünün peşinden gidiyorlardı. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 31)
Yine hanım sahâbîler de, Rasûlullahi görmekte geciken ve uzun zaman Onunla görüşemeyen evlâtlarını ciddî bir şekilde îkâz ediyor, bu husustaki ihmâle aslâ tâviz göstermiyorlardı. Velhâsıl kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayırlı telkinlere muhâtap kılınması için rûhâniyetlerinden istifâde edilebilecek peygamber vârisi âlim ve âriflerle, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir. Bu hâl, insanın belli aralıklarla âdeta mânen şarj olup tekrar enerji kazanması gibidir. Gayret ehli müʼminleri görüp aşk ve şevke gelmek, fazîlet sahibi zâtların hâllerinden ibret alarak gaflet uykusundan uyanmak, hakîkaten büyük bir ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki mânevî terbiye yolu olan tasavvufta da, sâlihlerle beraberliğin asgarî ölçüsü olmak üzere belli aralıklarla bir araya gelmek demek olan “sohbet”lere iştirâk, son derece mühim bir kâidedir.
ZÂLİMLER TOPLULUĞUYLA OTURMA! Ecdâdımız; “Def-i mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.” demişlerdir. Yani kötü ve zararlı şeylerin def edilmesi, iyi ve faydalı şeylerin kazanılmasından daha öncelikli ve mühimdir. Dolayısıyla zâlim ve fâsık kimselerin menfî tesirlerine mâruz kalmaktan sakınmak, sâlihlerin feyiz halkasına dâhil olmaktan da önce gelen bir zarûrettir. Nitekim İmam Gazâlî Hazretleri, nasihatlerinden birinde buyurur ki: “Evlâdım! Son derece dikkat edeceğin bir husus varsa, o da kimlerle düşüp kalktığındır. Şunu iyi bil ki, bir sepet sağlam elma, içindeki bir çürük elmayı sağlama çıkartamaz. Fakat bir çürük elma, hepsini çürütebilir. Bunun için dâimâ sâlihlerle düşüp kalk!”
Rasûlullah r Efendimiz, sâlihlerle beraber olup fâsıklarla ihtilâttan sakınmanın ehemmiyetini ne güzel ifâde buyurmuştur:
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli; misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan ikram eder veya sen ondan satın alırsın.
Körük çekene gelince; o, ya senin elbiseni yakar, yahut da onun pis kokusu sana sirâyet eder.” (Buhârî, Buyû, 38)
Görüldüğü üzere insanın rûhî temâyülleri, çevresinde bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- fakat mutlakâ sirâyet eder. Üstelik hâllerdeki sirâyet, sirâyet eden hâlin “müsbet” veya “menfî” olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikal gerçekleşir. Yeter ki bu yakınlıkta “muhabbet” ve “ünsiyet” bağları bulunsun. Yani muhabbetle yaklaşılan sâlih kimselerden gönüllere huzur ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil ve fâsık kimselerden de sıkıntı ve kasvet akseder. Zira gül, sümbül, karanfil gibi nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen bir meltem, gittiği yerlere gönülleri mest eden hârika râyihalar götürürken; bunun aksine, kokuşmuş mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgâr da o çirkin kokuları etrafa yayar; böylece nefesleri tıkayıp ruhları daraltır. Dolayısıyla zâlimler, fâsıklar ve nefsânî bir hayata dalarak Allâhı ve âhireti unutan gâfillerle muhabbetli bir ülfet ve ünsiyet, mânevî hayatın âdeta kanseridir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, etraflarına dâimâ kötü tesirler yayan münkirlerden sakınma husûsunda şöyle buyurmaktadır:
“Âyetlerimiz hakkında ileri-geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68)
ÖLÇÜLER İNCELDİĞİNDE… Her hususta olduğu gibi sâlihlerle beraber olup fâsıklardan sakınmak husûsunda da kalpteki hassâsiyet arttıkça ölçüler de incelir, herkesin fark edemediği nice tecellîler hissedilir. Bunun bir misâli olan şu hâdise pek ibretlidir: Sâmi Efendi Hazretleri’nin sevenlerinden Seyfi Baba, keşfi açık, hâl ehli bir zâttı. Topkapı’da oturuyordu. Bir gün Erenköye, Sâmi Efendi Hazretlerini ziyârete gelmişti. Ancak devlethâneye girer girmez düşüp bayıldı. Onu karşılayıp üstâdın huzûruna iletecek olan kişi telâşla üzerine su döküp ayılmasını temin ettikten sonra: “Hemen bir doktor çağıralım!” dediğinde Seyfi Baba bitkin bir hâlde müdâhale etti: “–Hayır evlâdım! Doktor filân çağırmayın; hâlimin maddî bir hastalıkla alâkası yok! Topkapı’dan Erenköy’e gelene kadar yollarda rastladığım isyan ehli ve isyan yerlerindeki kasvet tesir etti ve bu tertemiz kapıdan girip birden içerideki rûhâniyete nâil olunca gönlüm dayanamadı. Buradaki mânevî iklîmin bereketi ve ârifler sultanı Sâmi Efendi’nin himmetiyle birazdan hiçbir şeyim kalmaz.” dedi. Hâllerdeki sirâyet, gayr-i ihtiyârî beraberliklerde bile bu kadar tesirli olurken takvâ ehli bir müminin kendi irâde ve arzusuyla gâfillerle düşüp kalkması asla düşünülemez. Bu hususta gösterilen hassâsiyet noksanlığı, kişiyi ebedî hüsrâna kadar sürükleyebilir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) Yani insan kimi sever ve kiminle daha çok düşüp kalkarsa kıyâmette de onunla haşrolunur.
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyetin, kişinin mânevî hayatını nasıl değiştirebildiğine dâir şu misalleri verir: “Ashâb-ı Kehf’in köpeği, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e ve tarihe geçti. Lût Peygamberʼin karısı ise fâsıklarla beraber olduğu için küfre dûçâr oldu.” Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri de bu hususta sevenlerini şöyle îkâz etmiştir: “Ağyâr ve bîgânelerle beraber olmak, kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir.” Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün, gönlünde böyle bir huzursuzluk hissetti. Bir türlü kendisini o hâlden kurtaramadı. Meclisindekilere: “–Hele bir bakın, aramızda yabancı biri mi var?” dedi. Araştırdılar, kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezid-i Bistâmî ısrâr etti: “–Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın.” dedi. Tekrar araştırdılar ve gâfil birinin asâsını buldular. O asâyı dışarı çıkardılar. Bâyezîd-i Bistâmî’nin gönül huzûru da yerine geldi. Bu hâl, eşyâya bile sirâyet eden mânevî keyfiyetin açık bir tezâhürüdür. Düşünmek gerekir ki fâsık ve zâlimlerin eşyâlarından bile gönül darlığı ve kasvet ârız olursa, onlarla ihtilâttan ne kadar ciddî bir sûrette sakınmak gerekir! Hâsılı; nasıl ki gâfillerden menfî tesirler zuhûr edip kalbi daraltıyorsa, sâlihlerden de müsbet ve feyizli tesirler hâsıl olup gönlü ferahlatır. Hakîkaten sâlihlerle kurulan kalbî irtibâtın bereketiyle nice mânevî kazançlara nâil olunabilir. Fakat sâlihlerle beraberlikten murâd; kalbî bir beraberliktir. Zira fiilî beraberlik, her zaman mümkün olmayabilir. Yahut fiilî beraberlik olsa bile kalbî beraberlik olmadığında, yine bir fayda hâsıl olmaz. Bu sebeple sâlihlerle beraberlikten kasıt; gönül beraberliğidir, yani hayat ve hâdiseler karşısında sâlih ve sâdıklar gibi hissedip davranabilmektir. Böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî beraberliklerin de faydası vardır. Yine bu beraberlik hâli varsa zâhirî ayrılıkların ziyânı yoktur. Öte yandan, sâlihlerle beraberlikten umulan gönül feyzini temin edebilmenin bâzı güzel usûlleri vardır ki, bunlardan biri de “teberrük”tür.
TEBERRÜK COŞKUSU
Teberrük; Allah Teâlâya duyulan îman muhabbetinden dolayı, Ona yakınlığı bulunan bütün varlıklardaki ilâhî tecellîlere gösterilen hürmet ve tâzim duygusunun tabiî bir neticesidir. Zira bir varlığa duyulan muhabbet, o muhabbete vesîle olan veya onunla alâkası bulunan her şeye sirâyet eder. Seven, sevdiğinin her şeyini sevip ona meftûn olur. Teberrük de kalbî olgunlaşma yolunda başvurulan ince bir muhabbet terbiyesidir. Sâlihlerle beraberlik, insana Allâhʼı hatırlatıp onun mâneviyâtını takviye ettiği gibi, sâlihleri hatırlatan şeyler de, sâlih zâtlarla kalbî irtibâtı temin eder.
Ayrıca sâlihlerin feyz ve rûhâniyetine nâil olmak için başvurulan usûllerden biri olan teberrük, bazılarının sandığı gibi mesnedsiz ve bid’at kabîlinden bir iş değildir. Zira bunun Hazret-i Peygamber r’in hayâtında sayısız tezâhürünün olduğuna dâir hadis ve siyer kitaplarında pek çok rivâyet bulunmaktadır. Hattâ ashâb-ı kirâm ve onları tâkip eden müslümanların, Efendimiz’in zırhı, asâsı, kılıcı, yüzüğü, saç ve sakalları, ayakkabıları, su ve yemek kapları, elbiseleri gibi eşyâlarıyla teberrük etmelerine dâir, Buhârîde müstakil bir bâb açılmıştır.[1]
Nitekim Enes bin Mâlik t, Peygamber Efendimiz’in saçları ile teberrük için ashâb-ı kirâmın nasıl birbirleriyle yarıştıklarını şöyle nakleder:
“Rasûlullah r Efendimiz’i gördüm; berberi onu tıraş ediyordu. Ashâbı da âdeta Oʼnun etrafında pervâne olmuşlardı. Bir tek saç telinin dahî yere düşmemesini, muhakkak birisinin eline düşmesini istiyorlardı.” (Müslim, Fezâil, 75)
Ashâb-ı kirâmın, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit herhangi bir şeyle teberrük gayretlerinin en güzel misâllerinden bir diğeri de Hâlid bin Velid t’ın, Hazret-i Peygamber’in saçlarından birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır.
Rivâyete göre Vedâ Haccı’nda Peygamber Efendimiz’in alnındaki saçları kesildiğinde Hâlid bin Velid t:
“–Yâ Rasûlâllah! Alnının saçını bana ver! Bu hususta hiç kimseyi bana tercih etme! Anam-babam Sana fedâ olsun!” diyerek yalvardı. Saçlar kendisine verilince, onları gözlerine sürdü ve sarığının ön kısmına yerleştirdi. Bu mübârek saçların da bereketiyle onun savaşta karşılaşıp mağlup edemediği hiçbir topluluk olmadı. Nitekim Hâlid t:
“–Ben onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu!” demiştir. (Vâkıdî, III, 1108; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 111) Ashâb-ı kiram da ilâhî yardıma mazhar olabilmek için, üzerlerinde taşıdıkları Peygamber Efendimizʼe âit saçlar ile teberrük ederlerdi. Esrâru’l-Muhammediyye adlı eserde şöyle denilmiştir: “Rasûlullah r’in saçı, asâsı veya kamçısı, günahkâr bir kimsenin kabrine konulsa, o âsi, konulan şeyin bereketi sâyesinde azaptan kurtulur. Bu sayılanlar bir insanın evinde veya bir beldede bulunsa, orada yaşayanlar, varlığının farkında olmasalar dahî onun bereketi sayesinde onlara pek çok belâ isâbet etmez. Zemzem suyu ve Zemzem suyu ile ıslatılmış kefen de, bu kabildendir.” (Rûhu’l-Beyan, VII, 486-487)
Yine Efendimiz r, Veysel Karânî Hazretleriʼne hırkasını gönderip:
“Bunu giysin ve ümmetime duâ etsin!” buyurmuştur. (Müslim, Fedâilüs-Sahâbe, 223-225) Bu da Efendimizin eşyâsıyla teberrük edilmesinin açık bir işâretidir.
Nitekim Ebû Bekirın kızı Esmâ c da bir gün bir cübbe çıkararak şöyle demiştir:
“Bu Allah Rasûlü r’in cübbesiydi. Vefâtına kadar Âişe cnın yanında kaldı. Hazret-i Âişe’nin vefatından sonra cübbeyi ben aldım. Nebî r onu giyerdi. Biz onu hastalar için yıkıyor ve suyu ile (teberrük ederek Allah Teâlâ’dan) şifâ taleb ediyoruz.” (Müslim, Libâs, 10)
Şu hâdise de, iyi veya kötü bütün mânevî keyfiyetlerin eşyâlar kadar mekânlara da sirâyet edebildiğini, bu yüzden günah ve mâsiyetlerin işlendiği ve ilâhî kahrın tecellî ettiği mekânlardan olabildiğince uzak durup sâlih amellerin îfâ edildiği ve ilâhî lûtufların tecellî ettiği mübârek ve mukaddes mekânlardan mümkün olduğunca istifâde etmek gerektiğini ne güzel ifâde eder:
Allah Rasûlü r ashâbıyla birlikte Semûd Kavminin yeri olan Hicr bölgesinde konaklamışlardı. Ashâb, oradaki kuyulardan ihtiyaçları için su almış ve bu sudan hamur yoğurmuşlardı. Allah Rasûlü r onlara aldıkları suyu dökmelerini, yaptıkları hamurları da develere yedirmelerini ve Sâlih u’ın devesinin gelip su içtiği diğer kuyudan su almalarını emretti. (Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40)
Yine Efendimiz r buyurur:
“Şu Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever, biz de onu severiz. Yolunuz o tarafa düştüğünde dikenli de olsa oradaki ağaçlardan yiyiniz.” (Buhârî, Cihâd 71, 74, Etʼıme 28; Müslim, Hac 462, 462, 503-504)
Efendimiz r böyle buyurmakla mübârek bir dağ olan Uhud’un civârındaki ağaçların meyvesinden teberrüken yenilmesine teşvikte bulunmuştur. Zira sâlih amellerin işlendiği mekânlara rahmet iner, melekler orada hazır bulunur, oraları huzur ve sekînet kaplar. Böyle mekânlarda duâ ve istiğfâr ile Allâha yönelerek oradaki bereketten istifâde edilmelidir.
Nitekim sahâbe-i kirâm, Allah Rasûlü r Efendimizin her şeyiyle teberrük hâlinde yaşamışlardır. O’nun içtiği sudan içmek, O’nun mübârek elinin dokunduğu şeyi başa tâc etmek, O’nun gül kokulu terini, saç ve sakal-ı şerîflerini saklamak ve bu aziz hâtıralarla Efendimizin feyz ve rûhâniyetini yanlarında hissetmek, Ona olan muhabbet ve beyʼatlerini tâzelemek, hasretlerini bir nebze olsun gidermek ve Onu sürekli îman gündemlerinde tutmak, onların gönüllerinde apayrı bir lezzet hâline gelmiştir.
Bütün bu rivâyetlerden anlaşılan odur ki, Rasûlullah r’in kendisi, eşyâları ve O’na âit herhangi bir şeyle teberrük etmek; merfû bir sünnet, makbul ve meşrû bir usûldür. Pek çok güzîde sahâbînin böyle yapması ve Efendimiz r’in de bunu tasdik etmesi, hattâ bazen emir, bazen de işaret buyurması, bunun apaçık bir delilidir.
Ashâb-ı kirâmdan sonra gelen selef-i sâlihîn de teberrükle ilgili bu nevî usûlleri yaşatmaya devam etmişlerdir. Nitekim selef-i sâlihînin büyük hadis üstadlarından biri olan Ahmed bin Hanbel’in, Rasûlullah r’e duyduğu muhabbeti aksettiren birkaç teberrük misâlini, oğlu Abdullah şöyle anlatır: “Babam, Rasûlullah r’in saçlarından bir tel alır, onu dudaklarının üzerine koyarak öperdi. Babamı, Allah Rasûlü’nün saç telini gözünün üzerine koyarken de gördüm. O, Rasûlullah r’in saç telini suya batırır ve o suyu içerdi. Bu suyla (teberrüken) Allah’tan şifâ dilerdi. Bir gün babam, Rasûlullah r’in su kâsesini aldı, sonra onu bir kovanın içinde yıkadı ve ondan içti. Yine o, şifâ niyetiyle Zemzem suyundan içer, onu ellerine ve yüzüne sürerdi.” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1986-1988, XI, 212) Yine Hak dostlarından Muînüddîn Çeştî Hazretleriʼnin kabrinin örtüsünü her sene değiştirip, eskisini evliyânın büyüklerinden birine verirlerdi. Yâhud da zamanın pâdişâhına verirler, o da bunu kıymetli bir mücevherat gibi, bir sandıkta teberrüken saklardı. İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin vefâtına yakın, o kabrin örtüsünü yine değiştirdiler ve eskisini Hazretʼe getirip; “Buna en lâyık olan sizsiniz.” diyerek takdîm ettiler. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri tam bir edeple kabûl ettiği örtüyü hizmetçilerine verip kalpten derin bir âh çekti ve; “Hazret-i Hâce’ye bundan daha yakın bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu saklayın, bana kefen olsun.” buyurdu.[2]
MUHABBET ŞART!.. Teberrükten istifâdenin sırrı, mübârek hâtıraların sahiplerine duyulan gerçek bir “muhabbet”tir. Muhabbetin en büyük alâmeti ise fedâkârlık ve itaat ile istikâmet üzere yaşamaktır. Böyle bir muhabbet varsa teberrükten istifâde edilir. Aksi hâlde teberrük edilen eşyâ veya mekân sıradan bir varlık gibi kalır. Tıpkı YûsufUn Mısırdaki gömleğinin kokusunu babası Yâkub uın tâ Kenan ilinden duymasına mukâbil, gömleği getiren kardeşinin, taşıdığı aziz emânetin sırrından habersiz olması gibi. Hazret-i Mevlânâ bu misâli şöyle îzah eder: “Yâkub’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı Yûsuf’un gömleğinin kokusu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise o kokuyu duymaktan mahrum idi. Çünkü Yûsuf’un gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Yâkub’a teslim ile mükellefti. Yani o gömlek, kardeşinin elinde, köle tüccarı elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi.
Köle tüccarının nefsi için değildi...” Velhâsıl teberrükten istifâdeye liyâkatin şartı, gerçek bir muhabbettir. Arzu edilen hâl transferi, aynîleşme veya mânevî yardıma ancak bu sâyede kavuşulabilir. Yoksa böyle bir rûhî derinliğe bîgâne olanlar, en feyizli nîmetlerin bile bereketinden mahrum kalırlar. Şu kıssa, bu husûsu ne güzel izah etmektedir: Müridlerinden biri Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’ne: “Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de teberrüken üzerimde taşısam!..” der. Bâyezîd-i Bistâmî ise cevâben: “–Oğlum, sen istikâmet üzere olmadıktan sonra Bâyezîd’in kürküne değil, derisini yüzüp içine girsen bile fayda vermez!..” buyurur. Yani sırf şekille mânevî olgunluğa ulaşılamaz. Teberrükten umulan neticenin hâsıl olabilmesi için öncelikle zarûrî olan kalbî kıvâmın kazanılması gerekir.
VÂSITAYI GÂYE EDİNME! Şunu da ifâde edelim ki teberrüğün faydası, îman muhabbetinden ötürü mübârek varlıklara gösterilen hürmet sebebiyle Cenâb-ı Hakkʼın yardımını, rahmetini lûtfetmesi sâyesindedir. Rahmet ve bereketi lûtfeden, teberrük edilen varlığın kendisi değil, yalnızca Cenâb-ı Haktır.
Hak Teâlâ rahmetini tecellî ettirmediği takdirde, bereketi umulan o varlıklar bir “hiç” hükmünde kalır. Dolayısıyla bu yolda ifrat ve tefrite kaçmadan îtidal üzere gidilmelidir. Yani Hakkın emrettiği sâlih amelleri yapmadığı hâlde, sırf sâlih zâtlarla veya onların hâtıralarıyla teberrüğün kendisini kurtarmaya yeteceği şeklindeki ifrat düşüncelerinden uzak durmak gerekir. Veya teberrük edilen varlıklarda, âdeta ilâhî bir kudret vehmetmek gibi yanlışlıklara sapmamak îcâb eder. Fakat bu hususta aşırıya kaçanları bahâne ederek teberrüğü tamâmen reddetmek, bunun asr-ı saâdet ve selef-i sâlihîn döneminde bulunmayan bir bidat ve hattâ şirk olduğunu iddiâ etmek de apaçık bir cehâletin eseridir. Mühim olan, îtidal yolunu tutmaktır. Mutlak fâilin yalnızca Cenâb-ı Hak olduğunu, kendisiyle teberrük edilen varlıkların sadece Allâhʼın rahmet, mağfiret ve lûtfunu celbedecek vesîlelerden ibâret bulunduğunu unutmamaktır. Nasıl ki, seyahat esnâsında binilen bir araç, gâye değil vâsıta ise, kendisiyle teberrük edilen varlıklar da Allâhın rahmetini celbetmek için başvurulan birer vesîleden ibârettir.
Fazilet sahibi sâlih zatlara ait olan eşyalar, Allah Teâlâʼnın o zâtlara değer vermesi sebebiyle değerlidir ve onlara bu yüzden ehemmiyet verilir. Kul, murâdını, bu vesîleler hürmetine Allahtan istemelidir. Rabbimiz, bu dünyada sâlih ve sâdık kullarıyla kalben beraber olabilmemizi, âhirette de sevdiği kullarıyla haşrolunmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Bizleri kendisine yaklaştıracak her vesîleyi lâyıkıyla değerlendirebilen, basîret, firâset ve gayret ehli kullarından kılsın. Yine biz kullarını, mübârek gün ve gecelerin ve bilhassa da Ramazân-ı Şerîfin feyz, bereket ve rûhâniyetinden müstefîd olan kulları zümresine dâhil eylesin… Âmîn!..
[1] Buhârî, Fardu’l-Humus, 5.
[2] Evliyâlar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1993.
6 Eylül 2010 Pazartesi
Çocuklarımıza Kur’ân’ı Nasıl Tefekkür Ettirelim
Bir hedefe ulaşmak için nasıl vâsıtalara ihtiyaç varsa, tefekkürün de gerçekleşmesi için bazı vasıtaları kullanmak, daha verimli bir faaliyet yapmamızı sağlayacaktır.
Bu hususta çocuklarımızla yaptığımız etkinlikler bizi heyecanlandırdı. Çocukları Kur’ân ile buluşturmada Efendimiz (s.a.v)’in özel teşvikleri olduğunu görmekteyiz: “Kim çocuğuna Kur’ân’ı okumasını öğretirse, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.. Kim de çocuğuna Kur’ân’ı ezberletirse, Allah kıyâmet günü onu Dolunay gibi diriltir ve evlâdına: “Oku!” denir. O her bir âyeti okudukça, Allah Teâlâ babayı bir derece yükseltir. Evlâdın ezberindeki Kur’ân âyetleri bitinceye kadar bu böyle devam eder.”1 Bu hadîs-i şerîfteki müjdelenen kişilerden olmak için yapılan çalışmalar, âyetleri hiç anlamadan okumak ve ezberlemek şeklinde düşünülmemelidir. Kur’ân’ı anlamadan okumak hedeflenen yolda sâdece ilk adımdır. Kur’ân hâfızlarının “Kur’ân’ın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle amel edenler”2 olarak tarif edilmesi ve Hz. Ali’nin “üzerinde düşünmeden Kur’ân okuyuşta fayda yoktur” 3 uyarısı Kur’ân ehli olmanın sonraki adımlarını hatırlatmaktadır.
Kur’ân’la tefekkür ve tezekkürü eksik bir buluşma, isterse tamamını ezber şeklinde olsun kişiyi Kur’ân’la diriltme, hayatını Kur’ân’la yaşama noktasında yeterli değildir. Günümüzde yapılan Kur’ân eğitiminde daha çok ilk adım üzerinde durulmasından dolayı istenilen verim elde edilememektedir. Bu kudsî işle uğraşan kardeşlerimizi, tefekküre dayalı yeni çalışmalar yapmaya, ders programlarını bu minval üzere gözden geçirmeye davet ediyoruz.
Çocuklarımızın Kur’ân’ı tefekkür etmesini sağlamak için öncelikle nasıl bir kitapla muhatab olduklarını iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu yazımızda sadece konunun “Kur’ân ve İnsan” boyutu üzerinde duracağız.
İnsanın bir rehber kitabı varsa o Kur’ân’dan başkası değildir. Bu açıdan bakacak olursak, mesela Kur’ân haftalık okumalar için “menzil” adı verilen yedi bölümden oluşur. Bu bölümler üç, beş, yedi, dokuz, onbir, onüç sure ve enson Kâf sûresinden sonuna kadardır. (Bilhassa Hacca veya Umre’ye giden kardeşlerimiz mescidlerdeki altı çizili Hindistan baskısı dikkate alınarak hazırlanmış Mushaflar’da bu bölümlemeyi görebilirler.) Menzil; konak, iki konak arası, bir konak yol, bir yolcunun günlük katettiği merhale demektir. Yine sûrenin bir anlamı da “yüksek bina ya da binadaki oda”dır. Âyet ise “odadaki yatak” olunca bu üçünün, Rabb’ine doğru yolculuk eden (seyr ilellah) manevi yolcu (sâlik) için vazgeçilmez şeyler olduğu görülür. 4 Yine sûfilere göre mürîd Kur’ân’da aradığını bulan kimsedir.5
Kur’ân’ın insan ile bağlantısı çok ilginç bir benzetme ile açıklanır. Buna göre Kur’ân insanın ikiz kardeşidir. 6 Hz. Âişe vâlidemizin kendisine Efendimiz aleyhisselât ü vesselâmı soran Sa’d bin Hişâm’ı Kur’ân’a yönlerdirmesi, onun ahlâkını Kur’ân olarak tarif etmesi7, insân-ı kâmil olan Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Kur’ân olduğunu gösterir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî hazretleri ümmetinden Resûlüllah’a yetişemeyenlerin Kur’ân’a bakmalarını tavsiye eder. Sanki Kur’ân Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalip şeklinde cesedî bir sûrete bürünür.8
Bir ikiz kardeşi olduğunu sonradan öğrenen insan nasıl heyecanlanır ve onunla görüşmek isterse, bizim de her birimiz artık ikiz kardeşimiz olduğunu öğrendiğimiz Kur’ân’ı tanımak isteriz.
Bu gözle baktığımızda insan Kur’ânı okuduğu zaman aslında kendini okumakta. Bu mânâda Kuran okumak, kevnî âyetlerin toplamı olan biz insanla, tenzîli âyetlerin buluşmasıdır. O halde Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir âyet yoktur ki bize hitâb etmesin. Kur’ân’ın elle tutulabilen, gözle görülebilen alanına “Mushaf” diyoruz. Ondan sonra “Kur’ân” aşaması geliyor. “Bu Kur’ân öyle değerli, mertebesi yüksek ki, gizli bir kitabın içindedir.” (Vâkıa, 77-78) buyruluyor. Mushaf sayesinde Kur’ân’a ulaşabiliyoruz. Mushaf insanın bedeni gibi, Kur’ân ise rûhu. Kâinât da baştan başa âyet olup tamamı bir kitâbullah-ı a’zâm. İnsan küçük âlem (âlem-i sağîr), kâinât ise büyük âlemdir. (âlem-i kebîr)
“Sen kendini küçük bir cisim zannediyorsun
Halbuki bütün âlem sende dürülmüştür”
Hz. Ali (k.v.)
Kur’ân okumak aynı zamanda kâinâtı okumak ve kendini okumaktır. İnsanın Rabbi’ni tanıması kendini tanımasından geçmiyor mu?
Şimdi yapılması gereken Kur’ân aynasında kendimize bakmak. Nasıl gözüküyoruz acaba? Ya da kendimizi Kur’ân’a ayna yapmak. Kur’ân bizim aynamıza nasıl yansıyor? İşte bu işlemlerin adına tefekkür (düşünmek), tezekkür, (öğüt almak) tedebbür (künhüne vâkıf olmaya çalışmak) diyoruz. Bu konuda Cenâb-ı Hak “Andolsun biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Ondan ders çıkaran, öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17, 22, 32, 40) buyuruyor.
Kur’ân’ın meşhur kelime anlamı “okumak” yanında, “kara’e fiilinin masdarlarına göre “toplamak” ve “açıklamak” mânâları da vardır. O halde Kur’ân, mertebelere göre okunabilen kitap olduğu gibi, büyük müfessir sahabi İbn Mes’ûd’un ifâdesiyle “öncekilerin ve sonrakilerin ilmini toplayan”9, Hak tarafından gönderilmiş kitapları kendinde toplayan kitaptır. Kişi Kur’ân’ın her âyeti vesilesi ile aslında bitmez tükenmez bir hazine ile karşı karşıyadır. O hazîneden ise maddî ve mânevî temizliği nisbetinde istifâde eder. Yine Kur’ân kavl-i mübîn, mânâları açık bir kitap olduğu gibi, Kur’ân mektebinde âdâbına uygun ders görenlere Allah Teâlâ kelâmını açıklar.
Çocuklarımızı Kur’ân’la bütün yönleriyle tanıştırdıktan sonra onlara dört yöntemle tefekkür ettirebiliriz. Ancak yöntemler bunlardan ibâret değildir. Ayrıca siz değerli okuyucularımızın tefekkürü sağlayacak yeni yöntemler konusunda desteklerini bekleriz.
Arzedeceğim yöntemlerin tamamı bâzen bir âyete uygulanabileceği gibi, âyetin anlamına göre sâdece biri, ikisi veya üçü uygulamaya müsait olabilir. Bu hususa özellikle dikkat etmelidir. Yöntemlerin kullanıldığı zaman çocuklar tefekkür etmiş, âyetlerden öğüt almış olacaklardır. Yöntemleri maddeler halinde sıraladıktan sonra, nasıl kullanılacağını örneklerle bir sonraki sayıda yazacağız inşallah.
Bu yöntemler; 1. Âyetten anlaşılanı söylemek veya yazmak
2. Âyetten “ben dili” ile öğüt ve prensipler çıkarmak.
3. Âyetin mefhûmu muhâlifini çıkarmak. Âyetin simetrisini bulmak.
4. Âyet ile duâ etmek.
Not: İmam Hatip ve Din Kültürü Öğretmenlerine, Kur’ân Kursu ve Câmilerde Hizmet Yürütenler ve Eğitimcilere “Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîf İle Gençlerimizi Buluşturmada Yeni Yöntem ve Teknikler” başlığı altında seminerlerimiz devam etmektedir.
Dipnotlar: 1 Heysemî, VII, 165-166. 2. Bkz. İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, M. Beşir Eryarsoy, Buruç Yayınları, 1, 229, İstanbul, 1996. 3. İbrahim Canan, Kütübü Sitte, XV, 185. 4. Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerim Tarihi, Beyan Yayınları, İstanbul, 2000, s. 105. 5. Veysel Akkaya, Mevlânâ Fîhi Mâ Fîh’ten Aşk İncileri, 45. 6. Bkz. Seyyid Haydar Amûlî, el-Mukaddimât min Kitâbi Nassi’n-Nusûs, Tus, 1367, s. 239. 7. Müslim, Müsâfirîn, 139. 8. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, IV, 61. 9. Bkz. Veysel Akkaya, age, 30
Bu hususta çocuklarımızla yaptığımız etkinlikler bizi heyecanlandırdı. Çocukları Kur’ân ile buluşturmada Efendimiz (s.a.v)’in özel teşvikleri olduğunu görmekteyiz: “Kim çocuğuna Kur’ân’ı okumasını öğretirse, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.. Kim de çocuğuna Kur’ân’ı ezberletirse, Allah kıyâmet günü onu Dolunay gibi diriltir ve evlâdına: “Oku!” denir. O her bir âyeti okudukça, Allah Teâlâ babayı bir derece yükseltir. Evlâdın ezberindeki Kur’ân âyetleri bitinceye kadar bu böyle devam eder.”1 Bu hadîs-i şerîfteki müjdelenen kişilerden olmak için yapılan çalışmalar, âyetleri hiç anlamadan okumak ve ezberlemek şeklinde düşünülmemelidir. Kur’ân’ı anlamadan okumak hedeflenen yolda sâdece ilk adımdır. Kur’ân hâfızlarının “Kur’ân’ın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle amel edenler”2 olarak tarif edilmesi ve Hz. Ali’nin “üzerinde düşünmeden Kur’ân okuyuşta fayda yoktur” 3 uyarısı Kur’ân ehli olmanın sonraki adımlarını hatırlatmaktadır.
Kur’ân’la tefekkür ve tezekkürü eksik bir buluşma, isterse tamamını ezber şeklinde olsun kişiyi Kur’ân’la diriltme, hayatını Kur’ân’la yaşama noktasında yeterli değildir. Günümüzde yapılan Kur’ân eğitiminde daha çok ilk adım üzerinde durulmasından dolayı istenilen verim elde edilememektedir. Bu kudsî işle uğraşan kardeşlerimizi, tefekküre dayalı yeni çalışmalar yapmaya, ders programlarını bu minval üzere gözden geçirmeye davet ediyoruz.
Çocuklarımızın Kur’ân’ı tefekkür etmesini sağlamak için öncelikle nasıl bir kitapla muhatab olduklarını iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu yazımızda sadece konunun “Kur’ân ve İnsan” boyutu üzerinde duracağız.
İnsanın bir rehber kitabı varsa o Kur’ân’dan başkası değildir. Bu açıdan bakacak olursak, mesela Kur’ân haftalık okumalar için “menzil” adı verilen yedi bölümden oluşur. Bu bölümler üç, beş, yedi, dokuz, onbir, onüç sure ve enson Kâf sûresinden sonuna kadardır. (Bilhassa Hacca veya Umre’ye giden kardeşlerimiz mescidlerdeki altı çizili Hindistan baskısı dikkate alınarak hazırlanmış Mushaflar’da bu bölümlemeyi görebilirler.) Menzil; konak, iki konak arası, bir konak yol, bir yolcunun günlük katettiği merhale demektir. Yine sûrenin bir anlamı da “yüksek bina ya da binadaki oda”dır. Âyet ise “odadaki yatak” olunca bu üçünün, Rabb’ine doğru yolculuk eden (seyr ilellah) manevi yolcu (sâlik) için vazgeçilmez şeyler olduğu görülür. 4 Yine sûfilere göre mürîd Kur’ân’da aradığını bulan kimsedir.5
Kur’ân’ın insan ile bağlantısı çok ilginç bir benzetme ile açıklanır. Buna göre Kur’ân insanın ikiz kardeşidir. 6 Hz. Âişe vâlidemizin kendisine Efendimiz aleyhisselât ü vesselâmı soran Sa’d bin Hişâm’ı Kur’ân’a yönlerdirmesi, onun ahlâkını Kur’ân olarak tarif etmesi7, insân-ı kâmil olan Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Kur’ân olduğunu gösterir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî hazretleri ümmetinden Resûlüllah’a yetişemeyenlerin Kur’ân’a bakmalarını tavsiye eder. Sanki Kur’ân Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalip şeklinde cesedî bir sûrete bürünür.8
Bir ikiz kardeşi olduğunu sonradan öğrenen insan nasıl heyecanlanır ve onunla görüşmek isterse, bizim de her birimiz artık ikiz kardeşimiz olduğunu öğrendiğimiz Kur’ân’ı tanımak isteriz.
Bu gözle baktığımızda insan Kur’ânı okuduğu zaman aslında kendini okumakta. Bu mânâda Kuran okumak, kevnî âyetlerin toplamı olan biz insanla, tenzîli âyetlerin buluşmasıdır. O halde Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir âyet yoktur ki bize hitâb etmesin. Kur’ân’ın elle tutulabilen, gözle görülebilen alanına “Mushaf” diyoruz. Ondan sonra “Kur’ân” aşaması geliyor. “Bu Kur’ân öyle değerli, mertebesi yüksek ki, gizli bir kitabın içindedir.” (Vâkıa, 77-78) buyruluyor. Mushaf sayesinde Kur’ân’a ulaşabiliyoruz. Mushaf insanın bedeni gibi, Kur’ân ise rûhu. Kâinât da baştan başa âyet olup tamamı bir kitâbullah-ı a’zâm. İnsan küçük âlem (âlem-i sağîr), kâinât ise büyük âlemdir. (âlem-i kebîr)
“Sen kendini küçük bir cisim zannediyorsun
Halbuki bütün âlem sende dürülmüştür”
Hz. Ali (k.v.)
Kur’ân okumak aynı zamanda kâinâtı okumak ve kendini okumaktır. İnsanın Rabbi’ni tanıması kendini tanımasından geçmiyor mu?
Şimdi yapılması gereken Kur’ân aynasında kendimize bakmak. Nasıl gözüküyoruz acaba? Ya da kendimizi Kur’ân’a ayna yapmak. Kur’ân bizim aynamıza nasıl yansıyor? İşte bu işlemlerin adına tefekkür (düşünmek), tezekkür, (öğüt almak) tedebbür (künhüne vâkıf olmaya çalışmak) diyoruz. Bu konuda Cenâb-ı Hak “Andolsun biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Ondan ders çıkaran, öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17, 22, 32, 40) buyuruyor.
Kur’ân’ın meşhur kelime anlamı “okumak” yanında, “kara’e fiilinin masdarlarına göre “toplamak” ve “açıklamak” mânâları da vardır. O halde Kur’ân, mertebelere göre okunabilen kitap olduğu gibi, büyük müfessir sahabi İbn Mes’ûd’un ifâdesiyle “öncekilerin ve sonrakilerin ilmini toplayan”9, Hak tarafından gönderilmiş kitapları kendinde toplayan kitaptır. Kişi Kur’ân’ın her âyeti vesilesi ile aslında bitmez tükenmez bir hazine ile karşı karşıyadır. O hazîneden ise maddî ve mânevî temizliği nisbetinde istifâde eder. Yine Kur’ân kavl-i mübîn, mânâları açık bir kitap olduğu gibi, Kur’ân mektebinde âdâbına uygun ders görenlere Allah Teâlâ kelâmını açıklar.
Çocuklarımızı Kur’ân’la bütün yönleriyle tanıştırdıktan sonra onlara dört yöntemle tefekkür ettirebiliriz. Ancak yöntemler bunlardan ibâret değildir. Ayrıca siz değerli okuyucularımızın tefekkürü sağlayacak yeni yöntemler konusunda desteklerini bekleriz.
Arzedeceğim yöntemlerin tamamı bâzen bir âyete uygulanabileceği gibi, âyetin anlamına göre sâdece biri, ikisi veya üçü uygulamaya müsait olabilir. Bu hususa özellikle dikkat etmelidir. Yöntemlerin kullanıldığı zaman çocuklar tefekkür etmiş, âyetlerden öğüt almış olacaklardır. Yöntemleri maddeler halinde sıraladıktan sonra, nasıl kullanılacağını örneklerle bir sonraki sayıda yazacağız inşallah.
Bu yöntemler; 1. Âyetten anlaşılanı söylemek veya yazmak
2. Âyetten “ben dili” ile öğüt ve prensipler çıkarmak.
3. Âyetin mefhûmu muhâlifini çıkarmak. Âyetin simetrisini bulmak.
4. Âyet ile duâ etmek.
Not: İmam Hatip ve Din Kültürü Öğretmenlerine, Kur’ân Kursu ve Câmilerde Hizmet Yürütenler ve Eğitimcilere “Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîf İle Gençlerimizi Buluşturmada Yeni Yöntem ve Teknikler” başlığı altında seminerlerimiz devam etmektedir.
Dipnotlar: 1 Heysemî, VII, 165-166. 2. Bkz. İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, M. Beşir Eryarsoy, Buruç Yayınları, 1, 229, İstanbul, 1996. 3. İbrahim Canan, Kütübü Sitte, XV, 185. 4. Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerim Tarihi, Beyan Yayınları, İstanbul, 2000, s. 105. 5. Veysel Akkaya, Mevlânâ Fîhi Mâ Fîh’ten Aşk İncileri, 45. 6. Bkz. Seyyid Haydar Amûlî, el-Mukaddimât min Kitâbi Nassi’n-Nusûs, Tus, 1367, s. 239. 7. Müslim, Müsâfirîn, 139. 8. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, IV, 61. 9. Bkz. Veysel Akkaya, age, 30
2 Şubat 2010 Salı
TASAVVUF ve METODU
........TASAVVUF ve METODU
Tasavvufî terbiye ve bu terbiyenin mahiyeti bazı kesimlerce gereği gibi anlaşılamadığından ehli tasavvuf son derece ağır ithamlara maruz bırakılmıştır. Gayesi, nefsin putlarını yıkarak, Tevhid üzere Hz. Allah’a (c.c.) kulluk vazifesini yerine getirmek olan tasavvuf, nebevî bir yol olup, temelini de Hz. Rasûl-i Kibriya Efendimiz kurmuştur. Peygamber Efendimiz, Ashab-ı Kiramı vahyin zahiri bilgileri ile donatırken, o vahyi, idrak edecek manevi ilimlerle de ruhlarını terbiye etmiştir. Ashabın kısa sürede yüksek seciye sahibi olması da, ruhlarında meydana gelen bu terbiyeden kaynaklanmaktadır. Efendimiz (a.s.)’dan sonra bu manevî terbiye, vârîs-i nebi olan Allah dostları ile devam etmektedir.
Efendimiz zamanında kelam, fıkıh, tefsir, hadis usulü vb. ilimler aslen var olmasına rağmen münhasır olarak isimlendirilmemiş idi. Efendimizin ve Ashabın yaşadığı hayat biçimi olan Tasavvuf da, bu ilimler gibi varlığı mevcut olmasına rağmen, henüz onun da müstakil bir ismi yoktu. Diğer ilimlerle beraber bu manevî ilim yolu, tasnif dönemi içerisinde, tasavvuf ismi ile tarihteki yerini almıştır.
Mezhepler belli metotlarla nasıl ki kendi sistemini geliştirmiş ise tasavvuf da kur’an ve sünnet üzere bir terbiye metodu olarak kendi sistemini geliştirmiştir. Burada dikkat etmemiz ve son derece hassasiyet göstermemiz gereken husus, Kur’an ve Sünnetin hükümlerini zedeleyici tevhid’den uzak batıl anlayış ve ahlâklardan kaçınmaktır. Nebevî yola uygun olmayan her türlü yaşayış biçimi, adı nefis terbiyesi de olsa, yanlıştır.
Çünkü batıl yollar ile hakka ulaşılmaz. İnsan Hz. Allah’a ancak Hak olan yollarla kavuşabilir. Tevhidi yaşayış biçimini zedeleyen bütün yaşayış şekillerinden uzak olmak, Hz. Allah’a kul olmanın gereğidir.Tasavvuf ehlinin takip ettiği metotla elde etmek istediği husus, nefsin putlaştırdığı heva ve hevesleri terk ederek, Hz. Allah’tan (c.c) başka bütün sevgileri kalpten nehyetmektir. Bu gayeyi taşımayan her yol yanlıştır. İşte Hak üzere olan ehli tasavvufun takip ettiği metodun temeli Kur’an ve sünnettir. Bu ilahi iki temel kaynağa dayanmayan her yol batıldır.
Ehil olmayan kişilerin, doğruları batıla tebdil ederek hareket etmeleri, hak yolları terk etmemizi gerektirmez. İnsan, hilkati gereği doğruya da yanlışı da meyil edecek fıtrattadır. Kur’an-ı mübînde, zalim ve cahil olarak vasıflandırılan insan, bu cehaletinde o kadar ileri gitmiştir ki, ilahlık iddiasında bulunacak sefihliği göstermiştir. Yine, Peygamber Efendimiz hayatta iken yalancı peygamberler zuhur etmiş ve dünyayı paylaşarak idare etmeyi teklif edecek kadar şaşkınlık göstermişlerdir. Büyük bir cehalet sergileyip ilahlık ve peygamberlik iddiasında bulunan insanlar bile var iken, liyakat sahibi olmadığı halde kendisinin Allah dostu olduğunu iddia edenlerin çıkması ise kaçınılmaz bir durumdur. Bu insanların batıl iddialarda bulunmaları sebebiyle, bizlerin de Hak üzerinde şüpheye düşmesi ise daha büyük bir cehalet olur.
Tasavvuf, öz olarak Rasûlullah Efendimizin yaşadığı ahlâk-ı Hüdayı, nefis ve ruhlara sirayet ettirerek yaşamak demektir. Daha da açık bir ifadeyle, kendimize ait yanlış ahlâkları terk edip, Peygamber Efendimizin ahlâklarını kazanmaktır. Ashab-ı Kiram, itaatlarının güzelliği ile kendi ahlaklarını terk ederek, Efendimizin ahlakı ile yüksek bir dereceye kavuştular. Bugün her mümine düşen, Ashab-ı Kiram’ın Peygamber Efendimize karşı gösterdiği, yüksek itaat ahlâkını, aynı metotla yerine getirmesidir. Tasavvuf bunun metot haline getirilmiş ismidir. Aslında bu, bütün müminlerin farkında olmasalar bile içerisinde olduğu bir durumdur. Fakat ehl-i tasavvuf bu görevi daha da itina ile yerine getirme gayreti içerisindedir.
Burada, tasavvufî terbiyenin diğer bir yönünü izah etmek de yerinde olacaktır. Çünkü, ehl-i tasavvufa yapılan ithamların temelinde tasavvufî terbiyenin metoduna vukûfiyetin yeterli olmayışı bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s.), tasavvufî anlayışı ortaya koyan şu sözlerine yer vermek gerekmektedir. Şöyle buyuruyor: “Tarikat şeriata yardımcı bir amildir.” Burada nefis terbiyesinde takip edilen yolun şeriata yardımcı bir amil olarak nitelendirilmesi, dinî emirlerin her hangi bir noktasında, bir noksanlığın olmasından dolayı söylenmemiştir.Tasavvuf terbiyesinde, dinin her hangi bir emrinde tekamül söz konusu değildir. Burada ki tekamül, insanın ahlakî olgularındadır.
Hakikat şudur ki, tasavvufa haksız ithamlarda bulunan kişiler Efendimiz (a.s)’ın hayatını görmedikleri, onun dinî yaşayışlarından, takvasından haberdar olmadıkları için bu iddiaları yapmaktadırlar. Tasavvufu, İslam’ın emirlerinden başka emirler ortaya koyuyormuş gibi algılamaktadırlar. Halbuki tasavvuf, İslam’ın insanlara sunduğu emirlerini, nasıl daha iyi ve tam olarak yetine getirilebileceklerini öğretir.
Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şerifler de, kalbinde kibir olan kişinin cennete giremeyeceği vurgulanmaktadır. Şu halde kibir; bir müminin, cennete girmesine engel bir ahlaktır. Bir insan, İslam’ın kerih gördüğü kibrin, kalbinde olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutmain olmayan her kalpte kibrin varlığı bir hakikattir. Öyleyse bu kibirden nasıl kurtulabiliriz? Bu kötü ahlaklardan kurtulma yollarını bize gösteren ise tasavvuf yoludur. Görüldüğü gibi tasavvuf, dinimizin herhangi bir emrinde değişikliğe sebebiyet vermez. Bilakis tasavvuf, bu emirleri yaşamaya engel olan nefsin kötü ahlaklarını terbiye ederek, müminin nefsini, peygamberî edebi yaşayacak nefisler haline getirir.
Namaz kılmanın farz olduğunu bilmeyen hiçbir mümin yoktur; fakat, namaz kılanlarla kılmayanlara baktığımızda ise bildikleri halde, kılmayanların daha fazla olduğunu görürüz.
İnsanın, Hz. Allah (c.c)’a itaatine, namaz kılmasına ve diğer ibadet ve taatlları yerine getirmesine engel teşkil eden istek ve arzuların itidal hale getirilmesi gerekmektedir.Terbiye de, bu yanlış istekler üzerinde meydana gelmektedir. Rasûlullah efendimizin getirdiği dini emirlerin hiç birinde, ne bir değişiklik, bir eksiltme ve ne de bir artırma söz konusu olamaz. Örneğin: Cimrilik, Cenab-ı Hakk’ın sevmediği, nefs-i emmareye ait bir ahlaktır. İşte nefis terbiyesi cimri olan bu insana Rabbimizin sevdiği cömertlik ahlakını kazandırır.
“Namaz müminin miracıdır.” Yani insan namaz kılarken Cenab-ı Hakk’ın huzurunda imiş gibi namaz kılmalıdır. Fakat hepimiz, namazda bu huşûyu gereği gibi yerine getiremediğimizden yakınırız. Huşûnun elde edilmesinde sadece farzların yerine getirilmesi kifayet etmiş olsaydı, her kılanın namazı, müminin miracı mesabesinde olurdu. İnsanın kendisine ait olan bu kötü ahlaklar, gerek namazın ve gerekse diğer bütün ibadetlerin Allah-ü Azimü’ş-şân hazretlerine ulaşmasına engel olur. İbadetlerin şartları olan farzları yerine getirmez isek zaten o ibadet fasit olmuş olur. Öyleyse yapmış olduğumuz ibadet ve taatların Rabbimize yükselmesine engel olan unsur, kötü ahlaklarımızdır.
Tasavvufî metotla işte bu kötü ahlaklar terbiye edilmektedir. Ahlak ile iman arasındaki kuvvetli bağ; Efendimiz (s.a.v)’in, “İman bakımından en üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır.” hadisiyle ifadesini bulmuştur.
Tasavvufî terbiye ve bu terbiyenin mahiyeti bazı kesimlerce gereği gibi anlaşılamadığından ehli tasavvuf son derece ağır ithamlara maruz bırakılmıştır. Gayesi, nefsin putlarını yıkarak, Tevhid üzere Hz. Allah’a (c.c.) kulluk vazifesini yerine getirmek olan tasavvuf, nebevî bir yol olup, temelini de Hz. Rasûl-i Kibriya Efendimiz kurmuştur. Peygamber Efendimiz, Ashab-ı Kiramı vahyin zahiri bilgileri ile donatırken, o vahyi, idrak edecek manevi ilimlerle de ruhlarını terbiye etmiştir. Ashabın kısa sürede yüksek seciye sahibi olması da, ruhlarında meydana gelen bu terbiyeden kaynaklanmaktadır. Efendimiz (a.s.)’dan sonra bu manevî terbiye, vârîs-i nebi olan Allah dostları ile devam etmektedir.
Efendimiz zamanında kelam, fıkıh, tefsir, hadis usulü vb. ilimler aslen var olmasına rağmen münhasır olarak isimlendirilmemiş idi. Efendimizin ve Ashabın yaşadığı hayat biçimi olan Tasavvuf da, bu ilimler gibi varlığı mevcut olmasına rağmen, henüz onun da müstakil bir ismi yoktu. Diğer ilimlerle beraber bu manevî ilim yolu, tasnif dönemi içerisinde, tasavvuf ismi ile tarihteki yerini almıştır.
Mezhepler belli metotlarla nasıl ki kendi sistemini geliştirmiş ise tasavvuf da kur’an ve sünnet üzere bir terbiye metodu olarak kendi sistemini geliştirmiştir. Burada dikkat etmemiz ve son derece hassasiyet göstermemiz gereken husus, Kur’an ve Sünnetin hükümlerini zedeleyici tevhid’den uzak batıl anlayış ve ahlâklardan kaçınmaktır. Nebevî yola uygun olmayan her türlü yaşayış biçimi, adı nefis terbiyesi de olsa, yanlıştır.
Çünkü batıl yollar ile hakka ulaşılmaz. İnsan Hz. Allah’a ancak Hak olan yollarla kavuşabilir. Tevhidi yaşayış biçimini zedeleyen bütün yaşayış şekillerinden uzak olmak, Hz. Allah’a kul olmanın gereğidir.Tasavvuf ehlinin takip ettiği metotla elde etmek istediği husus, nefsin putlaştırdığı heva ve hevesleri terk ederek, Hz. Allah’tan (c.c) başka bütün sevgileri kalpten nehyetmektir. Bu gayeyi taşımayan her yol yanlıştır. İşte Hak üzere olan ehli tasavvufun takip ettiği metodun temeli Kur’an ve sünnettir. Bu ilahi iki temel kaynağa dayanmayan her yol batıldır.
Ehil olmayan kişilerin, doğruları batıla tebdil ederek hareket etmeleri, hak yolları terk etmemizi gerektirmez. İnsan, hilkati gereği doğruya da yanlışı da meyil edecek fıtrattadır. Kur’an-ı mübînde, zalim ve cahil olarak vasıflandırılan insan, bu cehaletinde o kadar ileri gitmiştir ki, ilahlık iddiasında bulunacak sefihliği göstermiştir. Yine, Peygamber Efendimiz hayatta iken yalancı peygamberler zuhur etmiş ve dünyayı paylaşarak idare etmeyi teklif edecek kadar şaşkınlık göstermişlerdir. Büyük bir cehalet sergileyip ilahlık ve peygamberlik iddiasında bulunan insanlar bile var iken, liyakat sahibi olmadığı halde kendisinin Allah dostu olduğunu iddia edenlerin çıkması ise kaçınılmaz bir durumdur. Bu insanların batıl iddialarda bulunmaları sebebiyle, bizlerin de Hak üzerinde şüpheye düşmesi ise daha büyük bir cehalet olur.
Tasavvuf, öz olarak Rasûlullah Efendimizin yaşadığı ahlâk-ı Hüdayı, nefis ve ruhlara sirayet ettirerek yaşamak demektir. Daha da açık bir ifadeyle, kendimize ait yanlış ahlâkları terk edip, Peygamber Efendimizin ahlâklarını kazanmaktır. Ashab-ı Kiram, itaatlarının güzelliği ile kendi ahlaklarını terk ederek, Efendimizin ahlakı ile yüksek bir dereceye kavuştular. Bugün her mümine düşen, Ashab-ı Kiram’ın Peygamber Efendimize karşı gösterdiği, yüksek itaat ahlâkını, aynı metotla yerine getirmesidir. Tasavvuf bunun metot haline getirilmiş ismidir. Aslında bu, bütün müminlerin farkında olmasalar bile içerisinde olduğu bir durumdur. Fakat ehl-i tasavvuf bu görevi daha da itina ile yerine getirme gayreti içerisindedir.
Burada, tasavvufî terbiyenin diğer bir yönünü izah etmek de yerinde olacaktır. Çünkü, ehl-i tasavvufa yapılan ithamların temelinde tasavvufî terbiyenin metoduna vukûfiyetin yeterli olmayışı bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s.), tasavvufî anlayışı ortaya koyan şu sözlerine yer vermek gerekmektedir. Şöyle buyuruyor: “Tarikat şeriata yardımcı bir amildir.” Burada nefis terbiyesinde takip edilen yolun şeriata yardımcı bir amil olarak nitelendirilmesi, dinî emirlerin her hangi bir noktasında, bir noksanlığın olmasından dolayı söylenmemiştir.Tasavvuf terbiyesinde, dinin her hangi bir emrinde tekamül söz konusu değildir. Burada ki tekamül, insanın ahlakî olgularındadır.
Hakikat şudur ki, tasavvufa haksız ithamlarda bulunan kişiler Efendimiz (a.s)’ın hayatını görmedikleri, onun dinî yaşayışlarından, takvasından haberdar olmadıkları için bu iddiaları yapmaktadırlar. Tasavvufu, İslam’ın emirlerinden başka emirler ortaya koyuyormuş gibi algılamaktadırlar. Halbuki tasavvuf, İslam’ın insanlara sunduğu emirlerini, nasıl daha iyi ve tam olarak yetine getirilebileceklerini öğretir.
Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şerifler de, kalbinde kibir olan kişinin cennete giremeyeceği vurgulanmaktadır. Şu halde kibir; bir müminin, cennete girmesine engel bir ahlaktır. Bir insan, İslam’ın kerih gördüğü kibrin, kalbinde olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutmain olmayan her kalpte kibrin varlığı bir hakikattir. Öyleyse bu kibirden nasıl kurtulabiliriz? Bu kötü ahlaklardan kurtulma yollarını bize gösteren ise tasavvuf yoludur. Görüldüğü gibi tasavvuf, dinimizin herhangi bir emrinde değişikliğe sebebiyet vermez. Bilakis tasavvuf, bu emirleri yaşamaya engel olan nefsin kötü ahlaklarını terbiye ederek, müminin nefsini, peygamberî edebi yaşayacak nefisler haline getirir.
Namaz kılmanın farz olduğunu bilmeyen hiçbir mümin yoktur; fakat, namaz kılanlarla kılmayanlara baktığımızda ise bildikleri halde, kılmayanların daha fazla olduğunu görürüz.
İnsanın, Hz. Allah (c.c)’a itaatine, namaz kılmasına ve diğer ibadet ve taatlları yerine getirmesine engel teşkil eden istek ve arzuların itidal hale getirilmesi gerekmektedir.Terbiye de, bu yanlış istekler üzerinde meydana gelmektedir. Rasûlullah efendimizin getirdiği dini emirlerin hiç birinde, ne bir değişiklik, bir eksiltme ve ne de bir artırma söz konusu olamaz. Örneğin: Cimrilik, Cenab-ı Hakk’ın sevmediği, nefs-i emmareye ait bir ahlaktır. İşte nefis terbiyesi cimri olan bu insana Rabbimizin sevdiği cömertlik ahlakını kazandırır.
“Namaz müminin miracıdır.” Yani insan namaz kılarken Cenab-ı Hakk’ın huzurunda imiş gibi namaz kılmalıdır. Fakat hepimiz, namazda bu huşûyu gereği gibi yerine getiremediğimizden yakınırız. Huşûnun elde edilmesinde sadece farzların yerine getirilmesi kifayet etmiş olsaydı, her kılanın namazı, müminin miracı mesabesinde olurdu. İnsanın kendisine ait olan bu kötü ahlaklar, gerek namazın ve gerekse diğer bütün ibadetlerin Allah-ü Azimü’ş-şân hazretlerine ulaşmasına engel olur. İbadetlerin şartları olan farzları yerine getirmez isek zaten o ibadet fasit olmuş olur. Öyleyse yapmış olduğumuz ibadet ve taatların Rabbimize yükselmesine engel olan unsur, kötü ahlaklarımızdır.
Tasavvufî metotla işte bu kötü ahlaklar terbiye edilmektedir. Ahlak ile iman arasındaki kuvvetli bağ; Efendimiz (s.a.v)’in, “İman bakımından en üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır.” hadisiyle ifadesini bulmuştur.
Tasavvuf
........TASAVVUF
Cenâb-ı Hakk'ın, varlığından haberdar ettiği her kul, kendisine hibe edilen îmanı muhafaza etme yolunda büyük çaba ve gayretler ortaya koymuştur. Îmanı muhafaza edememenin, nihayetinde insanı ne elem verici azaplara gark edeceği, her ehl-i îman tarafından bilinmektedir. Rehber-i mutlak, muhbir-i sadık gibi en güzel vasıflarla tezyin edilen nebiler ve rasûller, insanları, doğru yola ulaştırma ve îmanı muhafaza etme hususunda Hakk'ın seçtiği önderler olmuşlardır. Ve yaşadıkları hayatın güzellikleriyle biz mü'minlere nasıl kulluk yapacağımız hususunda yol göstermişlerdir.
Hazreti Allah (c.c.) son peygamber olarak gönderdiği Rasûl-i Kibriya Efendimizi diğer nebi ve rasûllerden farklı olarak bütün insanlığa tek önder ve tek peygamber olarak göndermiştir. Artık, akıl sahibi her ins ve cin, son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e îman ile mükelleftir. Cenâb-ı Hakk'ın Mâide sûresinde buyurduğu üzere: "Bugün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."(1) Ve Âl-i İmran sûresindeki: "Allah yanında tek din İslâm'dır."(2) "... Muhammed (a.s.) Allah'ın Rasûl'ü ve peygamberlerin sonuncusudur."(3) âyet-i celîleleriyle razı ve hoşnut olduğu dinin İslâm; nebi olarak da son peygamber Hz. Muhammed Mustafa olduğunu ilâhî kelâmı olan Kur'ân-ı Mübîn'de ebedî olarak ilân etmiştir.
Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimizden îman telkinini alan o dönemdeki bahtiyar insanlar asr-ı saadet'i yaşamışlardır. Allah-ü Azîmüşşan'a yapılabilecek kulluğun en güzel örneklerini Peygamber Efendimizle birlikte yaşamışlardır. Onların, İslâm dinini yaşamadaki gayretlerinin ve ulaştıkları derecenin önemini belirtmek için Hz. Peygamber (s.a.v.): "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz."(4) buyurmuştur.
Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) döneminde O'na inanıp yine O'nun güzel ahlâkıyla bezenen salih insanlar yeryüzünde yaşamalarına rağmen Hakk katındaki kıymetlerinin izharı için gökteki yıldızlara teşmil edilip, bu yüksek kıymeti kazanmışlarsa, kıyamete değin yaşayacak olan bütün insanlık, risaleti kıyamete dek geçerli olan Hz. Muhammed Mustafa'nın yoluna ihlâsla tutundukları taktirde de aynı güzellikleri idrak edeceklerdir.
İşte, kendisinden sonra istikametin nasıl muhafaza edileceğini ahlâkı Kur'ân olan Allah'ın Nebi'si (s.a.v.) ümmetine şu nur sözleriyle ışık tutmuştur:
"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Rasûl'ünün sünneti."(5) Diğer bir rivayette ise şöyle buyurur:
"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Ehl-i Beyt'im."(6)
Ancak, her beşer gibi ebedî âleme irtihal eyleyen Efendimiz (a.s.) son zamanlarında, ümmetinin bir kısmının kendisinden sonra, yukarıda işaret edilen kurtuluş reçetesine uymayacağını ve böylece istikameti muhafaza edemeyecek insanların çıkacağı gerçeğini peygamberî metotla bildirmiş ve bu fitne tufanından kurtulanları, "Ancak Benim ve reşit halifelerimin yoluna tabi olanlar"(7) diye tabir etmiştir. Bu ve buna benzer bir çok hadis-i şerifte ümmetin itaat hususundaki düşeceği fitneleri haber vermektedir.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) efendimizin hilafeti döneminde zekatı inkar eden bir grubun çıkması, Hz. Ömer (r.a.)'in şehit edilmesiyle fitne kapısının kırılması, Rasûlullah (s.a.v.)'in damatları olan Hz. Osman, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve daha bir çok Peygamber neslinin şehit edilmesi, haber verilen fitnelerin en bariz örneklerindendir.
Efendimiz (s.a.v.)'den sonra fitnelerin çoğalması, münafıkların artması, fetihler aracılığıyla genişleyen İslâm coğrafyasında farklı din ve kültürlerden insanların Müslüman olmasıyla o eski din ve kültürlere ait bozuk inanç, ibadet ve ahlâk düsturlarını beraberlerinde getirmeleri gibi çeşitli sebeplerden dolayı dinde îmanî, amelî ve ahlâkî sapmalar görülmüştür.
Yukarıda sayılan sebepler neticesinde İslâm'ın doğru anlaşılıp yaşanması için o devirden itibaren İslâm âlimleri bu duruma çözüm arayışlarına girişmişlerdir. Kimileri kendisini hadis ilmine verirken, kimileri akaitte, kimileri de tefsirde derinleşmiştir. Bunlar yanısıra, İslâm'ın genel olarak bütün yönlerini ihtiva edecek eserler bırakmakla birlikte dinin doğru yaşanması için İmam-ı A'zam Ebû Hanife Hazretleri gibi fıkıh alanında ihtisaslaşan, talebeler yetiştiren büyük önderler yetişir.
Malumdur ki bilmekle; bildiklerimizi hayata geçirmek ve bilgilerimiz doğrultusunda kalben yakınlık kazanmak farklı şeylerdir. Yani insan bir şeyin yanlış olduğunu bilebilir; ancak bu bilgisi onu o yanlışı yapmaktan tamamıyla alıkoyamaz. O yanlıştan uzak kalabilmesi için kişi ciddi bir kalp ayıklığı ve kuvvetine sahip olması gerekir. Kısacası kullukta ihlâsı, ihsanı yakalamak bütün yönleriyle çok bilmeye bağlı değildir. Bunun için hem içte hem de dışta ahlâken ciddi bir muhasebe ve tezkiye gerekmektedir. İşte nasıl ki Efendimiz (a.s.)'dan sonra itikatta ve ameldeki bozuklukların ihyası için itikat ve amelde imamlarımız yetişmiş ve mezhepler oluşmuşsa, ahlâkî hususlardaki sapmaları ihyası için de, doğru bir itikat ve sağlam bir amelî yaşayışın üstüne bina edilen, insanları, Efendimiz (s.a.v)'in ahlâkı yani Kur'an ahlâkı üzere yaşama, Allah'ı görürcesine kulluk yapma hususunda, ilhamını Kur'an ve sünnetten alarak kendisine has metotlarla irşat eden ahlâk önderleri, yani tasavvuf imamları yetişmiştir.
Bir nebze değinmeye çalıştığımız üzere işte bu irfan sahibi büyük şahsiyetler yani Allah dostları, kendileri gibi nice büyük insanları yetiştirmiş ve günümüze değin bu nefis ve ruh (insan) eğitimini devam ettirmişlerdir.
Doğru bilgilerin ortaya konması ve bu bilgiyi ileriki nesillere taşıyan eserler ve şahsiyetlerin yetişmesiyle bir bakıma da itikadî ve amelî boyuttaki aydınlanmaya kifayet etmektedir; ancak ruhî disiplinin kazanılması, terbiye metotlarını eserlere yazmakla veya sadece doğru bilgileri okumakla oluşmaz. Yani kişi doğru bilgileri bulduktan sonra onu yapabilecek kuvvete sahip olabilmesi gerekir. Üzerinde şeytanın ve nefsin kuvveti galebe gelmiş olmamalıdır. İşte bunun için hoca talebe, mürit mürşit ilişkisi şarttır. Salih insanlarla birlikte hayat sürmek ve onların manevî kuvvetlerinden istifade etmek gerekir. Kısacası görerek ve her bir adımda bire bir yaşayarak yetişmek gerekir.
İnsanların amellerinin Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize uyması gerektiği gibi iç âlemlerinin de Efendimiz (s.a.v.)'e mutabık hale gelmesi ve bu hususta çaba sarf edilmesi gerekir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz: "Allah, içinde zerrey-i miskal riya bulunan ameli kabul etmez."(8) buyurmuştur. Diğer bir hadisi şerifte ise: "Şirk benim ümmetimde karanlık gecelerde mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden daha gizlidir..."(9) buyrulmaktadır. Buradan hareketle biz riyanın kalpten temizlenmesi gereken bir haslet olduğunu, içinde zerre miktarı riya kokusu olan bir amelin Hak tarafından kabul görmeyeceğini anlamaktayız. Diğer hadis-i şerifte ise şirkin ne denli gizli bir şekilde insanın gönlünde bulunabileceği rahatlıkla anlaşılmaktadır; ancak bizler bu hadislerin muhatabı mıyız? Yani bizde bu denli gizli hastalıklar var mı, yok mu? Temizlenmesi mecbur olan bu hastalığın varlığından nasıl haberdar olabiliriz? Şayet var olduğunu anlarsak acaba onu nasıl temizleyebilir ve bir daha gelmemesi için onun yollarını nasıl kaparız? İşte bu soruların cevabını satırlarda bulmak bir yana, şahs-i maneviyemizde matlup olunan nezafetin elde edilmesi ve nefislerdeki duruluğun amellerimize ve ahlâkımıza yansıması ve nihayette de îmanlarımızın kemal bulmasının ferdi gayretlerle başarılamadığı isbata ihtiyaç duymayan bir hakîkâttir. Hatta kendi kendine gayret sarfedip de nefis tezkiyesinin labirentinde bunalıma giren bir çok samimi insan bulunmaktadır.
Bu durumu şöyle misallendirebiliriz: Hastalığının uzmanı olan bir tabibe başvurmaksızın, Tıp eserlerini okuyarak kendi kendini tedavi etmeye çalışan hasta gibi bu kişinin kendi hastalığını teşhis etmesi ve tedavi için doğru reçeteyi yazması ne derece mümkündür veya bu yola kaç kişi başvurur?
İşte bu noktada kalp doktorları olan mürşid-i kâmiller devreye girmektedirler. Onlar bu yollardan geçmiş olup, Allah'ın kullarının ellerinden tutarlar. Bu yollardaki tehlikeleri ikaz edip manevî kuvvet ve müridin derdine uygun devayı sohbet ve telkin edeceği zikirle onların bu hasletlerden kurtulmalarına vesile olurlar. İlaçları doktorlar yazar, hastalar içer; ancak şifayı Allah verir. İşte bu noktanın da gözden kaçırılmaması gerekir. Mürşid-i Kâmillerin amacı insanların içini ve dışını rızaya mashar hâle getirmektir. Zira Allah Teâlâ kendilerine büyük ihsanda bulunmuştur. Bu nimetin şükrü ise Allah'ın kullarına bu hususta faydalı olmaktır. Bir çok sıkıntıya rağmen irşat yollarının bu günlere ulaşmasının nedeni Allah Dostlarının işte bu şükrü gereğince yerine getirebilmek için ortaya koydukları büyük gayretlerdir.
Mürşid-i Kâmiller bâtın ulemasıdırlar. Onların bütün gayreti, kulları itaate çağırmak, onları Allah'a sevdirmek, yaradılış gayesine uygun bir yaşam sürmelerini sağlamaktır. Onlar Allah'ın muratlarıdır. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra nübüvvet kesildiği için irşat ve tebliğ vazifesini Rasûlullah (s.a.v.)'in zâhir ve bâtında hakîkî varisleri olan Mürşitler idâme ettirmektedirler. Bu bağlamda Mürşitler Peygamberlerin varisleridirler. Mürşid-i Kâmil her türlü hal ve hareketi kitap ve sünnete uyan şahıs demektir. Hal ve hareketi şeriate uymayanlar ise şeyh değil Müteşeyyihtirler. Şunu da belirtmek gerekir ki; nasıl ki tarih boyunca yalancı peygamberler ortaya çıkmışsa, ehil olmayan şeyhler de olacaktır. Olması kaçınılmazdır; fakat hakkı olmadığı halde şeyhlik, mürşitlik iddiasında bulunanlar nasıl ki büyük bir yanlış içerisindelerse, yapılan yanlışı bütün Turuk-u Aliyye'ye umumileştirmek de yanlıştır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) ümmetini bu hususta şu hadis-i kutsî ile uyarmış ve: "Kim Benim dostumdan birine düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim."(10) buyurmuştur.
Ez cümle tasavvuf, kökleri asr-ı saadette dalları da bu zamana uzanan bir ağaç gibidir. O ağacın dallarına tutunan kişiyi asr-ı saadet yaşantısına çeker götürür. Çünkü tasavvuf İslâm'ı bütün kemalâtıyla birlikte yaşamaktan başka bir şey değildir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: "Mü'minlerin îman bakımından en mükemmeli ahlâkı en güzel olanıdır."(11) buyurmuştur. Buradan da anlaşılmaktadır ki tasavvufun bütün gayreti Allah'a iyi bir kul olmanın en önemli düsturu olan îmanı kurtarmak ve muhafaza etmek, amellerin makbuliyetini sağlamak, ahlâkları güzelleştirmek ve îmanı kuvvetlendirmektir.
Kaynakça:
1. el-Mâide, 5/3.
2. Âl-i İmran, 3/19.
3. el-Ahzâb, 33/40.
4. Beyhakî ; Feyzu'l-Kadîr 4/ 76 ; İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir ; Benzer bir rivayet içib kkz. Müslim Fedâilü's-sahabe 207.
5. Muvatta, Kader 3.
6. Hz. Câbir (r.a.)'den, İbn-i Ebî Şeybe.
7. Tirmizî, İlim 16.
8. Müslim, İman, 147.
9. Ebû Nuaym, Hilye 9/253.
10. Buhârî, Kitabü'l-İst'zân.
11. Tirmizî, Radâ' 11 ; Ebû Dâvûd, Sünne 15.
Cenâb-ı Hakk'ın, varlığından haberdar ettiği her kul, kendisine hibe edilen îmanı muhafaza etme yolunda büyük çaba ve gayretler ortaya koymuştur. Îmanı muhafaza edememenin, nihayetinde insanı ne elem verici azaplara gark edeceği, her ehl-i îman tarafından bilinmektedir. Rehber-i mutlak, muhbir-i sadık gibi en güzel vasıflarla tezyin edilen nebiler ve rasûller, insanları, doğru yola ulaştırma ve îmanı muhafaza etme hususunda Hakk'ın seçtiği önderler olmuşlardır. Ve yaşadıkları hayatın güzellikleriyle biz mü'minlere nasıl kulluk yapacağımız hususunda yol göstermişlerdir.
Hazreti Allah (c.c.) son peygamber olarak gönderdiği Rasûl-i Kibriya Efendimizi diğer nebi ve rasûllerden farklı olarak bütün insanlığa tek önder ve tek peygamber olarak göndermiştir. Artık, akıl sahibi her ins ve cin, son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e îman ile mükelleftir. Cenâb-ı Hakk'ın Mâide sûresinde buyurduğu üzere: "Bugün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."(1) Ve Âl-i İmran sûresindeki: "Allah yanında tek din İslâm'dır."(2) "... Muhammed (a.s.) Allah'ın Rasûl'ü ve peygamberlerin sonuncusudur."(3) âyet-i celîleleriyle razı ve hoşnut olduğu dinin İslâm; nebi olarak da son peygamber Hz. Muhammed Mustafa olduğunu ilâhî kelâmı olan Kur'ân-ı Mübîn'de ebedî olarak ilân etmiştir.
Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimizden îman telkinini alan o dönemdeki bahtiyar insanlar asr-ı saadet'i yaşamışlardır. Allah-ü Azîmüşşan'a yapılabilecek kulluğun en güzel örneklerini Peygamber Efendimizle birlikte yaşamışlardır. Onların, İslâm dinini yaşamadaki gayretlerinin ve ulaştıkları derecenin önemini belirtmek için Hz. Peygamber (s.a.v.): "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz."(4) buyurmuştur.
Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) döneminde O'na inanıp yine O'nun güzel ahlâkıyla bezenen salih insanlar yeryüzünde yaşamalarına rağmen Hakk katındaki kıymetlerinin izharı için gökteki yıldızlara teşmil edilip, bu yüksek kıymeti kazanmışlarsa, kıyamete değin yaşayacak olan bütün insanlık, risaleti kıyamete dek geçerli olan Hz. Muhammed Mustafa'nın yoluna ihlâsla tutundukları taktirde de aynı güzellikleri idrak edeceklerdir.
İşte, kendisinden sonra istikametin nasıl muhafaza edileceğini ahlâkı Kur'ân olan Allah'ın Nebi'si (s.a.v.) ümmetine şu nur sözleriyle ışık tutmuştur:
"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Rasûl'ünün sünneti."(5) Diğer bir rivayette ise şöyle buyurur:
"Size iki şey bırakıyorum. Ben'den sonra o iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Ehl-i Beyt'im."(6)
Ancak, her beşer gibi ebedî âleme irtihal eyleyen Efendimiz (a.s.) son zamanlarında, ümmetinin bir kısmının kendisinden sonra, yukarıda işaret edilen kurtuluş reçetesine uymayacağını ve böylece istikameti muhafaza edemeyecek insanların çıkacağı gerçeğini peygamberî metotla bildirmiş ve bu fitne tufanından kurtulanları, "Ancak Benim ve reşit halifelerimin yoluna tabi olanlar"(7) diye tabir etmiştir. Bu ve buna benzer bir çok hadis-i şerifte ümmetin itaat hususundaki düşeceği fitneleri haber vermektedir.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) efendimizin hilafeti döneminde zekatı inkar eden bir grubun çıkması, Hz. Ömer (r.a.)'in şehit edilmesiyle fitne kapısının kırılması, Rasûlullah (s.a.v.)'in damatları olan Hz. Osman, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve daha bir çok Peygamber neslinin şehit edilmesi, haber verilen fitnelerin en bariz örneklerindendir.
Efendimiz (s.a.v.)'den sonra fitnelerin çoğalması, münafıkların artması, fetihler aracılığıyla genişleyen İslâm coğrafyasında farklı din ve kültürlerden insanların Müslüman olmasıyla o eski din ve kültürlere ait bozuk inanç, ibadet ve ahlâk düsturlarını beraberlerinde getirmeleri gibi çeşitli sebeplerden dolayı dinde îmanî, amelî ve ahlâkî sapmalar görülmüştür.
Yukarıda sayılan sebepler neticesinde İslâm'ın doğru anlaşılıp yaşanması için o devirden itibaren İslâm âlimleri bu duruma çözüm arayışlarına girişmişlerdir. Kimileri kendisini hadis ilmine verirken, kimileri akaitte, kimileri de tefsirde derinleşmiştir. Bunlar yanısıra, İslâm'ın genel olarak bütün yönlerini ihtiva edecek eserler bırakmakla birlikte dinin doğru yaşanması için İmam-ı A'zam Ebû Hanife Hazretleri gibi fıkıh alanında ihtisaslaşan, talebeler yetiştiren büyük önderler yetişir.
Malumdur ki bilmekle; bildiklerimizi hayata geçirmek ve bilgilerimiz doğrultusunda kalben yakınlık kazanmak farklı şeylerdir. Yani insan bir şeyin yanlış olduğunu bilebilir; ancak bu bilgisi onu o yanlışı yapmaktan tamamıyla alıkoyamaz. O yanlıştan uzak kalabilmesi için kişi ciddi bir kalp ayıklığı ve kuvvetine sahip olması gerekir. Kısacası kullukta ihlâsı, ihsanı yakalamak bütün yönleriyle çok bilmeye bağlı değildir. Bunun için hem içte hem de dışta ahlâken ciddi bir muhasebe ve tezkiye gerekmektedir. İşte nasıl ki Efendimiz (a.s.)'dan sonra itikatta ve ameldeki bozuklukların ihyası için itikat ve amelde imamlarımız yetişmiş ve mezhepler oluşmuşsa, ahlâkî hususlardaki sapmaları ihyası için de, doğru bir itikat ve sağlam bir amelî yaşayışın üstüne bina edilen, insanları, Efendimiz (s.a.v)'in ahlâkı yani Kur'an ahlâkı üzere yaşama, Allah'ı görürcesine kulluk yapma hususunda, ilhamını Kur'an ve sünnetten alarak kendisine has metotlarla irşat eden ahlâk önderleri, yani tasavvuf imamları yetişmiştir.
Bir nebze değinmeye çalıştığımız üzere işte bu irfan sahibi büyük şahsiyetler yani Allah dostları, kendileri gibi nice büyük insanları yetiştirmiş ve günümüze değin bu nefis ve ruh (insan) eğitimini devam ettirmişlerdir.
Doğru bilgilerin ortaya konması ve bu bilgiyi ileriki nesillere taşıyan eserler ve şahsiyetlerin yetişmesiyle bir bakıma da itikadî ve amelî boyuttaki aydınlanmaya kifayet etmektedir; ancak ruhî disiplinin kazanılması, terbiye metotlarını eserlere yazmakla veya sadece doğru bilgileri okumakla oluşmaz. Yani kişi doğru bilgileri bulduktan sonra onu yapabilecek kuvvete sahip olabilmesi gerekir. Üzerinde şeytanın ve nefsin kuvveti galebe gelmiş olmamalıdır. İşte bunun için hoca talebe, mürit mürşit ilişkisi şarttır. Salih insanlarla birlikte hayat sürmek ve onların manevî kuvvetlerinden istifade etmek gerekir. Kısacası görerek ve her bir adımda bire bir yaşayarak yetişmek gerekir.
İnsanların amellerinin Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize uyması gerektiği gibi iç âlemlerinin de Efendimiz (s.a.v.)'e mutabık hale gelmesi ve bu hususta çaba sarf edilmesi gerekir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz: "Allah, içinde zerrey-i miskal riya bulunan ameli kabul etmez."(8) buyurmuştur. Diğer bir hadisi şerifte ise: "Şirk benim ümmetimde karanlık gecelerde mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden daha gizlidir..."(9) buyrulmaktadır. Buradan hareketle biz riyanın kalpten temizlenmesi gereken bir haslet olduğunu, içinde zerre miktarı riya kokusu olan bir amelin Hak tarafından kabul görmeyeceğini anlamaktayız. Diğer hadis-i şerifte ise şirkin ne denli gizli bir şekilde insanın gönlünde bulunabileceği rahatlıkla anlaşılmaktadır; ancak bizler bu hadislerin muhatabı mıyız? Yani bizde bu denli gizli hastalıklar var mı, yok mu? Temizlenmesi mecbur olan bu hastalığın varlığından nasıl haberdar olabiliriz? Şayet var olduğunu anlarsak acaba onu nasıl temizleyebilir ve bir daha gelmemesi için onun yollarını nasıl kaparız? İşte bu soruların cevabını satırlarda bulmak bir yana, şahs-i maneviyemizde matlup olunan nezafetin elde edilmesi ve nefislerdeki duruluğun amellerimize ve ahlâkımıza yansıması ve nihayette de îmanlarımızın kemal bulmasının ferdi gayretlerle başarılamadığı isbata ihtiyaç duymayan bir hakîkâttir. Hatta kendi kendine gayret sarfedip de nefis tezkiyesinin labirentinde bunalıma giren bir çok samimi insan bulunmaktadır.
Bu durumu şöyle misallendirebiliriz: Hastalığının uzmanı olan bir tabibe başvurmaksızın, Tıp eserlerini okuyarak kendi kendini tedavi etmeye çalışan hasta gibi bu kişinin kendi hastalığını teşhis etmesi ve tedavi için doğru reçeteyi yazması ne derece mümkündür veya bu yola kaç kişi başvurur?
İşte bu noktada kalp doktorları olan mürşid-i kâmiller devreye girmektedirler. Onlar bu yollardan geçmiş olup, Allah'ın kullarının ellerinden tutarlar. Bu yollardaki tehlikeleri ikaz edip manevî kuvvet ve müridin derdine uygun devayı sohbet ve telkin edeceği zikirle onların bu hasletlerden kurtulmalarına vesile olurlar. İlaçları doktorlar yazar, hastalar içer; ancak şifayı Allah verir. İşte bu noktanın da gözden kaçırılmaması gerekir. Mürşid-i Kâmillerin amacı insanların içini ve dışını rızaya mashar hâle getirmektir. Zira Allah Teâlâ kendilerine büyük ihsanda bulunmuştur. Bu nimetin şükrü ise Allah'ın kullarına bu hususta faydalı olmaktır. Bir çok sıkıntıya rağmen irşat yollarının bu günlere ulaşmasının nedeni Allah Dostlarının işte bu şükrü gereğince yerine getirebilmek için ortaya koydukları büyük gayretlerdir.
Mürşid-i Kâmiller bâtın ulemasıdırlar. Onların bütün gayreti, kulları itaate çağırmak, onları Allah'a sevdirmek, yaradılış gayesine uygun bir yaşam sürmelerini sağlamaktır. Onlar Allah'ın muratlarıdır. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra nübüvvet kesildiği için irşat ve tebliğ vazifesini Rasûlullah (s.a.v.)'in zâhir ve bâtında hakîkî varisleri olan Mürşitler idâme ettirmektedirler. Bu bağlamda Mürşitler Peygamberlerin varisleridirler. Mürşid-i Kâmil her türlü hal ve hareketi kitap ve sünnete uyan şahıs demektir. Hal ve hareketi şeriate uymayanlar ise şeyh değil Müteşeyyihtirler. Şunu da belirtmek gerekir ki; nasıl ki tarih boyunca yalancı peygamberler ortaya çıkmışsa, ehil olmayan şeyhler de olacaktır. Olması kaçınılmazdır; fakat hakkı olmadığı halde şeyhlik, mürşitlik iddiasında bulunanlar nasıl ki büyük bir yanlış içerisindelerse, yapılan yanlışı bütün Turuk-u Aliyye'ye umumileştirmek de yanlıştır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) ümmetini bu hususta şu hadis-i kutsî ile uyarmış ve: "Kim Benim dostumdan birine düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim."(10) buyurmuştur.
Ez cümle tasavvuf, kökleri asr-ı saadette dalları da bu zamana uzanan bir ağaç gibidir. O ağacın dallarına tutunan kişiyi asr-ı saadet yaşantısına çeker götürür. Çünkü tasavvuf İslâm'ı bütün kemalâtıyla birlikte yaşamaktan başka bir şey değildir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: "Mü'minlerin îman bakımından en mükemmeli ahlâkı en güzel olanıdır."(11) buyurmuştur. Buradan da anlaşılmaktadır ki tasavvufun bütün gayreti Allah'a iyi bir kul olmanın en önemli düsturu olan îmanı kurtarmak ve muhafaza etmek, amellerin makbuliyetini sağlamak, ahlâkları güzelleştirmek ve îmanı kuvvetlendirmektir.
Kaynakça:
1. el-Mâide, 5/3.
2. Âl-i İmran, 3/19.
3. el-Ahzâb, 33/40.
4. Beyhakî ; Feyzu'l-Kadîr 4/ 76 ; İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir ; Benzer bir rivayet içib kkz. Müslim Fedâilü's-sahabe 207.
5. Muvatta, Kader 3.
6. Hz. Câbir (r.a.)'den, İbn-i Ebî Şeybe.
7. Tirmizî, İlim 16.
8. Müslim, İman, 147.
9. Ebû Nuaym, Hilye 9/253.
10. Buhârî, Kitabü'l-İst'zân.
11. Tirmizî, Radâ' 11 ; Ebû Dâvûd, Sünne 15.
RASÛLULLAH'A HİCRET
........RASÛLULLAH'A HİCRET
"Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Herc zamanında ibadet, tıpkı Bana hicret gibidir."(1)
Bu hadis-i şerifin manasına vukûfiyet sağlamak için hadiste zikredilen üç temel kavramı mana ve mefhum yönüyle birbiriyle bütünlük içerisinde anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü Rasûlullah Efendimizin sadrı Kur'ân'ın aynasıdır.(2) Efendimiz (s.a.v.)'in sözleri heva değil Hakk kaynaklıdır(3) ve Kur'ân-ı Kerim'in tefsiridir.(4)
Bu bağlamda, hadiste zikredilen "Herc, ibadet ve Rasûlullah'a hicret" kelimeleri tesadüfen yan yana getirilmiş kavramlar değildir.
Hadis-i şerifte ifade edilen "herc" kelimesi Rasûlullah (s.a.v.)'e Sahabe Efendilerimiz tarafından sorulunca, Efendimiz (a.s.), fitnelerin aşırı şekilde artmasına müteakiben sebepsiz yere insanların öldürülmesinin yaygınlaşması olarak açıklamıştır.(5)
Hadiste zikredilen hercin, yani meşru olmayan sebeplerle insanların birbirlerini öldürmelerinin kaynağı; mala düşkünlüğün artması, insanlardan Allah'a sevk edici ilm-i hakîkinin kaldırılması, cehaletin artması, fitnelerin çoğalması(6), kısaca toplumun Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yolundan ayrılmalarıdır.
İşte hadis-i şeriflerde haber verilen bu olaylar, toplumu büyük büyük fitnelere maruz bırakmıştır. Bu fitnelerin en son merhalesi olarak da herc, yani şuursuz ve sebepsizce insanların birbirlerini öldürmeleri, tezahür etmiştir.
İnsanlık zaman zaman doğru istikametten yüz çevirmiş ve tamiri mümkün olmayan hatalarla iştigal etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de insanların hataya düşmemeleri için şu iki önemli esası bırakmıştır: "Kendilerine sarıldığınız zaman asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlar Allah'ın Kitabı ve Rasûl'ünün sünnetidir."(7) İnsanların hataya düşmeleri, işte Efendimiz (s.a.v.)'in bırakmış olduğu bu mutlak istikamet düsturlarını terk etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Her sözünde olduğu gibi, yukarıda zikretmiş olduğumuz hadis-i şerifte de Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı büyük tehlikelere karşı onları uyarmış ve bu hadis-i şerifte de olduğu gibi takip edecekleri hidayet yolunu göstermiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yazımıza konu olan hadislerinde, Müminlerin dünya ve ahiret hayatını tehlikeye sokan fitnelerden necat bulma husussunda ümmeti, ibadet ve tâate sarılmaya sevk etmiştir. Efendimiz'in bu emrinden anlaşılan odur ki, fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda inananlarca, gerçek anlamda ibadet ve tâatin zevali söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'tan kullarına gelen rahmet ve sekînenin celbi için bu noksanlığın giderilmesi zaruridir. Bu eksiklik sadece ibadet hayatında değil, inanç ve ahlâk boyutunda da kendisini gösterecektir. Nitekim inanç, ibadet ve ahlâk üçlüsü, her biri İslâm'ın bir cihetini içeren ve ayrılmayan bir bütündür. Bu nedenle "Fitne zamanı ibadet etmek" lafzındaki "ibadet" kavramını yalnız başına düşünmemek gerekir. Zira kula, kulluğunu yaptırmayan şey, içindeki zayıflıktır. Nefs-i emmaresi, kişiye hükmettiği zaman kulun, hem inanç dünyası hem de ahlâkı, bozulmalara maruz kalacaktır. İçerisinde yaşadığı toplumun da etkisiyle bazı ibadetleri yerine getirmekten geri kalmasa da, bu halet-i ruhiye ile yapacağı ibadetler onu kötülüklerden alıkoymayacaktır. Yapacağımız bu ibadetler öyle bir kuvvette olmalıdır ki, bizi fitnelere karşı koruyabilsin. İşte bu ibadet, mutmain olmuş bir nefisle, tam bir teslimiyetle ve kulların en güzeli olan Sevgili Peygamberimizin sünnetlerine uymakla yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. Efendimiz (a.s.)'ın sünnetlerine ve ahlâkına tabi olarak ibadet hayatına yöneldiğimiz taktirde içerisinde bulunduğumuz fitnelerden uzaklaşmış oluruz.
Fitne zamanlarında Allah'ın yasak kıldığı menhiyat revaç bulduğu için, bunlardan rücu' edip hidayeti muhafazaya gayret etmek maksadıyla ibadete sarılmak hadis-i şerifin "tıpkı Bana hicret gibidir" bölümünde "hicret" olarak adlandırılmıştır. Zira hicret, Allah için, Allah'ın yasak kıldıklarından kaçınma ve emirlerine sarılmadır. "Muhacir" lafzı, Allah düşmanlarının eziyet ve işkenceleri sebebiyle dinini yaşayamayan Müslümanların bulundukları beldeden diğer bir beldeye hicret edenler diye tarif edilirken, hakîki hicretin ise, "isyan halinden itaat haline yöneliş olduğunu" yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere şöyle açıklamışlardır: "Gerçek muhacir, menhiyattan Allah'a hicret edenlerdir."(8)
Fitne zamanı ibadet ve tâate sarılmak gerçekten de zor bir iştir; ama kıymeti çok büyüktür.(9) Öyle ki fitnelerin zuhur edeceği ve sünnet-i seniyyelerin unutulacağı ahir zamanda bir sünnetin ihyasına yüz şehit sevabı gibi büyük bir mükafat verileceğini Sever-i Kâinât Efendimiz haber vermiştir.(10) Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.) fitne zamanında muhlisan yapılan ibadetlerin ayrıca hicret gibi kıymet kazandırdığını ve hatta Kendi'sine kavuşturduğunu da müjdelemiştir.
İbadet ve tâatle Rasûlullah Efendimize hicret etmek, müminin gerek dünyevî gerekse uhrevî bütün işlerini Rasûl-i Kibriya Efendimize teslim etmesi demektir. İşte bu teslimiyeti, gereği üzere yerine getirenler, içinde bulundukları fitnenin zararlarından kurtulup dünyevî ve uhrevî saadeti elde ederler.
Kısmen yukarıda değindiğimiz üzere şu hususa özellikle dikkat etmek gerekir ki, "Efendimiz (s.a.s.)'e hicret"i ifade eden ibadet ve tâat tamamıyla kulu Allah'a yaklaştırıcı vasıflara haiz bir ibadet olmalıdır. Bu vasıflardan uzak ibadetler insanı Allah'a ve Rasûl'üne kavuşturmaz. Zira fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda da insanlar ibadetlerle meşgul oldukları halde mana ve maksadından uzak şekilde olan bu ibadetleri kendilerini fitnelerden kurtaramayacaktır. Bundan da anlaşılan odur ki kalbî ifsat sebebiyle insanlar ihlâslı olarak kulluk etme istikametinden uzak oldukları görülmektedir. Şu halde bizi fitnelerden uzak kılıp, Rasûlullah'a hicrete kavuşturacak ibadeti yerine getirebilmek için, kalbimizin maruz kaldığı tüm şirk, küfür ve masiyetten arındırılmasının zorunluluğu anlaşılmaktadır. Nefsin, ruhun, aklın ve bedenin tezkiyesi bizi Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in örnek kulluğuna sevk edecektir. Unutulmamalıdır ki, toplumsal fitnelerin kaynağında rol oynayan insanlar, kendi nefsinde kalbî fitnelerin en büyüğünü yaşayan insanlardır. "Vücutta bir et parçası var ki o düzgün olunca bütün vücut düzgün olur, o fasit olursa bütün vücut fasit olur. Dikkat edin o kalptir."(11) hadis-i şerifini, müminleri bir bedenin uzuvlarına teşbih eden hadis-i şerifle(12) birlikte düşündüğümüz zaman, bütün insanları tek bir vücuda, bedenin merkezi kalbi de o toplumu yönlendiren, lokomotif vazifesi gören iyi veya kötü seciyeli insanlara benzetebiliriz.
Allah yarattığı kulunu bilmez mi? Elbette ki bilir. İnsanı yaratan Allah, onların içerisine düşebilecekleri fitneleri de bildiği için öyle bir Rehber (s.a.v.) bırakmıştır ki O (s.a.v.), varlığını oluşturan her bir zerresiyle kâinata kurtuluş vesilesidir. O'nun her hâli bizler için rahmettir. O'na tabi olan ve sünnetleriyle nefsini tezkiye eden, dünyada salaha, âhirette de felâha erer. Nefsin fitne ve desiselerinden tamamıyla uzak kalabilmek ancak onu şeytan aleyhillanenin boyunduruğundan çıkarıp Hazreti Ahmed'in yoluna kurban etmekle olur. Kıymetli Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerinin de buyurduğu üzere "Her sünnet-i seniyyeyi yaşamak bir nefis tezkiyesidir." Ve kıyamet gününde de ancak selim bir kalp ile gelenler(13) kurtulacaklardır.
Ancak şu da bir hakîkattir ki, insanın münferiden, bir mürşit nezareti olmaksızın kendi gayretleri çerçevesinde çok çok Kur'an tilavet etmesi, ilimler öğrenmesi ve sünnetleri yaşamaya çalışması nefsini ıslah için kâfi gelmemektedir. Zira nefsin ıslahı sadece zahiren sünnetlerin yaşanmasına bağlı değildir. İbadetlerin yapılması, sünnet-i seniyylerin işlenmesi, bütün bedene hükmeden nefsin ıslahı yolunda birer amildirler. Bununla berber, nefsi ıslah yolunda, bu mühim ilme dair bazı bilgileri öğrenmek ve kendi kendine yaşamaya çalışmak yeterli değildir. Kişinin hangi zamanda hangi amelle ve ne ölçüde meşgul olması gerektiğine dair tasavvuf okulunun üstatlarından, birebir ve her bir ferdin ruh istidadına göre aşama aşama verilen vazifeleri yerine getirerek (vird, tesbihat, sohbet...) bu ilmin incelikleri talim edilmelidir ki maksada erişebilelim.
Bu gün, Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetlerini ihya eden, toplumu hayır yolunda yönlendiren, fitneden uzak, kalb-i selîm ve bütün azalarından iyiliklerin, güzelliklerin zuhur ettiği Peygamber vekili olan Hakk dostlarından istifade etme yolunda gayret sarf edilmezse, bütün vücut yani insanlar fesada uğrar, helâk olur. "Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın ikâbı pek şiddetlidir."(14)
Hicreti, hakîki manada Allah'a ve Rasûl'üne olanlardan olmak duasıyla...
Kaynakça:
1. Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizî, Fiten 31, (2202).
2. el-Bakara, 2/97, Şuara, 26/194.
3. en-Necm, 53/3, 4.
4. Rahman, 55/4; Meryem, 19/97; Duhan, 44/58.
5. Buhârî, Kitâbu'l-İlm; K. Sitte, Kitâbu'l-Fiten 1234.
6. Tecrîd-i Sarîh, Kitabu'l-Fiten, H.No: 2123.
7. Muvatta, Kader 3.
8. Buharî, Îman 4; Müslim, Îman 64.
9. İmâm-ı Rabbanî (k.s.), Mektûbat, 414. Mektup.
10. İbn-i Adiyy, el-Kâmil 2/90; Deylemî, 4/198 (6608).
11. Tecrîd-i Sarîh, c.1, H.No: 48.
12. Buhârî, Edeb 27.
13. eş-Şuara, 26/89.
14. el-Enfal, 8/25.
"Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Herc zamanında ibadet, tıpkı Bana hicret gibidir."(1)
Bu hadis-i şerifin manasına vukûfiyet sağlamak için hadiste zikredilen üç temel kavramı mana ve mefhum yönüyle birbiriyle bütünlük içerisinde anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü Rasûlullah Efendimizin sadrı Kur'ân'ın aynasıdır.(2) Efendimiz (s.a.v.)'in sözleri heva değil Hakk kaynaklıdır(3) ve Kur'ân-ı Kerim'in tefsiridir.(4)
Bu bağlamda, hadiste zikredilen "Herc, ibadet ve Rasûlullah'a hicret" kelimeleri tesadüfen yan yana getirilmiş kavramlar değildir.
Hadis-i şerifte ifade edilen "herc" kelimesi Rasûlullah (s.a.v.)'e Sahabe Efendilerimiz tarafından sorulunca, Efendimiz (a.s.), fitnelerin aşırı şekilde artmasına müteakiben sebepsiz yere insanların öldürülmesinin yaygınlaşması olarak açıklamıştır.(5)
Hadiste zikredilen hercin, yani meşru olmayan sebeplerle insanların birbirlerini öldürmelerinin kaynağı; mala düşkünlüğün artması, insanlardan Allah'a sevk edici ilm-i hakîkinin kaldırılması, cehaletin artması, fitnelerin çoğalması(6), kısaca toplumun Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yolundan ayrılmalarıdır.
İşte hadis-i şeriflerde haber verilen bu olaylar, toplumu büyük büyük fitnelere maruz bırakmıştır. Bu fitnelerin en son merhalesi olarak da herc, yani şuursuz ve sebepsizce insanların birbirlerini öldürmeleri, tezahür etmiştir.
İnsanlık zaman zaman doğru istikametten yüz çevirmiş ve tamiri mümkün olmayan hatalarla iştigal etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de insanların hataya düşmemeleri için şu iki önemli esası bırakmıştır: "Kendilerine sarıldığınız zaman asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlar Allah'ın Kitabı ve Rasûl'ünün sünnetidir."(7) İnsanların hataya düşmeleri, işte Efendimiz (s.a.v.)'in bırakmış olduğu bu mutlak istikamet düsturlarını terk etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Her sözünde olduğu gibi, yukarıda zikretmiş olduğumuz hadis-i şerifte de Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı büyük tehlikelere karşı onları uyarmış ve bu hadis-i şerifte de olduğu gibi takip edecekleri hidayet yolunu göstermiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yazımıza konu olan hadislerinde, Müminlerin dünya ve ahiret hayatını tehlikeye sokan fitnelerden necat bulma husussunda ümmeti, ibadet ve tâate sarılmaya sevk etmiştir. Efendimiz'in bu emrinden anlaşılan odur ki, fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda inananlarca, gerçek anlamda ibadet ve tâatin zevali söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'tan kullarına gelen rahmet ve sekînenin celbi için bu noksanlığın giderilmesi zaruridir. Bu eksiklik sadece ibadet hayatında değil, inanç ve ahlâk boyutunda da kendisini gösterecektir. Nitekim inanç, ibadet ve ahlâk üçlüsü, her biri İslâm'ın bir cihetini içeren ve ayrılmayan bir bütündür. Bu nedenle "Fitne zamanı ibadet etmek" lafzındaki "ibadet" kavramını yalnız başına düşünmemek gerekir. Zira kula, kulluğunu yaptırmayan şey, içindeki zayıflıktır. Nefs-i emmaresi, kişiye hükmettiği zaman kulun, hem inanç dünyası hem de ahlâkı, bozulmalara maruz kalacaktır. İçerisinde yaşadığı toplumun da etkisiyle bazı ibadetleri yerine getirmekten geri kalmasa da, bu halet-i ruhiye ile yapacağı ibadetler onu kötülüklerden alıkoymayacaktır. Yapacağımız bu ibadetler öyle bir kuvvette olmalıdır ki, bizi fitnelere karşı koruyabilsin. İşte bu ibadet, mutmain olmuş bir nefisle, tam bir teslimiyetle ve kulların en güzeli olan Sevgili Peygamberimizin sünnetlerine uymakla yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. Efendimiz (a.s.)'ın sünnetlerine ve ahlâkına tabi olarak ibadet hayatına yöneldiğimiz taktirde içerisinde bulunduğumuz fitnelerden uzaklaşmış oluruz.
Fitne zamanlarında Allah'ın yasak kıldığı menhiyat revaç bulduğu için, bunlardan rücu' edip hidayeti muhafazaya gayret etmek maksadıyla ibadete sarılmak hadis-i şerifin "tıpkı Bana hicret gibidir" bölümünde "hicret" olarak adlandırılmıştır. Zira hicret, Allah için, Allah'ın yasak kıldıklarından kaçınma ve emirlerine sarılmadır. "Muhacir" lafzı, Allah düşmanlarının eziyet ve işkenceleri sebebiyle dinini yaşayamayan Müslümanların bulundukları beldeden diğer bir beldeye hicret edenler diye tarif edilirken, hakîki hicretin ise, "isyan halinden itaat haline yöneliş olduğunu" yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere şöyle açıklamışlardır: "Gerçek muhacir, menhiyattan Allah'a hicret edenlerdir."(8)
Fitne zamanı ibadet ve tâate sarılmak gerçekten de zor bir iştir; ama kıymeti çok büyüktür.(9) Öyle ki fitnelerin zuhur edeceği ve sünnet-i seniyyelerin unutulacağı ahir zamanda bir sünnetin ihyasına yüz şehit sevabı gibi büyük bir mükafat verileceğini Sever-i Kâinât Efendimiz haber vermiştir.(10) Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.) fitne zamanında muhlisan yapılan ibadetlerin ayrıca hicret gibi kıymet kazandırdığını ve hatta Kendi'sine kavuşturduğunu da müjdelemiştir.
İbadet ve tâatle Rasûlullah Efendimize hicret etmek, müminin gerek dünyevî gerekse uhrevî bütün işlerini Rasûl-i Kibriya Efendimize teslim etmesi demektir. İşte bu teslimiyeti, gereği üzere yerine getirenler, içinde bulundukları fitnenin zararlarından kurtulup dünyevî ve uhrevî saadeti elde ederler.
Kısmen yukarıda değindiğimiz üzere şu hususa özellikle dikkat etmek gerekir ki, "Efendimiz (s.a.s.)'e hicret"i ifade eden ibadet ve tâat tamamıyla kulu Allah'a yaklaştırıcı vasıflara haiz bir ibadet olmalıdır. Bu vasıflardan uzak ibadetler insanı Allah'a ve Rasûl'üne kavuşturmaz. Zira fitnelerin zuhur ettiği zamanlarda da insanlar ibadetlerle meşgul oldukları halde mana ve maksadından uzak şekilde olan bu ibadetleri kendilerini fitnelerden kurtaramayacaktır. Bundan da anlaşılan odur ki kalbî ifsat sebebiyle insanlar ihlâslı olarak kulluk etme istikametinden uzak oldukları görülmektedir. Şu halde bizi fitnelerden uzak kılıp, Rasûlullah'a hicrete kavuşturacak ibadeti yerine getirebilmek için, kalbimizin maruz kaldığı tüm şirk, küfür ve masiyetten arındırılmasının zorunluluğu anlaşılmaktadır. Nefsin, ruhun, aklın ve bedenin tezkiyesi bizi Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in örnek kulluğuna sevk edecektir. Unutulmamalıdır ki, toplumsal fitnelerin kaynağında rol oynayan insanlar, kendi nefsinde kalbî fitnelerin en büyüğünü yaşayan insanlardır. "Vücutta bir et parçası var ki o düzgün olunca bütün vücut düzgün olur, o fasit olursa bütün vücut fasit olur. Dikkat edin o kalptir."(11) hadis-i şerifini, müminleri bir bedenin uzuvlarına teşbih eden hadis-i şerifle(12) birlikte düşündüğümüz zaman, bütün insanları tek bir vücuda, bedenin merkezi kalbi de o toplumu yönlendiren, lokomotif vazifesi gören iyi veya kötü seciyeli insanlara benzetebiliriz.
Allah yarattığı kulunu bilmez mi? Elbette ki bilir. İnsanı yaratan Allah, onların içerisine düşebilecekleri fitneleri de bildiği için öyle bir Rehber (s.a.v.) bırakmıştır ki O (s.a.v.), varlığını oluşturan her bir zerresiyle kâinata kurtuluş vesilesidir. O'nun her hâli bizler için rahmettir. O'na tabi olan ve sünnetleriyle nefsini tezkiye eden, dünyada salaha, âhirette de felâha erer. Nefsin fitne ve desiselerinden tamamıyla uzak kalabilmek ancak onu şeytan aleyhillanenin boyunduruğundan çıkarıp Hazreti Ahmed'in yoluna kurban etmekle olur. Kıymetli Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerinin de buyurduğu üzere "Her sünnet-i seniyyeyi yaşamak bir nefis tezkiyesidir." Ve kıyamet gününde de ancak selim bir kalp ile gelenler(13) kurtulacaklardır.
Ancak şu da bir hakîkattir ki, insanın münferiden, bir mürşit nezareti olmaksızın kendi gayretleri çerçevesinde çok çok Kur'an tilavet etmesi, ilimler öğrenmesi ve sünnetleri yaşamaya çalışması nefsini ıslah için kâfi gelmemektedir. Zira nefsin ıslahı sadece zahiren sünnetlerin yaşanmasına bağlı değildir. İbadetlerin yapılması, sünnet-i seniyylerin işlenmesi, bütün bedene hükmeden nefsin ıslahı yolunda birer amildirler. Bununla berber, nefsi ıslah yolunda, bu mühim ilme dair bazı bilgileri öğrenmek ve kendi kendine yaşamaya çalışmak yeterli değildir. Kişinin hangi zamanda hangi amelle ve ne ölçüde meşgul olması gerektiğine dair tasavvuf okulunun üstatlarından, birebir ve her bir ferdin ruh istidadına göre aşama aşama verilen vazifeleri yerine getirerek (vird, tesbihat, sohbet...) bu ilmin incelikleri talim edilmelidir ki maksada erişebilelim.
Bu gün, Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetlerini ihya eden, toplumu hayır yolunda yönlendiren, fitneden uzak, kalb-i selîm ve bütün azalarından iyiliklerin, güzelliklerin zuhur ettiği Peygamber vekili olan Hakk dostlarından istifade etme yolunda gayret sarf edilmezse, bütün vücut yani insanlar fesada uğrar, helâk olur. "Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın ikâbı pek şiddetlidir."(14)
Hicreti, hakîki manada Allah'a ve Rasûl'üne olanlardan olmak duasıyla...
Kaynakça:
1. Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizî, Fiten 31, (2202).
2. el-Bakara, 2/97, Şuara, 26/194.
3. en-Necm, 53/3, 4.
4. Rahman, 55/4; Meryem, 19/97; Duhan, 44/58.
5. Buhârî, Kitâbu'l-İlm; K. Sitte, Kitâbu'l-Fiten 1234.
6. Tecrîd-i Sarîh, Kitabu'l-Fiten, H.No: 2123.
7. Muvatta, Kader 3.
8. Buharî, Îman 4; Müslim, Îman 64.
9. İmâm-ı Rabbanî (k.s.), Mektûbat, 414. Mektup.
10. İbn-i Adiyy, el-Kâmil 2/90; Deylemî, 4/198 (6608).
11. Tecrîd-i Sarîh, c.1, H.No: 48.
12. Buhârî, Edeb 27.
13. eş-Şuara, 26/89.
14. el-Enfal, 8/25.
7 Kasım 2009 Cumartesi
Prof. Dr. Mustafa Kara ile Tasavvuf Üzerine... "Tasavvufun Misyonu Sürüyor"
........Altınoluk: Tasavvuf, İslâm toplumlarını derinden etkileyen ve başından beri tartışmalara konu olan bir disiplin. Siz de bu alanda kendini yetiştirmiş bir ilim adamısınız. Sizinle tasavvufla ilgili tartışmalı konuları konuşmak istiyoruz bu sohbette. İsterseniz, "Nereden çıktı tasavvuf?" sorusu ile başlayalım. Neden ihtiyaç duyuldu tasavvufa? Ya da olmasa olmaz mıydı? "İslâm varken neden tasavvuf, Müslüman varken neden sufi" sorusu anlamlı mı sizin için?
Prof. Dr. Mustafa Kara: Efendim bu konuya daha rahat cevap verebilmek için biraz daha eskilere gidelim. Genelde insanlık bazında olaya bakalım. 14 asırlık İslâm medeniyetine bakıldığında gördüğümüz gerçek şudur: İnsanlığın kurduğu hiçbir medeniyette mistik cereyanlar eksik olmamıştır, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yani insanın ruhani boyutu insanoğlu varolduğu günden beri mevcuttur. İnsanın yaratılış olarak, fıtrat olarak böyle bir özelliği var. Bu özelliğinin tatmin olması gerekiyor. Her medeniyet kendi usulüne göre kendi sitiline göre bunu hallediyor.
İslâm medeniyetinde de bu gerçekle yüz yüze geliyoruz. Adına tasavvuf diyelim veya demeyelim Müslüman olan insanların mistik bir boyutu var.
Tasavvuf kelimesi şüphesiz Kur'an-ı Kerim'de olmayan bir kelimedir. Ama hadis-i şeriflerde ifade edilen "ihsan" psikolojisine ulaştıran bir tecrübedir. Ve bu anlamda kaçınılmazdır. Yani insan psikolojisini düşündüğünüz zaman mutlaka bir ruhani boyutu olacak kültürlerin. İslâm medeniyetinde, toplumunda bu boşluğu dolduran sistem olarak tasavvuf karşımıza çıkıyor.
Altınoluk: Tasavvufun insanların mistik ihtiyacını karşıladığını ifade ettiniz. Tasavvuf mistik kabiliyeti olan insanlara tatmin duygusu veriyor ama her insanın mistik ihtiyacı farklı oluyor. Bu noktada tasavvufun herkese gerekli olup olmadığı sorusu akla geliyor.
M.Kara: İslâm'a göre insanın yapması ve yapmaması gereken prensipler bellidir. Buna farzlar ve haramlar diyoruz. Müslümanın mutlaka yapması veya yapmaması gereken esaslar arasında "tasavvufa intisap etmek" diye bir kaide yoktur. Ama İslâm'da şu vardır; "Müslüman Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir insan olmalıdır." Peki insan bu noktaya nasıl gidebilecektir? Bunun muhtelif yolları vardır. Yani bir Müslümanın Kur'an'da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi için veya hadislerde ifade edildiği şekilde "İhsan sahibi" olabilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekiyor ki bu noktaya ulaşabilsin. Tasavvuf bu yolda ilerlemek isteyenlere yardımcı olan bir disiplindir. Yoksa Müslüman için olmazsa olmaz bir şart değildir. Sadece yaratılışı, yapısı buna müsait olan insanlara yardımcı olan bir yardımcı müessesedir tabir caizse. Yoksa bunu "tarikata girmezseniz mahvolursunuz Müslüman olamazsanız, " gibi katı bir çerçeveye oturtmak yanlış olur.
Altınoluk: Bu çerçevede belki, "tasavvuf nedir?" sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. İslâm'la ilgisi ne tasavvufun? Eleştiriler, genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?
M.Kara: Efendim tasavvuf ayrı bir din midir? Sorusu zaman zaman gündeme gelmektedir. Tabî bu tasavvufa menfi açıdan bakanların tespitidir. Şimdi önce şunu tespit edelim. İnsanın ürettiği her fikir tenkide açıktır. Tasavvuf denen ilmin esaslarını, usulünü prensiplerini, esprilerini ortaya koyanlar da insanlardır. Dolayısıyla tasavvuf hakkında bütün söylenenler doğrudur demeye gerek yok. Niçin? Mutasavvıflar da insandır çünkü. Onların da bu tespitleri doğru olmayabilir. Bunları biz mi söylüyoruz? Hayır. Bunların söyleyenler bizzat sufilerdir. Yani sufilerin bir kısmı diğer sufilerin kanaatlerine karşıdır. Onlar arasında bir müttefekun aleyh bir tasavvuf kültürü yoktur. Bu şu demektir; İnsan olarak farklı düşünebiliriz, farklı yorumlar yapabiliriz ve birbirimizi tenkit edebiliriz.
Altınoluk: "Allah ulaşan yol mahlukatın nefesleri kadardır" denir değil mi?
M.Kara: Necmeddin Kübra'ya aittir o söz. Allah'a ulaşan yollar bu kadar çeşitlidir. Dolayısıyla tasavvufî hayatta hiçbir yanlış yoktur; hiçbir yanlış yorum yapılmamıştır dersek yanılırız. Dışardan birisi değil bizzat sufiler bunu söylemekte. Bugün çok tenkit edilen Hallac'ın fikirleri Muhiddin ibn Arabi'nin fikirleri ile ilgili olarak mümkün olsa da sufiler arasında bir anket yapabilsek. Anketimize üç türlü cevap çıkar. Birincisi bunlar mürşid-i kamillerdir, doğru söylemişlerdir. Söyledikleri hak ve gerçektir. İkinci grup sufilerin kanaati şu olur: Yanlış yapmışlardır, tasavvufi bir sırrı ifşâ etmişlerdir. Üçüncü grup da bu ikisinin arasındadır. Yani kanaat belirtmeyenler.
Altınoluk: Mesela "vahdet-i vücud" düşüncesi için anketten ne çıkar?
M.Kara: Sufiler içinde vahdet-i vücûd'u şartlı olarak kabul edenler var. Bunların en meşhuru da İmam-ı Rabbani'dir. Yani İbn Arabi'ye tasavvufun içinden bir saygı ifadesi içinde tenkit eden en büyük sufi İmam-ı Rabbani'dir. Rabbani Mektubat'ında diyor ki; "İbn Arabi bu görüşünde isabet etmemiştir, keşfinde yanılmıştır." Yani en meşhur mutasavvıfların dahi tasavvuf zümrelerinden münekkidleri vardır. Onları tenkit ederler. Aslında bu tenkid iyi bir şeydir. Çünkü canlılık kazandırır. Tasavvufi hayatın tenkid mekanizması hiç eksik olmamıştır. Yani şöyle özetlersek bütün tasavvuf klasiklerine baktığınızda hepsinin kendi meslektaşlarını tenkid ettiklerini görürsünüz. Dolayısıyla tasavvufi espriyi canlı tutan da bu tenkidlerdir. Bu tenkidlerle insanlar kendilerine biraz çeki düzen vermektedir. Niçin? Çünkü insanoğlu yanlış yapabilen bir varlıktır.
Altınoluk: Tasavvuf teoriden ziyada hale dayalı bir disiplin. Dolayısıyla tasavvuf erbabının hallerinin farklı olması normal değil mi?
M.Kara: Gayet tabi, onun için tenkitlerde aşırı gitmemişlerdir. Ilıman bir çizgiyi aşmamışlardır. İbn Teymiyye gibi tekfire gitmemişlerdir.
İbn Teymiyye bana göre büyük bir alimdir ondan şüphe yok. Tenkit hakkı elbette var. Fakat İbn Teymiyye tenkidinde aşırıya gitmiş ve nihayetinde işi tekfir noktasına ulaştırmıştır. Fevkalade yanlıştır bana göre. Tekfir dışındaki tavırları doğrudur. Çünkü tekfir bir bağnazlıktır, katılıktır, hiçbir katkı sağlamamaktır.
Altınoluk: Tasavvufi ekollerin müstakîm olanı ile, yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içinde bir hassasiyet mevcut mu? Yani tasavvufi ekoller, kendi içlerinde bir İslâm'ın ana kurallarına bağlılık ayrımı yapmışlar mı?
M.Kara: Daha önce de ifade ettiğim gibi insan unsuru açısından baktığımızda meseleyi daha rahat hallediyoruz. Tasavvufun kendi içinde bir hak-batıl konusu var mıdır? Vardır. Niçin vardır? Çünkü insanoğlunun beyni ve gönlünün çok muhteşem şeyler üretebilecek gücü vardır. Fakat aynı beyin ve gönül çok yanlış ve rezil şeyler de üretir. Çok yanlış telif ve tefsirler de üretir. İnsanoğlunun böyle bir özelliği var. Dolayısıyla vahyin ve vahyin kontrolündeki hadislerin esas fonksiyonu muhteşem şeyler üretebilecek olan beyni ve gönlü başka şeylere kaydırmamasıdır. Başka yerlere kaymadan bu enerjiyi ana istikamette tutabilmektir esas görev ve fonksiyonu. Fakat böyle bir görev ve fonksiyonu olmadığı zaman yani insan mutlak anlamda serâzâd olduğu zaman rezaletler üretiyor. Yanlış fikirler ve yorumlar üretiyor. Dolayısıyla buradan da batıl düşünceler ve yorumlar ortaya çıkıyor. Şimdi insan için bu vardır, dolayısıyla tasavvufi hayat içinde de sayıları az da olsa konuyu çok farklı boyuta götüren dervişler, sufiler vardır. dinin esaslarını zedeleyen dışlayan fevkalade yanlış yorumlar vardır. Ne yaptı sufiler buna karşı? Tedbirler aldılar, esaslar ortaya koydular, tenkit ettiler. Dediler ki "Ey meslektaşlarımız siz yanlış yapıyorsunuz, tasavvuf bu değildir. Tasavvuf dini esasları zorlayarak bir şeyler üretme sevdası değildir. Tasavvuf Allah'a kul olma sevdasıdır. Bu sevdaya başka şeyler katıyorsunuz ve işi sulandırıyorsunuz".
Altınoluk: Neleri katıyorlar hocam? Tasavvufun bünyesinde buna malzeme olacak materyaller var mı?
M.Kara: O materyali buluyor. Aslında yok tabi, neticede Kur'an-ı Kerim'de hadiste olanlar belli. Daha önce belirttiğim gibi insanoğlu bir şeyi alıyor çok farklı bir mecrada kullanıyor. Meselâ dini ibadetler, pratikler, kimi sufiler kalkıp diyor ki; "insanoğlu bir mâkâma yükseldiği zaman onun için artık namaz, oruç, hac, zekat gerekli değildir" bugün de bazı anlayışlar buna yakındır. Bunu ispat etmek için kendine göre Kur'an'dan ayetler, hadislerden deliller getirip şerh ediyor. Kendisini mânen bir yerde hissediyor, içinde bir güzellik duyuyor. Fakat bu güzellikle dini emirleri ve prensipleri zorluyor. Aşıyor, hırpalıyor ve kendine göre adeta bir din üretiyor. Tasavvuftan kalkıyor ama ulaştığı yer farklı oluyor.
Altınoluk: Tasavvufî, tezkiye, züht, takva, huşu, ihsan gibi islâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufi herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?
M.Kara: Yönelebilir. Yani bir insan tasavvufa bağlanmadan iyi bir mümin olabilir mi? El-cevap; Olur. Çünkü dinin esasları, Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği yol ortadadır. İnsan bunların rehberliğinde iyi bir mümin olabilir. Nitekim tarihte bizim kesin bildiğimiz bir şey şu ki büyük alimlerin pek çoğu bir tarikata müntesip değildiler. Ama bu büyük alimlerin gönül dünyalarının bir dervişin gönül dünyasından aşağıda olduğu söylemek yanlış olur. Sufilerin bir kanaati var "Herkes kendine göre bir yol ile Allah'a ulaşır." İşte yolların sonsuzluğu o anlamdadır. Dolayısıyla Allah'a ulaşan yollar sonsuzdur. "Mutlaka tarikat yoluna girerek bu yolu kat edebiliriz" diye düşünmemek lâzımdır. Fakat bu yollara girerken yol gösterici bazı insanların yardımına, yol göstericiliğine ihtiyacımız var.
Altınoluk: Ehl-i tasavvuf bir mümin ile tasavvufla alakası olmayan bir mümin arasında manevi derece açısından bir fark yok mudur?
M.Kara: Manevi derece bakımından farkı vardır. Yalnız şunu da ifade etmek gerekir. Tasavvufi hayat bir sihirli formüle sahip değildir. Yani bir insan tasavvufa intisap eder, diğeri etmez. İntisap eden kişi tasavvufun gereklerini yerine getirmeyip bir arpa boyu katetmeye bilir. Yani kırk sene dervişlik yapar 40 santim ilerleyemez. Fakat diğer kişi samimidir, ihlaslıdır bu yönüyle onu kat kat aşabilir.
Tasavvufi hayat kendine göre şartları olan bir hayattır. O şartlar muvacehesinde insanı mükemmeliyete götürebilir. "Bu işe girdik her şey bitti" demek doğru değildir. Bunu şuna da benzetebiliriz; meselâ İslâm bir hidayet rehberidir, Allah'a ulaştırır. Fakat bir kişinin İslâm dinine girmesi başka şeydir bu ipi son noktaya götürmesi başka şeydir. Tarikatta da durum böyledir. Tarikata girmek başka bir şeydir, tarikatta kemali yakalamak başka bir şeydir. Onun için ayrı bir gayret gerekiyor.
Altınoluk: Ülkemizde de "Mürşit" konumundaki insanların kişiliğine yönelik tartışmalar dikkate alındığında mürşidin hem gereği gereksizliği, hem de aranan vasıflar üzerine neler söylersiniz?
M.Kara: Tasavvuf klasiklerinin üzerinde en çok durduğu konuların biri de mürşittir. Çünkü tasavvufi hayatın merkez kişisi mürşittir. Tasavvufi hayatı oluşturan, güzelleştiren, derinleştiren kişi mürşittir. Dolayısıyla tasavvufa mürşit merkezli bir hayat denilebilir. Mürşit kimdir sorusuyla ilgili olarak saatlerce konuşulabilir. Ama bizim tasavvuf klasiklerinde yer alan bir tarif hemen aklıma geliyor; " Mürşit; kişiyi Allah'a, Allah'ı da kişiye sevdirendir." İşin özü budur. Kur'an-ı Kerim'de de benzer bir ifade var. Müminlerin vasıfları sıralanırken "Allah onları onlar da Allah'ı severler" şeklinde.
Altınoluk: Mürşit kişiyi Allah'a nasıl sevdiriyor?
M.Kara: Kişinin gönlünü terbiye ve tezkiyeye tabi tutarak Allah'ı sevebilecek bir gönüle sahip kılıyor onu. Bu nasıl oluyor? Sufilere göre bunun da basit ifadesi ile cevabı şu; "İç dünyamızdaki hastalıkları yok etmekle". İç dünyamızdaki hastalıklar nelerdir? Gönül dünyamızı kemiren hastalıklar da diyebiliriz bunlara. Nedir bu hastalıklar? Meselâ kibir. Mutasavvıflara göre Allah'ı sevmek istiyorsanız veya Allah'ın sizi sevmesini istiyorsanız kibirli olmayacaksınız. Kindar, cimri, riyakar, hırsla dolu olmayacaksınız. Bu hastalıklar dolu gönülle Allah sevilmez Allah da bu gönülü sevmez. İşte mürşidin fonksiyonu burada hem bunları insanlara öğretiyor hem de fiilen yaşıyor.
Tasavvuf kültürü dediğimiz zaman aklımıza sevgi geliyor değil mi? Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli denilince aklımıza sevgi geliyor. Niçin? Çünkü mürşit olan bu insanlar gönüllerini hastalıklardan temizlemişlerdir. Dünya ile menfi anlamda bir alış verişleri kalmamıştır. Tabiatıyla kindar olmayan, kibirli olmayan, haset, şehvet gibi hastalıklarla malul olamayan bir insanın yapacağı şey sevmek ve başkalarına sevgiyi öğretmektir. Yani bunu hem söylemişler hem de yaşamışlar. Yaşadığı için siz de bunu örnek alıyorsunuz
Zaten tasavvuf bir insan eğitimidir. İnsanın iç âleminin eğitimidir. Yani insan ruh ve bedenden meydana geldiği için "riyazat-ı bedeniyye" dediğimiz beden eğitimine bir de "riyazat-ı ruhiyye" dediğimiz ruh eğitimine ihtiyacı var. Gayet tabi tasavvuf bir ruh eğitimidir. Onun için mühimdir. Onun için toplumda her zaman varolması gereken bir sistemdir. Biz tasavvufa karşı olalım olmayalım, bugünkü pedagojiyle uğraşanların mutlaka okuması, incelemesi gereken konulardan biridir tasavvufi kültür. Çünkü o da bir tarz insan eğitimidir. Fakat bütün insanlar bu tornadan geçsin demiyorum. Gerçekten tasavvuf erbabı çok enteresan teknikler bulmuşlardır bunlardan istifade etmemek akıl kârı değil. Meselâ insan eğitimi çok önemli bir şey diyoruz. ilim elde etmek, alim olmak lâzım diye insanları teşvik ediyoruz. İnsanlar da çalışıyorlar, okuyorlar, alim oluyorlar, arif oluyorlar profesör oluyorlar. Fakat bakıyorsunuz profesör olmuş ama baştan aşağıya kibir dolu. Hırs dolu, şehvet dolu. Bu ne getirir insana? Bu insan eğitimi değil. Bu fevkalade eksik insan eğitimidir. Eğer ilim mahfilleri böyle bir insan üretiyorsa bu fevkalade mahzurlu bir eğitimdir. Dolayısıyla tasavvuf erbabı insanı eğitmek için çok enteresan teknikler bulmuşlardır derken bunu kastediyorum. İslâm'da da ilim, amel, ahlak münasebeti derler, yani üçünü bir araya getirmek gerekiyor. Yoksa kuru bir takım bilgiler insanı bir yere götürmüyor. İç âlemimiz önemli, dış görünüşümüz değil.
Altınoluk: Mürşit konusunda istismarlar neden ortaya çıkıyor? İnsanlar, yanlış adamlara hangi psikolojik saiklerle bağlanıyorlar.
M.Kara: Bir kısım insanların mistik yaratılışta olduklarını ve böyle bir boşluk hissettiklerini söyledik. İçinde boşluk duyduğunu hisseden insan bu boşluğu gidermek için nereye başvuracak? Bazen bu sorunun cevabını insanlar bulamıyor. Ama içinde arayış var yani susuzluk var. İçinde susuzluk olan insan etrafına baktığı zaman serap görür ve seraba doğru koşmaya başlar. Nihayetinde bakar ki su diye bir şey yok. Bazen insan o denli susar ki denize ulaşır tuzluluğuna bakmadan ondan içer yapacağı bir şey yoktur çünkü. Bazı insanların fıtratı da böyledir. Müthiş bir arayış içindedir. İçinde bir yığın sorular, çıkmazlar vardır. Ona biri derki tasavvufi hayata erersen kurtulursun. O da ilk karşılaştığı yere intisap eder. Tabi bunu gerçek kriterleri bilemeyenler için söylüyorum. Buradaki insan kimdir, benim susuzluğumu giderebilecek biri midir, değil midir? Gibi soruları sormadan giden bu kişiye bağlanır. Tabi mürşit ile ilgi belli bilgileri olmadığı için sıkıntı meydana gelir. Bugün bizim toplumumuzda bu sıkıntı daha da fazladır. Çünkü 80 yıldır tasavvufi hayat yasaktır. Her şeyden önce bu yasağı oturup rahat bir zeminde oturup tartışmamız lâzım. İnsanların manevi ihtiyaçlarını düşünerek buna bir yol bulmamız gerekiyor. Aksi halde bu sahte mürşitlerin tuzağına düşecek avlar her zaman olacaktır. Bu avları ilânihaye göreceğiz. Çünkü içinde bir boşluk hissi duyan insanların arayışı devam edecek.
Seksen yıldan beri bu hayat illegal durumda. Dolayısıyla bir ölçü yok. Herkes kendini mürşit ilân edebiliyor. Maalesef böyle. Mürşit midir, değil midir icazeti var mıdır yok mudur diye kimse sormuyor. Zaten bunu soracak merci de yok.
Altınoluk: O zaman iki şeyin eksikliği söz konusu. Birincisi insanların kimlerin mürşit olabileceklerine dair asgari bir eğitime ihtiyacı var, diğeri de şeyh olarak ortaya çıkan insanların kontrolüne.
M.Kara: Gayet tabi. İnsanlara her şeyden önce "Tasavvuf nedir? Zaruret midir, değil midir? Mürşit kimdir?" Sorularının cevaplarını asgari düzeyde verebilmemiz gerekiyor.
Altınoluk: Bazı tarikatlar ilme, bazıları kisveye, bazıları müziğe önem veriyorlar. Bu ilgi alanlarının sebebi nedir? Bu karmaşa içinde doğrunun ölçüsü nedir?
M.Kara: Bunun tek sebebi mürşitlerin karakteriyle ilgilidir. Yoksa hiçbir tarikatta şöyle bir esas yoktur; "Efendim bizim tarikat keramete, fıkıh ilmiyle meşgul olmaya önem verir". Hiçbir tarikat baştan böyle bir kaide ortaya koymaz. Fakat her kişinin yoğurt yiyişi farklıdır. Bu ondan kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz aynı tarikatın A, B, C, şehirlerindeki üç tane şeyhi üçünün de mürşidi aynı fakat üçünün de öne çıkardığı konu farklı olmakta. Bu tamamen kendisinin yoğurt yiyişi ile ilgilidir. Tarikatı ile de mürşidi ile de ilgili değil. Burada kendi mizaç ve meşrebinin o kültürü yoğurma tarzıyla ilgili olarak bir fark ortaya çıkıyor. Farklılığın en eski örneği olarak ben dört halifeyi görüyorum. Yani dikkat ederseniz dört halifenin mürşidi aynıdır fakat dört halifenin dördü de ayrı bir dünyadır. İç âlemleri, idare ve bakış tarzları farklıdır. Tıpkı bunun gibidir tarikatlardaki farklılıklar.
Altınoluk: Tasavvufun tanınmış simalarına atfen söylenen ve bilhassa tevhit hassasiyeti açısından tartışma çıkaran sözler var. Hallac'ın vs'nin sözleri gibi... Nasıl bakmalı İslâm akaidi açısından bu sözlere?
M.Kara: Mutasavvıfların her görüşüne adeta vahiy gibi bakmamak gerekir. Bizim inancımıza göre Hz. Peygemberimiz'den sonra hiç kimse masum değildir. Bizim akait inançlarımıza göre peygamberler dahi "zelle" (hata) yapabilirler. Allah tarafından ikaz edilirler. Nitekim Peygamberimizle ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de bir kaç tane ikaz var. Son peygamberle ilgili bir çok ayet varken "sufiler yanlış yapmaz, hatalı düşünceleri olmaz" gibi düşünmek fevkalade yanlıştır. Çünkü hiçbiri ismet sıfatına sahip değildir. Sufiler de insandır yanlış, hata yapabilir ve bu kapıyı her sufi için açık tutmak lâzım. Günahsızlık zırhına bürünmemelidir.
Altınoluk: Mürit, mürşidinin herhangi bir konuda yanıldığını hataya düştüğünü nasıl ayırt edebilecek?
M.Kara: Çok zor bir soru tabi ki. Her şeyden önce bu müridin donanımlarıyla ilgili bir konudur. Mürit yeterli donanıma sahip değilse mürşidinin hangi sözünün doğru hangisinin yanlış olduğunu tefrik etmesi fevkalade zordur.
Tasavvufi eğitim teslimiyetçi bir eğitimdir. Bugünkü ifadeyle söylersek demokratik bir eğitim değildir.
Altınoluk: Peki bu teslimiyeti islâmî çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.Kara:Teslimiyetçi eğitim demek bir iş de ustaya teslim olmaktır. Siz sıvacı olmak istiyorsanız sıva ustasının dediklerini yapmak zorundasınız. Yani "malayı şöyle tutacaksınız" deniyorsa öyle tutmanız gerekir. "Hayır efendim ben böyle tutmam şöyle tutarım" derseniz siz sıvacı olamazsınız. Bu her iş dalında böyledir. İnsan bir mesleği, bir yöntemi usta ile öğrenir. ustasız öğrenenler de vardır ama bunlar istisnadır. Genel olarak insan bunu bir rehber ile öğrenir. Tasavvufi hayat rehberi de mürşittir. Dolayısıyla ona teslim olacaksınız. Ne zamana kadar? Tasavvufi eğitim müddetince, hayat boyu değil. Bu da yanlış anlaşılıyor. Tasavvufi eğitimin süresi ne kadardır? Bu beş günde olur, on beş yıl da olur, kırk yıl da olur.
Altınoluk: Tasavvufi eğitim biter mi peki
M.Kara: Seyru sülûk dediğimiz kısım biter. Ancak insan ölünceye kadar bu eğitimin içindedir, buna muhtaçtır da. Fakat bu okullardaki eğitime benziyor. Yani okula başlıyorsunuz bir müddet sonra okul bitiyor ve diplomanızı alıyorsunuz ve hayat başlıyor. Hayatın kendisi de başlı başına bir üniversite. Bu anlamda bitmez fakat seyr-u sülûk dediğimiz eğitim biter, icazet dediğimiz olay bunun bittiğini gösterir.
Tabiî dönüp dolaşıp iş gerçek mürşide dayanıyor. Mürşidiniz gerçekse teslim olmanızın hiçbir sakıncası yoktur, aksine faydası vardır. Ama mürşidiniz sahtekarsa, yetersizse haliniz dumandır, o zaman da Allah yardımcınız olsun.
Altınoluk: Tarikatla şeriat arasındaki ilişkilerde neden problem çıkıyor? Böyle bir problem çıkması kaçınılmaz mıdır?
M.Kara: Problem, getirilen izahlardan çıkıyor. Bazı sufiler şeriat ile kastedilen konuları küçümsemeye başlıyorlar. Bu küçümsemeyle birlikte şeriat, hakikat, tarikat tartışmaları başlıyor. Bir sebebi bu. Bir diğer sebep bizim kültürümüzde ehli zahir ve ehli batın tartışmaları var. Yani tekkeliler ile medreseliler. Bu tartışmalar günümüzde de var. Aslında bu tartışmaları ben insan fıtratıyla ilgili ve irtibatlı görüyorum. Gerçeği arayan insanlar bu dengeyi buluyor. Herkes bulamıyor tabi. Dolayısıyla ortaya şeriat, tarikat, hakikat tartışmasıdır çıkıp gidiyor. dinin özü itibarıyla bu tartışmaya sebep olacak bir durum yok. Aslında sufilerin şeriat, tarikat, hakikat tasniflerinde şeriatı küçümseme, devre dışı bırakma gibi düşünceleri yok. Ama bazı insanların davranışlarına bakıyorsunuz dinin esaslarıyla bağdaşmayacak şeyler yapıyor. Bu dün de vardı bugün de var. Farz olan bir şeyi yapmadığını haram olan bir şeyi yaptığını görüyorsunuz. Bunlara mutasavvıf diyemezsiniz. Tasavvufi hayatın içindedir, intisaplıdır hatta icazetlidir.
Altınoluk: Seyru sülûkünü tamamlamış icazetli bir sufi aynı zamanda haram işleyebilir mi?
M.Kara: Prensipte, nazariye de bu haramları işlememesi lâzım gözüküyor ama maalesef bu haramları işleyenler bulunabiliyor. Niçin bu duruma düşüyor? İnsan olduğu için. Asrı Sadet dönemine bakın bu hal içerisinde olan sahabiler görebilirsiniz. Sahabi dediğimiz insanların hepsi eşit oranda dindar değildir. Şüphesiz onlara saygımız sonsuz ama bu da bir vakıa. O da insan çünkü. Düşünebiliyor musunuz insan Peygamber Efendimizi görüyor, onu dinliyor, davetini işitiyor, onunla aynı mahalleyi paylaşıyor ve inanmıyor. Veyahut inanıyor bir müddet sonra vazgeçiyor. Dolayısıyla tasavvufta bir sihirli formül yok. Rengarenk insanlar var. dini hayatın çok değişik boyutlarını yaşayan insanlar var. Onların hepsi bu tasavvufi hayatın içindedir. Tasavvufi hayat tek renk değildir.
Altınoluk: Bu tartışmanın içinde çok söylenen; "zaman tarikat zamanı değil zaman imanı kurtarma zamanıdır" şeklinde bir söz var siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu sözü?
M.Kara: O söz 1925'ten sonra söylendiği için o günün şartlarında doğru bir sözdür. O günlerde yani 1925-30'lu yıllarda zamanımız tarikat zamanı demek mümkün değildi. Ama daha sonraki yıllarda şartlar değişmiştir. O kadar değişmiştir ki 1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan CHP'nin 1970'li yıllarda Genel Başkanı olan Bülent Ecevit "tarikatlar serbest olmalıdır" demiştir. Efendim bu söz takiyye midir, politik bir demeç midir, iki yüzlülük müdür, samimiyetten uzak mıdır? tartışılır. Önemli olan bu sözü söylemiş olması, şartların ne denli değiştiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu sözü söyleyen Said-i Nursi bir derviştir. Onun yazdığı eserlere baktığınız zaman fevkalade güzel tasavvuf kültürü vardır. O anlamda bir derviştir. Benim kanaatim şudur; eğer tekkeler yasaklanmasaydı, Said-i Nursi'nin ekolü bir tarikata dönüşürdü. Şu anda Nurculuk bir tarikat değildir. Ama rahat bir zeminde bulunsaydık o Risaleyi Nur Külliyatı'ndaki o tasavvufi muhteva bir tarikata dönüşecekti ve belki biz Saidiyye, Nursiyye tarikatı ile tanışacaktık.
Altınoluk:Tasavvuf Tarihi öğretim üyesi olarak tasavvuf adına bir özeleştiri yapsanız, nelerin altını çizersiniz? Yani tasavvuf alanında hem düşünce hem pratik alanında gördüğünüz aksamalar neler? Belki bu değerlendirmeyi, yaşadığımız çağın getirdiği malzemeler açısından da yapmak gerekiyor. Ne düşünüyorsunuz? Tasavvufun misyonu sürüyor mu?
M.Kara: Baştan beri ifade ettiğimiz gibi tasavvufun misyonu sürüyor ve bundan sonra da sürecek. İnsan fıtratı değişmediği sürece bu kıyamete kadar da sürecek. Ama bu ihtiyaca yeterince cevap verebilecek miyiz? Bu susuzluğu giderebilecek tatlı pınarları insanlara sunabilecek miyiz? Bu noktada açıkçası benim şüphelerim var. Çünkü illegal bir hayatta seviye kat etmek fevkalade zordur. Ama bu ihtiyacın yok olmayacağını düşünüyorum.
Tasavvufla ilgili olarak bazen menfilikler aklımıza geliyor. Menfilikler her zaman var ve istismarcılar her zaman söz konusu. Hiçbir zaman eksik olmadı. Tarih boyunca olduğu gibi şimdi de var. İstismarcıların tuzaklarına düşmemek için her zaman dikkatli olmak gerekiyor. Ama tasavvufi hayatla irtibatlandıracak en azından okuyan yazan kesimi bir şekilde irtibatlandıracak güzel şeyler de var. Mesela kitaplar, dergiler var. Tasavvuf kültürünü bizlere aktaran az da olsa kişiler var. Bunları da müspet gelişmeler.
Altınoluk: Bu çağın getirdiği şartlarda tasavvufi hayatı yaşama noktasında ortaya çıkan sıkıntılar var o konuda neler söylenebilir?
M.Kara: Çağın getirdiği sıkıntılar aslında çok fazla. Tasavvufi hayat ruhani bir hayattır. Fakat bugün birinci planda olan hayat ruhani bir hayat değildir. Tam aksi materyalist, modernist, kapitalist, ateist bir hayattır. Tasavvufun esas problemi burada. İnsanlar ruhani boyuttan tamamen uzaklaşmışlar. İnsanlar bugün iki şeye ilgi duyuyor biri spor diğeri de siyaset. Buna bir de seksi eklerseniz üç tane "s" ortaya çıkar. İnsanların bütün dikkatleri bu konulara teksif olmuş durumda. Bu insanları buralardan çekip alarak ruhani noktaya sevk etmek bir hayli zordur. Kapitalizm maalesef beyinlerimizi iğfal etmiştir. Ölçülerimizi mahvetmiştir. Beynimizin genleriyle uğraşmıştır. Dolayısıyla hayata bakış tarzımız maalesef bir kapitalist gibi olmuştur. Çoğu kere bunun farkına da varmıyoruz. Dervişiz ama dünyaya kapitalist gibi bakıyoruz! Esas problemimiz budur. Çağdaş problemlerle boğuşmamız gereken nokta budur. Kesin olan şu ki çağdaş hayatın bize zorla kabul ettirdiği şey aslında bizim ruhani hayatımızı tehdit etmektedir. Dolayısıyla bir müminde olması gereken bir gönüle sahip olamıyoruz.
Altınoluk: Çağdaş dünyada müthiş bir ekonomik yarış var. Bu ekonomik yarışta tasavvufa yönelik şöyle bir eleştiri getiriliyor: Tasavvuf insanı pasifleştiriyor, dünyadan el etek çektirtiyor tarzında. Tasavvuf insanı gerçekten pasifleştirir mi?
M.Kara: Tasavvuf insanı pasifleştirmez. Bu kesin. Hiçbir zaman tasavvuf insanların dünyadan el etek çekmesini istememiştir. Hiçbir tasavvuf kitabında dünyadan el etek çekiniz diye bir emir yoktur. Bu sadece çok kısa zaman dilimleri için geçerlidir. Bunun tasavvuf kültüründeki karşılığı halvettir. Kesinlikle dervişler hayattan kopmazlar. Yani dervişler çalışır, çalışma hayatının içindedir. Fakat niçin böyle bir kanaat oluşmuş durumdadır? Çünkü bugünkü düzen kapitalist bir düzen olduğu için kapitalist insanın hırsına bakılarak normal hayatını sürdüren insan pasif görülüyor. Aslında burada izafi bir pasiflik vardır. Günümüzün dervişleride böyledir. Bugün çalışmayan hiçbir derviş yoktur.
Altınoluk: Son olarak, Batı'da gerçekleşen İslâmlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğu görülüyor. Nedir bunun sebebi? Ya da neden İslâm'ın başka tebliğ tarzlarından daha etkili oluyor tasavvufi söylem?
M.Kara: Tasavvuf gönül medeniyetinin kurucusudur. Tasavvuf insana gönülden, gönlüne hitap eder. Aklına, bedenine, kıyafetine değil. İnsanın gönlüne hitap ettiğiniz zaman onu en can alıcı yerinden yakalamış oluyorsunuz. Dolayısıyla Batı'da bir arayış içinde olan insanların doğrudur hemen hepsi tarikata intisap ediyorlar. Niçin çünkü tasavvuf insanî çerçeveden mesajını sunuyor. Meselâ önce namaz kıl, oruç tut demiyor. Daha üst çerçeveden bakıyor insana. Ve insan olduğu için onun kalbine, hislerine hitap ediyor.
Altınoluk: O üst çerçevede neler var?
M.Kara: O üst çerçevede insanî güzellikler var. Yani sevgi var, bir şeyi karşılıksız yapma var. Muhabbet var. Tevazu var. Alçak gönüllülük bana göre gönülleri fetheden fevkalade önemli bir mekanizmadır. Sade yaşamak var. Tebessümlü olmak var. İşte onları fetheden bunlardır. Kapitalist dünyanın mahvettiği insan aslında tebessüm arıyor. Maddi bir ilişkiye dayanmayan bir dostluk arıyor. Arayış içinde olan insanlar bu ışığı görüyor ve geliyor. Bakıyor ki yemesiyle, içmesiyle, giyimiyle kuşamıyla mütevazı bir hayat. Fıtratında da olunca hemen teslim oluyorlar. Bu arada bir başka gerçeği de söyleyelim; arayış içerisinde olanların bir kısmı da uzak doğu mistisizmine kayıyorlar. Tabi burada Batıdaki İslâm imajı da önemli. Menfi İslâm imajı Batıya şırınga edildiği için İslâm'a yaklaşmak yerine Budizme vs. kayanlarda olmakta.
DOĞU MİSTİSİZMİ VE TASAVVUF
Altınoluk: Tasavvufun, Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?
M.Kara: Doğu mistik dünyası denilince hemen "İlim Çin'de de olsa alınız", "Hikmet müminin yitiğidir nerede bulursa alır" meselesi aklımıza geliyor. Bunlardan da öte bir şey biliyoruz; "İlk insan ilk peygamberdir". Dolayısıyla insanlık kültürü aslında tevhit kültürüdür. Bütün sapmalara, bütün yanlışlara, heterodoks tavırlara rağmen insanlık kültürü tevhit kültürüdür. Dolayısıyla bu kültürün doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi olmaz. Eğer bir fikir doğru ise, tevhidî ise bizim iç âlemimize ışık tutuyorsa bu alınır ve kullanılır bunun hiçbir mahzuru yoktur. Yine bu anlamda tesir almak kötü bir şey değildir. Genel anlamda İslâm medeniyeti hem tesir almıştır; hem de tesir vermiştir. Tesir almadan hiçbir medeniyet kurulmamıştır bu zamana kadar.
Altınoluk: Peki bu tesir aslî karakteri bozmuş mudur?
M.Kara: Aslî karakteri bozmaz. Tabi yanlış şeyler üreten sufiler de vardır. Bunları istisna ediyorum. Ama genel olarak ana yolu bozmaz. O ana gidiş yolu bellidir ona zarar vermez. Yanlışlar onun aslî rengini değiştirmez. O anlamda menfi bir belirleyiciliği olamaz.
Ya Ruhbanlık?
Altınoluk: Tasavvuf, kul ile Allah arasına girmek anlamına bir tür ruhbanlık mıdır? İslâm ruhbanlığa izin vermediğine göre tasavvuf buna izin verebilir mi?
M.Kara: "Ruhbanlık" kelimesi rayından çıkartılmış bir kelimedir. Özellikle cumhuriyet döneminde "İslâm'da ruhbanlık yoktur" cümlesini alarak "İslâm'da din adamlığı, din rehberliği yoktur" cümlesine çekilmiştir zorla. Halbuki hadisteki "İslâm'da ruhbanlık yoktur" farklı anlamdadır. Tabi ki İslâm'da Allah ile kulu arasında Hıristiyanlık anlamında bir ruhbanlık yoktur. Fakat bir terime dikkat çekmek isterim. Allah ile kul arasındaki kişiye yani peygambere elçi diyoruz. Elçi ne demek? Bir şey ile diğer şey arasındaki vasıtadır. Yani burada "Allah ile kul arasında kimse yoktur" derken peygamberin fonksiyonunu ihmal etmemek lâzım. Dolayısıyla bu şu gerçeği ortaya koyuyor; insanı Allah'a doğru sevk eden bir rehbere ihtiyaç vardır. İnsan bu rehbere muhtaçtır. Bunun en büyük temsilcisi tabi ki peygamberlerdir. Peygamberimiz bu anlamda bize rehberlik yapıyor. Bizim elimizden tutuyor gitmemiz gereken istikameti gösteriyor. Evet biz yürüyeceğiz ama yolu gösteren O'dur. O'ndan sonra rehber olarak peygamberin varisleri yani alimler ve arifler vardır. Alimlerin görevi tabi ki aracılığı Hıristiyanlık anlamında Allah adına tövbeleri kabul eden bir şube olmak değil kesinlikle. Fakat insan kendisini Allah'ı tanıtan O'nu sevdiren bir alime bir arife bir mürşide muhtaçtır. Yani hiçbirimiz annemizden doğduğu zaman 32 farzı bilmiyorduk. Namazı, orucu bilmiyorduk. Birileri bize bunu öğretti ve Allah'ı tanıttı diye bir aracı sınıf mı oldu bu insanlar? Hayır ama rehberdir, mürşittir.
RABITA VE TEVHİD
Altınoluk: Burada bir de rabıta üzerinde duralım isterseniz. Rabıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufi ekoller? İslâm'ın tevhit hassasiyeti içinde rabıtayı nasıl anlamak gerekir? Ya da bu konuda düşülen hatalar nelerdir? Rabıtanın tevhidi zorlaması mümkün mü? Rabıtanın delili nedir?
M.Kara: Şayet ehlinin elinde değilse rabıtanın tevhidi zorlaması mümkündür diyelim ondan sonra bunu biraz açalım isterseniz.
Rabıta tarikatlar arasında farklı değerlendirilen terimlerden bir tanesidir. Öncelikle şunu söyleyelim rabıta her tarikatta aynı oranda üzerinde durulan bir konu değildir. İkincisi biliyorsunuz tarikatlar son yediyüzyılda yaygınlaştı. İlk yedi yüzyılda da mürşit, tasavvufi hayat, tekkeler, dergahlar vardır fakat tasavvufi düşünce, mektep, ekol haline gelmemişti. İlk yedi asırda bugün anlaşılan mânâda bir rabıta yoktu. Şeyhi sevmek, gönlü bağlamak var mı? Tabi ki o var. Bugün anlaşılan mânâda ve tarif edilen şekildeki rabıta o ilk yedi asırda yoktu. Daha sonra gelişmiştir.
Peki bu tevhidi zorlar mı? Öncelikle şunu söyleyelim, rabıtayı tasavvufi eğitimde ders olarak öne çıkaran sufiler tabi ki buna delil olarak bazı ayetleri gösteriyorlar. Bunların en meşhuru Kur'an'ı Kerim de bir iki defa geçen bir ifade bu "Sizi Allah'a ulaştıracak bir vesile' arayınız" ayetidir. Sufiler vesile" kelimesini şerh ediyorlar ve bunun mürşit demek olduğunu ifade ediyorlar. Diğer tefsirlere bakıldığında bu "vesile" kelimesi "ameli salih" olarak yorumlanıyor.
Ama neticede durum şurada düğümleniyor: "Rabıta size Allah'ı sevmeyi öğreten bir insanı sevmek" demektir işin özü budur. Bunu resme, şekle, şuna -buna boğmamak lâzım.
Altınoluk: İlk yedi asırda da böyle miydi?
M.Kara: Evet ilk yedi asırda da böyle anlaşılıyordu. Mürşide bağlanmak, mürşidi sevmek mânâsında.
Altınoluk: Peygamber efendimiz ile Ashab-ı kiram arasındaki ilişki de böyle bir ilişki mi idi?
M.Kara: Kainatın efendisi ile Sahabe-i Kiram arasında böyle bir muhabbet vardı. Aslında bunun örnekleri çok. Meselâ çok hadisi şeriflerde sıkca kullanılan bir ifadedir: "Anam babam sana feda olsun" şeklinde. Peygamberimiz de bir hadislerinde Hz. Ebubekir'e "Beni kendinden çok sevmedikçe gerçek mümin olamazsınız" buyuruyor. Şimdi Peygamber Efendimiz haşa egoistçe bir tavır mı takınıyor? Asla. Hz. Peygamber (s.a.) aslında burada bir sevgi eğitimi yapıyor. Niçin? Çünkü Hz. Peygamberi sevmeden Allah'ı sevmek mümkün değil. O'na tabi olmadan Allah'a tabi olmak mümkün değil. Ayeti kerime de "Eğer Allah'ı seviyorsanız, sevmek istiyorsanız bana tabi olun" Yani peygambere. Sahabe-i Kiram onun için peygambere aşık oluyor. Bir dervişte mürşidine aşık olur. Niçin? Çünkü aşkı öğreten odur. Peygamberi nasıl sevileceğini öğreten, Allah aşkı ile onu tanıştıran odur. Düşünün ki bir insan size Allah'ı nasıl sevileceğini öğretmiş, bu kişiye besleyeceğiniz duyguları tahayyül edin. Bu şirk midir? Hayır kesinlikle şirk değildir. Fakat burada bir konuyu tekrar açmak gerek. Eğer rabıta denen şey gerçek anlamdaki mürşidin yönlendirmesiyle olursa şirk olamaz. Fakat demin söylediğimiz gibi sahtekarların cirit attığı bir ortamda rabıtanın insanı bazen tevhidin dışına taşıyabileceğini düşünmek lâzımdır. Burada usta-kalfa ilişkisi oldukça önemli. Daha doğrusu ustanın ustalığı önemli. Sahtekarların elinde bu hassas konu sulandırılmaya çok müsaittir.
Altınoluk: Muhterem hocam değerli vakitlerinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz
* Prof. Dr. Mustafa KARA Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Kürsüsü Öğretim Görevlisi
Prof. Dr. Mustafa Kara: Efendim bu konuya daha rahat cevap verebilmek için biraz daha eskilere gidelim. Genelde insanlık bazında olaya bakalım. 14 asırlık İslâm medeniyetine bakıldığında gördüğümüz gerçek şudur: İnsanlığın kurduğu hiçbir medeniyette mistik cereyanlar eksik olmamıştır, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yani insanın ruhani boyutu insanoğlu varolduğu günden beri mevcuttur. İnsanın yaratılış olarak, fıtrat olarak böyle bir özelliği var. Bu özelliğinin tatmin olması gerekiyor. Her medeniyet kendi usulüne göre kendi sitiline göre bunu hallediyor.
İslâm medeniyetinde de bu gerçekle yüz yüze geliyoruz. Adına tasavvuf diyelim veya demeyelim Müslüman olan insanların mistik bir boyutu var.
Tasavvuf kelimesi şüphesiz Kur'an-ı Kerim'de olmayan bir kelimedir. Ama hadis-i şeriflerde ifade edilen "ihsan" psikolojisine ulaştıran bir tecrübedir. Ve bu anlamda kaçınılmazdır. Yani insan psikolojisini düşündüğünüz zaman mutlaka bir ruhani boyutu olacak kültürlerin. İslâm medeniyetinde, toplumunda bu boşluğu dolduran sistem olarak tasavvuf karşımıza çıkıyor.
Altınoluk: Tasavvufun insanların mistik ihtiyacını karşıladığını ifade ettiniz. Tasavvuf mistik kabiliyeti olan insanlara tatmin duygusu veriyor ama her insanın mistik ihtiyacı farklı oluyor. Bu noktada tasavvufun herkese gerekli olup olmadığı sorusu akla geliyor.
M.Kara: İslâm'a göre insanın yapması ve yapmaması gereken prensipler bellidir. Buna farzlar ve haramlar diyoruz. Müslümanın mutlaka yapması veya yapmaması gereken esaslar arasında "tasavvufa intisap etmek" diye bir kaide yoktur. Ama İslâm'da şu vardır; "Müslüman Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir insan olmalıdır." Peki insan bu noktaya nasıl gidebilecektir? Bunun muhtelif yolları vardır. Yani bir Müslümanın Kur'an'da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi için veya hadislerde ifade edildiği şekilde "İhsan sahibi" olabilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekiyor ki bu noktaya ulaşabilsin. Tasavvuf bu yolda ilerlemek isteyenlere yardımcı olan bir disiplindir. Yoksa Müslüman için olmazsa olmaz bir şart değildir. Sadece yaratılışı, yapısı buna müsait olan insanlara yardımcı olan bir yardımcı müessesedir tabir caizse. Yoksa bunu "tarikata girmezseniz mahvolursunuz Müslüman olamazsanız, " gibi katı bir çerçeveye oturtmak yanlış olur.
Altınoluk: Bu çerçevede belki, "tasavvuf nedir?" sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. İslâm'la ilgisi ne tasavvufun? Eleştiriler, genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?
M.Kara: Efendim tasavvuf ayrı bir din midir? Sorusu zaman zaman gündeme gelmektedir. Tabî bu tasavvufa menfi açıdan bakanların tespitidir. Şimdi önce şunu tespit edelim. İnsanın ürettiği her fikir tenkide açıktır. Tasavvuf denen ilmin esaslarını, usulünü prensiplerini, esprilerini ortaya koyanlar da insanlardır. Dolayısıyla tasavvuf hakkında bütün söylenenler doğrudur demeye gerek yok. Niçin? Mutasavvıflar da insandır çünkü. Onların da bu tespitleri doğru olmayabilir. Bunları biz mi söylüyoruz? Hayır. Bunların söyleyenler bizzat sufilerdir. Yani sufilerin bir kısmı diğer sufilerin kanaatlerine karşıdır. Onlar arasında bir müttefekun aleyh bir tasavvuf kültürü yoktur. Bu şu demektir; İnsan olarak farklı düşünebiliriz, farklı yorumlar yapabiliriz ve birbirimizi tenkit edebiliriz.
Altınoluk: "Allah ulaşan yol mahlukatın nefesleri kadardır" denir değil mi?
M.Kara: Necmeddin Kübra'ya aittir o söz. Allah'a ulaşan yollar bu kadar çeşitlidir. Dolayısıyla tasavvufî hayatta hiçbir yanlış yoktur; hiçbir yanlış yorum yapılmamıştır dersek yanılırız. Dışardan birisi değil bizzat sufiler bunu söylemekte. Bugün çok tenkit edilen Hallac'ın fikirleri Muhiddin ibn Arabi'nin fikirleri ile ilgili olarak mümkün olsa da sufiler arasında bir anket yapabilsek. Anketimize üç türlü cevap çıkar. Birincisi bunlar mürşid-i kamillerdir, doğru söylemişlerdir. Söyledikleri hak ve gerçektir. İkinci grup sufilerin kanaati şu olur: Yanlış yapmışlardır, tasavvufi bir sırrı ifşâ etmişlerdir. Üçüncü grup da bu ikisinin arasındadır. Yani kanaat belirtmeyenler.
Altınoluk: Mesela "vahdet-i vücud" düşüncesi için anketten ne çıkar?
M.Kara: Sufiler içinde vahdet-i vücûd'u şartlı olarak kabul edenler var. Bunların en meşhuru da İmam-ı Rabbani'dir. Yani İbn Arabi'ye tasavvufun içinden bir saygı ifadesi içinde tenkit eden en büyük sufi İmam-ı Rabbani'dir. Rabbani Mektubat'ında diyor ki; "İbn Arabi bu görüşünde isabet etmemiştir, keşfinde yanılmıştır." Yani en meşhur mutasavvıfların dahi tasavvuf zümrelerinden münekkidleri vardır. Onları tenkit ederler. Aslında bu tenkid iyi bir şeydir. Çünkü canlılık kazandırır. Tasavvufi hayatın tenkid mekanizması hiç eksik olmamıştır. Yani şöyle özetlersek bütün tasavvuf klasiklerine baktığınızda hepsinin kendi meslektaşlarını tenkid ettiklerini görürsünüz. Dolayısıyla tasavvufi espriyi canlı tutan da bu tenkidlerdir. Bu tenkidlerle insanlar kendilerine biraz çeki düzen vermektedir. Niçin? Çünkü insanoğlu yanlış yapabilen bir varlıktır.
Altınoluk: Tasavvuf teoriden ziyada hale dayalı bir disiplin. Dolayısıyla tasavvuf erbabının hallerinin farklı olması normal değil mi?
M.Kara: Gayet tabi, onun için tenkitlerde aşırı gitmemişlerdir. Ilıman bir çizgiyi aşmamışlardır. İbn Teymiyye gibi tekfire gitmemişlerdir.
İbn Teymiyye bana göre büyük bir alimdir ondan şüphe yok. Tenkit hakkı elbette var. Fakat İbn Teymiyye tenkidinde aşırıya gitmiş ve nihayetinde işi tekfir noktasına ulaştırmıştır. Fevkalade yanlıştır bana göre. Tekfir dışındaki tavırları doğrudur. Çünkü tekfir bir bağnazlıktır, katılıktır, hiçbir katkı sağlamamaktır.
Altınoluk: Tasavvufi ekollerin müstakîm olanı ile, yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içinde bir hassasiyet mevcut mu? Yani tasavvufi ekoller, kendi içlerinde bir İslâm'ın ana kurallarına bağlılık ayrımı yapmışlar mı?
M.Kara: Daha önce de ifade ettiğim gibi insan unsuru açısından baktığımızda meseleyi daha rahat hallediyoruz. Tasavvufun kendi içinde bir hak-batıl konusu var mıdır? Vardır. Niçin vardır? Çünkü insanoğlunun beyni ve gönlünün çok muhteşem şeyler üretebilecek gücü vardır. Fakat aynı beyin ve gönül çok yanlış ve rezil şeyler de üretir. Çok yanlış telif ve tefsirler de üretir. İnsanoğlunun böyle bir özelliği var. Dolayısıyla vahyin ve vahyin kontrolündeki hadislerin esas fonksiyonu muhteşem şeyler üretebilecek olan beyni ve gönlü başka şeylere kaydırmamasıdır. Başka yerlere kaymadan bu enerjiyi ana istikamette tutabilmektir esas görev ve fonksiyonu. Fakat böyle bir görev ve fonksiyonu olmadığı zaman yani insan mutlak anlamda serâzâd olduğu zaman rezaletler üretiyor. Yanlış fikirler ve yorumlar üretiyor. Dolayısıyla buradan da batıl düşünceler ve yorumlar ortaya çıkıyor. Şimdi insan için bu vardır, dolayısıyla tasavvufi hayat içinde de sayıları az da olsa konuyu çok farklı boyuta götüren dervişler, sufiler vardır. dinin esaslarını zedeleyen dışlayan fevkalade yanlış yorumlar vardır. Ne yaptı sufiler buna karşı? Tedbirler aldılar, esaslar ortaya koydular, tenkit ettiler. Dediler ki "Ey meslektaşlarımız siz yanlış yapıyorsunuz, tasavvuf bu değildir. Tasavvuf dini esasları zorlayarak bir şeyler üretme sevdası değildir. Tasavvuf Allah'a kul olma sevdasıdır. Bu sevdaya başka şeyler katıyorsunuz ve işi sulandırıyorsunuz".
Altınoluk: Neleri katıyorlar hocam? Tasavvufun bünyesinde buna malzeme olacak materyaller var mı?
M.Kara: O materyali buluyor. Aslında yok tabi, neticede Kur'an-ı Kerim'de hadiste olanlar belli. Daha önce belirttiğim gibi insanoğlu bir şeyi alıyor çok farklı bir mecrada kullanıyor. Meselâ dini ibadetler, pratikler, kimi sufiler kalkıp diyor ki; "insanoğlu bir mâkâma yükseldiği zaman onun için artık namaz, oruç, hac, zekat gerekli değildir" bugün de bazı anlayışlar buna yakındır. Bunu ispat etmek için kendine göre Kur'an'dan ayetler, hadislerden deliller getirip şerh ediyor. Kendisini mânen bir yerde hissediyor, içinde bir güzellik duyuyor. Fakat bu güzellikle dini emirleri ve prensipleri zorluyor. Aşıyor, hırpalıyor ve kendine göre adeta bir din üretiyor. Tasavvuftan kalkıyor ama ulaştığı yer farklı oluyor.
Altınoluk: Tasavvufî, tezkiye, züht, takva, huşu, ihsan gibi islâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufi herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?
M.Kara: Yönelebilir. Yani bir insan tasavvufa bağlanmadan iyi bir mümin olabilir mi? El-cevap; Olur. Çünkü dinin esasları, Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği yol ortadadır. İnsan bunların rehberliğinde iyi bir mümin olabilir. Nitekim tarihte bizim kesin bildiğimiz bir şey şu ki büyük alimlerin pek çoğu bir tarikata müntesip değildiler. Ama bu büyük alimlerin gönül dünyalarının bir dervişin gönül dünyasından aşağıda olduğu söylemek yanlış olur. Sufilerin bir kanaati var "Herkes kendine göre bir yol ile Allah'a ulaşır." İşte yolların sonsuzluğu o anlamdadır. Dolayısıyla Allah'a ulaşan yollar sonsuzdur. "Mutlaka tarikat yoluna girerek bu yolu kat edebiliriz" diye düşünmemek lâzımdır. Fakat bu yollara girerken yol gösterici bazı insanların yardımına, yol göstericiliğine ihtiyacımız var.
Altınoluk: Ehl-i tasavvuf bir mümin ile tasavvufla alakası olmayan bir mümin arasında manevi derece açısından bir fark yok mudur?
M.Kara: Manevi derece bakımından farkı vardır. Yalnız şunu da ifade etmek gerekir. Tasavvufi hayat bir sihirli formüle sahip değildir. Yani bir insan tasavvufa intisap eder, diğeri etmez. İntisap eden kişi tasavvufun gereklerini yerine getirmeyip bir arpa boyu katetmeye bilir. Yani kırk sene dervişlik yapar 40 santim ilerleyemez. Fakat diğer kişi samimidir, ihlaslıdır bu yönüyle onu kat kat aşabilir.
Tasavvufi hayat kendine göre şartları olan bir hayattır. O şartlar muvacehesinde insanı mükemmeliyete götürebilir. "Bu işe girdik her şey bitti" demek doğru değildir. Bunu şuna da benzetebiliriz; meselâ İslâm bir hidayet rehberidir, Allah'a ulaştırır. Fakat bir kişinin İslâm dinine girmesi başka şeydir bu ipi son noktaya götürmesi başka şeydir. Tarikatta da durum böyledir. Tarikata girmek başka bir şeydir, tarikatta kemali yakalamak başka bir şeydir. Onun için ayrı bir gayret gerekiyor.
Altınoluk: Ülkemizde de "Mürşit" konumundaki insanların kişiliğine yönelik tartışmalar dikkate alındığında mürşidin hem gereği gereksizliği, hem de aranan vasıflar üzerine neler söylersiniz?
M.Kara: Tasavvuf klasiklerinin üzerinde en çok durduğu konuların biri de mürşittir. Çünkü tasavvufi hayatın merkez kişisi mürşittir. Tasavvufi hayatı oluşturan, güzelleştiren, derinleştiren kişi mürşittir. Dolayısıyla tasavvufa mürşit merkezli bir hayat denilebilir. Mürşit kimdir sorusuyla ilgili olarak saatlerce konuşulabilir. Ama bizim tasavvuf klasiklerinde yer alan bir tarif hemen aklıma geliyor; " Mürşit; kişiyi Allah'a, Allah'ı da kişiye sevdirendir." İşin özü budur. Kur'an-ı Kerim'de de benzer bir ifade var. Müminlerin vasıfları sıralanırken "Allah onları onlar da Allah'ı severler" şeklinde.
Altınoluk: Mürşit kişiyi Allah'a nasıl sevdiriyor?
M.Kara: Kişinin gönlünü terbiye ve tezkiyeye tabi tutarak Allah'ı sevebilecek bir gönüle sahip kılıyor onu. Bu nasıl oluyor? Sufilere göre bunun da basit ifadesi ile cevabı şu; "İç dünyamızdaki hastalıkları yok etmekle". İç dünyamızdaki hastalıklar nelerdir? Gönül dünyamızı kemiren hastalıklar da diyebiliriz bunlara. Nedir bu hastalıklar? Meselâ kibir. Mutasavvıflara göre Allah'ı sevmek istiyorsanız veya Allah'ın sizi sevmesini istiyorsanız kibirli olmayacaksınız. Kindar, cimri, riyakar, hırsla dolu olmayacaksınız. Bu hastalıklar dolu gönülle Allah sevilmez Allah da bu gönülü sevmez. İşte mürşidin fonksiyonu burada hem bunları insanlara öğretiyor hem de fiilen yaşıyor.
Tasavvuf kültürü dediğimiz zaman aklımıza sevgi geliyor değil mi? Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli denilince aklımıza sevgi geliyor. Niçin? Çünkü mürşit olan bu insanlar gönüllerini hastalıklardan temizlemişlerdir. Dünya ile menfi anlamda bir alış verişleri kalmamıştır. Tabiatıyla kindar olmayan, kibirli olmayan, haset, şehvet gibi hastalıklarla malul olamayan bir insanın yapacağı şey sevmek ve başkalarına sevgiyi öğretmektir. Yani bunu hem söylemişler hem de yaşamışlar. Yaşadığı için siz de bunu örnek alıyorsunuz
Zaten tasavvuf bir insan eğitimidir. İnsanın iç âleminin eğitimidir. Yani insan ruh ve bedenden meydana geldiği için "riyazat-ı bedeniyye" dediğimiz beden eğitimine bir de "riyazat-ı ruhiyye" dediğimiz ruh eğitimine ihtiyacı var. Gayet tabi tasavvuf bir ruh eğitimidir. Onun için mühimdir. Onun için toplumda her zaman varolması gereken bir sistemdir. Biz tasavvufa karşı olalım olmayalım, bugünkü pedagojiyle uğraşanların mutlaka okuması, incelemesi gereken konulardan biridir tasavvufi kültür. Çünkü o da bir tarz insan eğitimidir. Fakat bütün insanlar bu tornadan geçsin demiyorum. Gerçekten tasavvuf erbabı çok enteresan teknikler bulmuşlardır bunlardan istifade etmemek akıl kârı değil. Meselâ insan eğitimi çok önemli bir şey diyoruz. ilim elde etmek, alim olmak lâzım diye insanları teşvik ediyoruz. İnsanlar da çalışıyorlar, okuyorlar, alim oluyorlar, arif oluyorlar profesör oluyorlar. Fakat bakıyorsunuz profesör olmuş ama baştan aşağıya kibir dolu. Hırs dolu, şehvet dolu. Bu ne getirir insana? Bu insan eğitimi değil. Bu fevkalade eksik insan eğitimidir. Eğer ilim mahfilleri böyle bir insan üretiyorsa bu fevkalade mahzurlu bir eğitimdir. Dolayısıyla tasavvuf erbabı insanı eğitmek için çok enteresan teknikler bulmuşlardır derken bunu kastediyorum. İslâm'da da ilim, amel, ahlak münasebeti derler, yani üçünü bir araya getirmek gerekiyor. Yoksa kuru bir takım bilgiler insanı bir yere götürmüyor. İç âlemimiz önemli, dış görünüşümüz değil.
Altınoluk: Mürşit konusunda istismarlar neden ortaya çıkıyor? İnsanlar, yanlış adamlara hangi psikolojik saiklerle bağlanıyorlar.
M.Kara: Bir kısım insanların mistik yaratılışta olduklarını ve böyle bir boşluk hissettiklerini söyledik. İçinde boşluk duyduğunu hisseden insan bu boşluğu gidermek için nereye başvuracak? Bazen bu sorunun cevabını insanlar bulamıyor. Ama içinde arayış var yani susuzluk var. İçinde susuzluk olan insan etrafına baktığı zaman serap görür ve seraba doğru koşmaya başlar. Nihayetinde bakar ki su diye bir şey yok. Bazen insan o denli susar ki denize ulaşır tuzluluğuna bakmadan ondan içer yapacağı bir şey yoktur çünkü. Bazı insanların fıtratı da böyledir. Müthiş bir arayış içindedir. İçinde bir yığın sorular, çıkmazlar vardır. Ona biri derki tasavvufi hayata erersen kurtulursun. O da ilk karşılaştığı yere intisap eder. Tabi bunu gerçek kriterleri bilemeyenler için söylüyorum. Buradaki insan kimdir, benim susuzluğumu giderebilecek biri midir, değil midir? Gibi soruları sormadan giden bu kişiye bağlanır. Tabi mürşit ile ilgi belli bilgileri olmadığı için sıkıntı meydana gelir. Bugün bizim toplumumuzda bu sıkıntı daha da fazladır. Çünkü 80 yıldır tasavvufi hayat yasaktır. Her şeyden önce bu yasağı oturup rahat bir zeminde oturup tartışmamız lâzım. İnsanların manevi ihtiyaçlarını düşünerek buna bir yol bulmamız gerekiyor. Aksi halde bu sahte mürşitlerin tuzağına düşecek avlar her zaman olacaktır. Bu avları ilânihaye göreceğiz. Çünkü içinde bir boşluk hissi duyan insanların arayışı devam edecek.
Seksen yıldan beri bu hayat illegal durumda. Dolayısıyla bir ölçü yok. Herkes kendini mürşit ilân edebiliyor. Maalesef böyle. Mürşit midir, değil midir icazeti var mıdır yok mudur diye kimse sormuyor. Zaten bunu soracak merci de yok.
Altınoluk: O zaman iki şeyin eksikliği söz konusu. Birincisi insanların kimlerin mürşit olabileceklerine dair asgari bir eğitime ihtiyacı var, diğeri de şeyh olarak ortaya çıkan insanların kontrolüne.
M.Kara: Gayet tabi. İnsanlara her şeyden önce "Tasavvuf nedir? Zaruret midir, değil midir? Mürşit kimdir?" Sorularının cevaplarını asgari düzeyde verebilmemiz gerekiyor.
Altınoluk: Bazı tarikatlar ilme, bazıları kisveye, bazıları müziğe önem veriyorlar. Bu ilgi alanlarının sebebi nedir? Bu karmaşa içinde doğrunun ölçüsü nedir?
M.Kara: Bunun tek sebebi mürşitlerin karakteriyle ilgilidir. Yoksa hiçbir tarikatta şöyle bir esas yoktur; "Efendim bizim tarikat keramete, fıkıh ilmiyle meşgul olmaya önem verir". Hiçbir tarikat baştan böyle bir kaide ortaya koymaz. Fakat her kişinin yoğurt yiyişi farklıdır. Bu ondan kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz aynı tarikatın A, B, C, şehirlerindeki üç tane şeyhi üçünün de mürşidi aynı fakat üçünün de öne çıkardığı konu farklı olmakta. Bu tamamen kendisinin yoğurt yiyişi ile ilgilidir. Tarikatı ile de mürşidi ile de ilgili değil. Burada kendi mizaç ve meşrebinin o kültürü yoğurma tarzıyla ilgili olarak bir fark ortaya çıkıyor. Farklılığın en eski örneği olarak ben dört halifeyi görüyorum. Yani dikkat ederseniz dört halifenin mürşidi aynıdır fakat dört halifenin dördü de ayrı bir dünyadır. İç âlemleri, idare ve bakış tarzları farklıdır. Tıpkı bunun gibidir tarikatlardaki farklılıklar.
Altınoluk: Tasavvufun tanınmış simalarına atfen söylenen ve bilhassa tevhit hassasiyeti açısından tartışma çıkaran sözler var. Hallac'ın vs'nin sözleri gibi... Nasıl bakmalı İslâm akaidi açısından bu sözlere?
M.Kara: Mutasavvıfların her görüşüne adeta vahiy gibi bakmamak gerekir. Bizim inancımıza göre Hz. Peygemberimiz'den sonra hiç kimse masum değildir. Bizim akait inançlarımıza göre peygamberler dahi "zelle" (hata) yapabilirler. Allah tarafından ikaz edilirler. Nitekim Peygamberimizle ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de bir kaç tane ikaz var. Son peygamberle ilgili bir çok ayet varken "sufiler yanlış yapmaz, hatalı düşünceleri olmaz" gibi düşünmek fevkalade yanlıştır. Çünkü hiçbiri ismet sıfatına sahip değildir. Sufiler de insandır yanlış, hata yapabilir ve bu kapıyı her sufi için açık tutmak lâzım. Günahsızlık zırhına bürünmemelidir.
Altınoluk: Mürit, mürşidinin herhangi bir konuda yanıldığını hataya düştüğünü nasıl ayırt edebilecek?
M.Kara: Çok zor bir soru tabi ki. Her şeyden önce bu müridin donanımlarıyla ilgili bir konudur. Mürit yeterli donanıma sahip değilse mürşidinin hangi sözünün doğru hangisinin yanlış olduğunu tefrik etmesi fevkalade zordur.
Tasavvufi eğitim teslimiyetçi bir eğitimdir. Bugünkü ifadeyle söylersek demokratik bir eğitim değildir.
Altınoluk: Peki bu teslimiyeti islâmî çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.Kara:Teslimiyetçi eğitim demek bir iş de ustaya teslim olmaktır. Siz sıvacı olmak istiyorsanız sıva ustasının dediklerini yapmak zorundasınız. Yani "malayı şöyle tutacaksınız" deniyorsa öyle tutmanız gerekir. "Hayır efendim ben böyle tutmam şöyle tutarım" derseniz siz sıvacı olamazsınız. Bu her iş dalında böyledir. İnsan bir mesleği, bir yöntemi usta ile öğrenir. ustasız öğrenenler de vardır ama bunlar istisnadır. Genel olarak insan bunu bir rehber ile öğrenir. Tasavvufi hayat rehberi de mürşittir. Dolayısıyla ona teslim olacaksınız. Ne zamana kadar? Tasavvufi eğitim müddetince, hayat boyu değil. Bu da yanlış anlaşılıyor. Tasavvufi eğitimin süresi ne kadardır? Bu beş günde olur, on beş yıl da olur, kırk yıl da olur.
Altınoluk: Tasavvufi eğitim biter mi peki
M.Kara: Seyru sülûk dediğimiz kısım biter. Ancak insan ölünceye kadar bu eğitimin içindedir, buna muhtaçtır da. Fakat bu okullardaki eğitime benziyor. Yani okula başlıyorsunuz bir müddet sonra okul bitiyor ve diplomanızı alıyorsunuz ve hayat başlıyor. Hayatın kendisi de başlı başına bir üniversite. Bu anlamda bitmez fakat seyr-u sülûk dediğimiz eğitim biter, icazet dediğimiz olay bunun bittiğini gösterir.
Tabiî dönüp dolaşıp iş gerçek mürşide dayanıyor. Mürşidiniz gerçekse teslim olmanızın hiçbir sakıncası yoktur, aksine faydası vardır. Ama mürşidiniz sahtekarsa, yetersizse haliniz dumandır, o zaman da Allah yardımcınız olsun.
Altınoluk: Tarikatla şeriat arasındaki ilişkilerde neden problem çıkıyor? Böyle bir problem çıkması kaçınılmaz mıdır?
M.Kara: Problem, getirilen izahlardan çıkıyor. Bazı sufiler şeriat ile kastedilen konuları küçümsemeye başlıyorlar. Bu küçümsemeyle birlikte şeriat, hakikat, tarikat tartışmaları başlıyor. Bir sebebi bu. Bir diğer sebep bizim kültürümüzde ehli zahir ve ehli batın tartışmaları var. Yani tekkeliler ile medreseliler. Bu tartışmalar günümüzde de var. Aslında bu tartışmaları ben insan fıtratıyla ilgili ve irtibatlı görüyorum. Gerçeği arayan insanlar bu dengeyi buluyor. Herkes bulamıyor tabi. Dolayısıyla ortaya şeriat, tarikat, hakikat tartışmasıdır çıkıp gidiyor. dinin özü itibarıyla bu tartışmaya sebep olacak bir durum yok. Aslında sufilerin şeriat, tarikat, hakikat tasniflerinde şeriatı küçümseme, devre dışı bırakma gibi düşünceleri yok. Ama bazı insanların davranışlarına bakıyorsunuz dinin esaslarıyla bağdaşmayacak şeyler yapıyor. Bu dün de vardı bugün de var. Farz olan bir şeyi yapmadığını haram olan bir şeyi yaptığını görüyorsunuz. Bunlara mutasavvıf diyemezsiniz. Tasavvufi hayatın içindedir, intisaplıdır hatta icazetlidir.
Altınoluk: Seyru sülûkünü tamamlamış icazetli bir sufi aynı zamanda haram işleyebilir mi?
M.Kara: Prensipte, nazariye de bu haramları işlememesi lâzım gözüküyor ama maalesef bu haramları işleyenler bulunabiliyor. Niçin bu duruma düşüyor? İnsan olduğu için. Asrı Sadet dönemine bakın bu hal içerisinde olan sahabiler görebilirsiniz. Sahabi dediğimiz insanların hepsi eşit oranda dindar değildir. Şüphesiz onlara saygımız sonsuz ama bu da bir vakıa. O da insan çünkü. Düşünebiliyor musunuz insan Peygamber Efendimizi görüyor, onu dinliyor, davetini işitiyor, onunla aynı mahalleyi paylaşıyor ve inanmıyor. Veyahut inanıyor bir müddet sonra vazgeçiyor. Dolayısıyla tasavvufta bir sihirli formül yok. Rengarenk insanlar var. dini hayatın çok değişik boyutlarını yaşayan insanlar var. Onların hepsi bu tasavvufi hayatın içindedir. Tasavvufi hayat tek renk değildir.
Altınoluk: Bu tartışmanın içinde çok söylenen; "zaman tarikat zamanı değil zaman imanı kurtarma zamanıdır" şeklinde bir söz var siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu sözü?
M.Kara: O söz 1925'ten sonra söylendiği için o günün şartlarında doğru bir sözdür. O günlerde yani 1925-30'lu yıllarda zamanımız tarikat zamanı demek mümkün değildi. Ama daha sonraki yıllarda şartlar değişmiştir. O kadar değişmiştir ki 1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan CHP'nin 1970'li yıllarda Genel Başkanı olan Bülent Ecevit "tarikatlar serbest olmalıdır" demiştir. Efendim bu söz takiyye midir, politik bir demeç midir, iki yüzlülük müdür, samimiyetten uzak mıdır? tartışılır. Önemli olan bu sözü söylemiş olması, şartların ne denli değiştiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu sözü söyleyen Said-i Nursi bir derviştir. Onun yazdığı eserlere baktığınız zaman fevkalade güzel tasavvuf kültürü vardır. O anlamda bir derviştir. Benim kanaatim şudur; eğer tekkeler yasaklanmasaydı, Said-i Nursi'nin ekolü bir tarikata dönüşürdü. Şu anda Nurculuk bir tarikat değildir. Ama rahat bir zeminde bulunsaydık o Risaleyi Nur Külliyatı'ndaki o tasavvufi muhteva bir tarikata dönüşecekti ve belki biz Saidiyye, Nursiyye tarikatı ile tanışacaktık.
Altınoluk:Tasavvuf Tarihi öğretim üyesi olarak tasavvuf adına bir özeleştiri yapsanız, nelerin altını çizersiniz? Yani tasavvuf alanında hem düşünce hem pratik alanında gördüğünüz aksamalar neler? Belki bu değerlendirmeyi, yaşadığımız çağın getirdiği malzemeler açısından da yapmak gerekiyor. Ne düşünüyorsunuz? Tasavvufun misyonu sürüyor mu?
M.Kara: Baştan beri ifade ettiğimiz gibi tasavvufun misyonu sürüyor ve bundan sonra da sürecek. İnsan fıtratı değişmediği sürece bu kıyamete kadar da sürecek. Ama bu ihtiyaca yeterince cevap verebilecek miyiz? Bu susuzluğu giderebilecek tatlı pınarları insanlara sunabilecek miyiz? Bu noktada açıkçası benim şüphelerim var. Çünkü illegal bir hayatta seviye kat etmek fevkalade zordur. Ama bu ihtiyacın yok olmayacağını düşünüyorum.
Tasavvufla ilgili olarak bazen menfilikler aklımıza geliyor. Menfilikler her zaman var ve istismarcılar her zaman söz konusu. Hiçbir zaman eksik olmadı. Tarih boyunca olduğu gibi şimdi de var. İstismarcıların tuzaklarına düşmemek için her zaman dikkatli olmak gerekiyor. Ama tasavvufi hayatla irtibatlandıracak en azından okuyan yazan kesimi bir şekilde irtibatlandıracak güzel şeyler de var. Mesela kitaplar, dergiler var. Tasavvuf kültürünü bizlere aktaran az da olsa kişiler var. Bunları da müspet gelişmeler.
Altınoluk: Bu çağın getirdiği şartlarda tasavvufi hayatı yaşama noktasında ortaya çıkan sıkıntılar var o konuda neler söylenebilir?
M.Kara: Çağın getirdiği sıkıntılar aslında çok fazla. Tasavvufi hayat ruhani bir hayattır. Fakat bugün birinci planda olan hayat ruhani bir hayat değildir. Tam aksi materyalist, modernist, kapitalist, ateist bir hayattır. Tasavvufun esas problemi burada. İnsanlar ruhani boyuttan tamamen uzaklaşmışlar. İnsanlar bugün iki şeye ilgi duyuyor biri spor diğeri de siyaset. Buna bir de seksi eklerseniz üç tane "s" ortaya çıkar. İnsanların bütün dikkatleri bu konulara teksif olmuş durumda. Bu insanları buralardan çekip alarak ruhani noktaya sevk etmek bir hayli zordur. Kapitalizm maalesef beyinlerimizi iğfal etmiştir. Ölçülerimizi mahvetmiştir. Beynimizin genleriyle uğraşmıştır. Dolayısıyla hayata bakış tarzımız maalesef bir kapitalist gibi olmuştur. Çoğu kere bunun farkına da varmıyoruz. Dervişiz ama dünyaya kapitalist gibi bakıyoruz! Esas problemimiz budur. Çağdaş problemlerle boğuşmamız gereken nokta budur. Kesin olan şu ki çağdaş hayatın bize zorla kabul ettirdiği şey aslında bizim ruhani hayatımızı tehdit etmektedir. Dolayısıyla bir müminde olması gereken bir gönüle sahip olamıyoruz.
Altınoluk: Çağdaş dünyada müthiş bir ekonomik yarış var. Bu ekonomik yarışta tasavvufa yönelik şöyle bir eleştiri getiriliyor: Tasavvuf insanı pasifleştiriyor, dünyadan el etek çektirtiyor tarzında. Tasavvuf insanı gerçekten pasifleştirir mi?
M.Kara: Tasavvuf insanı pasifleştirmez. Bu kesin. Hiçbir zaman tasavvuf insanların dünyadan el etek çekmesini istememiştir. Hiçbir tasavvuf kitabında dünyadan el etek çekiniz diye bir emir yoktur. Bu sadece çok kısa zaman dilimleri için geçerlidir. Bunun tasavvuf kültüründeki karşılığı halvettir. Kesinlikle dervişler hayattan kopmazlar. Yani dervişler çalışır, çalışma hayatının içindedir. Fakat niçin böyle bir kanaat oluşmuş durumdadır? Çünkü bugünkü düzen kapitalist bir düzen olduğu için kapitalist insanın hırsına bakılarak normal hayatını sürdüren insan pasif görülüyor. Aslında burada izafi bir pasiflik vardır. Günümüzün dervişleride böyledir. Bugün çalışmayan hiçbir derviş yoktur.
Altınoluk: Son olarak, Batı'da gerçekleşen İslâmlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğu görülüyor. Nedir bunun sebebi? Ya da neden İslâm'ın başka tebliğ tarzlarından daha etkili oluyor tasavvufi söylem?
M.Kara: Tasavvuf gönül medeniyetinin kurucusudur. Tasavvuf insana gönülden, gönlüne hitap eder. Aklına, bedenine, kıyafetine değil. İnsanın gönlüne hitap ettiğiniz zaman onu en can alıcı yerinden yakalamış oluyorsunuz. Dolayısıyla Batı'da bir arayış içinde olan insanların doğrudur hemen hepsi tarikata intisap ediyorlar. Niçin çünkü tasavvuf insanî çerçeveden mesajını sunuyor. Meselâ önce namaz kıl, oruç tut demiyor. Daha üst çerçeveden bakıyor insana. Ve insan olduğu için onun kalbine, hislerine hitap ediyor.
Altınoluk: O üst çerçevede neler var?
M.Kara: O üst çerçevede insanî güzellikler var. Yani sevgi var, bir şeyi karşılıksız yapma var. Muhabbet var. Tevazu var. Alçak gönüllülük bana göre gönülleri fetheden fevkalade önemli bir mekanizmadır. Sade yaşamak var. Tebessümlü olmak var. İşte onları fetheden bunlardır. Kapitalist dünyanın mahvettiği insan aslında tebessüm arıyor. Maddi bir ilişkiye dayanmayan bir dostluk arıyor. Arayış içinde olan insanlar bu ışığı görüyor ve geliyor. Bakıyor ki yemesiyle, içmesiyle, giyimiyle kuşamıyla mütevazı bir hayat. Fıtratında da olunca hemen teslim oluyorlar. Bu arada bir başka gerçeği de söyleyelim; arayış içerisinde olanların bir kısmı da uzak doğu mistisizmine kayıyorlar. Tabi burada Batıdaki İslâm imajı da önemli. Menfi İslâm imajı Batıya şırınga edildiği için İslâm'a yaklaşmak yerine Budizme vs. kayanlarda olmakta.
DOĞU MİSTİSİZMİ VE TASAVVUF
Altınoluk: Tasavvufun, Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?
M.Kara: Doğu mistik dünyası denilince hemen "İlim Çin'de de olsa alınız", "Hikmet müminin yitiğidir nerede bulursa alır" meselesi aklımıza geliyor. Bunlardan da öte bir şey biliyoruz; "İlk insan ilk peygamberdir". Dolayısıyla insanlık kültürü aslında tevhit kültürüdür. Bütün sapmalara, bütün yanlışlara, heterodoks tavırlara rağmen insanlık kültürü tevhit kültürüdür. Dolayısıyla bu kültürün doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi olmaz. Eğer bir fikir doğru ise, tevhidî ise bizim iç âlemimize ışık tutuyorsa bu alınır ve kullanılır bunun hiçbir mahzuru yoktur. Yine bu anlamda tesir almak kötü bir şey değildir. Genel anlamda İslâm medeniyeti hem tesir almıştır; hem de tesir vermiştir. Tesir almadan hiçbir medeniyet kurulmamıştır bu zamana kadar.
Altınoluk: Peki bu tesir aslî karakteri bozmuş mudur?
M.Kara: Aslî karakteri bozmaz. Tabi yanlış şeyler üreten sufiler de vardır. Bunları istisna ediyorum. Ama genel olarak ana yolu bozmaz. O ana gidiş yolu bellidir ona zarar vermez. Yanlışlar onun aslî rengini değiştirmez. O anlamda menfi bir belirleyiciliği olamaz.
Ya Ruhbanlık?
Altınoluk: Tasavvuf, kul ile Allah arasına girmek anlamına bir tür ruhbanlık mıdır? İslâm ruhbanlığa izin vermediğine göre tasavvuf buna izin verebilir mi?
M.Kara: "Ruhbanlık" kelimesi rayından çıkartılmış bir kelimedir. Özellikle cumhuriyet döneminde "İslâm'da ruhbanlık yoktur" cümlesini alarak "İslâm'da din adamlığı, din rehberliği yoktur" cümlesine çekilmiştir zorla. Halbuki hadisteki "İslâm'da ruhbanlık yoktur" farklı anlamdadır. Tabi ki İslâm'da Allah ile kulu arasında Hıristiyanlık anlamında bir ruhbanlık yoktur. Fakat bir terime dikkat çekmek isterim. Allah ile kul arasındaki kişiye yani peygambere elçi diyoruz. Elçi ne demek? Bir şey ile diğer şey arasındaki vasıtadır. Yani burada "Allah ile kul arasında kimse yoktur" derken peygamberin fonksiyonunu ihmal etmemek lâzım. Dolayısıyla bu şu gerçeği ortaya koyuyor; insanı Allah'a doğru sevk eden bir rehbere ihtiyaç vardır. İnsan bu rehbere muhtaçtır. Bunun en büyük temsilcisi tabi ki peygamberlerdir. Peygamberimiz bu anlamda bize rehberlik yapıyor. Bizim elimizden tutuyor gitmemiz gereken istikameti gösteriyor. Evet biz yürüyeceğiz ama yolu gösteren O'dur. O'ndan sonra rehber olarak peygamberin varisleri yani alimler ve arifler vardır. Alimlerin görevi tabi ki aracılığı Hıristiyanlık anlamında Allah adına tövbeleri kabul eden bir şube olmak değil kesinlikle. Fakat insan kendisini Allah'ı tanıtan O'nu sevdiren bir alime bir arife bir mürşide muhtaçtır. Yani hiçbirimiz annemizden doğduğu zaman 32 farzı bilmiyorduk. Namazı, orucu bilmiyorduk. Birileri bize bunu öğretti ve Allah'ı tanıttı diye bir aracı sınıf mı oldu bu insanlar? Hayır ama rehberdir, mürşittir.
RABITA VE TEVHİD
Altınoluk: Burada bir de rabıta üzerinde duralım isterseniz. Rabıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufi ekoller? İslâm'ın tevhit hassasiyeti içinde rabıtayı nasıl anlamak gerekir? Ya da bu konuda düşülen hatalar nelerdir? Rabıtanın tevhidi zorlaması mümkün mü? Rabıtanın delili nedir?
M.Kara: Şayet ehlinin elinde değilse rabıtanın tevhidi zorlaması mümkündür diyelim ondan sonra bunu biraz açalım isterseniz.
Rabıta tarikatlar arasında farklı değerlendirilen terimlerden bir tanesidir. Öncelikle şunu söyleyelim rabıta her tarikatta aynı oranda üzerinde durulan bir konu değildir. İkincisi biliyorsunuz tarikatlar son yediyüzyılda yaygınlaştı. İlk yedi yüzyılda da mürşit, tasavvufi hayat, tekkeler, dergahlar vardır fakat tasavvufi düşünce, mektep, ekol haline gelmemişti. İlk yedi asırda bugün anlaşılan mânâda bir rabıta yoktu. Şeyhi sevmek, gönlü bağlamak var mı? Tabi ki o var. Bugün anlaşılan mânâda ve tarif edilen şekildeki rabıta o ilk yedi asırda yoktu. Daha sonra gelişmiştir.
Peki bu tevhidi zorlar mı? Öncelikle şunu söyleyelim, rabıtayı tasavvufi eğitimde ders olarak öne çıkaran sufiler tabi ki buna delil olarak bazı ayetleri gösteriyorlar. Bunların en meşhuru Kur'an'ı Kerim de bir iki defa geçen bir ifade bu "Sizi Allah'a ulaştıracak bir vesile' arayınız" ayetidir. Sufiler vesile" kelimesini şerh ediyorlar ve bunun mürşit demek olduğunu ifade ediyorlar. Diğer tefsirlere bakıldığında bu "vesile" kelimesi "ameli salih" olarak yorumlanıyor.
Ama neticede durum şurada düğümleniyor: "Rabıta size Allah'ı sevmeyi öğreten bir insanı sevmek" demektir işin özü budur. Bunu resme, şekle, şuna -buna boğmamak lâzım.
Altınoluk: İlk yedi asırda da böyle miydi?
M.Kara: Evet ilk yedi asırda da böyle anlaşılıyordu. Mürşide bağlanmak, mürşidi sevmek mânâsında.
Altınoluk: Peygamber efendimiz ile Ashab-ı kiram arasındaki ilişki de böyle bir ilişki mi idi?
M.Kara: Kainatın efendisi ile Sahabe-i Kiram arasında böyle bir muhabbet vardı. Aslında bunun örnekleri çok. Meselâ çok hadisi şeriflerde sıkca kullanılan bir ifadedir: "Anam babam sana feda olsun" şeklinde. Peygamberimiz de bir hadislerinde Hz. Ebubekir'e "Beni kendinden çok sevmedikçe gerçek mümin olamazsınız" buyuruyor. Şimdi Peygamber Efendimiz haşa egoistçe bir tavır mı takınıyor? Asla. Hz. Peygamber (s.a.) aslında burada bir sevgi eğitimi yapıyor. Niçin? Çünkü Hz. Peygamberi sevmeden Allah'ı sevmek mümkün değil. O'na tabi olmadan Allah'a tabi olmak mümkün değil. Ayeti kerime de "Eğer Allah'ı seviyorsanız, sevmek istiyorsanız bana tabi olun" Yani peygambere. Sahabe-i Kiram onun için peygambere aşık oluyor. Bir dervişte mürşidine aşık olur. Niçin? Çünkü aşkı öğreten odur. Peygamberi nasıl sevileceğini öğreten, Allah aşkı ile onu tanıştıran odur. Düşünün ki bir insan size Allah'ı nasıl sevileceğini öğretmiş, bu kişiye besleyeceğiniz duyguları tahayyül edin. Bu şirk midir? Hayır kesinlikle şirk değildir. Fakat burada bir konuyu tekrar açmak gerek. Eğer rabıta denen şey gerçek anlamdaki mürşidin yönlendirmesiyle olursa şirk olamaz. Fakat demin söylediğimiz gibi sahtekarların cirit attığı bir ortamda rabıtanın insanı bazen tevhidin dışına taşıyabileceğini düşünmek lâzımdır. Burada usta-kalfa ilişkisi oldukça önemli. Daha doğrusu ustanın ustalığı önemli. Sahtekarların elinde bu hassas konu sulandırılmaya çok müsaittir.
Altınoluk: Muhterem hocam değerli vakitlerinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz
* Prof. Dr. Mustafa KARA Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Kürsüsü Öğretim Görevlisi
Diğergâmlık Egitimi
........Diğergâmlık hodgâmlığın zıddı bir kavram. Hodgâmlık kendini düşünmek; nefsini öne çıkarmak; bencil davranmak demektir. Diğergamlık ise kendini değil kardeşini düşünmek, kardeşinin ihtiyaçlarını görmeyi kendi ihtiyacından daha önemli saymaktır. Yâni sünnetteki ifâdesiyle "kendisi için istediğini kardeşi için de istemek, kendisi için istemediğini onun için de istememek" (Buhârî, Îman, 7; Müslim, îman, 71-72) veya Kur'an'daki zirve ifâdesiyle kendi "ihtiyacına rağmen kardeşini kendine tercih edebilmektir" (bk. el-Haşr, 59/9)
İnsanoğlu, tasavvufi ifâdesiyle, mayasında bulunan toprağın suyu tutma özelliği gibi, dünyevi şeyleri tutmaya ve yutmaya yatkın ve düşkündür. İnsanın temel meyli hodgâmlık, yani bencilliktir. İnsan onu kendi nefsine olan sevgi ve düşkünlüğü sebebiyle nefsinin ihtiyaçlarını tatmin etmeyi arzular ve bunun yolunu arar. İyi bir nefs eğitimi ve irâde terbiyesi olmadan bu duygunun frenlenmesi zor, hattâ imkânsızdır. Bu yüzden tasavvufî terbiyedeki "Fenâ fi'l-ihvân" anlayışı temelde kardeşlik sevgisiyle benliği ve bencilliği aşma çabasıdır. İnsan, bencillik ve mülkiyet duygusunu ancak bu anlayışla kolayca aşabilir,
Fenâ fi'l-ihvân anlayışına sâhip gönül adamı, kendi malını da kardeşinin malı olarak görür. Nitekim eski sûfî mektepleri, mensuplarının kişiye âidiyet bildiren "benim elbisem, benim malım, benim evim" gibi bencillik duygusu veren kelimeleri kullanmalarını tasavvufî edebe aykırı sayarlardı. Hatta derlerdi ki: Şeriatta senin malın senin; benim malım benimdir. Tarikatta senin malın senin; benim malım da senindir. Hakikatte ise senin malın da benim malım da hepsi Allah'ındır. Biz "devre-mülk" sâhipleri gibi, malın ve eşyânın âriyet bekçileriyiz.
İşte bu terbiye, dünya nimetlerinden yararlanırken insanların kendilerini malın mâliki gibi davranmaktan biraz olsun uzaklaştırabilir. Türkçe'mizde tasavvufi bir incelikle "malın mâliki" yerine "malın sâhibi" tâbiri kullanılır. Aralarında fark vardır. "Mâlik"te kalıcı bir âidiyet duygusu olduğu halde, "sâhib" kelimesinde beraber bulunma, arkadaş ve yoldaş olma gibi bir âriyet ve emânet mânâsı vardır. Yûnus bunu ne güzel seslendirir:
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi,
Mal da yalan mülk de yalan
Var git biraz sen oyalan.
Mal ve mülk ile dünyaya âid şeylerin insanı oyalamaktan başka bir işe yaramadığını bundan daha güzel ifade eden bir söz yoktur. Kur'an'ın insan açısından dünya malına bakışı, onun yaslanılan bir dayanak olarak telâkkî edilmesidir (bk. en-Nisâ, 4/5).
Kur'ânî ve tasavvufî bu tür yaklaşım tarzı, özellikle yokluk ve darlık zamanlarında; acıları paylaşıp imkânları bölüşmenin gerekli olduğu dönemlerde ayrı bir önem kazanıyor. Bugün Türkiye'de yaşanan ve derinliği her geçen gün artarak devam eden ekonomik kriz bizi, olayları kendi kıymet hükümlerimiz ve duygularımızla yeniden değerlendirmeye sevketmektedir.
Kur'an'da insanlar ekonomik ve sosyal statülerine göre üç derecede incelenmektedir. Mesâkin, fukarâ ve ağniyâ. Bu üç grubun sâhip oldukları mal ve emtianın derecesi de üçtür: Zarûriyyât, hâciyyât ve zeyniyyât.
Zarûriyyât, "zarûret hali" kavramı ile de alâkalı olarak hayatın devâmı için "olmazsa olmaz" tarzında gerekli olan maddelerdir. Ölmeyecek kadar yemek içmek, vücûdunu soğuk ve sıcaktan koruyacak bir giyecek ve hayatın devamı için zarûrî bir barınak (mesken, ev, kulübe, çadır v.s.). Bunları bile sağlamakta zorlanan ve bugün "açlık sınırı" diye ifâde edilen kimselere Kur'an "mesâkin" yâni hiçbir geliri olmayan çok fakirler adını vermektedir.
Hâciyyât, hayatın akışını kolaylaştıran ve yaşamın devamında sosyal statüye göre ihtiyaç hâline gelen ve lükse dahil olmayan şeylerdir. Zamana, şartlara ve kişilere göre değişebilen bu ihtiyaç maddeleri, zorunlu ev eşyâları, eğitim imkânları, seyr ü sefer vâsıtaları türünden şeylerdir. Zarûrî ihtiyaç maddelerinin dışında kalan hâciyyât denilen bu maddeleri sağlayamayan kişilere Kur'an "fukarâ", yoksullar diyor. Geliri temel ihtiyaçlarına yönelik giderini karşılayamayan bu insanlara bugün "yoksulluk sınırında" denilmektedir. Geliri olan ama geliriyle geçinemeyenler, demektir.
Zeyniyyat ise zarûriyyât ve hâciyyâtın üstünde kişinin sosyal statü ve ekonomik durumuna göre sâhip olduğu imkân ve nimetlerdir. İhtiyacından fazla bu tür imkana sâhip olanlara Kur'an "ağniyâ", zenginler adını verir. Hayatın akışını kolaylaştıran bu imkân, zekâtı verilmek şartıyla Allah'ın bir lütfu olarak değerlendirilmeli, lüks ve isrâfa düşmeden hizmete sokulmalıdır.
Allah Rasûlü'nün ve ashâbının hayatında bu statülerin var olduğunu görüyoruz. Toplumu bir vücûd, bir organizma; ferdleri de organizmanın organ ve hücreleri gibi gören Allah Rasûlü, toplum kesimlerinde ekonomik bir uçurumun olmamasına özen gösterir; henüz zarûriyâtını karşılayamamış ve özellikle suffa ashâbı varken hâciyât ve hele hele zeyniyyât peşinde koşmaya asla izin vermezdi. Özellikle âilesi, eşleri ve çocuklarını bu konuda kötü örnek olmamaları için uyarırdı. Nitekim kızı Fâtıma'nın ev işlerinde kendisine yardımcı olarak bir hizmetçi istediği zaman verdiği cevap, zarûriyâtını karşılayamamış insanlar varken hâciyyat sayılacak bir talebe, kızından da gelse, hoş bakmadığının ifâdesiydi. Buyurmuştu ki: "Kızım, ehl-i suffeyi açlıktan kıvranır bir halde bırakarak size hizmetçi veremem. Henüz onların maîşetlerini temin edemedim. Bu eserleri satıp ashâb-ı suffanın ihtiyâcını karşılamayı düşünüyorum." (İbn Hanbel, I, 106)
Eşlerinin kendisinden zinet eşyâsı talebi ona çok dokunmuş ve onları yirmi dokuz gün süreyle, yanlarına gitmemek ve câmide yatmak sûretiyle îlâ etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresindeki ilgili âyet (33/28-29) nâzil olunca ilişkiler normale dönmüştü. Eşleri ashâb-ı suffanın ihtiyâcına rağmen böyle bir talepte bulunmaktan Allah ve Rasûlü'nü tercih ederek vazgeçmişlerdi. Böylece onlar, eşleri ve önderleri Efendimiz'in model kimliğine tâbi olmuşlar; genelde fakir sahâbîlerin özelde suffalıların sıkıntısını paylaşmışlardı. Bu tavır bir bakıma sıkıntıdaki insanların yüreklerinde bir eziklik duymalarını engelleyen diğergâmlık tavrıydı.
Allah Rasûlü fakirlik ve maddî sıkıntıyı en derin biçimde hisseden insanların yüreklerini serinletmek, karınlarını doyurmak ve rahatlatmak üzere dâimâ ashâbını onlara karşı diğergâm davranmaya teşvik etmiştir. Nitekim Allah Rasûlü ashâbına: "İki kişilik yemeği olan üçüncü, dört kişilik yemeği olan beşinci ve altıncı... kişi olarak suffalılardan alıp evine götürsün." (Buhârî, mevakitü's-salât, 41, İbn Hanbel, I, 197) buyururdu. Çünkü en büyük zenginlik sayılan kanâat sâyesinde "iki kişiye yetecek yemek dört kişiye de yeterdi." (bk. İbn Hanbel, III. 301; İbn Mâce, II, 1084)
Allah Rasûlü suffa ashâbı ile birlikte yemek yediği ve onlara ikramlarda bulunduğu ortamlarda da en son kendisi yer, dâimâ onlara öncelik vererek diğergâmlıkta bulunurdu. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) bir gün açlık tesiriyle suffadan dışarı çıkmıştı. Hâlinden onun açlık sebebiyle dışarı çıktığını anlayan Allah Rasülü, evden getirdiği bir kâse sütü içmek üzere suffada bulunanların hepsini çağırmasını söyledi. Sütün kendisine bile yetmeyeceğini düşünen Ebû Hüreyre istemeyerek de olsa ashâb-ı suffayı çağırdı. Hz. Peygamber'in emriyle süt kâsesini sırasıyla suffalılara ikrâm etti, Herkes doyuncaya kadar içti. En son Ebû Hüreyre ile Allah Rasûlü kalmıştı. Allah Rasûlü kâseyi Ebû Hüreyre'ye vererek onun da içmesini istedi. Ebû Hüreyre tırnaklarının ucundan süt akacak şekilde doyuncaya kadar içti. En son Allah Rasûlü içti. (Buhârî Rikak, 17; İbn Hanbel, II, 515) Zaten o, diğergâmlığı sebebiyle hiçbir zaman önce içen, ihtiyâcını ilk gören olmamıştır.
Ashâb-ı suffe ve onların ihtiyaçları asla Hz. Peygamber'in gündeminden düşmezdi. Nitekim Gazzâlî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin benzer lâfızlarla kısmen naklettiği şöyle bir olaydan bahseder. Allah Rasûlü bir sefer dönüşü kızı Fatıma'nın kolunda gümüş bilezik görmüş ve bunu satıp bedelini suffalılara infak etmesini emretmişti (bk. İhyâ, IV, 232).
Suffa ashâbından dermanı kesilen biri birgün gelip Rasûlullah'a halini arzetti. Peygamberimiz de onu zevcelerine gönderdi. Müminlerin anneleri, "evimizde sudan başka bir şey yok" diye beyân-ı i'tizâr ettiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Kim bu açı yemeğine ortak eder?" diye ashâbına sordu. Ensar'dan bir kişi ayağa kalkıp: "Ben" dedi ve suffalı misâfiri alıp evine götürdü. Evinde eşinden "çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını" öğrendi. Sofrayı kurup lâmbayı yaktıktan sonra yemeği sofraya koydular, Yemeğe başlayınca ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürdü. Sâdece misâfirin yemesi için ortamı kararttı. Karı koca yiyormuş gibi yaptılar. Misâfir güzelce karnını doyurdu. Onlar aç sabahladılar. Sabah olunca ev sâhibi Allah Rasûlü'nün yanına gittiğinde ona buyurdu ki: "Bu gece Allah sizin hareketinizden memnûn oldu ve hakkınızda şöyle buyuruldu: "Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini özcanlarından üstün tutarlar." (el-Haşr, 59/9)
Diğergamlık ve îsârın asr-ı saâdette sayısız örnekleri vardır. İkram edilen bir paça yemeğinin bütün komşuları dolaşıp nihâyet ilk verene kadar dolaşması bunun en güzel örneklerindendir. İbn Ömer bu devri şöyle anlatmaktadır: "Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızda hiç birimiz müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sâhip olmayı düşünmezdi. Şimdi öyle bir zamandayız ki altın ve gümüş bize müslüman kardeşimizden daha tatlı ve sevimli gelmeye başladı" (Mecmaü'z-zevâid, X, 285).
Suffalıların kendi aralarında da dünya temâyülü gösterip mal edinmeye kalkanlarını Allah Rasûlü pek hoş karşılamaz ve bunu onların içlerinde bulundukları irfan ve mânevî hâl ile bağdaştıramazdı. Nitekim İbn Hanbel'in rivâyet ettiği bir hadiste ashâb-ı suffadan biri ölmüş ve kefenlenmek için cübbesi sökülünce içinden iki altın çıktı. Allah Rasûlü bunu görünce: "İki dağlama aracı!" diye şaşkınlığını ve bu hâlden memnûniyetsizliğini ifâde buyurdu. (bk. Müsned, V, 252, 253, 258)
Suffalı bir kimsenin altın saklamasının iki sebebi olabilirdi: Ya zâhidlik, fakr ve tevekkül ızhârında samîmiyetsizlik, ya da dünya malına gönlünü kaptırıverme zaafı. Bu kadar ekonomik darlık ve mânevî varlık arasında bu tavrın izâhı zor görülmüştü.
Diğergamlığın en şâhika örneklerinden biri de Yermük harbinde yaralılar arasında su ikramı sırasında yaşanan durumdur. Kan kaybı ile meydana gelen susuzluk duygusuna rağmen: "Su!" diye feryâd eden kardeşini kendine tercih eden deryâ gönüllü güzel insanlar.
Bir defasında İbn Ömer'in canı balık istemişti. Hanımı çok nefis bir balık pişirdi. Tam sofraya oturacakları sırada kapıya bir dilenci geldi. Kokusunu aldığı balığı istedi. İbn Ömer derhal balığın dilenciye verilmesini istedi. Hanımı dilenciye para ve başka şeyler verip râzı edelim, dediyse de ona bir türlü balığı yediremedi. Neticede balığı dilenciye verdiler. (İbn Sa'd, Tabaket IV, 165)
Bugün biz bu duyguları Allah Rasûlü'nün şu hadisinin rûhuna uygun olarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Allah Rasûlü buyuruyor: "Bir kişinin yiyeceği iki kişiye; iki kişinin yiyeceği dört kişiye; dört kişinin yiyeceği sekiz kişiye yeter." (İbn Hanbel, III, 301; İbn Mâce, II, 1084)
İnsanoğlu, tasavvufi ifâdesiyle, mayasında bulunan toprağın suyu tutma özelliği gibi, dünyevi şeyleri tutmaya ve yutmaya yatkın ve düşkündür. İnsanın temel meyli hodgâmlık, yani bencilliktir. İnsan onu kendi nefsine olan sevgi ve düşkünlüğü sebebiyle nefsinin ihtiyaçlarını tatmin etmeyi arzular ve bunun yolunu arar. İyi bir nefs eğitimi ve irâde terbiyesi olmadan bu duygunun frenlenmesi zor, hattâ imkânsızdır. Bu yüzden tasavvufî terbiyedeki "Fenâ fi'l-ihvân" anlayışı temelde kardeşlik sevgisiyle benliği ve bencilliği aşma çabasıdır. İnsan, bencillik ve mülkiyet duygusunu ancak bu anlayışla kolayca aşabilir,
Fenâ fi'l-ihvân anlayışına sâhip gönül adamı, kendi malını da kardeşinin malı olarak görür. Nitekim eski sûfî mektepleri, mensuplarının kişiye âidiyet bildiren "benim elbisem, benim malım, benim evim" gibi bencillik duygusu veren kelimeleri kullanmalarını tasavvufî edebe aykırı sayarlardı. Hatta derlerdi ki: Şeriatta senin malın senin; benim malım benimdir. Tarikatta senin malın senin; benim malım da senindir. Hakikatte ise senin malın da benim malım da hepsi Allah'ındır. Biz "devre-mülk" sâhipleri gibi, malın ve eşyânın âriyet bekçileriyiz.
İşte bu terbiye, dünya nimetlerinden yararlanırken insanların kendilerini malın mâliki gibi davranmaktan biraz olsun uzaklaştırabilir. Türkçe'mizde tasavvufi bir incelikle "malın mâliki" yerine "malın sâhibi" tâbiri kullanılır. Aralarında fark vardır. "Mâlik"te kalıcı bir âidiyet duygusu olduğu halde, "sâhib" kelimesinde beraber bulunma, arkadaş ve yoldaş olma gibi bir âriyet ve emânet mânâsı vardır. Yûnus bunu ne güzel seslendirir:
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi,
Mal da yalan mülk de yalan
Var git biraz sen oyalan.
Mal ve mülk ile dünyaya âid şeylerin insanı oyalamaktan başka bir işe yaramadığını bundan daha güzel ifade eden bir söz yoktur. Kur'an'ın insan açısından dünya malına bakışı, onun yaslanılan bir dayanak olarak telâkkî edilmesidir (bk. en-Nisâ, 4/5).
Kur'ânî ve tasavvufî bu tür yaklaşım tarzı, özellikle yokluk ve darlık zamanlarında; acıları paylaşıp imkânları bölüşmenin gerekli olduğu dönemlerde ayrı bir önem kazanıyor. Bugün Türkiye'de yaşanan ve derinliği her geçen gün artarak devam eden ekonomik kriz bizi, olayları kendi kıymet hükümlerimiz ve duygularımızla yeniden değerlendirmeye sevketmektedir.
Kur'an'da insanlar ekonomik ve sosyal statülerine göre üç derecede incelenmektedir. Mesâkin, fukarâ ve ağniyâ. Bu üç grubun sâhip oldukları mal ve emtianın derecesi de üçtür: Zarûriyyât, hâciyyât ve zeyniyyât.
Zarûriyyât, "zarûret hali" kavramı ile de alâkalı olarak hayatın devâmı için "olmazsa olmaz" tarzında gerekli olan maddelerdir. Ölmeyecek kadar yemek içmek, vücûdunu soğuk ve sıcaktan koruyacak bir giyecek ve hayatın devamı için zarûrî bir barınak (mesken, ev, kulübe, çadır v.s.). Bunları bile sağlamakta zorlanan ve bugün "açlık sınırı" diye ifâde edilen kimselere Kur'an "mesâkin" yâni hiçbir geliri olmayan çok fakirler adını vermektedir.
Hâciyyât, hayatın akışını kolaylaştıran ve yaşamın devamında sosyal statüye göre ihtiyaç hâline gelen ve lükse dahil olmayan şeylerdir. Zamana, şartlara ve kişilere göre değişebilen bu ihtiyaç maddeleri, zorunlu ev eşyâları, eğitim imkânları, seyr ü sefer vâsıtaları türünden şeylerdir. Zarûrî ihtiyaç maddelerinin dışında kalan hâciyyât denilen bu maddeleri sağlayamayan kişilere Kur'an "fukarâ", yoksullar diyor. Geliri temel ihtiyaçlarına yönelik giderini karşılayamayan bu insanlara bugün "yoksulluk sınırında" denilmektedir. Geliri olan ama geliriyle geçinemeyenler, demektir.
Zeyniyyat ise zarûriyyât ve hâciyyâtın üstünde kişinin sosyal statü ve ekonomik durumuna göre sâhip olduğu imkân ve nimetlerdir. İhtiyacından fazla bu tür imkana sâhip olanlara Kur'an "ağniyâ", zenginler adını verir. Hayatın akışını kolaylaştıran bu imkân, zekâtı verilmek şartıyla Allah'ın bir lütfu olarak değerlendirilmeli, lüks ve isrâfa düşmeden hizmete sokulmalıdır.
Allah Rasûlü'nün ve ashâbının hayatında bu statülerin var olduğunu görüyoruz. Toplumu bir vücûd, bir organizma; ferdleri de organizmanın organ ve hücreleri gibi gören Allah Rasûlü, toplum kesimlerinde ekonomik bir uçurumun olmamasına özen gösterir; henüz zarûriyâtını karşılayamamış ve özellikle suffa ashâbı varken hâciyât ve hele hele zeyniyyât peşinde koşmaya asla izin vermezdi. Özellikle âilesi, eşleri ve çocuklarını bu konuda kötü örnek olmamaları için uyarırdı. Nitekim kızı Fâtıma'nın ev işlerinde kendisine yardımcı olarak bir hizmetçi istediği zaman verdiği cevap, zarûriyâtını karşılayamamış insanlar varken hâciyyat sayılacak bir talebe, kızından da gelse, hoş bakmadığının ifâdesiydi. Buyurmuştu ki: "Kızım, ehl-i suffeyi açlıktan kıvranır bir halde bırakarak size hizmetçi veremem. Henüz onların maîşetlerini temin edemedim. Bu eserleri satıp ashâb-ı suffanın ihtiyâcını karşılamayı düşünüyorum." (İbn Hanbel, I, 106)
Eşlerinin kendisinden zinet eşyâsı talebi ona çok dokunmuş ve onları yirmi dokuz gün süreyle, yanlarına gitmemek ve câmide yatmak sûretiyle îlâ etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresindeki ilgili âyet (33/28-29) nâzil olunca ilişkiler normale dönmüştü. Eşleri ashâb-ı suffanın ihtiyâcına rağmen böyle bir talepte bulunmaktan Allah ve Rasûlü'nü tercih ederek vazgeçmişlerdi. Böylece onlar, eşleri ve önderleri Efendimiz'in model kimliğine tâbi olmuşlar; genelde fakir sahâbîlerin özelde suffalıların sıkıntısını paylaşmışlardı. Bu tavır bir bakıma sıkıntıdaki insanların yüreklerinde bir eziklik duymalarını engelleyen diğergâmlık tavrıydı.
Allah Rasûlü fakirlik ve maddî sıkıntıyı en derin biçimde hisseden insanların yüreklerini serinletmek, karınlarını doyurmak ve rahatlatmak üzere dâimâ ashâbını onlara karşı diğergâm davranmaya teşvik etmiştir. Nitekim Allah Rasûlü ashâbına: "İki kişilik yemeği olan üçüncü, dört kişilik yemeği olan beşinci ve altıncı... kişi olarak suffalılardan alıp evine götürsün." (Buhârî, mevakitü's-salât, 41, İbn Hanbel, I, 197) buyururdu. Çünkü en büyük zenginlik sayılan kanâat sâyesinde "iki kişiye yetecek yemek dört kişiye de yeterdi." (bk. İbn Hanbel, III. 301; İbn Mâce, II, 1084)
Allah Rasûlü suffa ashâbı ile birlikte yemek yediği ve onlara ikramlarda bulunduğu ortamlarda da en son kendisi yer, dâimâ onlara öncelik vererek diğergâmlıkta bulunurdu. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) bir gün açlık tesiriyle suffadan dışarı çıkmıştı. Hâlinden onun açlık sebebiyle dışarı çıktığını anlayan Allah Rasülü, evden getirdiği bir kâse sütü içmek üzere suffada bulunanların hepsini çağırmasını söyledi. Sütün kendisine bile yetmeyeceğini düşünen Ebû Hüreyre istemeyerek de olsa ashâb-ı suffayı çağırdı. Hz. Peygamber'in emriyle süt kâsesini sırasıyla suffalılara ikrâm etti, Herkes doyuncaya kadar içti. En son Ebû Hüreyre ile Allah Rasûlü kalmıştı. Allah Rasûlü kâseyi Ebû Hüreyre'ye vererek onun da içmesini istedi. Ebû Hüreyre tırnaklarının ucundan süt akacak şekilde doyuncaya kadar içti. En son Allah Rasûlü içti. (Buhârî Rikak, 17; İbn Hanbel, II, 515) Zaten o, diğergâmlığı sebebiyle hiçbir zaman önce içen, ihtiyâcını ilk gören olmamıştır.
Ashâb-ı suffe ve onların ihtiyaçları asla Hz. Peygamber'in gündeminden düşmezdi. Nitekim Gazzâlî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin benzer lâfızlarla kısmen naklettiği şöyle bir olaydan bahseder. Allah Rasûlü bir sefer dönüşü kızı Fatıma'nın kolunda gümüş bilezik görmüş ve bunu satıp bedelini suffalılara infak etmesini emretmişti (bk. İhyâ, IV, 232).
Suffa ashâbından dermanı kesilen biri birgün gelip Rasûlullah'a halini arzetti. Peygamberimiz de onu zevcelerine gönderdi. Müminlerin anneleri, "evimizde sudan başka bir şey yok" diye beyân-ı i'tizâr ettiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Kim bu açı yemeğine ortak eder?" diye ashâbına sordu. Ensar'dan bir kişi ayağa kalkıp: "Ben" dedi ve suffalı misâfiri alıp evine götürdü. Evinde eşinden "çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını" öğrendi. Sofrayı kurup lâmbayı yaktıktan sonra yemeği sofraya koydular, Yemeğe başlayınca ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürdü. Sâdece misâfirin yemesi için ortamı kararttı. Karı koca yiyormuş gibi yaptılar. Misâfir güzelce karnını doyurdu. Onlar aç sabahladılar. Sabah olunca ev sâhibi Allah Rasûlü'nün yanına gittiğinde ona buyurdu ki: "Bu gece Allah sizin hareketinizden memnûn oldu ve hakkınızda şöyle buyuruldu: "Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini özcanlarından üstün tutarlar." (el-Haşr, 59/9)
Diğergamlık ve îsârın asr-ı saâdette sayısız örnekleri vardır. İkram edilen bir paça yemeğinin bütün komşuları dolaşıp nihâyet ilk verene kadar dolaşması bunun en güzel örneklerindendir. İbn Ömer bu devri şöyle anlatmaktadır: "Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızda hiç birimiz müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sâhip olmayı düşünmezdi. Şimdi öyle bir zamandayız ki altın ve gümüş bize müslüman kardeşimizden daha tatlı ve sevimli gelmeye başladı" (Mecmaü'z-zevâid, X, 285).
Suffalıların kendi aralarında da dünya temâyülü gösterip mal edinmeye kalkanlarını Allah Rasûlü pek hoş karşılamaz ve bunu onların içlerinde bulundukları irfan ve mânevî hâl ile bağdaştıramazdı. Nitekim İbn Hanbel'in rivâyet ettiği bir hadiste ashâb-ı suffadan biri ölmüş ve kefenlenmek için cübbesi sökülünce içinden iki altın çıktı. Allah Rasûlü bunu görünce: "İki dağlama aracı!" diye şaşkınlığını ve bu hâlden memnûniyetsizliğini ifâde buyurdu. (bk. Müsned, V, 252, 253, 258)
Suffalı bir kimsenin altın saklamasının iki sebebi olabilirdi: Ya zâhidlik, fakr ve tevekkül ızhârında samîmiyetsizlik, ya da dünya malına gönlünü kaptırıverme zaafı. Bu kadar ekonomik darlık ve mânevî varlık arasında bu tavrın izâhı zor görülmüştü.
Diğergamlığın en şâhika örneklerinden biri de Yermük harbinde yaralılar arasında su ikramı sırasında yaşanan durumdur. Kan kaybı ile meydana gelen susuzluk duygusuna rağmen: "Su!" diye feryâd eden kardeşini kendine tercih eden deryâ gönüllü güzel insanlar.
Bir defasında İbn Ömer'in canı balık istemişti. Hanımı çok nefis bir balık pişirdi. Tam sofraya oturacakları sırada kapıya bir dilenci geldi. Kokusunu aldığı balığı istedi. İbn Ömer derhal balığın dilenciye verilmesini istedi. Hanımı dilenciye para ve başka şeyler verip râzı edelim, dediyse de ona bir türlü balığı yediremedi. Neticede balığı dilenciye verdiler. (İbn Sa'd, Tabaket IV, 165)
Bugün biz bu duyguları Allah Rasûlü'nün şu hadisinin rûhuna uygun olarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Allah Rasûlü buyuruyor: "Bir kişinin yiyeceği iki kişiye; iki kişinin yiyeceği dört kişiye; dört kişinin yiyeceği sekiz kişiye yeter." (İbn Hanbel, III, 301; İbn Mâce, II, 1084)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
HOŞGELDİNİZ....
BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...