30 Ağustos 2012 Perşembe

YETİŞKİNLİK DÖNEMİNDE DİN EĞİTİMİ VE TEMEL ÖZELLİKLERİ

YETİŞKİNLİK DÖNEMİNDE DİN EĞİTİMİ VE TEMEL ÖZELLİKLERİ

Eğitim insanlık tarihiyle başlar. Dolayısıyla tarihin ilk dönemlerinden itibaren tüm büyük din ve medeniyetler hep insanın eğitimiyle uğraşmışlardır. Eski büyük Çin, Yahudi, Yunan, Roma ve Müslüman eğitimciler yetişkinleri eğitip onlara birşeyler öğretmeye çalışıp, yetişkin eğitiminin felsefi temellerini daha doğrusu yetişkinlerlin nasıl olması gerektiği konusunda eserler yazmışlar, hatta kıssa ve Sokratik metot gibi teknikler bile geliştirmişlerdir. Ancak yetişkin eğitimiyle çocuk eğitimi arasında herhangi bir ayrıma gitmemişler, onlar tam olarak çocuklar nasıl öğreniyorlarsa aynen yetişkinlerin de öyle öğrenmeleri gerektiği konusunda bir kanaat beslemişlerdir.

Düzenli olarak okulların yedinci yüzyıldan itibaren organize edilmesinden bu yana hakim olan görüş pedagojik görüş, yani çocukların eğitim ve öğretimi sanatı olmuştur. Böylece eğitim uzun süre sadece "çocuklara has bir iş" olarak algılanmıştır. Neticede, yetişkinlerin eğitimine insanoğlununun çok uzun zamandan beri bir ilgisinin olmasına rağmen, son zamanlara kadar yetişkin öğrenimi konusunda çok az araştırma yapılmış ve bu konuda çok az şey yazılmış ve düşünülmüştür.[i][1]

Eğer psikoloji genel bir tanımla insan davranışlarını inceleyen bir bilim dalıysa, sadece bebek, çocuk ya da ergenlerin davranışlarını değil, yetişkinlerin de davranışlarının incelenip gözlenmesi gerekir. Yine eğer biz insan tabiatını daha iyi anlamak istiyorsak, insan hayatının sadece belirli safhalarını değil, onu bir bütün olarak araştırmalıyız. Oysa insan gelişimiyle ilgili olarak gelişim psikolojisi doğumla başlayıp ergenlik dönemine kadarki dönemi incelerken, yirminci yüzyılın ikinci yarısında bir bilim dalı haline gelen gerentoloji bilim dalı ise daha ziyade yaşlıların tıbbı problemleriyle ve onların özellikleriyle ilgilenmekte, böylece ergenlikle yaşlılık arasındaki döneme ilişkin büyük bir boşluk kalmaktadır.[ii][2] Halbuki bizler hayatımızın büyük çoğunluğunu ne çocuklar ne de yaşlılar olarak değil, yetişkinler olarak geçirmekteyiz. Gerçekten de yaşamımız boyunca bizler normal olarak ömrümüzün bir çeyreğini büyüyerek geçirirken, geri kalan 3/4'ünü yetişkin olarak yaşamaktayız. Ancak işin ilginç yanı, psikologların ve diğer ilim adamlarının çoğunluğunun çocukluk ve gençlik üzerine çalışmalarını yoğunlaştırırken yetişkinlik dönemini ihmal etmeleridir.

Dolayısıyla biyolojik açıdan nasıl insanının sadece bebeklik, çocukluk, ya da ergenlik dönemlerini değil tüm hayat evrelerini anlamamız gerekiyorsa, eğitim açısından da insanı bir bütün olarak ele alıp, onun bedensel, zihinsel, duygusal, toplumsal ve kültürel özelliklerini dikkate alarak uygun eğitim ve öğretim metodlarını geliştirmemiz gerekir. Aslında hayat şartları artık bunu zorunlu hale getirmektedir. Çünkü biz bilgi çağında yaşıyoruz. Bu bilgi çağı daha fazla bilgiyi gerektirmektedir. Yapılan araştırmalar gelecek yüzyılın ilk çeyreğindeki işlerin büyük çoğunluğunun üniversite ve üniversite ötesi eğitimini gerekli kılacağını ortaya koymaktadır. Bilim adamları gelecek yıllarda okur yazarlığın tanımının değişeceğini, sadece okuma yazma kabiliyeti, basit dört işlemleri yapmanın, artık toplumda tamamen yetersiz kabul edileceğini ve sadece bunları öğreten eğitim programlarının ortadan kalkacağını savunmaktadırlar.[iii][3] Elbette biz en iyi şekilde çocuklarımızı eğitmeye devam edeceğiz. Ancak aynı şekilde yetişkinleri de eğitmek ihtiyacındayız. Dolayısıyla artık günümüz eğitimcileri hayat boyu eğitimi her bireyin öğrenme ihtiyaçlarına cevap verebilmesi, potensiyellerini ortaya çıkarabilmesi ve daha geniş bir toplum içerisinde bir yer keşfedebilemsi için temel bir hak ve medeni bir toplumda en temel bir gereksinim olarak görmektedirler.[iv][4] Ancak şu da bir gerçektir ki, yetişkinler artık çocuk değillerdir. Onlar birçok açıdan çocuklardan farklılık arzetmektedir. Bu yüzden onların eğitimi ve öğretiminde dikkat edilmesi gereken hususlar da çocuklarınkinden farklı olacaktır.

İşte ben bu makalemde herhangi bir özel yetişkin eğitim kurumunu dikkate almadan genel olarak yetişkin eğitiminde dikkat edilmesi gereken hususları, yani bir bakıma yetişkin eğitiminin temel prensiplerini ortaya koymaya çalışacağım. Elbette bu temel prensiplerin hepsi yetişkin eğitimine yönelik belli bir eğitim kurumununun bireylerine tam olarak uygulanamayabilir. Ancak hangi yetişkin eğitim kurumu olursa olsun, bu temel prensipleri gözardı edemez. Yetişkin eğitimiyle uğraşanların yapacağı şey bu temel prensipleri kendi eğitim ortamlarına adapte etmektir. Yetişkin eğitimine ilişkin önemli gördüğüm hususları 9 madde halinde sıraladım. Elbette bu maddeler kısaltılabilir de , başkaları da eklenebilir. Benim yaptığım, yetişkin eğitimine ilişkin önemli gördüğüm hususları maddeleştirmek olmuştur.



Yetişkin Eğitimin TemelÖzdellikleri

1. Yetişkinler daha çok kendi kendilerine bağımsız olarak öğrenmeyi tercih ederler

Çocuk eğitimiyle yetişkin eğitimi arasındaki en bariz özellik, çocuklar bağımlı bir kişiliğe sahipken, yetişkinler bağımsız bir kişiliğe sahiptir. Dolayısıyla pedagojide öğrenci durumunda olan kişi bağımlı kişidir. Toplum ya da devlet, okullar aracılığıyla onların ne öğreneceğini, ne zaman öğreneceğini, hatta nasıl öğreneceğine ilişkin tüm sorumlulukları öğretmene vermiştir.

Andragojide, yani yetişkin eğitiminde, ise olgunlaşmanın tabii bir sonucu olarak yetişkin kişiden, bağımlı bir kişilikten bağımsız bir kişiliğe, kendi kendini idare eder duruma gelmesi beklenir. Yetişkinler her ne kadar bazı geçici durumlarda bağımlı olsalar bile, genellikle kendi kendini yönlendirme açısından derin bir psikolojik ihtiyaca sahiptirler. Ancak bu süreç her insanda aynı anda ve şekilde ortaya çıkmaz. Yetişkin eğitimiyle uğraşan kişilere düşen görev bu hareketi teşvik etmek ve geliştirmektir.

Yetişkinlerin öğrenmeleriyle ilgili olarak yapılan son araştırmalar yetişkinlerin büyük çoğunluğunun kendi kendilerine öğrenmeyi tercih ettiklerini göstermektedir. Allen Though yaptığı araştırma sonucunda yetişkinlik yıllarındaki öğrenme projelerinin % 70'inden fazlasının yetişkinlerin kendileri tarafından yapıldığını ortaya koymuştur. Diğer öğrenme projeleri ise ya bir gruba, bir öğreticiye, veya özel derslere, yahut da diğer bazı insan dışı kaynaklara dayanmaktadır.[v][5] Araştırma sonuçlarına göre bunun dört önemli nedeni vardır: 1) Yetişkin kendisini, kendi öğrenim hızı ve gidişatına göre ayarlar, 2) Kendi öğrenim şekillerine kendisi karar verir, 3) Öğrenme şeklini kolayca değiştirip daha esnek bir hale getirebilir ve 4) Öğrenme projelerine kendi tarz, yapı ve planlarını uygulayabilir.[vi][6]

Bundan dolayı bazı eğitimciler "kendi kendine yönlendirme" prensibini, eğitimcilerin "akademik ortodoks"u olarak adlandırmaktadırlar.[vii][7] Bu konuda bir yetişkin eğitimci olan J.R. Kidd genellikle yetişkin eğitiminin amacının harici yönlendiriciden ziyade bireyi sürekli olarak "dahili yönlendirici," kendi başına yönlendiren öğrenci yapmak olduğunu ifade etmektedir.[viii][8]

Yetişkinleri kendi başına öğrenmeye iten nedenlerden biri de hiç şüphesiz onların farklı bireysel özelliklere sahip olmalarıdır.[ix][9] Bilindiği gibi eğitim ve öğretimde bireysel farklılıklara dikkat etmek esastır. Bu yetişkin eğitiminde daha da göze çarpmaktadır. Genel olarak kabul edilmektedir ki, bireysel farklılıklar ilerleyen yaşlarda daha fazla göze çarpar. Bir de buna eğitimsel ihtiyaç ve isteklerdeki farklılıkları, öğrenme şekillerini, öğrenmeden beklentilerini, hayat tecrübelerini gözönüne alırsak, niçin yetişkinlerin kendi kendilerine bağımsız olarak öğrenmeyi tercih ettiklerini daha kolay anlayabiliriz.

Ancak bu demek değildir ki, yetişkinlerin öğretmenleri hiçbir zaman öğrencilerine fikir vermez ya da onlara görüş beyan etmez. Elbette genellikle kabul edilmiş bilgileri, değerleri, davranışları onlara aktarır. Ancak burdaki fark, onlara hiçbir zaman bunların kabulü konusunda zorlama yapmaz. Yetişkinlerin çeşitli eğitim etkinliklerine katılma konusunda bizzat kendi zamanlama programları vardır. Yetişkinler çoğunlukla eğitim faaliyetlerine ihtiyari olarak katıldıklarından istedikleri zaman gelip gitmeyi isterler.



2. Öğrenme konusunda yetişkin tecrübesi önemli bir yer tutar

Şu bir gerçektir ki yetişkinler yetişkinlik dünyasına çocuklara kıyasla tecrübe açısından oldukça farklı bir konumda girerler. Çocukluğa ya da gençliğe oranla daha uzun süre yaşadıklarından daha geniş ve büyük tecrübeleri vardır. Onlar sadece daha büyük tecrübeye değil, aynı zamanda çeşit olarak da farklı tecrübelere sahiptirler. Çocukların kendi hayatlarını kazanma, evlenme, çocuk sahibi olma, gerçek anlamda toplumsal sorumluluk veya diğerlerinin refahı açılarından herhangi bir sorumlulukları olmazken, yetişkinlerin yukarıdaki saydığımız her bir alana ilişkin sayısız tecrübeleri vardır.

Burada çocuklarla yetişkinler arasındaki bir başka farklılık daha sözkonusudur. Çocuklar için tecrübe onların başına gelen bir şey, bir olaydır, onları etkileyen dış etkendir, onların ayrılmaz bir parçası değildir. Eğer çocuklara kim olduğu sorulursa, muhtemelen kendilerini anne-babalarına, kardeşlerine, nerede yaşayıp hangi okula gittiklerine göre tarif ederler. Onların bireysel kimliği büyük oranda dış kaynaklıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım: Eğer biri bana on yaşındayken kim olduğumu sorsaydı, muhtemelen ben aşağıdaki şekilde cevap verecektim: "Adım Mustafa Köylü, babamın adı Ahmet, görevi esnaf, falan mahallede oturuyorum, filan ilkokula gidiyorum." Benim aşağı yukarı tüm kimliğim dış kaynaklardan çıkartılmış olacaktı. Aynı soru bana 35 yaşında sorulduğunda aşağıdaki şekilde cevap veririm. "Adım Mustafa Köylü, İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesiyim. Doktoramı yurtdışında tamamladım. Askerliğimi yaptım. Din Eğitimi derslerine giriyorum. Lojmanlarda kalıyorum. Evliyim ve üç çocuğum var..." Dolayısıyla burada bir yetişkin olarak artık benim bireysel kimliğim dış kaynaklardan değil, bizzat kendi terübelerimin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bu yüzden yetişkinler kendilerini bizzat sahip oldukları tecrübelere dayalı olarak tanımlarlar. Gerçekten de yetişkinlerin sahip oldukları birçok tecrübeler vardır: Örneğin, sosyal tecrübeler, meslek, politika, evlilik hayatı, savaş vs. Oysa bunların hemen hemen hiçbiri çocuklar tarafından tecrübe eidilmemektedir. Yine yetişkinler dış dünyada çok çeşitli insanlar ve faaliyetlerle yüzyüze gelirlerken, çocukların dünyası yetişkinlere oranla çok daha dar ve sınırlıdır.

Yetişkinler büyük oranda kendilerini tecrübeleriyle tanımladıklarından onlar açısından tecrübelerin büyük değeri vardır. Yetişkinler geçmiş tecrübelerini kişisel kavram ve kişisel onurlarıyla bütünleştirirler. Yetişkin geçmiş tecrüblerine saygı duyulmasına ve önem verilmesine büyük ilgi gösterir. Bunun sonucu olarak da devam ettikleri veya bulundukları herhangi bir eğitim kurumunda kendi tecrübelerine yer verilmez veya değeri küçümsenirse, böyle bir durumda, reddedilen sadece tecrübenin kendisi olmayacak, bizzat kişinin kendisi olacaktır.[x][10]

Meseleye yetişkin eğitimi açısından baktığımızda şu sonuçlara varababiliriz: Yetişkin dershanesinde yetişkinin tecrübeleri öğretmenin bilgisi kadar önemlidir. Her iki taraf fikirlerinden karşılıklı olarak istifade edebilirler. Malcolm S. Knowles'ın belirttiği gibi aslında iyi bir yetişkin sınıfında kimin daha çok öğrendiğini belirlemek zordur. Bu iki yönlü öğrenim, otoriteyi paylaşmada da kendini gösterir.[xi][11]

Pedagojide öğrencilerin öğrenim yerine getirdikleri tecrübe çok az bir değere sahiptir. Bu tecrübeler bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir, ancak öğrencilerin tecrübe yoluyla kazanacakları esas fayda öğretmenin, ders kitabının, yardımcı alet ve edavatın ve diğer uzman kişilerin tecrübeleridir. Böylece gözönünde bulundurulan ancak öğretmenin, ders kitabı yazarının tecrübeleri ve göze ve kulağa hitap eden ders alet ve gereçleridir. Pedagojik metedolojinin bel kemiğini nakledici teknikler, ders anlatımları, okuma parçaları ve diğer görsel ve işitsel araçlar oluşturur.[xii][12]

Öte yandan yetişkinler ise öğrenim için zengin kaynaklar olabilecek geniş tecrübelere sahiptirler. Üstelik bu tecrübeler sayesinde pasif olarak alacakları eğitimden daha fazlasını bu tecrübeler sayesinde kazanırlar. Eğitimdeki temel kaynaklar tecrübe teknikleridir. Sözgelimi laboratuar tecrübeleri, tartışma, problem çözme durumları, alan araştırmaları ve benzerleri.[xiii][13]

Knowles'a göre çocuklarla yetişkinler arasındaki tecrübe farklılığının eğitim açısından üç önemli sonucu vardır: 1) Yetişkinler diğerlerinin öğrenimine daha fazla katkıda bulunurlar ve birçok çeşit öğrenme için de kendileri zengin bir kaynaktır, 2) Yetişkinler yeni tecrübelerle ilgili olarak ya da ders alınabilecek konulara cevap teşkil edebilecek temel tecrübelere sahiptirler. Böylece eğer biz yeni öğrenimlere geçmiş tecrübelerimizi bağdaştırıp aralarında bir ilişki kurabilirsek, ancak o zaman eğitim veya öğretimin bir anlamı olur, 3) Yetişkinler büyük oranda sabit davranış ve düşünce kalıplarına sahip olduklarından daha az açık fikirlere eğilim gösterirler.[xiv][14]

Burada yetişkinlerin tecrübeleri açısından uygulanacak eğitim metodlarına baktığımzda şu sonuçlara ulaşabiliz: yetişkinlerin bizzat kendileri öğretim için zengin bir kaynak oluşturduklarından, ağırlık yetişkinlerin tecrübelerine verilebilir. Bu bağlamda grup tartışmaları, örnek olay, grup terapisi, rol oynama, beceri uygulama deneyleri, alan projeleri, faaliyet projeleri, gösteri, seminerler, toplum gelişimi metodları takip edilebilir.



3. Yetişkinler öğrenmeye karşı farklı motivasyonlara sahiptirler.

Çocuk eğitimiyle yetişkin eğitimi arasındaki en temel farklardan birisi de, onların öğrenmeye karşı farklı motivasyonlara sahip olmalarıdır. Her şeyden önce çocukların eğitimi toplum tarafından belirlenir ve zorunludur. Çocukların eğitiminde hakim olan bir görüş vardır: Ortada bir öğretmen var bir de öğrenci. Öğretmenin görevi önceden belirlenmiş amaçlar doğrultusunda öğrencilerine onların o bilgilere ihtiyaçları olsun ya da olmasın, sınav korkusu, ders ya da sınıf geçme korkusu gibi nedenlerle sürekli bilgi vermektir. Bu yüzden öğrenme oldukça standart biçimde, tüm öğrenciler için adım adım takip edilecek hazırlanmış bir müfredat şeklinde organize edilmiştir. İkinci olarak çocuklar "konu merkezli"dirler. Çocuklar öğrenimlerinin çoğunu daha sonraki bir zamanda uygulamaya yönelik olarak alırlar. Örneğin ilkokulda alınan eğitim, ortaokul ve lise için, lisede alınan bir eğitim de üniversiteye giriş içindir. Üniversitede aldığı eğitim de kişiyi hayata hazırlayacak bir meslek içindir. Dolayısıyla çocuk için eğitim temel olarak hayatın daha sonraki bir safhasında faydalı olacak olan bir bilgi birikimidir. Bu yüzden çocukların eğitimi çoğunlukla konu merkezlidir.

Öğrenciler eğitimi bir konum elde etme süreci olarak görürler. Bu eğitimin de büyük kısmı hayatlarının daha sonraki bir döneminde faydalı olacaktır. Müfredat konu ünitelerine göre, mantıki bir tarzda organize edilmiştir (örneğin eski tarihten, modern tarihe, basit matematikten ve bilimden daha komplekse doğru). Öğrenciler öğrenmeye yönelmelerinde konu merkezlidirler.

Oysa yetişkinler öğrenmeye ancak gerçek hayatla ilgili herhangi bir problemleri olduğunda, böyle bir şeyi tecrübe ettiklerinde ve onları çözmeye ihtiyaç hissettiklerinde hazırdırlar. Büyük oranda yetişkinler öğrenim aşkı için öğrenim görmezler. Onlar bir görevi yapabilmek, bir problemi çözebilmek veya daha iyi bir şekilde yaşamak için eğitim ve öğretim faaliyetlerine katılırlar. Dolayısıyla onlar problem çözücüdürler. Onlar problemleri ortaya koyma ve onlara makul cevap verme konusuyla ilgilenirler. Bu faraziyenin en önemli sonucu yetişkinlere yönelik müfredat programları hazırlanırken, bu programlar konu ünitelerine göre hazırlanmaktan ziyade yaşam şartları ve problemlerine yönelik konular çerçevesinde hazırlanmalıdır. Örneğin, Bilgisayar I, Bilgisayar II, gibi ders başlıkları bir fakülte öğrencisi için uygun olabilir. Ancak yetişkinler içinse bilgisayar nasıl kullanılır, nasıl yazı yazılır ve nasıl çıktı alınır daha önemlidir. Bilgisayarın tarihçesi, nasıl çalıştığı, program yapımı, programlar arasıdaki farklar vs. ancak uzmanları ilgilendiren ayrıntılardır ve yetişkinleri çok fazla ilgilendirmez.[xv][15] Yine bir yetişkin kişi işini kaybetmişse veya işşizse onu "temel dünya dinleri" başlıklı bir konu hiç ilgilendirmez, fakat işle ilgili karşılıklı konuşma daha çok ilgilendirir.

Ayrıca yetişkin bir kişi konulara hiçbir zaman gelecekte birgün onların kendisine faydası dokunacağı için çalışmaz. Aksine o kendisinin içinde bulunduğu duruma ağırlık verir. Farklı bilgi alanlarındaki gerçekleri ve bilgileri bilgi birikimi için değil, sadece problemlerini çözmede yardımcı olacağı için öğrenir.[xvi][16]

Yetişkinlerin öğrenmeye daha çok problem-konu merkezli bir yaklaşımla geldiklerinden, yetişkin kişi öğrendiği şeylerin hemen uygulanmasıyla ilgilenir. "Öğrendiğim bu bilgiyi nasıl kullanırım" sorusu yetişkin kişi tarafından sorulan temel sorudur. Yetişkinler daha sonraları kullanacakları "depo bilgilendirme"lere veya sormadıkları sorulara cevap teşkil eden şeylere fazla ilgi duymazlar.[xvii][17] Yeni öğrenilecek konu direkt olarak hemen lazım olan ihtiyaca ve bilginin faydacılığıyla ilgilidir. Bu yüzden kısa süreli eğitim faaliyetleri yetişkinler için daha önemlidir. Gerçek hayata uygulanabilecek bilgiler yetişkinler için son derece önemli iken, yetişkinin hayat tarzına uymayan veya pratikte fayda sağlamayacak extra bilgiler yetişkinler için çok fazla bir anlam ifade etmez.

Yetişkinlerin büyük çoğunluğu eğitim faaliyetlerine gönüllü olarak katılırlar. Aslında bu insanda fıtri bir özelliktir. İnsan daima yeni hüner ve beceriler kazanmak, mevcut becerilerini geliştirmek, ve yeni bilgiler elde etmek ister. Ancak bu durumdan çıkarılması gereken bazı hususlar vardır: Yetişkinler bu eğitim faaliyetlerine gönüllü katıldıklarından, eğer onlar eğitim faaliyetlerinin kendi ihtiyaçlarını karşılamadığı hissine kapılırlarsa veya bu faaliyetin kendileri için özel bir anlam ifade etmediğini anlarlarsa, yahut da anlamsız gelirse onlar çok kolay bir şekilde bu eğitim faaliyetini terkedebilirler. Bu yüzden yetişkin eğitimcilerin, müfredat programı geliştirmesine ve eğitim sürecine çok dikkat etmeleri gerekir. İncelenecek konu ya da problem yetişkinin bizzat kendi hayat tecrübesiyle örtüşecek bir şekilde olması gerekir. Bu da ancak yetişkinin mevcut ya da geçmiş tecrübeleri dikkate alınarak, verilecek bilgiyle öğrenen kişinin mevcut bilgileri arasında bir ilişki kurmaya çalışmakla mümkün olabilir.

Yetişkin eğitimci, yetişkinin bu özelliklerini bilip ona göre öğrencilerine kendi ihtiyaçlarını bilmelerine yardım edici şartları, araç ve gereçleri hazırlamalıdır. Yine öğrenim programları öğrencilerin hayat uyumları kapsamında geliştirilip onların öğrenme durumuna göre düzenlenmelidir.



4. Yetişkin eğitiminde fiziki ve psikolojik çevre son derece önemlidir

Yetişkinler en iyi stress altında olmadıkları zaman öğrenirler.[xviii][18] Hoş olmayan ve rahatsız edici durumlar uzun süre hakim olursa, yetişkin stress ve kaygı içine girer ve öğrenmesini de olumsuz yönde etkiler. Yetişkin eğitiminde iki çevre, fiziki ve psikolojik çevre son derece önemlidir.

Yetişkinin fiziki çevresi onun ferahlık hissedeceği bir yer olmalıdır. Fiziki çevre olarak sandalyeler yetişkinlerin rahatça oturacağı şekilde düzenlenmeli, sigara içilip içilmeyecek yerler ayrılmalı, sıcaklık ve soğukluk sistemi uygun bir şekilde ayarlanmalı, estetik olarak da iyi hazırlanmalıdır. Dekorasyonu ilgi çekici olup aynen bir oturma odasını andırmalıdır. O ne çok kalabalık ne de çok seyrek olmalıdır. Toplanma odaları tabii olarak yetişkinin durumuna göre düzenlenmeli ve akustik ve ışıklandırma yetişkinin görme ve işitme durumları gözönünde bulundurularak yapılmalıdır.[xix][19]

Yetişkinler için sadece fiziki çevre değil, belki ondan da önemlisi psikolojik çevredir. Dolayısıyla yetişkinlerin bulunduğu ortam yetişkinlerce kabul edilme, saygı duyulma ve desteklenme hissi verecek şekilde olmalıdır. Bu ortamda öğrencilerle öğretmenler arasında birlikte hareket ederek ceza ve gülünç duruma düşme korkusundan uzak ifade özgürlüğünün olduğu karşılıklı bir ortam olmalıdır. Muhtemelen yetişkin eğitiminde en önemli faktör öğretmenin tutum ve tavırlarıdır. İsmiyle hitapetme, onların sözlerine kulak verme vs.

Eğitim ortamı karşılıklı saygı esasına dayanmalıdır. Eğitim ortamına katılan her bir kişi bir diğerini değişik tecrübe kaynağı olarak görüp, birbirlerinin farklılıklarına önem vermelidirler. Birbirlerini dikkatle dinleyip birbirlerine destek vererek birbirlerine karşı ihtimam göstermelidirler. İnsanlar emniyet içinde kendilerini açık bir şekilde ifade etme ve gerçek fikirlerini açıkça ortaya koymada kendilerini hür hissetmelidirler.

Karşılıklı güven ve sorumluluk üzerine olmalıdırlar. İştirak eden kişiler öğretici kişiyi onları kontrol eden veya yönlendiren bir kişi olarak değil, onu bir sade kişi olarak görürler. Yetişkin eğitiminin yer aldığı yer sadece öğretme yeri değil, aynı zamanda bir öğrenme yeridir.[xx][20]

Yetişkin eğitiminde temel olan özelliklerden biri de katılan kişilerde herbirinin ayrı ayrı değerli birer birey oldukları ve hepsinin de ayrı ayrı saygıya layık oldukları hissinin kazandırılmasıdır. Diğerlerine karşı saygısız davranmak, onların derslere olan katkılarını önemsememek, veya onların başarısızlığını toplum önünde sergileyerek onları utandırmak yetişkin eğitimi için bir felakettir. Bu şekilde davranan eğitimciler bir takım sonuçlara katlanmak zorundadırlar. Böyle bir durumda yetişkinler ya eğitimi terkedecekler, veya öğrenme ortamına katılma konusunda bir ilgisizlik gösterecekler ya da toplum içinde yine utandırılacağım hissiyle öğrenmeye karşı olumsuz bir tavır takınacaklardır.[xxi][21]

Dolayısıyla çocuk eğitiminde olduğu kadar ve belki de daha fazla yetişkin eğitiminde önem verilmesi gereken temel hususların başında kişisel farklılıkları, farklı düşünceleri kabul etmek, her bireye gereken önemi vermek ve bunu eğitim sürecinin bir parçası olarak görmektir. Aksi takdirde katılımcı teknikleri önemsemeyen, onlara önem vermeyen eğitimciler dinleyicilerinin artan oranda ya fiziki yokluğuyla karşılaşacak, ya da sunulan bilgiler bağlamında zihni yokluklarıyla karşılacaktır. Bu zihni yokluk da fiziki yokluk kadar önemlidir.[xxii][22]



5. Yetişkin için zaman son derece önemlidir

Çocuklar ve yetişkinler zamanı farklı olarak algılarlar. Örneğin 8 yaşındaki bir çocuğun zaman kavramı ve dolayısıyla eğitim ve öğretime bakış tarzıyla hayatın hemen hemen orta yaşı olan 35-40 veya 70 yaşına gelmiş kişilerin zamana ve eğitim ve öğretime bakış tarzı büyük farklılık arzeder. Bir çocuk veya genç zamanı "doğumdan şu ana kadar" olarak algılarken, 40'ını aşmış bir yetişkin ise zamanı "mevcut andan ölüme kadar" şeklinde değerlendirir.[xxiii][23] Böylece zaman kısaldıkça, öğrenmenin de daha çok hayatın o anki gerçek problemlerine yönelik olması beklenir ve yetişkin için geçmiş tecrübeler büyük önem arzeder.

Gelecekle ilgili zaman kavramı konusunda yaygın olan kanaat ve tecrübeler kişinin yaşlandıkça zamanın daha hızlı geçtiğidir. Bu durumun izahı aritmetik olarak aşağıdaki şekilde izah edilebilir. Onaltı yaşındaki bir kişi için bir yıl o kişinin yaşadığı hayatın 1/16'sıdır. Kırk yaşındaki bir kişi için bir yıl yaşanan yılların 1/40'ıdır. Yetmiş yaşındaki bir kişi için de yaşanan zamanın 1/70'idir. Böylece yaşın ilerlemesiyle zaman birimi, örneğin bir yıl yaşam, zamanın eksilen bir kısmı olur ve böyle kavranılır. Şüphesiz bu durum kişinin zaman ve hayat anlayışına etki ettiği gibi öğrenmeye ilişkin tutum ve davranışlarına da önemli derecede etki eder.[xxiv][24]

Yetişkin için zamanın çok önemli sonuçları vardır. Bu fiziki, kültürel ve hissi açıdan önemlidir. Yukarıda belirttiğimiz gibi yetişkinler zamanı farklı olarak algılarlar. Çocuk ya da genç sadece şu an için değil, gelecek için yaşar. Zaman genç için sonsuz gibi gelir. Oysa yetişkin için zaman harcamak para harcamak kadar önemlidir.[xxv][25] Bu yüzden yetişkinler için farklı konular daha cazip gelebilir.[xxvi][26].Böylece yetişkinin gözünde geçen her yıl bir kayıptır. Sonuç olarak kişi yaşlandıkça, her yıl, yaşanacak olan toplam zamanın eksilen bir bölümü olur ve zamanın önemi artar, çünkü arkadaşlarının, yakınlarının ebeveninin ölümü hayatın sonluluğunu gösterir.

Çoğu zaman yetişkinler öğrenime gönüllü olarak katıldıklarından, zamanı kullanma konusunda oldukça duyarlıdırlar. Yetişkinler zamanlarını boşa geçirmek istemezler. Bu yüzden yetişkin eğitimciler zamanın nasıl kullanılması gerektiği konusunda çok hassas olmalıdırlar. Bir şeyi zamanında başlayıp zamanında bitirmek, zaman cetveline uygun bir şekilde hareket etmek, zamanı kullanma konusunda esneklik göstermek, yetişkinlerin durumuna uygun olarak kısa ya da uzun süreli eğitim programları düzenlemek, başlıca zamanı etkili bir şekilde kullanma yöntemleridir.



6. Yetişkinlikle öğrenme kabiliyetinin gerilemesi arasında zorunlu bir ilişki yoktur: Yetişkinler de öğrenebilir

Bir zamanlar öğrenmenin sadece çocuklar ya da gençler için olduğu kabul ediliyordu. Bu yüzden de "yaşlı köpeğe yeni entrikalar öğretemezsin" sözü batıda darbımesel olmuştu. Bu bizim toplumumuzda da geçerli olup, adeta 40 yaş hayatın bir dönüm noktası olarak görülmekte ve adeta bu yaştan sonra öğrenmenin imkansız olduğu sanılmaktadır. Ancak daha sonra yapılan çalışmalar son zamanlara kadar yaşın kendi başına öğrenme konusunda bir engel olmadığını göstermiştir. Şu an genellikle kabul edilen görüş şudur ki, eğer öğrenme üzerine yaşın bir engeli varsa bu ancak 75 yaş ve sonrasıdır. Yani o zamana kadar herkes öğrenebilir.[xxvii][27] Ancak bu 75 yaşına kadar vücutta meydana gelen değişikliklerin hiç öğrenmeye olumsuz yönde etki etmeyeceği anlamına gelmez. Yetmişbeş yaş ve sonrasında öğrenmeye engel olabilecek bir takım fiziksel kayıplar sözkonusudur. Bununla beraber bu olumsuz şartların bir takım düzeltmeler yoluyla--örneğin gözlükler, işitme cihazları, artırılan aydınlanma, öğrenme için verilen zamanın artırılması--önüne geçilmesi mümkün olabilir.

Cevabın doğruluğu zorunlu olarak yaşlılığın bir sonucu olarak etkilenmez, ancak cevabın hızı etkilenir. İnsanlar yaşlandıkça yavaşlarlar. Yavaşlama kendini çeşitli şekillerde ortaya çıkarır: Bunlardan birincisi damarlardaki kan dolaşımı hızının azalmasıdır. Diğeri ise nervus sisteminden bilgilerin geçişindeki yavaşlamadır. Yaşlı kişilerin seslere karşılık verme, sesleri anlama ve cevap verme konusunda daha yavaş oldukları da bir gerçektir. Bu yavaşlamanın öğrenme ya da eğitimle olan ilişkisine gelince, yetişkin insanların verdikleri cevapların doğruluklarına gençlere ya da çocuklara oranla daha fazla önem verdiklerinden, onlar aşina olmadıkları ya da karışık bir duruma maruz kaldıklarında daha yavaş cevap verme veya karşılık verme temayülü gösterirler. Bütün bu sebeplerden dolayı o daha yavaş kavrar, daha yavaş hareket eder ve daha yavaş düşünür. Böylece onun öğrenme hızı veya oranı eksilebilir, ancak bu onun verdiği cevapların doğruluk oranına ve bu yüzden de öğrenme yeterliliğine olumsuz yönde etki ettiği anlamına gelmez.[xxviii][28]

Buradan yeni şeyleri öğrenmek için yaşlıların daha fazla zamana ihtiyaçları olduğu sonucuna varabiliriz. Bununla beraber şu da bir gerçektir ki, temel bireysel farklılıklar ve cevap hızının kendisi öğrenmeye bir engel değidir. Bir yetişkin eğitimci olan Knox'a göre "zaman kontrol edildiğinde, 40 ve 50'lerinde olan çoğu yetişkinler 20'lik ve 30'luk dönemlerindeki gibi aynı öğrenme kabiliyetine sahiptirler."[xxix][29] Bu durum da göstermektedir ki, yetişkinlere yeterli zaman verildiğinde onlar da etkili bir şekilde öğrenebilirler.

Yapılan işlerde yavaşlılık ve hızlılık yaştan ziyada biraz da kültürel bir değer taşır. Örneğin Asya insanında zaman o kadar önemli değilken, batı kültüründe iş kadar onu kısa zamanda yapmak da önemlidir.



7. Yetişkin eğitiminde en büyük engel görme ve işitme kaybıdır

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi öğrenme kabiliyeti yaşla birlikte mutlaka gerilemez, ancak görme ve işitme konusundaki tabii kayıplar öğrenme sürecini olumsuz yönde etkileyebilir.

Hayvan ticaretiyle uğraşan insanların hayvan alımında ve satımında dikkat ettikleri en önemli husus onun yaş ve sağlık durumunun bir göstergesi olan dişlerine bakmaktır. İnsan türüne gelince onun da sağlıklı olduğunun en önemli göstergesi gözünün görme gücü ve kapasitesidir. İnsan vücudunda en önemli ve en belirgin değişiklik gözde meydana gelmektedir. Görsel fonksiyon insanın fizyolojik yaşının açık bir göstergesidir.[xxx][30]

Gözün görmeyle ilgili olarak temelde dört işlevi vardır: 1) keskinlik (en küçük detayları idrak etme kabiliyeti), 2) uyum (accommodation) (objeleri hem yakın ve hem de uzaktan açıkça görme kabiliyeti), 3) adaptasyon, (aydınlık ve karanlığa uyum kabiliyeti, 4) renk ayırımı, (renkler arasındaki benzerlik ve ayrılılıkları ayırt etme kabiliyeti.[xxxi][31]

Gözün bu özelliklerinden keskinlik 40-50 yaşına kadar hemen hemen aynı kalır, ondan sonra kesin ve ani bir kayp vardır, 70 yaşından sonra aşağı yukarı gözlük kullanmak evrensel bir ihtiyaçtır. Uyum da düşüş ya da kayıp 6 yaşından itibaren başlar, 60 yaşına kadar sürekli olarak azalır, 60 yaşından son yıllara kadar aynı derecede kalır. Adaptasyon 20 yaşından 60 yaşına kadar doğrusal olarak bir düşüş gösterir, bu azalma neticesi göz daha parlak ışık ve ışıktaki değişikliklere adapte olmada daha fazla zamana ihtiyaç gerektirir. Renk ayrımı--yaşla birlikte azalır.[xxxii][32]

Genel nüfus oranı dikkate alındığında, görmenin en doruk noktasında olduğu dönem 18 yaş civarıdır. Ondan sonra 40 yaşına kadar aşamalı olarak geriler, 40 yaşından 55 yaşına kadar önemli bir düşüş kendini gösterir. Gözde 55 yaşından sonra da düşme devam eder ancak bu 40 ile 55 yaş arasında olduğu kadar hızlı ve keskin değildir.[xxxiii][33] Yapılan bir araştırma 20 yaşından küçük olanlarda normal görüşün % 77, 40 ile 44 yaşları arasında % 50, 50 ile 54 yaşları arasında % 25, 60 ve daha yukarı yaşlarda ise ancak % 6 olduğunu ortaya koymuştur.[xxxiv][34]

Herkes baston kullanmanın yaşlanmanın bir işareti olarak kabul ederken, insanlar yaşlandıkça onların daha fazla ışığa ihtiyaçları olduğunun farkında değildirler. Elli yaşından sonra ışıklandırma önemli bir faktör haline gelir. Elli yaşındaki bir kişi 20 yaşındaki bir kişiye oranla % 50 daha fazla ışığa ihtiyaç duyar.[xxxv][35]

Görme zayıflığından hemen sonra ikinci sırayı işitmedeki düşüş alır. On beş yaşından küçük olan çocuklar % 5 oranında dinleme bozukluğuna sahip olurlar. Bu kayıp bir karşılıklı konuşma ya da telefon konuşmasında zorluklar çıkarmaya kafidir. Altmış beş ve yukarısı içinse bu durum % 65 oranına kadar yükselir.[xxxvi][36]

Kişinin davranışına olan etkisi açısından, işitme kaybının psikolojik etkisi, fizyolojik ya da fiziki etkisinden daha önemli olabilir. Çünkü o bireylerin kendi kabuklarına çekilerek toplumdan uzaklaşmalarına neden olup kişinin kendine güveni kaybetmesinde ve emniyetsiz hissetmesinde belirleyici bir etkisi olabilir. O kişide artık yeni şeyler öğrenemiyor hissini yaratmasına neden olabilir. O yeni bir duruma girme konusunda ona uyum sağlayamayacağı endişesiyle özellikle, kalabalık ya da karışık durumlarda, daha çekingen olabilir. İşitme kaybının diğer etkileri de olabilir. Örneğin iyi işitmeyen bir kişi terkedilmiş, arkadaşlarından dışlanmış hissine kapılabilir. Hatta o diğer insanların kendisi hakkında dedikodu yaptıkları inancına bile inanabilir. İşitme kaybına sahip bazı kişiler bir çeşit paranoya semptomu bile geliştirebilirler.[xxxvii][37]

Yetişkinlerdeki bu işitme kaybının fiziki rahatsızılıktan ziyade meydana getirdiği psikolojik rahatsızlıkların öğrenmeye olan olumsuz yöndeki etkisi daha büyüktür. İşitme kaybı olan bir kişi alınan bilgilerin doğruluğu konusundaki endişesine, kendine güven ve itimadın kaybına, kişilerarası ilişkilerdeki fikir alışverişinin bozulmasına neden olabilir. Örneğin bir yaşlı kişi hızlı bir konuşmayla karşılaştığı zaman, % 45'e kadar olan anlama düzeyini kaybedebilir.[xxxviii][38] Yine iyi işitmediğinden dolayı bir soruya gülünç cevap verdiği zaman, diğer bireylerin yanında mahcup duruma düşebilir. Böyle bir durumda da diğer bir sözel cevabı reddederek içine kapanma olacaktır. Bir kere öğrenen kişinin kendine güveni sarsılınca, tekrar onu yeniden inşa etmek uzun zaman alır. Genellikle böyle bir durumda yetişkin, diğer kişilerarası ilişkileri de etkileyen bir kaçış durumuna itilir.

Yaşlılık, beraberinde sadece yeterli bir iletişim için yüksek volümü değil aynı zamanda cevaplama süresi için fazla zamanı da gerektirir. Yaşlı kişiler sadece orijinal uyarıcıları algılamada daha fazla zamana ihtiyaçları olmaz, aynı zamanda sesin anlamını nakletmede ve ona göre cevap vermede de daha uzun zamana ihtiyaçları vardır. Kadınlar daha düşük seslere karşı hassasiyeti kaybederlerken, erkekler yüksek seslere karşı hassasiyeti kaybederler. Bu da yaşlı kadınların kadınlarla, yaşlı erkeklerin de yaşlı erkeklerle daha iyi anlaşmlarını sağlar.[xxxix][39]

Öğrenme sadece işitme ve görme cihazlarını gerekli kılmayıp aynı zamanda kendine güveni ve yeni tecrübelerle karşılaşma istekliliğini de gerektirdiğinden, işitme kaybının, yaşlıların öğrenim faaliyetlerinde en büyük engel olduğu söylenebilir.



8. Yetişkin eğitiminde ihtiyaçların teşhisi, planlanması ve değerlendirme işi yetişkinlerin kendilerine bırakılmalıdır

Geleneksel ya da çocuk eğitimiyle yetişkin eğitimini birbirinden ayıran en önemli faktör, yetişkin öğreniminde yetişkinin ne öğreneceği konusuna kendisinin karar vermesidir. Bu yüzden andragojide yetişkin öğrenci konusunda yetişkinin nelere ihtiyacı olduğu hususunda onun bu sürece iştirak etmesinin büyük önemi vardır. İnsan tabiatının bir kanunudur ki, insanlar eğer herhangi bir şeye kendileri karar verirlerse, ona daha çok dört elle sarılırlar. Aksine dayatmanın ve kendi isteklerinin zıddına olan bir şeyin sonucu iyi de olsa reddederler. Bu yüzden andragojide temel unsur her ne kadar öğretici durumunda olan birey rehberlik etse de, öğrenciler de mutlaka öğrenimleri konusunda planlama sürecine katılmalıdırlar. Eğer sayıları azsa hepsi, büyükse içlerinden seçilecek bir grup vekalet yoluyla bu karar verme sürecine katılmalıdır.[xl][40]

Yetişkin eğitimi işbirliği ruhu içinde gerçekleşmelidir: Birlikte iş yapma ya da eğitim faaliyetlerine katılma okul eğitimiyle yetişkin eğitimi arasındaki en temel farklılıklardan biridir. Okul eğitiminde dersler, ders programları, değerlendirme standartları genellikle öğrencinin dışındaki kaynaklar tarafından geliştirilmiş ve eğitim ve öğretim sonrasında bir sınıf geçme ya da sınıfta kalma sözkonudur. Oysa yetişkin eğitiminde diploma ya da sınıfta kalıp geçme gibi daha çok okul eğitiminde geçerli olan hususlar ağırlıklı olmadığı için, genellikle ihtiyaçların ortaya konmasında, amaçların belirlenmesinde, öğrenme metodlarının seçilmesinde ve değerlendirme sürecinde hep yetişkinlerin yardımına başvurulur ve başvurulmalıdır.

Tabiki böyle bir yardımlaşma ruhu ancak gönüllü öğrenmenin yer aldığı ve eğitim ve öğretim faaliyetlerine katılan kişilere saygı duyulduğu bir ortamda gelişebilir.

Yetişkin eğitimiyle ilgili bir diğer konu da öğrenmenin değerlendirilmesi problemidir. Muhtemelen geleneksel pedagoji ile andragoji arasındaki en önemli farklardan birisi de değerlendirme problemidir. Yetişkini bir başka kişinin hükmetmesi olayı hariç, hiçbir şey onu daha fazla çocuksu yapmaz. Bu durum saygısızlığın ve bağımlılığın nihai bir işaretidir.[xli][41] Bu yüzden andragojik teori bir kendi kendini değerlendirme sürecini önerir. Bu süreçte öğretmen sadece yetişkinin eğitimleri boyunca ne kadar hedefe ulaştıkları konusunda yardımcı olmaya çalışır. Ancak değerlendirme, dersin üstün ve zayıf taraflarını tartışarak, karşılıklı bir durum değerlendirmesi olabilir.



9. Yetişkin eğitiminde öğretmenin görevi sadece rehberlik etmektir

Eğitim ortamlarında kullanılan ders araç ve gereçleri, ya da dersin içeriği kadar öğretmenin kişiliği, onun kendi fikirleri, değerleri ve öncelik verdiği bir takım şeylerin de önemli olduğu bir gerçektir. Ancak yetişkin eğitiminde öğretici durumunda olan kişinin sahip olduğu kişisel değerler ya da öncelikli hususların yetişkinleri etkilemeye ya da onların beyinlerini yıkamaya yönelik faaliyetlerin yeri yoktur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi yetişkinleri çocuklardan ayran temel özelliklerden biri onların sahip olduğu halihazırdaki bilgi birikimi ve tecrübeleriyle eğitime aktif olarak katılma durumlarıdır.[xlii][42]

Geleneksel pedagojik uygulamalarda öğretmenin fonksiyonu genellikle "öğretmek" olarak tarif edilir. Eğitim-öğretim sürecinde meydana gelen her şey için tüm sorumluluklar öğretmene verilir. Öğrenen kişinin rolü sadece öğretmenin aktardığı bilgileri pasif bir şekilde almaktır. Yetişkin eğitiminde ise bu sorumluluk hem öğretmene ve hem de öğrenciye aittir. Andragojide öğretmenin rolü kaynak kişi, öğreticiden (kacalisit) ve sihirbazdan ziyade rehber kişi olarak tarif edilir.[xliii][43] Dolayısıyla yetişkin eğitiminde öğretmenin rolü, öğrenci durumunda olan kişiye ancak yardım etmektir. Bu yüzden bazı yetişkin eğitimciler, yetişkinleri eğitip öğreten kişilere söylenen "öğretmen" kavramı yerine "kolaylaştırıcı" anlamına gelen facilitator kelimesini tercih ederler. Bu kavram yardım etme, kolaylaştırma ya da muktedir kılma anlamına gelen humanistik psikoterapistlerin çalışmalarında ortaya çıkmıştır. Bunların da başında Carl Rogers gelmektedir.[xliv][44] Öğrenim yardımcıları kendilerinin tüm cevaplara ya da bilgiye sahip olarak gören didaktik öğretmenler yerine öğrenme sürecinde kendilerini bir kaynak olarak görürler. Onlar demokratik ve öğrenci merkezli olarak bireysel öğrenmeyi geliştirme yönünde, öğrenme metodlarını ve öğrenme ortamını hazırlamada ve devam ettirmede kendilerinin de öğrenciler gibi sorumlulukları olduğunu vurgularlar. Bu vasfı taşıyan kişiler kendilerini genellikle "yardım eden ilişkiler" ve "yardım ilişkileri" olarak vasıflandırmaktadırlar.[xlv][45] Böyle bir ilişkiyi oluşturan etmenlerin başında güven, karşılıklı ilişkiler, amaçlı katılım gibi hususlar gelir. Tough onların özelliklerini aşağıdaki şekilde özetler:

1. Onlar sıcak kanlıdır, öğrencilerini sever, onlara ihtimam gösterir, kabul eder ve benimserler,

2. Onlar öğrencilerinin kendi planlama selahiyetlerine karşı büyük saygı duyarlar ve bu konulara müdahale etmek istemezler,

3. Onlar kendilerini öğrenen kişiler olarak eşit görürler,

4. Onlar değişmeye ve yeni tecrübelere açıktırlar ve yardım ettikleri faaliyetlerden öğrenmeyi araştırırlar.[xlvi][46]

Yukarıda saydığımız bu özelliklerden de anlaşılıyor ki, yetişkinleri eğiten kişiler, öğrencilerinin bireysel kavramlarına (düşüncelerine karşı) duyarlı olmalıdırlar, öğrenme konumunda olan kişilerin tecrübelerine yer vererek onları paylaşmaya istekli olmalı ve onların tavsiyelerine açık olmalıdırlar. Özellikle yaşlıların öğretmenleri, onlara daha fazla zaman ayırmalıdırlar. Öğretmen farklı öğrenme şekilleri ve çok çeşitli öğretme şekillerinin olduğunun farkında olmalıdır. Dengeli, bağımsız ve grup ilişkileri sürdürülmelidir. Öğretmen daima açık olup, gerçekleri sunmalı ve başarıyı övmelidir. Böylece yetişkinin öğrenme konusundaki kaygısını gidermelidir.[xlvii][47]



Sonuç

Gerek bilim ve teknolojik alanlardaki gelişmelerin, gerekse sağlık alanındanki gelişmelerin bir neticesi olarak artık günümüzde belirli bir yaşa kadar verilen eğitim ve öğretim faaliyetleri kafi gelmemekte, hayat boyu devam eden bir eğitim ve öğretim süreci zorunlu hale gelmektedir. Bu her alan için geçerlidir. Ancak nasıl yetişkinler biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel açılardan çocuklardan farklı bir konuma sahipseler, aynı şekilde eğitim ve öğretim açısından da farklı bir konuma sahiptirler. Eğitimcilere düşen görev herşeyden önce onların bu özelliklerini bilip, ihtiyaçları doğrultusunda, onlara uygun metodlarla eğitim ve öğretim sunmaktır.

Biz bu makalemizde gördük ki, yetişkinlerin eğitimi çocukların eğitiminden oldukça farklıdır. Her şeyden önce yetişkinler bağımsızdırlar ve bu yüzden çoğunlukla kendi başlarına öğrenmeyi tercih ederler. Bunun sonucu olarakda ihtiyaçların teşhisi, planlanması ve verilen eğitimin değerlendirilmesinde mutlaka onların görüşlerine de yer verilmelidir. Onlar için hayat tecrübeleri çok önemlidir, bu bakımdan eğitim ortamlarında mümkün olduğu kadar onların tecrübeleri de dikkate alınmalıdır. Yine onlar için zaman, para ve iş kadar önemlidir, bunun sonucu olarak boş, gereksiz ya da daha sonra kullanılacak bilgilerden ziyade hemen hayatlarında kullanacakları bilgileri öğrenmek isterler. Bu bakımdan onlar problem çözme merkezlidirler. Onlar için hem fiziki hem de psikolojik çevre son derece önemlidir. Dolayısıyla onlar her bakımdan rahat olan bir eğitim atmosferi isterler. Yetişkin eğitiminde öğretici durumunda olan kişinin görevi sadece onlara rehberlik etmektir. Eğitimin yaşı yoktur, her seviyedeki insan öğrenebilir. Ancak öğrenmeye engel teşkil eden fiziki olumsuzlukların ortadan kaldırılması gerekir.

Sonuç olarak denebilir ki, yetişkinler de eğitilip öğretilebilirler. Ancak yetişkin eğitiminin başarı oranı onları tanımaya ve onların özelliklerine göre hareket etmeye bağlıdır.





KAYNAKLAR

Bischof, Ledford J. Adult Psychology. Second Edition, New York: Harper and Row, 1976.

Bolton, Christopher. "Instructing Experienced Adult Learners." Introduction to Educational Gerentology, third ed., ed. Ronald H. Sharon ve D. Barry Lumsden, 136-49. New York: Hemishphere, 1990.

Brookfield, Stephen D. Understanding and Facilitating Adult Learning. San Francisco and London, Jossey-Bass Pub., 1986

Cross, K. Patricia. Adults As Learners. San Fracisco: Jossey-Bass Publishers, 1981.

Foltz, Nancy T. "Basic Principles of Adult Religious Education." Handbook of Adult Religious Education, ed. Nancy T. Foltz, 25-58. Birmingham, Alabama: Religious Education Press, 1986.

Jarvis, Peter. Adult and Continuing Education: Theory and Practice. London, Canberra: Nichols, 1983.

Kidd, R. How Adults Learn. Chicago: Follett, 1973.

Knox, Alan B. Adult Development and Learning. San Francisco: Jossey-Bass, Pub., 1977.

Knox, A. B. Adult Development and Learning: A Handbook on Individual Growth and Competence in the Adult Years for Education and the Helping Professions. San Fracisco: Jossey-Bass, 1979.

Knowles, Malcolm. The Adult Learner: A Neglected Species. Second Ed.Houston: Gulf Pub., 1978.

_______________. The Modern Practice of Adult Education: From Pedagogy to Andragogy. Chicago: Follett, 1980.

_______________. Andragogy in Action. San Francisco: Jossey-Bass Pub., 1984.

Rogers, Carl. Client-Centered Therapy. Boston: Houghton, Mifflin, 1951.

Spear, George E.ve Donald W. Mocker. "The Future of Adult Education." Handbook of Adult and Continuing Education, ed. Sharan B. Merriam and Phyllis M. Cunningham, 640-649. San Fracisco: Jossey-Bass Pub., 1989.

Though, Allen. The Adult's Learning Projects: A Fresh Approach to Thery and Practice in Adult Learning. Toronto: Ontario Institute for Study in Education, 1979.

Timiras, P. S. Developmental Psychology and Aging (New York: Macmillan, 1972), 22.

31-40 YAŞLARI ARASINDA İNANÇ GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ)

31-40 YAŞLARI ARASINDA İNANÇ GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ
(YETİŞKİNLİK DÖNEMİNDE  DİN EĞİTİMİ/ORTA YETİŞKİNLİKTE DİN EĞİTİMİ; JAMES W.FOWLER’A GÖRE İNANÇ GELİŞİMİ)
 
Eser Adı 31-40 yaşları arasında inanç gelişimi ve eğitimi (James W. Fowler'a göre inanç gelişimi)
Yazar Söylemez, Erdoğan
Sorumlular dnş.: Prof. Dr. Yurdagül Mehmedoğlu
Yayın Yeri : Yayınlayan İstanbul
Yayın Tarihi 2009
Fiziksel Nitelik XIV,283y.; 28sm.
Tez Yer Bilgisi Marmara Üniversitesi · Sosyal Bilimler Enstitüsü · · İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Anabilim Dalı İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bilim Dalı
Notlar Bibliyografya.
Konu Başlıkları Din Eğitimi · İslam Dini



Ayrıntı


Sınıflama T17423/
Demirbaş T0061886
Bölüm Merkez Kütüphane
Özellikler [Tez : Yüksek Lisans] [Fotokopi : Kağıt] [Latin : Türkçe tur]
Cilt/Kopya k.1
Sağlama Şekli Derleme
Bulunduğu Yerler T0061886

       Öz/Özet/İçindekilerAnahtar Kelimeler :İnanç Gelişimi, Dinî Gelişim, Din Eğitimi,
Yetişkinlik, Orta Yetişkinlik
ÖZET

31-40 YAŞLARI ARASINDA İNANÇ GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ
( JAMES W.FOWLER’A GÖRE İNANÇ GELİŞİMİ)

Bu araştırmada James W. Fowler’ın inanç gelişimi teorisi kapsamında, 31–40 yaşları aralığındaki orta yetişkinlerin inanç gelişimi ve eğitim düzeyleri incelenmeye çalışılmıştır. Böylece dinî gelişimin bir boyutu olan inanç olgusu gelişimsel bir şekilde işlenerek din eğitimi bilimine önemli katkılar yapılması amaçlanmıştır.
Araştırmanın örneklemini, amaca uygun olarak seçilen 31-40 yaşları arasındaki 20 yetişkin birey oluşturmuştur. James W. Fowler’ın İnanç Gelişimi Basamakları Teorisi örnek olarak incelenmiş, yöntem olarak ise ağırlıklı olarak Fowler tarafından yapılandırılan mülakat (görüşme) tekniği kullanılmıştır. Yapılan mülakatlardan elde edilen bulgular neticesinde inanç gelişimi bakımından, 31- 40 yaş arası orta yetişkin bireylerin inancının geçirdiği aşamalar irdelenmiştir.
Araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konusuna ve amacına, varsayımlarına ve sınırlılıklarına değinilmiştir. Birinci bölümde, araştırmanın kavramsal ve kuramsal çerçevesi ilgili kavramlara yer verilmiştir. Bu bölümde gelişim kavramı, başlıca gelişim teorileri, yetişkinlik, orta yetişkinlik dönemi ve bu dönemin gelişimsel özellikleri incelenmiş ve inanç gelişim teorisi ele alınmıştır. İkinci bölümde araştırmanın tasarımına ve problemine, yöntemine, evren ve örnekleme, veri toplama ve veri analizine dair bilgilerin sunulduğu açıklamalar yer almaktadır. Son bölümde ise araştırmanın bulguları, bulguların değerlendirilmesi, ve araştırmanın sonuç kısmı yer almaktadır.
Keywords : Faith development, Religious development, Religion
Teaching Adulthood, Middle Adulthood
ABSTRACT
FAITH DEVELOPMENT AND FAITH EDUCATION BETWEEN 31 AND 40 YEARS OLD (ACCORDING TO JAMES W.FOWLER FAITH DEVELOPMENT)
In this research, within the theory of James W. Fowler’s faith development, faith development and educational level of middle adult between 31 – 40 years old was tried to search. Thereby, one aspect of the fact of faith was developmentally analyzed and aimed to contribute to the science of religious education.
The sample of research was an adult man that was suitably selected between 31 – 40 years old adults for research goal. Stage theory of Fowler’s faith development was surveyed as an example. As a method, interview method which was constructed by Fowler was mainly used. In the end of the findings of interviewing, adults’ faith stages between 31 – 40 years old were analyzed under the point of faith development.
This research includes three parts. At introductory part, it was touched on research subject, goal, assumptions and their restrains. In the first part, conceptual and theoretical outline of research was mentioned. Additionally, concept of development, main development theories, adulthood, middle adulthood period and developmental properties of this period were studied and faith development theory was covered. At the second part of research, it was mentioned about representation of research and its problem, method, sampling, getting data and analyzing and explanations of these informations. In the last part, findings of research, evaluation of findings and conclusion of research was presented.

21 Ağustos 2012 Salı

Manevi Duyguyla Pişmanlık-Tevbe Eğitimi

Dünyada ve âhirette insanoğlu için en acı azap, herhalde pişmanlık ateşiyle yanıp kavrulmaktır. Zamanında yapmadığı bir işin daha sonra ağır neticesiyle yüz yüze gelince hissettiği nedâmetin acısını bilmeyen yoktur. Telâfîsi ve geri dönüşü olmayan kayıpların pişmanlığı ise çok daha ağır olur. Bu tür acılar yaşamamak için istikbâli düşünmek ve önceden tedbir almak îcâb eder.
........
İnsanın en büyük pişmanlığı ise, imtihan edildiği bu dünyayı bırakıp öbür âleme geçeceğini anladığı an başlar. Dünya hayatında sorumsuzca yaşayan insan, her zaman isteklerini sınırsızca gerçekleştirebileceğini, hiçbir zaman hesap vermek zorunda kalmayacağını düşünmeye başlar. Ancak âniden ölümle yüz yüze gelince bu düşüncelerinin yanlış olduğunu anlayıp yaptıklarına ve yapamadıklarına pişmanlık duymaya başlar. Kullarının bu acı hâle düşmesini istemeyen merhametli Rabbimiz, onları defâlarca îkâz eder:

“Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzûrumuza çıkacağını) ummayanlar: «Bize melekler indirilse veya Rabbimizi görsek ya!» dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibre kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir. (Fakat) melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur ve: «(Size, sevinmek) yasaktır, yasak!» derler. Onların yaptıkları her bir ameli ele alır saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkân 21-23)

“Kendilerine zulmederken meleklerin canlarını aldığı kimseler: «Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk!» diye teslim olurlar. (Melekler onlara) «Hayır, Allah sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir» der.” (Nahl 28)

Korku ve pişmanlıktan ne yapacaklarını bilemeyen insan, günâhlarını inkâr etmeyi dener. Bunun bir fayda vermediğini anlayınca yalvarmaya başlar:
“Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zâlimlerin: «Ey Rabbimiz! Yakın bir müddete kadar bizi tehir et de senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım» diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (Onlara) «Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?. (Sizden önce) kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz, onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu ve size misaller de verdik» denilir.”(İbrahim 44-45)

“Azâbın gelmesi”nden maksad, ölümdür. Zira ölüm, günâhkârlar için azâb günlerinin ilkidir. Onlara evvelâ ölümün sekerâtıyla azâb edilir. Bazen de bu azâb, “Haydi bakalım, ne olacaksa olsun!” gibi isyankâr sözlerle dünyada âcilen istedikleri ve köklerini kazıyacak olan tabiî âfetler şeklinde tezâhür eder. O zaman, azâbın kaldırılarak kısa bir süreliğine mükellef oldukları hâle döndürülmeyi ve o esnâda Cenâb-ı Hakk’ı râzı edecek amel-i sâlihler işlemeyi taleb ederler:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelince (tekrar tekrar şöyle) yalvarır: «Rabbim, beni dünyaya geri gönder de daha önce terkettiğim (îmân ve) sâlih amellere sıkıca sarılayım» der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.”(Mü’minûn 99-100)

Ölümün geldiğini gören kişi, bilhassa geride bıraktığı malı ve mülkü için pişman olur. Bunları, Allah’ın râzı olduğu şekilde kullanmak ve ifsâd ettiği şeyleri ıslâh etmek için izin ister.
Bir gün Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“–Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:
“–O pişmanlık nedir yâ Rasûlallâh?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v):
“–Ölen, muhsin yani iyi ve sâlih bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; kötü biri ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” cevâbını verdi. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Yine Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Bir kişi doğduğu günden ihtiyarlayıp vefat ettiği güne kadar Allah rızâsını kazanma uğruna yüz üstü yerlerde sürünse (yani her türlü meşakkate katlanarak ibadet, tâat ve hizmetlere koştursa), kıyâmet günü bu yaptığını çok yetersiz görecek (ecir ve sevabını artırmak için dünyaya tekrar döndürülmeyi taleb edecektir).” (Ahmed, IV, 185; Beyhakî, Şuab, I, 479; Heysemî, I, 51; X, 225, 358)
Her şeyin hakîkatinin açıkça görüldüğü kıyamet gününde şu gerçek ortaya çıkacak ki; insanı ebedî kurtuluşa erdiren şey, Allah’a itaat ve sâlih bir kişi olmaktır.

Cenâb-ı Hak ölüm ânındaki pişmanlığın hafif olması için şu tavsiyede bulunur:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın! Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de: «Ey Rabbim, beni yakın bir vakte kadar tehir etsen de zekât, sadaka versem ve sâlihlerden olsam!» demesinden evvel size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin. Çünkü Allah, bir kimseyi eceli geldiğinde asla tehir etmez. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”(Münâfikûn 9-11)

Demek ki infak ve tasadduk, insanın sâlih bir kişi hâline gelmesinde çok büyük bir tesire sahiptir. Cimrilik ise kişiyi fısk ve fesâda sürükler.
İbn-i Abbâs (r.a):
“–Kimin kendisini Rabbinin Beyt’ini ziyarete götürecek veya zekât farz olacak kadar malı bulunur da bunları ifâ etmezse, ölüm sırasında dünyaya geri dönmeyi ister.” buyurmuştu. Bir kişi:
“–Ey İbn-i Abbâs, Allah’tan kork! Geri dönmeyi isteyecek olanlar kâfirlerdir.” dedi. İbn-i Abbâs (r.a):
“–Sözüme delil olarak sana Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okuyacağım” dedi ve yukarıdaki âyetleri okudu. (Tirmizî, Tefsir, 63/3316; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XII, 115/12636)

Diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“«Doğru iseniz bu vaad (azap) ne zamandır?» diyorlar. De ki: «Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahip değilim.» Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir an tehir edilirler ne de bir an öne alınırlar. De ki: Ne dersiniz? Allah’ın azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse (ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini istemekte acele ediyorlar? Olacaklar olduktan sonra mı O’na iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi? Hâlbuki onu istemekte acele ediyordunuz. Sonra o (kendilerine) zulmedenlere, «Ebedî azabı tadın!» denilecek. Vaktiyle kazandığınızdan başka bir sebeple cezalandırılacak değilsiniz!” (Yûnus 10/50-52)

Firavun denizde boğulacağını anlayınca “Hakîkaten, İsrailoğullarının inandığı İlâh’tan başka ilâh olmadığına îmân ettim. Ben de O’na teslim olanlardanım!” demişti. Ona:Şimdi mi! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve fesadcılardan olmuştun. Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız.” denilmişti. (Yûnus 90-92)

“Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık. Bu esnâda kendi kendini kınayıp duruyordu.” (ez-Zâriyât 51/40)
Pişman olmayacak olsaydı Firavun pişman olmazdı. Zira kibir ve azgınlıkta son hadde varmıştı. Ancak ölümü görünce küfür, inat, taşkınlık ve fesadları sebebiyle kendi kendine şiddetle kızıp kınamaya ve ayıplamaya başladı, bütün yaptıklarına nedâmet duydu, pişmanlık ateşiyle yanıp kavruldu. Ancak o vakit hissettiği nedâmet ona fayda vermedi, zira vakit geçmiş, fırsat kaçmıştı.

Günler geceler durmaz geçiyor,
Sermayen olan ömrün bitiyor,
Bülbüllere bak figan ediyor,
Ey gonca gül mevsim geçiyor!
Devrana girip seyran edelim,

Eyvah demeden Allah diyelim!

Din Eğitiminde Anne Babalara Öğütler...

Sevgili Anne Babalar,

Yaz ayları çocukların kuran kurslarına katılmaları ve din eğitimi almaları için iyi bir fırsat sunuyor. Fakat bu kursları veren kişilerin çocuk psikolojisi hakkında bilgi sahibi olması ve dini kavramları çocukların yaşına uygun şekilde, çocukları korkutmadan açıklaması da çok önemlidir.
........

Çocuklar dinimizi nasıl öğrenirler?

Diğer taraftan çocuklar dinimizi sadece kuran kurslarına giderek değil, bu kültür içinde yaşayarak zamanla öğrenirler. Örneğin çocuklar anne babasının namaz kıldığını görür ve onları izlerler. Anne babası oruç tutarken onlar da oruç tutmak isterler. Yani çocuklar dinimizi ve ibadetlerimizi kültürün içinde kendiliğinden gözlemleyerek ve yaşayarak öğrenirler. Zamanla da yaşlarına uygun bilgileri alarak bu eğitim sürecine devam ederler.

Bu doğal öğrenme süreci içinde dikkat edilmesi gereken en önemli şey çocuğun dini konularla ilgili yaşına uygun açıklamalar yapmak ve dini konuları anlatırken çocuğu korkutmamaktır. Aksi taktirde çocukların dini sevmesi yerine dinden soğumasına sebep olabilirsiniz.



Çocukların yaşına uygun açıklamalar yapın!
Çocuklar büyüme süreci içinde dini kavramları sorgular ve soyut olan bu konuları anlamaya çalışırlar. En çok merak ettikleri şeyler anlam veremedikleri soyut kavramlardır. Bunların başında Allah, ölüm, cennet, cehennem, sevap, günah gibi dini kavramlar gelir. Çocukların bu konudaki sorularına yaşına uygun cevaplar verilmelidir. Çocukların soruları çok ayrıntılara girmeden, mümkün olduğunca çocuğu korkutmadan, örnekler verilerek cevaplandırılmalıdır. Eğer çocuğun yaşı çok küçükse ve anlayamayacağı konuda soru sorduysa, “sen küçüksün biraz daha büyünce daha iyi anlayabilirsin” diyerek sorularını ayrıntılı bir şekilde cevaplamayabilirsiniz.


Soyut kavramları açıklamak için çocukların bilişsel olarak hazır olmasını bekleyin!
Daha detaylı soyut kavramları açıklamak için çocuğun duygusal ve bilişsel olarak hazır olması beklenmelidir. Özellikle kaygı düzeyi yüksek olan çocuklara bu konuda daha dikkatli açıklamalar yapmak gerekir. Çünkü kaygılı çocuklarda bazı soyut açıklamalar çocuğun psikolojik olarak rahatsızlıklar yaşamasına neden olabilir.



Çocukları dini kavramlarla korkutmayın!
Bu öğrenme sürecinde dikkat edilmesi gereken diğer konu ise çocukların dini kavramlarla korkutulmamasıdır. Bazen anne babalar çocuklarına söz geçiremediğinde “Bunu yapma allah çarpar”, “Tabağını bitirmezsen günah olur”, “Yalan söyleme allah seni cezalandırır” gibi sözlerle çocukların davranışlarını değiştirmeye çalışıyorlar. Bu yaklaşım çocuğun güzel dinimizden korkmasına ve soğumasına neden olabilir. Amacımız çocuğumuzun dinini seven, güzel ahlaklı bir birey olması ise küçük yaşlardan başlayan bu din eğitiminde sözlerimizle ve davranışlarımızla çocuğumuza iyi bir model ve öğretmen olmamızdır. Çocuklara dinin sevgi ve hoşgörü yönleri sunulmalıdır.

Kısacası çocuklar din eğitimini bu kültür içinde yaşayarak, ailesini gözlemleyerek öğrenirler. Çocuklara daha derin dini kavramları öğretirken ise çocukların bilişsel ve duygusal olarak bu soyut kavramları anlayabilecek yeterlilikte olması beklenmeli ve dini kavramlar çocukları korkutulmadan yaşına uygun bir şekilde anlatılmalıdır.

Din Eğitiminde Altın Zaman-Ramazan ve Oruç Eğitimi-

Çocuklar bir birinden farklı pek çok kabiliyetle dünyaya gelirler. Ancak bu kabiliyetler onlarda potansiyel olarak var olup, bu kabiliyetlerin işlenmesi ve geliştirilmesi gerekir. İşte çocukların fıtratında var olan inanma duygusu da böyledir. İnanma duygusu çocukların fıtratında var olsa da anne-babanın çocukların imanî duygularını sağlamlaştıracak, geliştirecek gerekli çabayı göstermesi zorunludur.
........
Çocuğun manevi eğitiminde son derece önemli, altın değerinde bazı zamanlar vardır. Bu zaman dilimlerinin başında Ramazan ayı özellikle zikredilmelidir. Ramazan ayı ülkemizde toplum olarak manevi havanın kendisini en çok hissettirdiği zaman olması, insanların pek çoğunun ibadetleri yerine getiriyor olması nedeniyle, çocuklara imanî değerlerin aşılanması ve ibadet eğitiminde önemli derecede kolaylıklar sağlayacaktır.

Ramazan ayında hepimizin idrakinde olduğu manevi coşkunun yardımıyla, ibadet ve iman duygularının zirvede olması, bizzat uygulamaya bağlı olarak söylenenlerin muhatapta daha etkili olması gibi nedenlerle çocuklarda din ve maneviyat bütünleşmesi en yüksek derecede gerçekleştirilebilir. Nitekim dini değerlerden ne kadar uzak bir yaşam sürse de hemen her yetişkinin hatırında çocukluğundaki Ramazan faaliyetleri hep tazeliğini korumuş, hep o eski Ramazanların beklentisi olmuştur.

Çocuğun yanında Kur''an okunması veya dinlenmesi, ilahi vb. manevi birtakım unsurların telaffuzu ve manevi içerikli konuşmaların gerçekleşmesi çocuğun ruh dünyasında olumlu etkiler bırakacaktır. Çocukların uyurken dahi yanlarında konuşulanları duyarak bilinçaltında etkilenmeleri söz konusu olduğu için pedagoglar küçük yaşlardan itibaren yatak odalarının anne babaların odasından ayrılması gerektiğini söylerler. Bu yüzden dini faaliyetlerin en yoğun görüldüğü Ramazan ayında çocukların bu faaliyetlere iştiraklerinin sağlanması, en azından seyirci olmaları bile son derece önemlidir. Zira anne-baba ve diğer insanlarla beraber gerçekleştirilen namaz, oruç gibi ibadetler çocukta aidiyet ve mensup olma fikrini oluşturacak, çocuk topluma uyma özelliği gösterecek, kendi dininin ve inancının farkına varacak, bu durum çocuğun ruhuna işleyecektir.

Bu noktada özellikle vurgulamak istediğim husus çocuklara iman ve ibadet eğitimi yapılırken her şeyden önce yaşlarına göre çocukların hangi özelliklere sahip olduğunu dikkate alınmasının gereğidir. Aksi takdirde çocuğu tamamıyla din ve dini değerlerden soğutma tehlikesi söz konusudur. Belli yaşa ve olgunluğa gelmemiş bir çocuğa oruç tutturmak veya beş vakit namaz kılmayı zorunlu tutmak kabul edilebilecek bir yaklaşım değildir. Çocuğa öğretilmek istenen ibadet çocuğun gelişim aşamalarına uygun olmalı, onun yapabileceği yerine getirebileceği kadarı ondan istenmelidir.

Anne-babasının Ramazan ayında bir şey yiyip içmediğini fark eden çocuk nedenini soracak sonrasında muhtemelen kendisi de oruç tutmak isteyecektir. İşte böyle durumlarda 5-6 yaşlarında bir çocuğa oruç tutturulabilir. Ancak onun sahura kaldırılması sevdiği en güzel yiyeceklerin hazırlanması ve karnının güzelce doyurulması önemlidir. Çocuk eğer devam edemeyecekse fazla zorlamadan öğle ezanında orucunu bozmasına izin verilmelidir. Çocuk, tuttuğu oruç, kıldığı namaz ve benzer faaliyetler nedeniyle taltif edilmeli, ödüllendirilmeli hepsinden önemlisi aile büyükleri özel ilgi göstermelidir.

Ramazan ayı içerisinde çocukların oruçla ilgili faaliyetler içinde bulunması mesela kandilleri gözetlemeleri, iftar topunun atılmasını veya ezanın okunup okunmadığını haber verme görevi verilmesi onları ibadetin merkezine çekecektir. Ramazan ayının diğer günlerden farkını çocuk rahatlıkla anlayacaktır. Çünkü bu ayda orucun yanında sahur, teravihler, iftar sofraları, karşılıklı gidiş gelişler, hatim programları çocuğu farklı bir âleme taşıyacaktır.

Ancak şu hususa özellik dikkat çekmeliyim ki Ramazan ayında oruçlu anne-babanın çocukların olumsuz davranışlarına karşı "Oruç başıma vurdu zaten. Git başımdan, asabiyim" gibi ifadeleri kullanmaları son derece yanlıştır. Çünkü çocuk sözü kendi istediği gibi anlayarak, anne ve babasının kendisine kızmasına neden olduğu için Ramazandan ve oruçtan nefret edebilecektir.

Çocukların "Niçin oruç tutulduğu", "Gün boyunca aç kalmanın ne faydası olacağı" gibi sorularına cevap verilmeli, onların zihninde oluşan soru işaretleri erken dönemlerde bertaraf edilmelidir. Bu bağlamda ALLAH''ın hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacının olmadığı çocuğa anlatılmalıdır. ALLAH''ın değil asıl bizim ibadetlere ihtiyacımız olduğu belirtilmeli, ibadetlerin maddi ve manevi faydaları hakkında bilgi verilmeli, her ibadetin insan ruhunda olumlu faydalarının olduğu açıklanmalıdır. Nasıl ki insanın bedeni maddi gıdalara ihtiyaç duyarsa ruhumuzun da manevi gıda olan ibadetlere ihtiyaç duyduğunu, ibadet etmenin insan psikoloji açısından son derece olumlu etkileri olduğunu anlatmalıyız. Çocuğa elektronik bir oyuncağı yapan mühendisin o aletin çalışma durumunu ve bakımını en iyi bilen kimse olması gibi insanı yaratan ALLAH''ın da insanın ihtiyaçlarını en iyi şekilde bildiği anlatılmalı, ALLAH''ın bize emrettiği ibadetlerin de bu açıdan önemli olduğu öğretilmelidir.

Ramazan ayı çerçevesinde hassasiyetle üzerinde durmak istediğim bir diğer husus da çocukların istemedikleri mukabele ve benzer faaliyetlere her gün gitmek zorunda kalmaları durumudur. Bir anne şöyle diyordu: Ben her gün mukabele okuyorum. Çocuğum 4 yaşında ve yanımda götürmek zorundayım. Ama o benimle beraber gelmek istemiyor. Biz Kur''an okumaya başlar başlamaz, aşırı derecede huysuzluk yapıyor. Onu bırakacak kimsem de yok ne yapmalıyım?

Bu ve benzer durumlarda çocuğu zorla böyle yerlerde tutmak doğru değildir. Hiçbir şekilde bir başka çıkış yolu bulunamıyorsa çocuğa her gün gidilen yere Kur''an okumak için gidildiği söylenmemelidir. Anne çocuğu karşısına alıp, kendisinin arkadaş toplantısına(mukabele ya da Kur''an okuma değil) gitmek zorunda olduğunu, kendisine yardımcı olmasını istediğini söylemelidir. İşte böyle bir durumda çocuğa "Kur''an okumaya gitmek zorundayım" denilirse çocuğun tepkisi Kur''an''a ve Kur''an okumak için toplanmaya olacaktır. Daha da önemlisi çocuk annesiyle irtibatını koparan Kur''an''dan soğuyacak, olumsuz duygular geliştirecektir. Ancak "arkadaşlarla görüşme" denilirse çocuk tepkisini annesinin arkadaşlarıyla buluşmasına yöneltecek, Kur''an''a karşı olumsuz duygu geliştirmeyecektir.

Anne-babalar olarak Rabbimizin bize verdiği terbiye görevini en iyi şekilde gerçekleştirmek, çocuğun iman ve ibadet dünyasının temellerini küçük yaştan itibaren oluşturmak zorundayız. Bunu sağlamada gerek manevi havanın yoğunluğu, gerek insanların ibadetlerinin zirveye çıkması, gerekse Kur''an kıraatleri, teravih namazları, iftar ve sahuru ile hemen her yerde mevcut olan değişik Ramazan faaliyetleri çerçevesinde çocuklarımıza her zamankinden farklı günler yaşatmalı, Ramazanın her boyutuyla çocuğun ruh dünyasına silinemez bir mühür olarak vurulması için gayret göstermeliyiz. Unutmayalım ki vurulan bu mühürler çocukların iman ve ibadet dünyasının kaybolmayan yapı taşları olacaktır.

Din Eğitiminde Allah İle Beraber Olma Eğitimi...

........Maiyyet; Allah -c.c.- ile beraberliğin yüksek bir şuur ve idrak hâlinde kalpte yaşanmasıdır. Hak Teâlâ’nın her an bizimle olduğunu bilerek, düşünerek ve hissederek, hareketlerimizi ona göre tanzim etmektir.

Bu şuur ve idrak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna en büyük lutfudur. Zira bu hâl, kulun Rabbiyle dost olmasıdır. Dostluk, sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak’la dostluğa nâil olabilmek için de, O’ndan uzaklaştırıcı her şeyden arınan kalbin, Rahman, Rahîm, Afüv, Gafûr gibi cemâlî sıfatlarla vasıflanması îcâb eder.

Gönlün Allah ile olması, dünya imtihanındaki muvaffakıyetin şehâdetnâmesidir. Bunun zıddına Hak’tan gâfil yaşanan bir hayatın neticesi de, ebedî bir hüsran ve nedâmetten ibarettir.

Şu kıssa, Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın hakîkatini ne kadar da veciz bir sûrette ifade eder:

SEN KİMİNLEYDİN?

Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı.

Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:

“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..

Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.

Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:

“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:

«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”

İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!..

Hakîkaten, insanoğlu Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olmuş demektir. Cenâb-ı Hak bu hâlden îkaz sadedinde şöyle buyurur:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

İnsanın rûhu, imtihan gâyesiyle bulunduğu şu fânî dünyada, ten kafesine hapsedilmiş muzdarip bir kuş gibidir. Onun derûnunda, vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş olmanın ıztırâbı vardır. Bu ıztırâbı dindirip huzur ve itmi’nâna erdirecek olan da, Allâh ile beraberliktir. Bu yüzden, Hak âşıkları nazarında ölümün ürkütücü hâli kaybolur ve ölüm Rabb’e vuslat yolculuğu olarak idrak edilir. Nitekim ashâb-ı kiram da ölüm döşeğindeki hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir.

Muhakkak ki, ölüm yolculuğunun hangi keyfiyette tecellî edeceği, yani cennet huzuruyla mı, yoksa cehennem azâbıyla mı neticeleneceği, rûhun bu âlemde Rabbiyle ne kadar beraber olduğuna bağlıdır. Bu yüzden insan bu dünyada Rabbiyle beraber olacak ki, âhirette de Rabbe dostluğun ikrâmı olan nâdide nîmetlere ve onun da ötesinde Cemâlullâh’ı müşâhede şerefine nâil olabilsin.

Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câ­hil­ler kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedi-kodularla ömür takvimini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar.

Yine mü’min, ömrünü hayır-hasenatla müzeyyen kılar, Kur’ân ve sünneti rehber edinir, Allah rızâsına mâtuf işlerle meşgûl olur, mülkün gerçek sahibini tanıyarak malını ve canını nasıl kullanacağını bilir. Dînî ve ahlâkî kıymetini gölgeleyecek şerlerden ve yerlerden rûhunu korur. İbadetlere, hayır-hasenatlara ve sohbet meclislerine rağbetini artırır. Nihayet Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi olarak arkasında fazîletlerle dolu hatıralar bırakır.

BENİ KİMİNLE SANIRDIN?

Hükümdarlık yıllarının neredeyse tamamını seferlerde geçiren, binbir türlü çilenin kendisine hiçbir zaman bezginlik ve yorgunluk vermediği Yavuz Sultan Selîm’in son anlarını, nedîmi Hasan Can şöyle anlatır:

“Yavuz’un sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Öyle ki, yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Âdeta yaralı bir arslan gibiydi. Acziyeti bir türlü kabullenemiyor, cengâver askerlerine taktik ve tâlimat vermeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kasdederek:

«–Hasan Can, bu ne hâldir?» dedi.

Ben de, artık fânî yolculuğun sonuna, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için hüzünle:

«–Pâdişâhım, artık Allâh ile beraber olma zamanınız herhâlde geldi!» dedim.

Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:

«–Hasan, Hasan! Sen beni bu âna kadar kiminle beraber zannederdin?! Cenâb-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşâhede eyledin?» dedi…

Artık bambaşka âlemlere dalmış olan Sultan, bana son olarak Sûre-i Yâsîn’i okumamı emretti. «Selâm» âyetine geldiğim zaman da rûhunu Rabbine teslîm etti.”

Hayatlarında Allâh ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte maiyyet de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.

Diğer bir misal:

Dünya saltanatında Süleyman -aleyhisselâm-’ın seviyesine hiçbir beşer ulaşamamıştır. Lâkin dünya, Hazret-i Süleyman’ın gönlünü meşgul etmemiş, Allah ile beraberliğine mânî olmamıştır.

Rivâyete göre; kıyâmet gününde zengin bir kul getirilir. Allah Teâlâ:

“–Seni bana kulluktan alıkoyan ne idi?” diye sorar. O zengin:

“–Yâ Rabbî! Malımın çokluğu beni meşgûl etti.” der.

Cenâb-ı Hak, Süleyman -aleyhisselâm-’ı misâl getirerek:

“–Sen Süleyman kulumdan da mı zengin idin? Onu niye o kadar mülkü meşgul etmedi?” buyurur. (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 258; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 202-203)

Yine insanın en kıymetli varlıkları olan mal, can ve evlâttan imtihan noktasında Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatı, her hâlükârda Allah ile beraberlik şuurunun kazandırdığı sabır ve şükrün müstesnâ bir numûnesidir:

Allah Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı çok ağır imtihanlardan geçirdi. Evvelâ mallarını elinden aldı. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını aldı. Daha sonra da vücûduna ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- yıllar süren bu hastalığı boyunca hiçbir şikâyet ve feryadda bulunmadı. Hanımı Rahîme Hatun, ona:

“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dedi.

Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- ise:

“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.

Ne zaman ki hastalığı, kulluk vazîfelerini gönül huzuruyla yapabilmesine mânî olmaya başladı, o zaman Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rivâyete göre bu hakîkati Efendimiz J şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o iptilâ üzere kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce de (Rabbine niyâz ederek); «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”1

O’nun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa hepsini giderdi ve ona eski hayatını misliyle iâde etti.

Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «âh!» çekti. Sebebi sorulunca dedi ki:

“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için hüzünlendim.”

EN FECÎ HASTALIK

Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:

“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.

Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının idrâk seviyesini anlamak ve mânevî kemâlini yoklamak maksadıyla ona:

“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” dedi.

Hasta şöyle cevap verdi:

“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”

İşte Cenâb-ı Hak da bizleri en fecî hastalık olan Hak’tan gâfil kalmaktan sakındırmakta ve âyet-i kerîmelerde kullarına yakınlığını, her an onlarla olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:

“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)

“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)

“Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır...” (el-Bakara, 115)

Bu hususla ilgili olarak hadîs-i şerîfte de:

“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Hey­se­mî, I, 60)

YÜCE YÂR HUZURUNDA…

Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Bu şuurla yapılan küçücük bir amel bile dağlar misâli büyürken, Hak’tan gâfil olarak yapılan hiçbir şeyde hayır yoktur. Böyle gâfil bir gönlün kıldığı namaz ruhsuz, verdiği sadaka boş, ettiği duâ karşılıksız, yaptığı tevbe de tevbeye muhtaçtır.

Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel izah eder:

Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selam verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:

“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”

Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:

“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!”

Demek ki bir fânîye sevdâlı gönlü bile, âşık olduğu kimseye dâir hissiyat kaplar. Onun gözü başka bir şey görmez. Bunun gibi, Hak âşıklarının ibadetleri de Allah ile kâmil mânâda bir beraberlik iklîminde tecellî eder. Bir gönül, Allah ile beraberlik zirvesine ne nisbette yakınsa, ibâdetleri de o nisbette seviye kazanır.

Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki:

“Rasûlullah J namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Hazret-i Ali d da ibâdet hayâtında müstesnâ bir huzur ve huşû iklîmine girerdi. Bir muhârebede ayağına ok isâbet etmişti. Iztırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali d :

“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.

Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali d selâm verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler.

İşte kalbi Allah ile olanın ibadetindeki huşû ve mânevî haz bambaşkadır.

Öte yandan maiyyet, yani Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuru, sadece ibadetlere mahsus da değildir. O, mü’minin bütün hayatını şekillendirecek bir gönül kıvamıdır. İbadetler kadar, âile hayatını da, ictimâî hayatı da, kazancı da, harcamayı da, velhâsıl bütün beşerî fiilleri tanzim edecek bir mânevî hassâsiyettir…

EL KÂRDA GÖNÜL YÂR’DA…
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:

“–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibâdet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer:

“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek genci takdîr eder.

Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak gıpta ile:

“–Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.

İşte gönüller Allâh ile olduktan sonra dünya işlerinin zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı bir gönülle ibadetin mahzuru çoktur!..

İnsanoğlunun en kıymetli sermayesi zamandır. Zaman satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz. Zaman nîmetinin en mühim kısmı ise, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki andır. Zira geçmişe âit dosyalar kapanmış ve mühürlenmiştir. Artık o dosyalarda bir tâdilat yapmak mümkün değildir. Geleceğin ise hangi sürprizlere gebe olduğu meçhuldür. Bu yüzden mü’min, bu en kıymetli sermâyesini, yine en kıymetli olana hasretmeli, zamanlarını Allâh ile beraberlik içinde değerlendirmelidir.

Ahmed er-Rufâî Hazretleri buyurur ki

“Kul için vaktin bereketi odur ki, o vakitte Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur.”

Abdullah bin Zeyd Hazretleri’nin hikmetle dolu pek çok nasihat ve sözleri vardır. Bir gün;

“–Hem dünya hem de âhirette yaşayan kimseye ne mutlu!” buyurdu.

“–Hem dünya hem âhirette nasıl yaşanır?” diye sorulunca;

“–Dünyada Allah Teâlâ’yı gönlünden çıkarmamak, (ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek) dâimâ duâ hâlinde yaşamak ve bu sâyede âhirette O’nun rahmetine mazhar olmakla.” cevabını verdi.

Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e:

“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.

İbrahim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.

Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaştılar.

İbrahim bin Edhem oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:

“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.

İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:

“–O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle...”

Ebû Bekir Şiblî Hazretleri de tasavvufu tarif ederken:

“İki dünyada Allâh ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.” buyurmuştur. İşte tasavvufî terbiyenin ulaştırmak istediği gönül kıvamı, böyle bir beraberlik ufkudur.

HAK’TAN GAFLETİN FECAATİ
Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, Allah ile beraberlik hassâsiyetini kaybetmiş demektir.

Zira bir kul, ne kadar Rabbiyle beraberse, Rabbi ona, şân-ı ulûhiyetinin fazlı ve keremiyle daha çok yakın olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kuluna olan muhabbetinin beşer idrakine sunulmuş bir misâlini nakleden bir hadîs-i şerîfte2 ifâde edildiği üzere; bir kul, Rabbine bir karış yaklaşırsa, Rabbi ona bir arşın yaklaşır. Kul Rabbine yürüyerek giderse, Rabbi ona koşarak gider. O’nu zikrettiği her yerde onunla olur, rahmet ve yardımını ondan esirgemez.

Şu bir hakîkattir ki maddî-mânevî huzur ve refah içinde iken Rabbini unutmayan ve O’nunla beraber olan bir gönül, herhangi bir sıkıntıya uğradığında da Rabbini yanında bulur. Kul, imtihan edildiği zorluk ve sıkıntıya sabredip ecrine tâlip olursa Allah ona sabır ve sebatı kolaylaştırır. Şayet kurtulmayı dilerse, Allah ona nusret ve rahmetiyle kâfî olur.

Allah Teâlâ, fâil-i muhtardır, yani fiilinde serbesttir. O, kullarını nîmetle de mahrûmiyetle de denemeye tâbî tutar. Ağır imtihanlarda bile kulun Rabbiyle olması, onun îmanda sadâkatinin tescîlidir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak en büyük imtihanları en sevdiği kullarına vermiştir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve beraberindeki îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)

Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizce sızlanmaya ve; “Kulu olduğum Allah niçin bu zor zamanımda yanımda değil?” nevinden ucu küfre sarkan isyan ifadeleri kullanmaya aslâ hakkı yoktur. Zira bu imtihan âleminde Allah kulunu imtihan eder; -hâşâ- kul Rabbini değil!

Bu sebeple hayatın zorluklarıyla karşılaşan bir mü’min;

“…Mahzûn olma, Allah bizimle beraberdir...” (et-Tevbe, 40) âyetindeki maiyyet telkinini hatırlayıp Cenâb-ı Hak’la beraberlik ve dostluğun huzurunu yaşamalıdır. Dünya imtihanında en çok çile çemberinden geçen peygamberler ve sâlih kullar da dâimâ bu huzuru yaşamış ve tevzî etmişlerdir.

Unutmamak gerekir ki gönülleri Allah ile olan kâmil mü’minlere, dünyada da âhirette de hüzün ve korku yoktur. Cenâb-ı Hak, onlara son nefeslerinde olan ikrâmını ve uhrevî müjdeleri şöyle bildirir:

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu ilâhî müjdelere nâiliyetle neticelenecek şekilde hayatın med-cezirleri ve nefsânî fırtınaları karşısında dâimâ Hakk’ın huzurunda sâbit kalabilen gönüllere ne mutlu!

Şunu da hatırlatalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği üç aylar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Bu aylar, mânen, bereketli bahar yağmurları gibidir. İşte bu mübârek aylarda, rûhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıztırapları sabır silâhıyla bertaraf eden, Hakk’ın rızâsının lezzeti içinde hiç kimseyi incitmeyen ve hiç kimseden incinmeyen, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta çiçekler gibi tebessüm eden mü’minlere ne mutlu!

Cenâb-ı Hak, kendisiyle maiyyet duygumuzu artırarak bu mübârek ayların bereketinden lâyıkıyla istifâde edebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!

Rabbimiz, her zaman ve mekânda Allah ile beraberlik şuurunu gönüllerimizin saâdet hazînesi kılsın! Cümlemizi, bu dünyada maiyyet iklîminde yaşatıp ukbâda da yüce cemâlini müşâhede nîmetiyle şereflendirdiği mesud ve bahtiyar kulları arasına ilhâk eylesin!
Âmîn!

Dipnotlar: 1) Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327. 2) Bkz. Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19.

Din Eğitiminde Namaz ve Çocuk

Eğitimde çocuğu tanımak esastır. Hele ki din eğitimi gibi hassas bir konunun, en önemli kısmını oluşturan imân duygusunun işlenişi hususunda, çocuğun psikolojik yapısının çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Bir düşünür bu gerçeği, “Çocuk zekâsını çok iyi tanıyan bir zâtın onlara mahsus bir akâid kitabı yazmasını pek isterim.” ifadesiyle dile getirmektedir.

İnsan psikolojisini bilmek, toplum yönetiminde vazgeçilmez bir esas olduğu gibi, çocuğun ruhî yapısını tanımak da psikolojik bir prensiptir. Nasıl ki, çiftçi toprağını, heykeltraş da işlediği mermerin cinsini ve özelliğini tanımak zorundaysa, eğitimciler de çocuğu her yönüyle; bütün karışıklığı ve sadeliğiyle tanımak mecburiyetindedir. Bu ifadeler, öncelikle çocuğun duygusal ve ruhsal gelişimi hakkında bilgi sahibi olmanın gereğini belirtmektedir. Çocuklarımızı tanırken nelere dikkat etmemiz gerektiğini pek çok kez sizlere sunduk ve sunmaya devam edeceğiz. Ama şimdi gelin, din eğitimi ve özellikle namaz ve çocuk ile ilgili neler yapmamız gerektiğini hep birlikte inceleyelim.
........

Camileri sevdirmeliyiz

Eğitimin en önemli ayağı mescit ve camilerin sevdirilmesidir. Camiler, mescitler, çocuklara sevdirilmeli ve problemlerinin çözüldüğü mekanlar olduğu gösterilmelidir. Bu mekanlarda ve çevresinde cami görevlilerince düzenlenen kültürel etkinlikler, sportif yarışmalar çocukların ilgisini çekecektir. Böylece çocuklar camilerin yalnız ihtiyarların, belli zamanlarda girip çıktığı yerler değil bütün insanların huzur ve mutluluk duyduğu mekanlar olduğunu görecek, cami görevlilerini kendilerini kovalayan asık suratlı insanlar değil, sevecen ve iyilik timsali insanlar olarak tanıyacaktır. İçinde bulunduğu bunalımlı durumu rahatlıkla paylaşabilecektir.

Çocukken girmesi yasak edilen bir yere büyüyünce nasıl alıştırılacak bu çocuklar?
Oysa çok bilinen bir hadisi şerifte “Çocuklarınız yedi yaşına girince onlara namazla emredin” (Ebu Davut) buyurulmaktadır.

Babalar iş başına!
Sahih hadislerde, cemaatle kılınan namaza verilecek sevabın tek başına kılınan namazın sevabından 25 veya 27 kat olduğu, ayrıca cemaate katılanların sayısı arttıkça kılınan namazın sevabının da artacağı haber verilmiştir.
Bilhassa babalar, erkek çocuklarını eğitmekte çok dikkat etmelidirler. Çünkü erkek çocuklar önlerinde örnek olarak babalarını görür ve onun gibi hareket etmeye özen gösterirler. Vakit girince cemaatle namaz kılmaya yarışırcasına gitmelerini sağlamak için çocuklarını teşvik etmelidirler. Gündüz rızk peşinde koşan babalar akşam ve yatsı namazlarını çocukları ile kılmaya özen göstermelidir. Camiye gitmeyi adet edinen bir çocuk, kendi iç yapısında imanın ruh ve mayısını kökleştirir. Allah’a itaatin zevkini ve heyecanını taşır. Aynı zamanda iyilikler ve kötülükler hususunda İslâm’ın buyruklarına baş eğip teslimiyet gösterir

Efendimiz’i (S.A.V.) örnek alalım
Çocukları camiden uzaklaştırma hareketini kim yaparsa yapsın ve bu gereksiz titizliğe göz yuman kim olursa olsun ne insanlıktan ne de Hz. Peygamber’in hayatından haberi var demektir. Hz. Peygamber (S.A.V) yakın çevresindeki çocuklara ve torunlarına o kadar ilgi ve sevgi göstermiştir ki; camide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omzunda ve sırtındadır. Hz. Zeynep’ten torunu Umame bu çocuklardan biridir. Hz. Peygamber onu namazda omzuna alır, rükuya gittiğinde yere kor, kalktığında tekrar omzuna alırdı. (Kütüb-ü Sitte).

Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hz. Hasan ve Hüseyin gelip sırtlarına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere koyarlardı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum namaz bitene kadar devam ederdi.

Çocuk terbiyesinde dini terbiyeye öncelik verilmesine rağmen günümüzde Müslümanların çocuklarının yetişmesinde, bütün gayret ve maddi manevi imkanlarını, sadece dünyevi geleceklerini kazanma doğrultusunda harcamaları, onların, ahiretlerine yatırım yapmamaları inançlarına son derece aykırı bir durumdur. Namaz bitince de çocukları alır dizlerine oturturlardı. Bir defasında Hz. Peygamber secdedeyken sırtına Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin binince, ininceye kadar secdeyi uzatmıştı. Bir başka zamanda da hutbe okuyorken Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin camiye girince sözüne ara verip aşağı inmiş ve onları kucağına almıştı.” (Nesai)

Kur’an-ı Kerim açısından, aile terbiyesinde imandan sonra namaz öncelikli bir yer alır. “Ehline (yani aile halkına) namazı emret! O hususta sabır da göster. (Taha/132) ayetinde “ailene namazı emret” dedikten sonra, ayrıca onun hakkında sabretmenin emredilmesi çok manidardır. Usanmadan emir ve ilginin devam ettirilmesi ve mutlaka neticenin alınması gerekmektedir.

Hz. Peygamber’in çocukları irşadlarında namaz üzerinde çok durduğu görülmektedir. Enes (r.a) Tahrim Suresi’ndeki “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda Hz. Peygamberin sabah namazına çıkarken altı ay Hz. Fatıma’nın kapısına uğrayıp onları namaza çağırdığını bildirmektedir.

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...