21 Ağustos 2012 Salı

Din Eğitiminde Örne Olma ve Temsiliyet

Kendisi dindar olduğu halde çocuğu dinle-diyanetle hiç ilgili olmayan anne-baba gerçekten çok fazla. Bunun bir tek sebebi yok elbette. Ama sebeplerden biri de, hiç şüphesiz, çocuğun dini öğrenme sürecinde ebeveynlerin yaptığı hatalar. Bu hatalara ve ne yapılması gerektiğine kısaca göz atalım isterseniz.

Çocuklarda değer ve inançlar 2-3 yaşından itibaren şekillenmeye başlar. Bu yaştan itibaren çocukta din ve ahlâk gelişimi, bir yandan aile bireylerinin tutum ve davranışlarını taklit yoluyla kazanılırken, diğer yandan çocuk, çevrede olup bitenleri kavrayabilmek ve varoluş nedenlerini anlamak için yoğun bir çaba içerisine girer. Çünkü inanma ihtiyacı, yeme, içme, sevme, saygı görme gibi temel ihtiyaçlardan biridir.
........


Yakan Allah nasıl sevilir?
İnanma ve bir değer sistemine mensup olma bu kadar tabii bir süreç olduğu halde, çocuğun dini eğitiminde genellikle tatbik edilen ödül-cezaya dayalı anlayış, işi büyük ölçüde zora sokar. Yani çocuğu disipline etmede yetersiz kalan ebeveynler, çok yanlış bir tutumla, görünmez bir varlık olarak Allah’ın adını devreye koyarlar. Yaramaz çocukları Allah’ın cezalandıracağını söylerler.

Şu ifadeyi çocukluğunda duymayanımız veya çocuğuna söylemeyenimiz yok gibidir: “Gördün mü, bak benim sözümü dinlemedin, düştün. İşte Allah seni böyle cezalandırdı!.”

Daha vahim olanı da, henüz doğru-yanlış kavramını edinememiş küçük çocuklara “Allah yakar” ifadesi ile dini eğitim verilmeye çalışılmasıdır. Yazık ki çocuklar için derlenen dini hikayeler de pek farklı değildir: Şefkatinden, merhametinden daha çok, cezalandıran bir Allah anlatımı... Ve bir çocuğun anlayış seviyesine hitap etmekten çok uzak sebeplere bağlı olaylar.

Çocukluğumda, uzunca bir müddet kendi ellerimle beslediğim, kırda-bayırda yalnızlığımı paylaştığım biricik kuzumun günün birinde kesilerek bayram yapılmasını anlamakta güçlük çekerdim. Bir kurban bayramında yine kuzum kesileceği için ağlamaktaydım. Amcam, beni teselli etmek için olsa gerek: “Niye ağlıyorsun? Bu kuzu kesilmeseydi yerine bir çocuk kesilecekti” deyiverince dehşete kapılmıştım.

Hz. İsmail (A.S.)’ın kurban edilme teşebbüsündeki ilahi hikmeti anlayabilmem ve bir çocuğa kurbanın hikmetinin böyle anlatılmasının yanlışlığını görebilmem, ancak uzun yıllar sonra gerçekleşti!..

Diğer taraftan, ilköğretim çağındaki çocukların dini eğitimi için hazırlanmış hikaye kitaplarının önemli bir bölümü de dövüş ve savaş motiflerinden oluşmakta. Gerek ders kitaplarında, gerekse din ve tarih kitaplarında, Hz. Peygamber (A.S.)’ın hayatına sadece hicret ve yaptığı savaşlarla değinilir. Keza İslâmiyet’in yayılışı bahislerinde de hep savaşlardan söz edilir. Oysa “gönül erleri”nin bu konudaki katkısı daha fazladır. Ve hâlâ birçok kesimde çocuklara iman esasları ve Yaratıcı’yı sevmeden önce “cihad” öğretilmeye çalışılır.

Demek ki çocuğumuzun dini eğitiminde “neyi, niçin öğretmeliyiz?” sorusunun doğru cevabını aramalı, çocuklarımızın inanç sistemini sağlam temeller üzerine inşa etmeliyiz.

“Çocuğumun şansına” diyerek dua-niyaz edip, çocuğuna piyango bileti çektiren bir anne veya yine aynı temennilerle çocuğuna loto-toto doldurtan bir baba ne yapıyor dersiniz? Söyleyelim: Hem kendi maddi hayal ve beklentilerini çocuğa yüklemekte -ki bu taşınması çok zor bir yüktür- hem de çocuğun inanç sisteminin temeline dinamit koymaktadır. Şansına bir ödül çıkmazsa, çocuk Allah’ın kendisini sevmediğini düşünmez mi dersiniz?..

Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru
Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız

* 5 yaş grubundan bir örnek:

A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.

B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.

* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):

A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.

* 9 yaş grubundan bir örnek:

A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.

B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?

A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?

Ülkemizde ise;

5-6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.

Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.

“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, -çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun- çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96).

İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü, çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:

Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:

- Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.

Çocuk büyüdükçe oyuna düştü.

Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).

7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.

Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).

Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki:

Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).

9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru
Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır.

Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:

“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:

1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.

2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.

3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.

4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.

5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.

6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).


Sonuç
Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Kur'ân Işığında Hz. Peygambere Saygı Eğitimi

 
 
Peygamber (s.a.v)’e saygı göstermek, ismi anıldığında salâtü selâm getirmek ve onu hürmetle anmak Kur’ân’ın emridir. Peygamber (a.s)’a salevât getirmenin ve onun ismini edeple anmanın gerekliliği şöyle açıklanır: “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey mü’minler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”1

Ka’b. B. Ucre adındaki sahâbî, şöyle anlatır: “Bu âyet inince Peygamber (s.a.v)’in yanına gittim. ‘Ey Allah’ın Resûlü! Selâmın ne demek olduğunu (sana nasıl verileceğini) anladık. Fakat sana salât nasıl olur (nasıl sana salât getirelim)?” dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): “Allâhümme salli alâ Muhammed’in ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli İbrâhîm inneke hamidün mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammed’in ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhime ve âlâ âli İbrâhîm inneke hamîdün mecîd” (Allah’ım! İbrahim peygambere ve onun yakınlarına rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed’in yakınlarına da rahmet eyle. Gerçekten sen övülen ve şanı yüce olansın. Allah’ım! İbrahim Peygamber’e ve yakınlarına hayır ve bereket verdiğin gibi Muhammed’e ve ailesine de hayır ve bereket ver. Gerçekten sen övülen ve şanı yüce olansın.) şeklinde söylersin, buyurdular.2

Peygamber (s.a.v)’e selam vererek hürmet göstermek ve ona salevât getirmek farzdır. Sahih görüşe göre, onun ismi zikrolunduğunda salevât getirmek vacip olur. Bu hususta birçok hadis rivayet olunmuştur.3 Bu hususta Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Yanında adım zikrolunup da bana salevât getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün.”4 Bir başka hadisinde Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslüman’ın yanında anıldığımda bana salevât getiren Müslüman için iki melek ‘Allah seni bağışlasınderler. Allah Teâlâ ve melekleri de o iki meleğe cevap olarak ‘âmîn’ derler. Bir Müslüman yanında adım zikrolunduğunda bana salevât getirmezse, mutlaka o iki melek; ‘Allah seni bağışlamasın’ derler. Yüce Allah ve öteki melekleri de o iki meleğin duasına ‘âmin’ derler.”5

Hz. Peygamber (s.a.v)’e salevât getirilmesini emreden âyetten ve çeşitli hadislerden alınan irşatla Müslümanlar, dinî, kültürel ve sosyal faaliyetlerinde ve uygun olan her ortamda Allah’a hamdettikten sonra Peygamber (s.a.v)’e salât getirmeyi ve selâm göndermeyi ihmal etmezler. Peygamber (s.a.v)’in ismi anıldığında her Müslüman “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âli Seyyidinâ Muhammed” diyerek ona olan derin saygı ve sevgisini gösterir, ona selâm göndererek, teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder.

“Allah’ın Peygamberine salât etmesi” şu anlama gelir: Allah, Peygamber’ine karşı çok merhametlidir. Onu över, onun işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmeti indirir. “Meleklerin salât etmesi” ise şu anlama gelir: “Onlar, Peygamber (s.a.v)’i çok severler. Ona en yüce makamları vermesi, dinin ve şeriatının gelişmesi ve onu yüksek makamları vermesi için Allah’a dua ederler.6

Allah’ın değer verdiği ve meleklerin saygıyla andığı Peygamber’e, hürmet etmek, mü’minlerin vazifesidir. Müşrikler ve münafıklar, Hz. Peygamber’in başarısız olmasını istiyor ve onu insanların gözünde küçük düşürmek için her türlü yola ve propagandaya başvuruyorlardı. Peygamber (s.a.v)’e salevât getirmeyi emreden âyetten sonra, “Gerçek şu ki, Allah’a ve Resûlü’ne eziyet edenler; Allah onlara dünyada da âhirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azabı hazırlamıştır.”7 âyetinde açıkça görüldüğü gibi Allah Teâlâ, Resûlüne sahip çıkmış, Peygamberine eziyet edenlere hem dünyada hem de âhirette rahmet nazarı ile bakmayacağını vurgulamıştır. Diğer taraftan Peygamber’e hürmet etmeyenlerin, ancak münafıklar ve kâfirler olduğuna devam eden âyetlerde önemle işaret edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e salevât getirmeyi emreden âyette, Mü’minlere risâlet nimeti hatırlatılmakta, Hz. Peygamber’in vasıtasıyla doğruya erdiklerine ve bu yüzden ona minnet duymaları gerektiğine dikkat çekilmektedir. Mevdûdî’nin bu konudaki değerlendirmesi dikkate şayandır: “Ey Allah’ın Rasûlü Muhammed (s.a.v) vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar, onun gerçek değerini taktir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz Cahiliyye karanlıklarında kaybolmuştunuz, size bilgi ışığını ulaştırdı. Ahlâken çökmüştünüz, sizi ahlâkın yüceliklerine ulaştırdı da çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahşete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaştırdı. Kâfirler, size bu nimeti verdi diye ona düşman oldular, yoksa şahsen o hiçbirine zarar vermemiştir. Bu nedenle ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona, bu insanların düşmanlık ve kinlerine eşit veya onlardan daha fazla bir şekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız. Onların kötü isteklerine karşılık siz daha içten bir şekilde onun iyiliğini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: “Ey âlemlerin Rabbi, senin Peygamber’in nasıl bizim için çalışmış, zahmet çekmiş, zorluklara katlanmışsa ve lütuflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve âhirette de sana en yakın olma şerefini bahşet.”8

Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizim üzerimizde çok büyük hakkı vardır. Kur’ân’ı bize tebliğ eden, hikmeti öğreten Hz. Peygamber (s.a.v.), hidayete ermemiz, şirk ve isyandan korunmamız ve günahlardan arınmamız için gece gündüz çalışan O (s.a.v.)’dur. Onun bizim üzerimizde ana-babamızdan daha fazla hakkı vardır. Çünkü Peygamber (s.a.v), manevî açıdan ümmetinin babası mesabesindedir.

Hz. Peygamber (s. a.v), beşer sıfatı ile yer, içer, uyur, evlenir, yorulur, sevinir, üzülür. Ancak o, kendisine Allah tarafından vahyedilen seçilmiş bir insandır. “De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâhınız’ın, sadece bir İlâh olduğu vahyedilmiştir…”9 “De ki; Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana İlâhınız’ın bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin…”10 “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım…”11gibi âyetler, Peygamber (s.a.v)’in, bizim gibi bir beşer olduğunu, ancak kendisine inen vahiy ve Allah Teâlâ’nın onu Peygamber olarak seçmesi ile diğer insanlardan ayrıldığını göstermektedir. Kendisine vahiy gelmesi ve Allah Teâlâ’nın onu özel olarak seçmesi, terbiye etmesi ve onu üstün kılması sebebiyle, Peygamber (s.a.v)’e diğer insanlar gibi ya da birbirimize davrandığımız gibi muamele edemeyiz. Nitekim bir âyette bu açık bir şekilde ifade edilmektedir: (Ey Mü’minler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”12

Bu âyet, mü’minlerin, Peygamber (s.a.v)’in davetini, birbirlerine yaptıkları davetle kıyaslamamalarını, birbirlerini isimleri ile çağırdıkları gibi, onu ismi ile çağırmamaları gerektiğini önemle vurgulamaktadır. Peygamber (s.a.v)’i “Yâ Muhammed!” şeklinde sadece ismi ile anmak doğru değildir. Onu tazimle, saygıyla ve tevazu ile “Yâ Nebiyyallâh! Yâ Rasûlellâh!” diyerek anmak gerekir. Âyette, Rasûlüllâh (s.a.v)’e saygısızlık etmenin, onun davetini reddetmenin, onun emirlerine muhalefet etmenin, dünyada çeşitli musibetlerin gelmesine; tabî âfetlerin ve sosyal felâketlerin vukuuna sebep olacağına, ayrıca âhirette de şiddetli bir azabın uygulanacağına önemle işaret edilmiştir.13

Dipnotlar: 1) Ahzâb, 33/56. 2) Buhârî, Tefsîr, 33/10; Müslim, Salât, 66. 3) Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, VI, 3923. 4) Ahmed b. Hanbel, II, 254; Tirmizî, Daavât, 100. 5) İbn Kesîr, Tesîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul, 1985, VI, 466. 6) Ebu’l-Alâ el-Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, tercüme, Kurul, İstanbul, 1996, IV, 450. 7) Ahzâb, 33/57. 8) Mevdûdî, a.g.e., IV, 451. 9) Kehf, 18/110. 10) Fussilet, 41/7. 11) En’âm, 6/50. 12) Nûr, 24/63. 13) Geniş bilgi için bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, ts. III, 260.

Onunla Hukukumuz
Hz. Peygamber (s.a.v)’in davetine icabet etmek farzdır. Duası Allah’ın yanında hemen kabul olunur. Bundan dolayı mü’minler, onun emirlerine son derece özenle itaat etmeli, uymalı ve onu gücendirmekten son derece sakınmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in emir ve gidişatına uyan Müslümanların nasıl yükseldiklerine tarih şahit olduğu gibi, Müslümansız deyip de aksine giden kavim ve milletlerin ne fitnelere, ne belâlara, ne azaplara uğramakta oldukları göz önündedir.1 Birbirimize hitap ettiğimiz gibi Peygamber (s.a.v)’e hitap edemeyiz. Onun ismi geçtiğinde hürmetle ona salevât getirmek, selâm göndermek ve edeple onu anmak, her Müslüman’ın görevidir. Allah Teâlâ, onun ismini Kur’ân-ı Kerîm’de tek zikretmemiş, peygamberlik sıfatı ile birlikte onun adını insanlığa duyurmuştur. Bu durum, Allah Teâlâ’nın Rasûlüne karşı insanların nasıl davranmaları gerektiğine dair gösterdiği önemli bir terbiyedudur. Ayrıca Allah’ın ona verdiği değeri ortaya koymaktadır.

Dipnot: 1) Elmalılı, a.g.e., V, 3543-3544.

Eğitim ve Hayatı Yorumlama

Eğitimin Hayatı İnşa Ettiğinin Farkında Olmak Geçtiğimiz günlerde Dünya Bankası verilerine göre eğitimde bazı ülkelerden “bir öğretim yılı” geri olduğumuz dillendirildi. Ekonomik kuruluşlar fiziksel verilerle ilgilenir. Eğitim ise fiziğin sınırları ile açıklanamayacak yanları olan bir alandır. Eğitimciler için sonuçtan çok süreç önemlidir. Görünen fiziksel sonuçlar bizi yanıltabilir. Arzulanan davranışı bir kere yapmak başarı değil, alışkanlık haline getirebilmek başarıdır. Bu nedenle iktisatçıların eğitimle ilgili raporlarını ihtiyatla karşılamak gerekir.
  Eğitimle ilgili raporları eğitim kurumları hazırlamalıdır. Ekonomik kuruluşların hazırladıkları raporlar eğitimin içeriğine dönük olmamalıdır. Dünya Bankası, ülkelerin eğitim harcamalarının ekonomik açıdan analizini yapabilir. Bir ülke öğrencilerinin diğer ülke öğrencilerinden ne kadar geri ya da ileri olduğunu bırakalım ekonomik kuruluşları, eğitim kurumları bile tam olarak tespit edemez. ........

Eğitim Bilimlerinde “ölçme” ciddi zorlukları olan bir konudur. Eğitim Fakültelerinde “ölçme” ile ilgili öğretilen en temel bilgi, hiçbir sınav çeşidinin tam ölçmeyi sağlayamayacağıdır. Sözlü sınavlar, yazılı sınavlar ve test sınavları anlatılırken her birinin avantajları ve dezavantajları sıralanır. En sonunda şu yargı altı çizilerek telaffuz edilir. Hiçbir sınav çeşidi eğitimde var olan seviyeyi ölçmeye kâfi gelmez. Eğitimde “ölçme” ile ilgili kesin yargılara varmak, ölçme ve değerlendirme biliminin verileri açısından da mümkün olmadığı için eğitim camiasından kişiler, herhangi bir ülkedeki eğitimin seviyesine ilişkin kesin yargılardan kaçınır. Hele “geri” ve “ileri” sözcüklerini kullanmamaya özen gösterir.
“Bir eğitim öğretim yılı” gibi ölçütler eğitimcilerin çoğunluğunun kabul edemeyeceği iddialı kriterlerdir. Ölçme ile ilgili tartışmalı kriterlerle eğitim sistemimize bakmak sağlıklı değildir. Eğitim, hayatı ne ölçüde inşâ ediyor? Olumlu anlamda mı inşâ ediyor, olumsuz anlamda mı inşâ ediyor? Son on yılda nasıl bir nesil yetiştirdik? Bu ve benzeri hâyati sorular neden sorulmuyor? Eğitimin hayatı inşâya dönük bir paradigması olmalıdır. Eskiden talim ve terbiye diyorduk, şimdi eğitim der hale geldik. Kelimeler yüklediğimiz anlamlara göre değer kazanıyor. Yüklediğimiz anlam inanç ve dünya görüşümüze göre şekilleniyor.
Eğitimin birçok tarifi yapılmış olmakla birlikte, felsefesi olmayan bir tarif yoktur. Her tarifin altında bir dünya görüşü ve akide yatar. Eğitim, özü itibariyle nesnelliğe eğilimli değildir. Siz bir insana şekil veriyorsunuz. Kendinizden bir şeyler nakşedeceksiniz. Kendimden bir şeyler katmadan bu işi yapayım diyemezsiniz. Eğitimi, kabul edilen bir amaca dönük davranış değişikliğini elde etmek için teorik ile pratiğin, fiziksel şartlar ile ruhsal şartların birleştirilmesi süreci olarak tarif edebiliriz. Bu tarifimizin de temelinde bir felsefe, inanç ve dünya görüşü, nesilleri şekillendirme, karakterleri inşâ etme talebi olan bir dünya görüşü yatmaktadır. Nesillere şekil vermediğiniz takdirde başkalarının verdiği şekli kabul etmek zorundasınız. Önce sağlam bir akideye dayanmak zorundayız. Bu sağlam akide ne olabilir? Kur’an bizi eğitmek için gönderilmiş bir kitaptır. Peygamber, bizi eğitmek için gönderilmiş elçidir. Amaç da Allah’ı bilme ve Allah bilgisinin davranışlarımıza ve bütün hayatımıza şekil vermesidir.
Eğitimin paradigması hayatın yeniden inşâsı olmalıdır. Hayatı inşayı düşünmeden önce hayata yüklediğimiz anlamı düşünmek gerekir. Hayat bir fiziksel veri değil, Allah’ın isim ve sıfatlarının tezahürlerinin oluşturduğu nakışlardır. Hayatı ilahi bir sanat eseri olarak görmek, İslam düşüncesinin Batı Düşünce ve felsefesinden en önemli farkıdır. Batılılar, fiziksel olanı metafiziksel olandan tamamen ayırır. Hayatı, fiziksel sebeplerin fiziksel sonuçları doğurduğu matematiksel bir “veri” olarak görür. Matematik, fiziğe dayanır. Fiziksel ilişkiler, sayısal sembollerle ifadesini matematikte bulur. Halbuki fiziğin matematiği olduğu gibi metafiziğin de bir matematiği vardır. Kur’an harflerin ve seslerin, anlamla bir ahenk oluşturduğu metafiziğin matematiğinden yansımalar bulunan bir kitabıdır. Metafiziğin matematiği eğitimde kendini belli eder. Eğitim fiziksel şartlarla ruhsal iklimin bir araya getirilmesi sürecidir.

Kur’an bir eğitim kitabıdır, amacı insanları iman eğitiminden geçirmektir. Kur’an bize zıtların uyumunu ve hayata bir büyük ustanın çizdiği desenler gibi bakmayı öğretir. Kur’an’ın birçok ayeti bize mucizelerin iman etmekle doğru orantılı olmadığını anlatır. İman etmenin de ilahi yasaları vardır. Hazreti Nuh’un aynı ortamda ve aynı şartlarda yaşayan dört oğlundan üçünün iman edip birinin imam etmemesi fiziksel matematikle açıklanamaz. İman etmenin ilahi yasaları Kur’an’da saklıdır. Bu yasalar fiziğin matematiği ile çalışan entellektüel akıl ile değil, metafiziğin matematiği ile çalışan kalp ile idrak edilir. Hayatı anlamlandırırken parçacı mı bütüncü mü baktığımız da önemlidir. Batılı düşünce tarzının bir özelliği “parçacı” oluşudur. Karşılaşılan her hadise birbirinden bağımsızdır. Hayatımızın bütün safhaları tesadüflerle örülüdür. İslam düşüncesi ise “bütüncü”dür. Karşımıza çıkan her hadise, bize anlatılmak istenen ve içinde almamız gereken ders bulunan bir büyük hikâyenin paragrafları ve bölümleridir. Hiçbir şey tesadüf değildir. Küçük şey de yoktur, her şeyin bir anlamı vardır.

Hayatın devreleri yaşadığımız zıtlıkların oluşturduğu nakışlardır. Hayatı anlamlandırırken teori ve pratiğe nasıl yaklaştığımız da önemlidir. Teori ve pratik doğu ve batı kadar birbirinden uzak fenomenlerdir. Doğuya gittiğiniz zaman batıdan uzaklaşırsınız. Batıya gittiğinizde doğudan uzaklaşmış olursunuz. Teori ve pratik de bunun gibidir. Birine ağırlık verdiğinizde diğerini ihmal ediyorsunuz demektir. Eğitim, bir araya getirilmesi zor olan bu iki şeyi bir araya getirmeye taliptir. Araba sürme konusunda bilgileriniz ne kadar fazla olursa olsun sürücü koltuğuna oturmadıkça bir şeyler öğrenemezsiniz. Bir kimse araba sürmesini öğrenmişse teorik ile pratik onda cem olmuş demektir. Kartezyen mantık, hayata matematiksel bir formül gözüyle bakar, zıtlıklara anlam veremez. Oysa zıtlıklar hayatın ve tabiatın içinde vardır. Anne kuş bir yandan yavrusuna merhametlidir, onun yiyeceğini getirir, gıdasını ağzına verir. Bir yandan da zamanı gelince uçması için yavrusunu zorlar. Yavrusunun uçmayı öğrenmesini sağlamak da merhametten kaynaklanmakta ama merhamet olarak tezahür etmemektedir. Zamanı geldiğinde yavrusunun uçmasını ertelemesi ona merhamet değildir. Zamanı geldiğinde yavrusunu uçmaya zorlayan kuş, ilahi bir yasaya göre hareket etmektedir. İlahi yasalar zıtların birbirine uyumu üzerine kurulmuştur. Hayatta zıtlıkları hiç yaşamayalım derseniz, ilahi yasalardan çıkmış olursunuz. Caddeleri, sokakları, çarşıları, evleri imar ettiniz, gıcır gıcır yaptınız, ruhu ihmal ederseniz gayeye ulaşmamış olursunuz. Nimeti fark edemeyen ve şükür alışkanlığı olmayan bir nesil türer. Hâlbuki nimeti fark etmek, hizmetin farkında olmak gerekir. Nimeti fark etmek de metafiziksel bir birikim ve gerilimle olur. Ruhsal bir inşanın içine girmekle olur. Eğitim, insan ilişkilerini, sosyal yaşantıyı, üretim ve tüketim süreçlerini şekillendirmeye taliptir. Kısaca hayatı inşâ etmeye taliptir. Hayatı inşâ hedefi akideye yani inanca dayanır.

İslam Allah’a ve ahiret gününe iman gibi sağlam itikadi temellerle hayatı inşa eder. Günümüz Müslüman gençliğinin “hayatı inşâ etmek” gibi bir hedefi önlerine koymaları gerekir. Bürokrasiye talipseniz farklı bir paradigmanız olmalıdır. Hayatı inşâ etmediğiniz takdirde başkalarının inşâ ettiği bir hayatı yaşarsınız. Paradigmasını belirleyememiş bürokratların herhangi bir kurumun başında yapabilecekleri çok şey yoktur. Kur’an’a en büyük hizmet, hayatı Kur’an doğrultusunda inşâ etmeye dönük hizmetlerdir. Yapabilirseniz bir şehir kurun. İşleyişini siz organize edin. Bunu başaramadıysanız, bir okul kurun, işleyişini siz organize edin. Bunu başaramadıysanız bir kurs inşâ edin, işleyişini siz planlayın. Bunu başaramadıysanız bir gezi organize edin. Katılanların her saniyesini belirleyin. Onlara nasıl bir “yükleme” yapacağınızı planlayın. Yaşadıkları hayatı belirlemeyenler, başkalarının belirlediği bir hayatı yaşamaya mahkûmdur.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Kur'ân'ın İnsan Modeli...

........
2010 Yılının Kur’ân Yılı Olarak İlan Edilmesi Münasebetiyle Prof. Dr. Sadık Kılıç ile...
Kur’ân’ın İnsan Modeli

Diyanet’in 2010’u özel olarak “Kur’an Yılı” ilan etmesi nasıl bir ihtiyacın karşılanmasını sağlar? Burada Kur’an’a yönelik ilgiyi zaman ile sınırlama gibi bir risk görüyor musunuz?

Dr. Sadık Kılıç: Amacı ve hedefi bakımından değerlendirildiğinde Kur’ân, ‘bütün zamanların, bütün mevsim ve tarih kesitlerinin iman, amel, ibadet, hidayet, kurtuluş, ebedi mutluluk ‘Ana Referansı’dır. Bütün varlık alemini anlamlandırma ve insanlığa, gerçeğe ve mutluluğa gidecek olan yolunu göstermek üzere inzal olunmuş olan Kur’ân’a odaklanma, bütün yılların ve çağların; varoluşun anlamını süren bütün arayışların borcudur..

Fakat 2010 yılının ‘Kur’ân Yılı’ olarak ilan edilmiş olması, bilhassa tarihsel atfı itibariyle daha bir anlamlıdır… Bir yandan bize O’nun dünyayı teşrif anını ve zamanını hatırlatırken, bunun yanı sıra, geçen bunca zamana karşın, O’nun hala ter ü taze olduğunu, ebedi bir rehber olarak bütün çağları irşad ettiğini, etmeye de liyakatli olduğunu, zaman kıdemine mukabil, O’nun ebedî gençlik ve hayat kaynağı olmayı sürdürdüğünü görmemize, bir bakıma bu Muhammedî Mu’cizenin tarih içinde yaşanılır bir vakıa haline dönüş serüvenini daha sıkı ve hususi bir biçimde tefekkür etmemize imkan hazırlamaktadır.. Düşüncem odur ki, 1400 yılı deviren Kur’ân Mucizesi, nice binli yılları da arkada bırakacak; zamanın bu ilerleyişine rağmen o, hep genç, taze, dinamik, kuşatıcı, yol gösterici olmayı sürdürecektir.. Bir asrın daha bitişine tanık olan biz müminlerin, alim ve mütefekkirlerin bu özel anı, çok daha kalıcı etkinliklerle anıtlaştırmamız, bir bakıma tarihe çok görkemli ve anlamlı bir çentik atmamız gerekir idi.. Ümit ediyorum ki, bu boyutta derin, etkin ve sarsıcı faaliyetler yapılır; Kur’ân’ın dünyasına yepyeni kapılar aralanır..

1400. yılın derin boyutu ve tarihî anlamı ile Ramazan ayının kendine özgü mana ve atmosferinin bu hususta kesişeceğini sanmıyorum. Bir kere Ramazan ayı, bir sıyam/oruç ve varlığı arındırma ayı olup, en büyük meziyetlerinden bir tanesi de Kur’ân’ın kendisinde tenzil olunmaya başladığı ‘Kadir Gecesi’ni ihtiva ediyor olmasıdır. İşte bu karineyle biz Ramazan ayına “Kur’ân ayı” diyoruz; 1400. Yılın zamansal ve beşeri döngü içindeki manası ise daha farklıdır.. Biz bu 1400. Yılda, Kur’ân mesajının nice bin yılları geride bıraktığını, zamanın yaşlanmasına mukabil giderek daha da gençleştiğini, O’nun gelecek bin yıllarla da iç içe ve yan yana yürüyeceğini; Kur’ân ıtırlarının beşeriyet göğünü, bu ana kadar olduğu gibi hiçbir asır ve tarih kesitinde yoksun bırakmayacağını, böyle bir kabiliyet ve ayrıcalığın ise bizzat Kur’ân’ın özünden, O’nun metninin özelliği ve seçkinliğinden ileri geldiğini, derinden algılıyoruz.

Bu özel anma vesilesiyle, Kur’ân’a dair, onun hem tarihî akışını, hem de anlam katmanlarına dair bize gizli kalmış olan bazı hususlarını öğrenme; O’nun ufkundan, varoluşun ta başlangıcından bu güne ve gelecek nice bin yıllara doğru, kainat ufkunu bir kez daha tarama, anlama ve Yüce Allah’ı minnet, tazim, ubudiyet, inkıyat, teslimiyet, rücu ve iltica hisleriyle zikretme coşkusuna nail oluyoruz..

Bu sebeple, Kur’ân’ı tanıma, onunla ünsiyet kurma, okuma, kavrama, bilinçlenme; O’ndaki namütenahi Rubûbiyet vurgusu karşısında, aynı yoğunlukla bilinçlenme ve ilahi paradigma şemasında ‘özgür mümin’ modelini oluşturma çabamızı ne kutsal günlerle, ne kutsal hafta ve aylarla, ne de sayılı yıllarla sınırlama yanılgısına düşmemeliyiz.. Çünkü Kur’ân, beşeri algı ve olguların arabasına koşulmak istenen biz insanoğlu için, hep yanımızdadır, önümüzdedir ve bizimle yan yana, geleceğe doğru ilerlemektedir..



Kur’an zaman zaman insana hitap ediyor. Zaman zaman “Mümin”e. “Müslümün”a hitap ediyor. Neler var bu farklı farklı çağrılarda?
Dr. Sadık Kılıç: Bu soruya Kur’ân ilimleri açısından yaklaşırsak, diyebiliriz ki, henüz İslam’a girmemiş, bu sebeple de şirk ve inkâr yaklaşımlarını sürdüren Mekke müşriklerinin söz konusu olduğu ayetlerde çoğunlukla ‘insana, insanlara’ hitap edilmiştir.. Bir başka ifadeyle, Mekke periyodunda inmiş olan ayetlerde… Ayın şekilde, muhatabının kahir çoğunluğunu müminlerin oluşturduğu ayetlerde ise, ‘mümine, iman etmiş olan kimseler’e hitap edilmiştir; yani, Medine döneminde nazil olmuş olan ayetlerde.. Fakat bu durum, tam olarak bir kesinlik de arz etmemektedir; şöyle ki, Medine döneminde inmiş olan ayetlerde de biz, ‘insan’ a; Mekke döneminde inmiş olan ayetlerde de ‘mümin’e hitap edildiğine şahit olmaktayız.. Mesela Medine’de inmiş olan Nisa suresi, ‘Ey insanlar…’ diye başlar; Bakara Suresinin içinde, ‘Ey insanlar…’ (Bakara 21) hitabı yer alır.. Bunun gibi Mekke döneminde inmiş olan Hac suresinde, ‘Ey iman edenler…’ (Hac, 77) nidası yer almaktadır.. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, ‘mümin’ ve ‘iman etme’ sıfatının konu edildiği hitaplar, bir teşrif ve övgü; buna mukabil, sadece ‘insan oluş’ sıfatının yer aldığı hitaplar da, yergi manası ihtiva etmektedirler.

Konuya şöyle de bakabiliriz: ‘İnsan’ oluş merhalesinde bulunmak, geleceğe doğu büyük ve kutlu bir imkanın, yani ‘imana erme’ oluşumunun varlığını müjdeler, muhatapların ufkunda büyük bir hedef ortaya koyarken, ‘iman ve mümin oluş’ merhalesini ihraz etmiş olan kimseler için de, zımnen bir ikaz, tenbih; diğer yandan içinde bulunulan nimetin hakkını eda etme çağrısı gibi, aynı şekilde zımni bir vaîd yer alır.. Bu demektir ki, bu iki hitap tarzı arasında kesin ve kategorik bir ayırım yapılamaz; ya da şöyle diyebiliriz: Yeryüzündeki bütün insanlar –iman etsin ya da etmesin- ‘ey insanlar’ [yâ eyyühennas..] hitabının muhatabı iken, imana erme ve mümin olma vasfını haiz olan kutlu kimseler ise, hem ‘ey iman edenler, imana erenler’ hitabıyla muhataptırlar, hem de ‘ey insanlar’ hitabıyla muhataptırlar.. İçerik olarak söylersek, bir yandan evrensel insanlığa yöneltilen mesaj ve bilgilendirmelerle yükümlüdür, diğer yandan da, daha hususi çerçevede ‘mümin’ olmanın, imana ahit vermenin getirdiği özel yükümlülüklerle.. Zira onlar, salt bir ‘beşer’ ve ‘insan’ olma mertebesinden ‘mümin’ olma seçkinliğine ve derecesine yükselmişler; bu irtifa noktasında ise, iman öncesi hali düşünerek, Rablerine olan şükür ve itaat vecibelerini daha bir kuvvetle ifa etmeye yönelmişlerdir.

Bu iki hitap şekli, diyalektik bir biçimde bizi, iman nuru ile, bu nurun kaçırılması halinde karşılaşılacak olumsuz haller ve insani durumlar arasında götürüp getirmekte; bir anlamda kulluk bilincimizin daha kaliteli, nitelikli ve deruni olmasına vasıta oluşturmaktadır.

Bu noktada Ebu’d-Derdâ Hazretlerinden gelen şu habere dikkatle kulak vermemiz gerekir:

“Dedi ki Ebu’d-Derdâ: ‘Abdullah ibn Ravâha benimle karşılaştığında, bana, ‘Otur da ey Uveymir, bir saat îman edelim!’ der, bunun üzerine biz oturur, O’nun dilediği hal üzere, Yüce Allah’ı zikreder/anardık. Sonra da o bana derdi ki; “Ey Uveymir, bunlar îman meclisleridir; zira iman ile senin durumun, tıpkı gömleğinin hali gibidir! Şöyle ki; onu sen üzerinden çıkarmış isen, bir de bakmışsın ki, onu giymişsin; onu giymiş bulunuyor isen, bir de bakmışsın ki, onu üzerinden çıkarmışsın! Ey Uveymir, kalb, fokur fokur kaynayan bir tencereden bile daha hızlı değişir/dalgalanır/döner..”.



Ey Mümİn - Ey İnsan!

Kur’an’ın bugünün Müslümanına, insanına çağrısında siz neleri özel olarak görüyorsunuz? İnsana “Kur’an Çağrısı” başlığı altına neleri koyardınız? Müslümana-Mümine Kur’an çağrısının altına neleri koyardınız?

Dr. Sadık Kılıç: Bu çok özel bir soru… Yaşanılmış bin dört yüz yıldan sonra, insan, varlık, hayat, ölüm ve sonrası, vb. konularda pek çok algının zuhur ettiği; bırakınız dünya ölçeğini, muayyen bir medeniyet ölçeğinde bile tek merkezliliğin tarihin çöp sepetine atılıp, çok merkezliliğin; tekçi anlayış ve algı biçimleri yerine çoğulcu ve kaotik algı tarzlarının egemen olduğu; varlık algılamasında kozmik eksen kaymalarının yaşandığı, kainatın manevi bir perspektiften idraki ve kavranılışı yerine, salt maddi bir kainat algısının başat olduğu, sebep ve gaye düzleminde, insanın büyük bir dönüşüme (metamorfoz) uğrayarak, ‘aracı amaç haline’ getirdiği, yani ‘üretim-tüketim ve cinsellik üçgeni içine sıkıştığı … bir tarih kesitinde biz, bir bakıma, bir ‘Kur’ân’ın Ebedi Manifestosu’nu dizayn etmeye çağrılıyoruz..

Evet, böyle bir çağrıda, bize göre şu hususlara yer verilmelidir diye düşünüyorum..

1) Sebep ve amaçsız değilsin, ey insanoğlu; sen de ey mümin… Her ne kadar bir ‘düzen’ ve ‘sistem’ kılıfına büründürülmüş bile olsa, kozmik nedensizlik ve gayesizlik, ‘boşluğa’ tekabül eder.. Boşluk ise, bir hafakandır, bir bunalım kaynağıdır.. Bu ise, mutsuzluk! Ebedi mutluluğa gel; benim kefaletimde ve yol göstericiliğimde, tutun ellerime; tutun emir ve hükümlerime, açık bir evren, nezih bir hayat, dost ve alçakgönüllü bir paylaşım anlayışına.. Ve, seni bürüyen yanılgılara vur neşteri de, gir Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığına; gir O’nun rahmet ve re’fet göğünün altına..

2) Ey mümin, nüzul akışı, bilgiye vurgu yaparak, ‘Oku’ cümleciğiyle başlayan bir Kitabın; bilgiyi ve bilgi üzerine kurulmayı en büyük erdem sayan bir Peygamberin bağlısı olarak, bilgi ve bilgelikçe yükselt kendini! Kır yüzyılların boynuna astığı o cahillik, geri kalmışlık, pısırıklık ve korkaklık zincirini… “Eğer mümin iseniz en üstünü sizsiniz!” tanımlamasının bilgisini aş, bilginin âşığı, hem dahi talibi ve pazarı ol; aydınlat evreni…

3) Ey mümin! Sen ‘iman’ metaını satın aldın, artık kovanın yağma olsun, sezadır!.. Nebinin, mahfiyet ve alçakgönüllülük gibi şemaili ile sıfatlan da, gönlünü ser insanların yoluna.. Bilgin ve imanın, sertlik ve azamet tecellisini değil, tam aksine incelik, nezaket, tebessüm, içtenlik, îsar, vb. hasletlerini arttırsın.. Sen de, o Yüce Peygamber gibi, titre ve ürper, yere basarken, kulluk bilincin sebebiyle..

4) Ey insan! Hiçbir şey yoktur ki, bir ‘varoluş’ silsilesi içinde tecelli etmesin.. Bir silsile içinde gözüken, böylece de ‘yok iken var kılınan’ her bir şey de, yalın bir sözcükle yaratılmıştır!.. Kozmostan biz insanlara değin; yaratılan her şey de, kaçınılmaz olarak sonludur ve fanidir.. Evren fanidir, bir durağı olmalı; insan fanidir, bir mercii bulunmalı; tüm nimetler bitimlidir, âkıbet tükenmek olmalı… Öyleyse, tanı dünyayı, ta dipten tepeye kadar.. Ve uyan o ‘oyalayıcı bilgiler’den.. Dünya gerçeğini tanıdığında ise, işte o zaman sen kendini de tam olarak tanımış ve tanımlamış olacaksın!

5) Ey insan! Senin ‘insan olarak gerçekliğin’, aynı zamanda diğer insanların da gerçekliğidir.. Ortak yeryüzü yaşamına ve serüvenine yazgılı kılınmışsınız! Ortak bir dünya, ortak bir ata, ortak bir yazgı, ortak bir gelecek: ölüm ve ölüm sonrası geleceği, siz insanların ortak vadisi.. An ân tükettiğiniz ya da kendilerine doğru akıp gittiğiniz.. Bu yadsınamaz ve sarsıcı hakikat karşısında, tutun birbirinizin ellerini, silin birbirinizin göz yaşını, doyurun aç kardeşlerinizi ve yok edin, içinizdeki o tamah ve açgözlülük ejderhasını ki, dünyanız cennetiniz olsun; ahretiniz de ebedi ve kutlu otağınız..

6) Ey müminler, ey bütün diğer inanç mensupları!.. Gerçeğin ve doğrunun belgesi benim; bana çıkan yollar doğru, bana yönelen niyet ve arzular yerinde, bana yönelen gözler gerçeği görmüş, benim direktiflerime göre hayatlarını şekillendirenler, sahih bir hayatı tahakkuk ettirmiş, geçmişini ve geleceğini benim işaret taşlarıma göre oluşturanlar ümitli olmayı hak etmiştir… Ve ‘hakikat’e ermek bir yandan isteme, diğer yandan da seçilme, yani ilahi lütuf konusudur.. Ve ilahi lütuflar da, bizim niyet ve iradelerimizi gözetir.. Şimdi, buna mukabil, yine de farklı inanç ve yol sahipleri hep olacaktır ve olmalıdır da; bu, hakikat diyalektiğinin beslendiği bir damardır çünkü.. Hem hukuken hem de fiilen böyle iken, yeryüzü ‘tevhid inancının dışında’ pek çok yol üzere bulunuyorken, Kendisini Rahman olarak niteleyen Cenâb-ı Hak, engin müsamahası, sınırsız ve şartsız lütfu ile her görüşten, her inanç ve inanıştan, her kült ve tapınıştan, her yol ve her yönden insanı beslemeye devam ediyor; uluhiyetin özü mesabesindeki celal tecellilerine mukabil, rubûbiyetin cemal ıtırlarıyla, inanmayana, eş koşana, savaş açana, hakkında yalanlar dolanlar düzene ölümlerle, şimşek ve yıldırımlarla mukabelede bulunmayıp, hayat nefhasını üflemeyi, onu –hikmetinden sual olunmaz- yaşatmayı sürdürüyor, hoşgörülü davranıyor ona!.. Şimdi, ey mümin, ey değişik inanç ve inanış mensupları olan insanlar, Allah’a bakın, başka hakikat anlayışlarından da alacağımız hisseler olabilir yaklaşımıyla, Allah’ta, Yüce Hakikat şahsında sevin birbirinizi..

7) Ey mümin! İmana ermişlik, aynı zamanda bir adayışı da gerektirir; bir iman ve kurtulmuş narsisizmini ise asla.. İman kıvamı, bir zıya topağıdır ki, onu erdemlerle, ibadetlerle, güzel tefekkür ve deruni bakışlarla, nefsini ve milkini paylaşımlarla bu imanı harlamadıkça, o sönmeye, cılızlaşmaya, giderek de -Allah korusun!- aksine ınkılap etmeye başlayabilir… İman bir taçtır, onun kıymetli taşları ve yaldızı ise, ‘ünsiyyet kökünden gelen ve bir ruh-madde karışımında özgünleşen, insanlaşmaktır.. Allah’a ünsiyet, insanlara ünsiyet, kurda kuşa ünsiyet, cansız nesnelere dahi bir ünsiyet aksiyonu içinde bulunup, iman tevazuu ve ağırbaşlılığına ermektir.. Bu yüce yükün ve emsalsiz halin kadrini bilmek, bizden farklı inanan, belki farklı düşünce ve anlayışlara sahip olan kimselere bile Rahmani bir ünsiyet ve ülfet nazarıyla bakıp onlara gönülden el tutmaktır.. Tam da Yunusumuzun kelimeleriyle, “Yaratılanı hoş görmektir, Yaratan ötürü!..”.

8) Ey insan ve ey mümin! Senin benim için mümkün müdür, beşeriyet ufuklarını aşıp da, Müteâl varlık mertebesinden, Yüce Allah’tan aşkın gerçeklikler dermek, ilahi irade ve irşadlardan haberdar olabilmek, neliğimin ve ne olacağımın özüne dair yüksek bakıştan bilgilere ulaşmak, sınırlı benimin gerçekleriyle “gerçek gerçeklikleri” arasını ayırt edecek hak ölçüleri öğrenmek, varlık alanının sonsuz yelpazelerinde pervazlar vurmak, görünen bu siluetin görünmeyen hakikatin sadece bir hayali olduğunu, esas varlık direğinin hayalin ve vehimlerin ta ötelerinde, hatta ötelerin de ötesinde bulunduğunu?!.. İşte bu noktada Peygamberler, fizik üstü ufuktan bize kutlu ve muştulu, bazen sızılı haberler getiren, kanatları rahmet bulutlarıyla yüklü, o nahif gövdelerine kurşundan mesajlar bindirilmiş aşkınlık Ankalarıdırlar; bize doğru kanat çırpan, üstümüze kanatlarını geren.. Onlarsız zihin şaşkın, gönül hayrette, adımlar tedirgin ve kararsız, yeryüzü de bîmisâl bir zulmette.. Belki onlar, biz insanlar için en büyük lütuf ve en büyük minnet.. Bu nedenle sev bütün peygamberleri, hakikat rehberliklerine tabi ol, hele de Hz. Muhammedi…

Onsuz ben Kur’ân suskun, hükümler kapalı ve mahzun, ahlâk ilkeleri bir sır ve düğüm, fakirler, yetimler, kimsesizler üzgün ve mahzun… Hem mübeyyin, hem uygulayıcı, hem örnek ve model: bir bakıma en güzel üsve, bir seciye ve bir ahlak ki, ne denli araştırıp zorlasan da, bulamazsın bir iğne ucu kadar bir nakısa, bütün davranışlarında.. Onsuz kandil yağsız, hatta kandil bir karanlık ve madûm; onsuz güzellik yetim, estetik ve nezaket güdük, adalet ve lütuf özsüz, şefkat ve rahmet sıfatları kaba… Sarıl Peygamber’e, tanı ve içselleştir onun hayatını hayatında, bir gör iç ve dışın nasıl tek bir bütün olduğunu, onun şahsında...

15 Eylül 2010 Çarşamba

İbadet Alışkanlığı ve Çocuklarımız...

........Anne: "-Hâle, hadi kızım, akşam namazını biz de birlikte kılalım. Bak ablan namazını kıldı."
Hâle (9 yaşında): "-Şimdi arkadaşlarım gelecek. Onlarla ders çalışacağız. Neden namaz kılıyoruz ki anne, daha sonra kılsak?"
Anne: "-Arkadaşların gelmeden biz de namazımızı kılalım, hadi kızım. İstersen ablan neden namaz kıldığımızı açıklasın."
Meryem (12 yaşında): "-Bak Hâle, Yüce Allâh bizleri seviyor, bizlere sayısız lutuflarda bulunuyor ve O'na ibâdet etmemizi istiyor. Biz de Mevlâmız'a, O'nu sevdiğimizi, gönülden ibâdet ederek göstermeliyiz…"
Anne: "-Aferin yavrum. Bak ablan ne güzel açıkladı kızım. Sen de namaz kılacak yaşa geldin. Namaz hakkında bilgiler edindin ve kısa sûreleri de eksiksiz öğrendin. Hadi gel şimdi beraber namazımızı kılalım!.."
Hâle (9 yaşında): "-Tamam anneciğim arkadaşlarımız gelmeden namazımızı kılalım."

İbâdet kısaca; sağlam bir inançla Allâh'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak ve bunları yaparken de Allâh'a karşı sevgi, saygı ve itaat şuuru içerisinde bulunmaktır, diyebiliriz. İnsana, sorumluluk duygusu veren, kişilik ve karakterinin güçlenmesini sağlayan, diğer taraftan da psikolojik rahatlama aracı olan ibâdetin âilede, anne-baba tarafından iyi bir iletişim ortamı oluşturularak, çocuklara 0-7 yaş arasında aşılanması özenle üzerinde durulması gereken bir husustur.
Hepimiz, yüce Allâh'ın emâneti olan çocuklarımızı âile yuvasında en güzel şekilde büyütmenin yanısıra, Allâh'a kulluklarını da lâyıkıyla îfâ edebilecek donanımda yetiştirebilmenin gayreti içerisinde olmalıyız.
Kulluğumuzun bir ifâdesi olan namaz ibadetini âilemize tavsiye etmemizi, Yüce Allâh bir âyet-i kerîmesinde bize şöyle bildirmektedir:
"Âile fertlerine namazı emret ve kendin de ona devam et." (Tâ-hâ, 132)
İbadet şuur ve alışkanlığının çocuklar tarafından kazanılması için din eğitimi ihmal edilmemelidir. Dînî davranışların çocuğumuz tarafından severek îfâ edilmesinin bir alışkanlık hâline gelmesi onun ahlâkî yönden de belli bir kıvama geldiğini gösterir. Bu ise ancak sıhhatli işleyen bir âile yuvasının eseridir.
Bu yüzden âilede sevgi kültürünün ve disiplinin hakim olması, fertlerin ilgi ve isteklerinin dikkate alınması, iyi bir sosyal çevre seçilmesi, genel mânâda eğitim ve özelde de ibâdet eğitimi alanında ebeveynin bilgi edinmesi, ibadet alışkanlığını kazandırmada acele etmeden, fedâkârlık, sabır, tahammül ve örnek yaşayışla uzun bir zaman diliminde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca çocuğumuzu gelişim açısından tanımamız da gerekmektedir. Onun dînî ve ahlâkî gelişimini dikkate almak, ayrı bir önem arz eder. Çocuğun gelişiminde dînî potansiyelin tezahürünün dil, duygu, zihin ve sosyal gelişimlerle alakalı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Çocuklarımızın ibadetlerini gönülden ve aksatmadan yapmalarını sağlamak için sevgi ve bilgi açısından yeterli seviyeye getirilmelerinin yanında onlarda; seven ve sevilen bir Allâh, seven ve sevilen bir Peygamber inancının yer etmesini de sağlamalıyız.


İbâdetlerini yerine getiren çocuğumuza memnûniyetimizi hissettirecek ölçülü davranışlarda bulunmalı ve onun bu heyecanını canlı tutacak bir takım maddî mükâfatlar da vermeyi ihmal etmemeliyiz.

* * *

Çocukların; ibadeti bir alışkanlık hâline getirmesinde, ebeveynler tarafından yapılması îcâb eden hususları, örnek olması açısından kendi âilemden gördüğüm kadarıyla şöyle ifade edebilirim:
"Babam bizlere sevgi ve şefkatle yaklaşır, fırsat buldukça din büyüklerinin hayat hikayelerini ve çeşitli dînî hikayeler anlatırdı. Bunun yanında evde cemaatle namaz kılardık. Bazen anne-babamı, tek başlarına namaz kılarken görürdük. O zamanlar da huşû içerisinde namaz kıldıklarını hatırlıyorum. Babam, dînî ve tarihî mekanları gezdirirdi. Uygun ortamlar oluşunca dînî konularda bilgi eksikliğimizi gidermeye çalışırdı. Meselâ neden ibâdet etmemiz gerektiğini sorduğumuzda, güzel bir uslûbla seviyemize uygun bilgiler verirdi. Kendisi bir öğretmen olmasına rağmen, âile içerisindeki hâl ve tavırları okulda bir öğretmenin öğrencilerine bilgi vermesi gibi olmazdı…"
Bu yüzden âilede anne-babanın, gerek çocuk eğitimi konusunda gerek dinî bilgi ve kültür konusunda bilgili ve sürekli kendilerini geliştiren, dîni anlama ve yaşama konusunda samîmi ve gayretli kimseler olmaları çok önemlidir. Anne ve baba çocuğun aynasıdır. Bu aynadan dâimâ güzel şeyler görmelidir çocuklar.
Peygamber Efendimiz'in şu hadîs-i şerîfleri de çocuğumuza nasıl güzel bir dînî eğitim verileceğini göstermektedir:
"-Çocuğunuza bırakacağınız en güzel miras, onu, hem dünya ve hem de âhiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir."
"-Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın."
Ayrıca Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'ın şu sözleri de bizlere tutacağımız yolu ne güzel göstermektedir:
"Yedi yaşına kadar olan çocuğunuzla oynayınız, onbeş yaşına kadar arkadaşlık ediniz, onbeş yaşından sonra istişâre ediniz."
Yüce Allâh evlatlarımızı hakîkî mânâda kendisine kul; vatanına, milletine hayırlı birer evlat olarak yetiştirmeyi hepimize nasib etsin. Amin

Okul Öncesi Çocukların Din Eğitimi...

........İnsan rûh ve beden olarak üzere iki ayrı unsurdan müteşekkildir. Bedenin maddî ihtiyaçları olduğu gibi rûhun da mânevî ihtiyaçları vardır. Rûhun bu önemli ihtiyacını en güzel din karşılar. Din duygusu ve inanma ihtiyacı fıtrî bir temâyüldür. İnsan yaratılışı gereği bir şeylere inanma ve sığınma ihtiyacı duyar. Her insan bu ihtiyacını dine inanarak ve yaşayarak karşılamaz. Ama bütün insanların bir şeylere inanma, rûhunu tatmin etme yolunda çok şeyler yaptığı vâkîdir. Bu ihtiyacını gideremeyen insan rûhunu aç bırakmış olur. Bu da, insanın pek çok rûhî sıkıntı yaşamasına sebep olur.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîsinde, "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yaparlar." buyurmuştur. Bu hadisten çıkarılan iki sonuç vardır:
- Her insan iyiye, doğruya, güzele yâni, İslâm'a meyilli olarak yaratılmıştır.
- Kişinin hayattaki yolunu çizmede en önemli müessir anne-babasıdır.
Şüphesiz âilenin din eğitimindeki yeri tartışılmaz. Din eğitiminin en etkili olduğu dönem ise henüz çocuğun dışarıya açılmadığı okul öncesi dönemdir. Ayrıca 0-6 yaş dönemi çocuğun zihninin boş olduğu, gördüğü her şeyi kaydettiği, zekâ oluşumunun %50'sinin tamamlandığı dönemdir. Müslüman her âilenin bu dönemi elinden geldiğince en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir.
Peki ama nasıl?
Eğitimin birinci ve en önemli şekli görerek öğrenmektir: Yâni âilenin çocuğa örnek olmasıdır. Özellikle ilk üç yaş döneminde çocuklar gözlem aşamasındadır. Çevrelerinde olup biten herşeyi doğru-yanlış ayrımı yapmaksızın bir teyp gibi kaydederler. Zamanla konuşma, yürüme ve kas gelişimi tamamlandıkça gözleyip kaydettiklerini fiiliyâta dökerler. Çocuklar âdetâ âilenin aynası gibidir. Bu aynadaki yansımanın iyi ya da kötü olması bizim elimizdedir.
Mes'ûliyyeti çok ağır olan, çocuğumuzun yetişmesi ve rûhâniyetinin şekillenmesi sürecinde anne-babanın dîni, ellerinden geldiği ölçüde güzel yaşamaya dikkat etmesi ve hatâlarını en aza indirmeye çalışması gerektir. Bunun için de âile en baştan, yâni çocuk doğmadan bu zor göreve hazır olmalıdır. İslâm fıtratı üzere doğan çocuğu fıtrat üzere korumak onlara bağlıdır.
Çocuklara dîni ve ibâdeti sevdirme ve bunları özendirme:
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi çocuklar çok dikkatli birer gözlemcidirler. Özellikle annenin her hareketi, her duygusu çocuğa yansır. Uzmanlar annenin rûhî hâllerinin daha anne karnındayken bebeği etkilediğini belirtmektedir. Doğduktan sonra ise bu etkilenme daha da çok olacaktır. Çocuklar o kadar saf ve temizdirler ki, hangi davranışın samîmi hangisinin yapmacık olduğunu hemen fark ederler.
Anne babasını çok iyi takib eden çocuk, büyüklerinin hareketlerini bilinçsiz de olsa tekrar eder. Annesiyle beraber namaza durur ve ona bakarak aynısını yapmaya çalışır. İşte bu noktada ebeveynin çok dikkatli olması gerekir. Çocuklara ibâdet ve din sevgisini vermek için dînî hususlarda çocuklarına örnek olacak şekilde davranışlarına îtinâ göstermelidirler.
Namazı son ânına kadar erteleyen, abdeste ve namaza çok zor bir işmiş gibi üşenerek kalkan, daha uygun zamanları varken çocuğun tam ilgi istediği bir zamanda onu bırakarak zorla namaza duran bir annenin çocuğunun ibâdeti sevmesi düşünülemez. Halbuki din eğitiminde sevgi ön plana çıkmalıdır. Çocukları ibâdete özendirmek için büyükler ibâdetle meşgul olurken ne kadar büyük bir haz duyduklarını çocuklara hissettirmelidirler. Çocuklarla birlikte Kur'ân-ı Kerîm okumak, onları camiye götürüp gezdirmek cemâate dâhil etmek de onların üzerinde büyük tesir bırakır.
Allâh ve peygamber sevgisini vermek: Bu mevzuya bir anne ve çocuğu arasında geçen şu diyaloğu aktararak başlamak istiyorum:
Bir gün çocuk annesine:
"-Anne ben Peygamberimizi Allâh'tan daha çok seviyorum." der.
Annesi:
"-Niçin?" diye sorunca:
"-Onun cehennemi yok! Kimseyi yakmıyor da ondan?!." cevabını verir.
Bu cevap, çocuklarımıza Allâh'ı ve Peygamberi anlatırken ne kadar dikkatli davranmamız gerektiğinin tipik bir misâlidir. Çocuğun yaptığı kötü hareketleri "Allâh yakar, Allâh taş eder" gibi cezâlandırıcı bir Allâh yerine daha çok Allâh'ın "Vedud" ism-i celîlini öne çıkararak; bizi seven, bizi ve her şeyi yaratan ve bize nimetler veren bir Allâh'ı onlara tanıtmalı ve sevdirmeliyiz. Bizi cennetine koymak için peygamber gönderen de O'dur. Çocuklar yanlış yaptığında; "günah, Allâh sevmez, cezalandırır" diye nitelemek yerine "öyle değil de şöyle yaparsan Allâh daha çok sever ve mükâfâtlandırır" demek daha doğrudur.
Okul öncesi dönemde çocuklar henüz mücerred kavramları anlayacak seviyede değildirler. Mücerred şeyleri de kendi çocuk akıllarına göre müşahhaslaştırarak anlamaya çalışırlar. Onun için Allâh, âhiret, cennet, cehennem gibi kavramları hakkıyla anlatabilmek zor, hattâ imkânsızdır. Bu dönem çocukları Allâh'ı genelde çok yükseklerde çok büyük ve güçlü bir insan olarak tasavvur ederler. Büyüklere de bununla ilgili sorular sorarlar. "Allâh nerede? Gökyüzünde mi? Eli ne kadar? Dağlardan da büyük mü? Ne yer, ne içer?" gibi. Bu sorular gâyet normaldir. Çocuğu azarlayıp bu soruları geçiştirmemeli, sevgiyle karşılayarak doğruları onun anlayabileceği dil ile anlatmaya çalışmalıdır. Sabırla dinleyip sorulara cevap verirken bu dönemin geçici olduğu unutulmamalıdır.
Duâ ve şükür eğitimi:
Çocuklara Allâh sevgisini vermeye çalışırken en çok dikkat çekilecek ibâdet, duâdır. Her şeyi verenin, yaratanın Allâh olduğunu öğrenen çocuk Allâh'tan bir şeyler ister ve bekler. Bazı anne babalar olmayacak şeyler isteyen çocuklarına "git duâ et Allâh versin" diyerek başlarından savarlar. Oysa her şeyi yaratan Allâh'tan isteyip de karşılığını alamayan çocuk hayal kırıklığına uğrar. Bu onun rûh dünyasında derin izler bırakır. Aksi tesirler de yapabilir.
Çocuklara duâ öğretilirken öncelikle şükür kavramı öne çıkarılmalıdır. Allâh'ın verdiği nimetleri tek tek sayarak hattâ çocuğa saydırarak onlara şükretmek gerektiği günlük hayattan örneklerle anlatılmalıdır. Daha sonra kısa kâfiyeli sözlerden oluşan yemek ve uyku öncesi duâları öğretilebilir. Bunun yanında çocuğa kendisinin de bağımsız olarak duâ edebileceği ancak Allâh'tan istediği maddî isteklerinde önce kendisinin çalışıp çaba gösterdikten sonra Allâh'tan yardım isteyebileceği anlatılabilir. Çünkü çocukların uzun zaman kavramları gelişmemiştir ve henüz bencillik dönemini tam atlatmış değillerdir. İsteklerinin hemen olmasını ve hoşlarına gitmeyen bir olayın sonucunu düşünmeden ortadan kalkmasını isteyebilirler. Allâh, peygamber, cennet, cehennem ve ibâdetler çocuklara anlatılırken günlük hayattaki fırsatlardan faydalanılmalıdır.
Ahlâk Eğitimi:
İslâm dîni hayatın tümünü kapsayan bir bütündür. Günlük hayatta iyi, doğru ve güzeli yaşamak İslâm ahlâkını oluşturur. Çocuklara dînî bilgilerden önce verilecek olan islâmî ahlâk da din eğitiminin bir parçasıdır. Ahlâk eğitiminde 0-6 yaş arasını, çocuk psikologları baskı ahlâkı dönemi olarak adlandırır. Çünkü bu dönemde çocuk yaptığı hareketlerin öncesini, uzun vâdedeki sonuçlarını kavrayabilecek yaşta değildir. Bu yaşlarda annesi söylediğinde ellerini yıkayarak sofraya oturan çocuk, annesi yokken yıkamadan sofraya oturabilir ve bundan rahatsızlık duymaz. Onun için bu dönemde kızmadan sabırla her seferinde tekrar söyleyerek aynı zamanda sebeplerini de anlayabileceği tarzda anlatarak ahlâkı yerleştirmek gerekir.
Dînî Kıssalardan Faydalanmak:
4-6 yaş dönemi masal dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde çocukların hayal güçleri çok geniştir. İnsanüstü varlıklar, olağanüstü hâdiselerle ilgili masallara büyük ilgi duyarlar. Sorgulamadan dinler ve kendileri de katkıda bulunurlar. Normalde hiç olmayacak şeyleri bile kabullenirler. Onların bu özelliğinden faydalanılarak peri ve ejderha masallarının yerine mucizelerle dolu peygamberlerin ve Allâh dostlarının hayatları ve menkıbeler çocuğun anlayış seviyesine indirilerek anlatılabilir. Ancak bunlar anlatılırken çok seçici davranılmalıdır. Hazret-i İbrahim'in ateşten kurtuluşunu ilgi ve sevinçle dinleyen çocuk, Hazret-i Nûh'un Allâh'ın emriyle oğlunu boğulmaya terk etmesini minik aklına sığdıramaz. Ona göre ebeveyn oğlunu her şeyden korumalıdır. Buna ilâveten anlattığımız hikâyeleri kısa, öz, ders verici ve çocuk zihnine uygun hâle getirmeliyiz.
Sûrelerin Ezberletilmesi:
4-6 yaş dönemi çocuğun zihninin boş olduğu ve ezber yeteneğinin en güçlü olduğu dönemdir. İslâm tarihinde bu dönemde hâfız olmuş pek çok âlim vardır. Her çocuğun kapasitesi hâfız olacak düzeyde olmayabilir. Kendi çocuğunun kapasitesini ebeveyni bilir. Ancak bu dönemde normal bir çocuğa Kur'ân-ı Kerîm'in sonundaki kısa sûre ve duâlar ezberletilebilir. Çocuklar kaset ve cd'lerden düzenli dinleyerek, büyükleriyle tekrar ederek çok rahat hâfızalarına alabilirler. Televizyondan, reklam ve şarkıları ne kadar kolay öğrendikleri hepimizce mâlumdur. Onların bu yeteneği bu yolla çok faydalı bir amaç için değerlendirilmiş olur.
Sonuç olarak; çocuğuna dînî eğitim vermek her anne babanın görevidir. Dînî eğitim vermek için, bazı eğitimcilerin dediği gibi çocuğun büyüyüp akletmesini bekleyemeyiz. O zaman çok geç kalmış olabiliriz. Eğer siz çocuğunuza 4-6 yaşından itibaren böyle bir eğitim vermezseniz, yanlış bilgilerle zihnini doldurur. Müşahhas kavramlar ve sorgulama döneminden sonra, yaşı ilerleyen çocuğun bazı şeyleri kabullenmeleri daha zordur.
Ayrıca dîni öğretiyoruz diyerek çocuğa boş bir kaset gibi her şeyi doldurmaya çalışmak da yanlıştır. Bu da çocukta bıkkınlığa sebep olabilir. Müslümanın her işinde olduğu gibi bunda da mûtedil olması gerekir. Bu konuda en güzel örnek yine Peygamber Efendimiz'dir. Sahabenin anlattığına göre Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- yerine ve zamanına göre konuşur, muhâtabının zekâ seviyesini gözetirdi. Fırsatları değerlendirerek yumuşaklıkla dîni anlatırdı. Özellikle çocuklara sevgiyle yaklaşır onlarla şakalaşır ve yeri geldiğinde de büyük insan gibi muâmele ederdi. Bize düşen de Peygamberimiz'i örnek alarak Rabbimiz'in emâneti olan yavrularımızı en güzel şekilde yetiştirmektir.
Rabbim yardımcımız olsun. Âmin.

DİN EĞİTİMİNDE TEVAZU...

........ Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte birgün, Şeyhi ziyaret etmek üzere Harakân'a gelir. Lâkin Sultanın gönlündeki asıl niyet, bir Allah dostunu ziyâret ederek mânen istifâde etmek değil, bilâkis soracağı sorularla Harakânî Hazretleriʼni imtihan etmektir.
Harakânî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla sultânın gönlündeki bu kötü niyeti sezer. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine tevdî ettiği, en alt kademeden en üst kademeye kadar bütün insanları irşad vazifesi sebebiyle, Sultana belindeki kibir taşıyla yücelere kanat açamayacağını ve bir sultâna şeref kazandıran asıl vasfın tevâzû olduğunu bildirmek ister. Bu sebeple de Harakânî Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahî kalkmaz.

Harakânî Hazretleriʼnden görmüş olduğu bu mukâbeledeki sırrı henüz kavrayamayan Gazneli Mahmud, hazırlamış olduğu soruları bir bir Harakânî Hazretleriʼne yöneltmeye başlar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehâbeti karşısında irkilir. Başlangıçta, bir Allah dostunu imtihan etmek niyetiyle bulanıklaşmış olan gönlü, sonunda târifsiz bir huzur ve sükûnete bürünür; Şeyhe muhabbet ve hürmetle dolar.

Bu muhabbet ve hürmetin bir nişânesi olarak Harakânî Hazretleriʼne bir kese altın vermek isterse de, Harakânî Hazretleri bunu nâzik bir üslûb ile reddeder. Bu defa Sultan, Şeyhten "bir teberrük ve hâtıra olsun diye" herhangi bir eşyasını ister. Harakânî Hazretleri de Sultanı kırmayarak ona bir gömleğini verir. Nihâyet görüşme tamamlanır ve Gazneli Mahmud vedâ edecekken Şeyh Harakânî Hazretleri, onu ayakta uğurlar. Şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce merâkını yenemeyen Gazneli Mahmud şöyle sorar:

"−Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız; ama yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim?"

Harakânî Hazretleri ise, şu mukâbelede bulunur:

"−Sultânım! Buraya ilk gelişinizde gönlünüzde pâdişahlık gururu ve bizi imtihan etmek niyeti vardı. Ama şimdi tevâzû hâliyle ayrılıyorsunuz. Tevâzû hâline ise, saygı gerekir." (Attar, Tezkiretü'l-Evliya, II, 209)

Hazan mevsiminde yapraklarını tek tek döken bir ağaç gibi, şu fânî dünya hayatında günlerini çarçabuk tüketmekte olan bir kula yakışan en güzel haslet, tevâzûdur, haddini bilmektir. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

"Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler)." (el-Furkân, 63)

Nitekim bir kul, Allah için tevâzû gösterdiği zaman, Allah Teâlâ, onun hikmetini artırır ve onu yükseltir. Kim de kusur ve noksanlarının farkında olmaz, bilgisizliğini kabul etmez ve daha da mühimi Allâh'ın sonsuz kudreti karşısında bir "hiç" olduğunu itiraf etmezse, kendisinde bir kıymet ve kudret vehmetmiş olur. Bu vehme kapılarak kendini beğenen bir insanın da tevâzûdan aslâ nasîbi yoktur.

Zira o kimse, bu hareketiyle Cenâb-ı Hakk'ın "el-Kibriyâ/büyüklük, azamet" sıfatına ortak olmaya kalkışır. Lâkin "el-Kibriyâ" sıfatının, ortaklığa aslâ tahammülü yoktur. Nitekim İblis, büyüklük taslayarak "ben" dedi, kahroldu gitti. Birçok mânevî meziyetleri olan Bel'am bin Baûra da benliğin pençesinde perişan oldu. Yine Kârûn, Allâh'ın lutf u keremiyle ihsan ettiği nimetleri kendine izâfe ederek, "Ben kazandım." dedi. O da dayanıp güvendiği bütün servetiyle yerin dibine gömüldü.

Peygamber Efendimiz r, Cenâb-ı Hakk'ın tevâzû husûsundaki bir emrini şöyle bildirmiştir:

"Allah Teâlâ bana: «O kadar mütevâzı olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin!» diye bildirdi." (Müslim, Cennet, 64)

Tevâzû; alçak gönüllü olmak, daha geniş mânâsıyla hakkı kabul edip ona boyun eğmektir. Hak ve hakîkat olan bir şey, yaşça büyük veya küçük, insanlar arasındaki îtibârı yüksek veya zayıf her kim tarafından ortaya konmuşsa, itiraz etmeden kabul etmektir. Hakikate böylesine teslim olabilen kimseler, gerçek mütevâzı insanlardır.

Tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Hasan-ı Basrî'ye göre tevâzû; kişinin, evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her müslümanı kendisinden üstün kabul etmesidir. Aynı anlayışa sahip olan büyük sûfî Fudayl bin Iyâz, Kâbe'yi tavaf ederken, kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb bin Harb'e şöyle demiştir:

"-Şuayb! Eğer bu yılki hacca seninle benden daha kötü bir kimse katılmıştır diye düşünüyorsan, bil ki, bu çok fenâ bir zandır."

Hased edilmeyen tek nîmet olan tevâzû, insanı güzelleştiren, kulluğu olgunlaştıran, ahlâka kıvam veren çok mühim bir özelliktir. Hazret-i Mevlânâ -kuddîse sirruh- bunu şöyle ifâde buyurur:

"-Bahar mevsiminde bir taş yeşerir mi? Toprak gibi mütevâzı ol ki, senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin!.."

Hakîkaten toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürûfunu da oraya dökerler. Fakat toprak, büyük bir tevâzû ile bu cürûfun hepsini temizler ve sonra çeşit çeşit güzellikte nebâtlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlûkâtı besler. İşte sâlih bir mü'minin gönlü de böyle münbit bir toprak gibi olmalı, kalbindeki bütün güzellikler, âdeta tabiî bir şiir hâlinde insanlara ve hattâ bütün mahlûkâta aksetmelidir.

Toprak gibi alçakgönüllü davranmayan kimse için "insan değildir" buyuran Şeyh Sâdî, yücelmek isteyen kimsenin mütevâzı davranması gerektiğini, yücelik damına çıkmak için alçakgönüllülükten başka bir merdivenin olmadığını söyler.

Bu bakımdan tevâzû, insanlık şeref ve haysiyetine lâyık olmanın şartlarından biridir. Nitekim bu hakîkati Hazret-i Ebû Bekir t şöyle ifâde etmiştir:

"Biz, keremi takvâda, zenginliği yakînde ve şerefi tevâzûda bulduk."

Bir gün Kureyş halkı, asâletleriyle övünmeye başlamıştı. Onları dinleyen Selmân-ı Fârisî t bir müddet sükût ettikten sonra, büyük bir tevâzû içerisinde onlara şöyle hitap etti:

"-Benim övünecek bir tarafım yok. Çünkü nutfeden yaratıldım. Sonunda da kokmuş bir leş hâline geleceğim. Sonra da kıyâmet günü terazi başına gideceğim. Sevâbım ağır gelirse iyi insanım, günâhım ağır gelirse kötü insanım."

Bir hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz r şöyle buyurmuştur:

"Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir." (Müslim, Birr, 69)

Hayatını büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde yaşayan Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, mânevî derecesinin yüksekliğine rağmen, içinde bulunduğu "HİÇ"lik duygusunu şöyle dile getirmiştir:

Âlem buğday ben saman,

Âlem yahşî ben yaman!.. (herkes tam, ben kusurlu)

Allah Teâlâ da onu bu tevâzûsuna mukâbil yüceltmiş, insanlara sevdirmiş ve katında ulvî bir makâma ulaştırarak insanları terbiye ve irşad vazifesine lâyık kılmıştır.

İmâm Gazâlî Hazretleri de, tevâzû gösterenin Cenâb-ı Hak tarafından nasıl yüceltildiğine dâir şöyle bir hâdise nakletmektedir:

Allah Teâlâ, Nûh u'ın kavmini tûfanda gark ettiği vakit, dağlar böbürlendi ve yükseldiler. Buna karşı Cûdî Dağı tevâzû gösterdi. Çünkü onlar yüksek, Cûdî ise alçak idi. Tevâzû gösterdiği için Allah Teâlâ onu yüceltti ve Nûh'un gemisini onun başına kondurdu. (İhyâ, III, 735)

Tevâzuun lutufları pek çoktur. Mütevâzı insan, cömerttir. Cömert insan, merhametlidir. Merhametli insan, mahlûkâta hizmet neş'esi ile doludur. Bunlar da Rabbimizin rızâsını elde etmenin en güzel vesîleleridir.

İbnü's-Semmâk, birgün Hârun Reşid'in huzûruna çıkarak:

"-Ey mü'minlerin emîri! Senin bu şerefli mevkiin yanında tevâzû göstermen, sana sahip olduğun şereften daha üstün bir şeref bahşediyor." dedi. Harun Reşid:

"-Ne güzel söyledin!" dedi. Semmâk:

"-Ey mü'minlerin emîri! Allah Teâlâ, her kime hüsn-i cemâl nasip edip onu asil bir âileye mensup eder ve kendisine bolluk verir de, o kimse güzelliğini örter, bununla övünmez, malından tasadduk eder, asâleti ile iftihar etmezse, Allâh'ın hâlis kulları arasına girer." dedi.

Harun Reşid, hemen kâğıt kalem getirterek bunları kendi eliyle yazdı.

Tevâzûdan uzak bir kimse, kendini beğenmiş zavallı bir zâlim olmaktan öteye geçemez. Nitekim o, kendini herkesten üstün gördüğü ve hakka boyun eğmediği için başkalarına mutlakâ zulmeder. Fakat kibri dolayısıyla aslında kendisini büyük bir hüsrâna dûçâr eder.

Tevâzûdan uzaklaşarak Firavun gibi büyüklük ve azamet taslayanlar, tarih sahnesinde rezil olmaktan kurtulamamışlardır. Meselâ Ebrehe, kocaman fillerle Kâbe'yi yıkmaya geldiğinde Cenâb-ı Hak, onu çöllerden gelen aslan, kaplan ve yılanlarla değil, minicik kuşların attığı minicik taşlarla kahretti. Kendisini de Mekke önünde öldürmedi. Bilâkis büyük bir gurur ve kibirle çıktığı Yemen'de, kavminin içinde yaralı ve perişan olarak rezil ve kepâze bir sûrette öldürdü. Yine tanrılık iddiasında bulunan Nemrud'u, toz kadar bir sinekle helâk etti. Velhâsıl işte Cenâb-ı Hak'la kibriyâ ve azamet yarışına girenlerin fecî âkıbeti...

Cenâb-ı Hak, ebedî saâdeti; dünyadayken haşmet ve azamet taslamayan, fesat çıkarmayan ve gönüllerinde Allâh'ın muhabbeti dolup taşan kimselere nasîb eylemiştir.

Burada şu husûsu da bilhassa vurgulamak yerinde olacaktır. Bir mü'min, sadece sâlih bir mü'mine karşı alçak gönüllü davranmalıdır. Buna karşılık kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselere aslâ tevâzû ile yaklaşmamalıdır. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi para-pul, makam-mevkî ile ölçen kimselere tevâzû göstermeye kalkmak, İslâm'ın izzetinden fedakârlık yapmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Tevâzû, menfaatperestlik için haksızın karşısında ezilip büzülmek değildir. Tevâzu, hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizʼe:

"Mü'minlere şefkat ve tevâzû kanadını indir." (el-Hicr, 88)

"Sana uyan mü'minlere alçak gönüllü davran!" (eş-Şuarâ, 215) buyurarak Oʼnun şahsında bizlere; şefkatli, merhametli ve mütevâzı olmamızı emretmiştir.

Yüce Rabbimiz mü'minleri birbirine kardeş yapmış, sonra da onlara birbirinin derdiyle ilgilenmeyi, birbirinin yarasına merhem olmayı ve kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeyi emretmiştir. Şu hâlde mü'minler, kardeş olduklarını hiçbir zaman unutmayarak birbirlerine aslâ kaba davranmamalı, kendilerini diğer kardeşlerinden üstün görmemeli ve onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyerek kardeşlerine karşı anlayışlı olmalıdır.

Yâ Rabbi! Bizleri İslâm kardeşliğini en güzel bir sûrette yaşayan, birbirine karşı dâimâ tevâzû ile davranan sâlih kullarından eyle...

Âmîn...

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...