İNSAN, eskiden beri, bedende kendini gösteren maddî unsuru ile, ruhta kendini
gösteren manevî unsuru üzerinde durmuştur. Ona hayat veren bu ruhla, hayat ve
ölüm arasında irtibat kurmuştur. Binaenaleyh, rûh, nefs olarak anlaşılmıştır.
Zira, rûh olmadan hiçbir nefsin varlığı mümkün değildir.
Filozoflar ve mütefekkirler eskiden beri ruhun mahiyeti ile meşgul
olmuşlardır. Onların yazılarında, rûh ile nefsi birbirinden ayırdıkları pek
görülmez. Onlar, ruhu zikredip, onunla nefsi kasdettikleri gibi, nefsi zikredip
onunla ruhu kasdederler. Ruhun tezahürlerinden, onun hayatın sırrı olduğunu,
bedenden ayrılınca cesedin bozulduğunu bilmelerine rağmen onun künhüne vakıf
olamamışlardır.
Lâkin, ruhun hayatın sırrı olması çoğu filozofu, onun ölmesinin ve yok
olmasının mümkün olmadığını söylemeye sevketmiştir; çünkü kendisiyle hayat
meydana gelen şeyin yok olmaması ve ölmemesi gerekir.
Arapçada "rûh, nefislerin hayatının dayandığı unsuru ifade eder. Nefs ise,
madde ve mânâsı ile insanın zâtına denir. Ayrıca insanın manevî unsuruna da bu
ad verilir. Bazen de nefs, rûh anlamına gelir."
Günlük konuşmalarda, nefs ile rûh kelimeleri birbirlerinin yerine
kullanılmaktadır. Meselâ şöyle denir: "Filanın ruhu şunu istiyor", "ruhu
sıkıldı", "ruhu vesvese veriyor", "ruhu mutmain oldu" "kötü rûh", "ruhu usandı"
vb. Aslında bütün bunlar, ruhla değil, nefisle alâkalı hususlardır.
Kur'ân-ı Kerîm, rûh ile nefsi ayırt eder. Kur'ân’da bu ikisi müteradif olarak
geçmez.3 Ölüm anında cesedden çıkan onun nefsi (canı)'dır, ruhu değil. Melekler,
ölüm anında, günahkârlara şöyle derler;
"(...) Haydi, canlarınızı çıkartın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve
O'nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabıyla
cezalandırılacaksınız."(En'âm, 6/93).
Keza, ölümü tadacak olan da nefisdir, rûh değil.
"Her nefis ölümü tadacaktır..." (Âl-i İmrân, 3/185).
Nefis, ölümü tadar, fakat ölmez. Nefsin ölümü tatması, onun bedenden çıkma
yolculuğudur. Nefis, hayat boyunca var olduğu gibi, doğumdan önce de vardır ve
ölümü tattıktan sonra da var olmaya devam edecektir. Nefislerin, sahiplerinin
varlığından önce mevcut oldukları hakkında Allah Teâlâ, doğumdan önce
zürriyetleri babaların bellerinden aldıklarını ve onları Rubûbiyyetine şahit
tuttuğunu bildiriyor ki, hiç kimse, küfrüne, babasının küfrünü sebep olarak
göstermesin.
"Rabb'in, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve 'Ben
sizin Rabb'iniz değil miyim?' diye onları kendilerine şahit tutmuştu. 'Evet,
buna şahidiz!' dediler. Kıyamet gününde 'biz bundan habersizdik!'
demeyesiniz"(A'raf, 7/172).
Bu misâk, nefisler, doğumla cesedlerine henüz büründürülmeden yapılmıştır.
Binaenaleyh, hiç kimse, babasının küfrü sebebiyle inkârını mazur gösteremez. Her
nefsin, Rubûbiyyeti müşahede ettiği müstakil bir yeri vardır. Bununla,
Rubûbiyyetin hakikati hepimizin fıtratında karar kılmıştır.
Diğer tarafta, rûh, vesvese vermez, iştahı kabarmaz, hevası olmaz, sıkılmaz,
usanmaz, azab görmez; düşüklüğe ve değişikliğe mâruz kalmaz. Bütün bunlar ruhun
değil nefsin hususiyetleridir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu durum açıkça
gösterilmiştir.
"Nefsi, onu kardeşini öldürmeye teşvik etti, o da onu öldürdü, ziyana
uğrayanlardan oldu"(Maide, 5/30).
"Yemin olsun ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını
biliriz, çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız"(Kâf, 50/16).
"Nefse ve onu biçimlendirene, ona isyanını ve takvasını ilham edene kasem
olsun."(Şems, 91/7-8).
"Gömleğinin üstünde yalan kan getirdiler. (Yakub): 'Herhalde, dedi,
nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık tek çarem güzelce
sabretmektir."(Yûsuf, 12/18).
".. Bütün genişliği ile beraber dünya başlarına dar gelmiş ve nefisleri
sıkıldıkça sıkılmış ve Allah'tan, yine kendisine sığınmaktan başka çare
olmadığını anlamışlardı." (Tevbe, 9/118).
"Nefsini sefih/aşağılık yapandan başka, kim İbrahim dinînden yüz
çevirir?"(Bakara, 2/130).
"Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir" (Haşr,
59/8).
"Nefisler cimriliğe hazır duruma getirilmiştir"'(Nisa, 4/128). Nefislerin
mayasında cimrilik vardır. "Nefis daima kötülüğü emredicidir"(Yûsuf, 12/53).
Görüldüğü gibi Kur'ân'da nefis, cimrilik, vesvese, fücur, emmâre gibi nahoş
sıfatlarla ittihâm olunmakladır. Yine, Kur'ân'da nefse, terakki edip, yücelme
payeleri de verilmektedir. Nefsin tezkiye ve temizlenme imkânı da vardır.
Nitekim levvâme, mülheme, mutmainne, râdiye ve mardiyye diye de tavsif olunmakta
bizzat ilâhî hitaba mülâki olmaktadır:
"Ey huzura eren nefis, razı edici ve razı edilmiş olarak Rabb'ine dön! İyi
kullarım arasına gir! Cennetime gir" (Fecr, 89/27-30).
Rûh ise, Kur'ân-ı Kerîm'de daima, yüksek derecede takdis, tenzih ve teşrif
ile zikrolunmaktadır. Ona, azab, hevâ, şehvet, ihtiras veya kirlenme ve
temizlenme yahut düşme ve yükselme, usanma ve sıkılma isnad edilmez. Keza, ruhun
cesedden çıkacağı veya ölümü tadacağı da zikrolunmaz. Hatta rûh, insana da
nisbet olunmaz, daima Allah'a nisbet edilir.
Hz. Meryem'den bahsolunmaktadır: "Biz de ruhumuzu ona gönderdik. Ona düzgün
bir insan suretinde göründü" (Meryem, 19/17).
Hz. Âdem’den bahsolunmaktadır: "Bir zaman Rabb'in meleklere demişti ki: 'Ben
kupkuru çamurdan, değişken balçıktan bir insan yaratacağım! Onu düzenlediğim ve
ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın" (Hicr, 15/28-29).
Görüldüğü gibi burada, "rûh" Allah'a nisbet olunmakta, Âdem'e değil.
Cenâb-ı Hak, ruhu daima kendi zâtına nisbet eder. "(...) Allah onların
kalblerine îmân yazmış ve onları kendinden bir rûh ile desteklemiştir"(Mücadele,
58/22).
Kur'ân'ın Hz. Peygamber (asm)'a nazil oluşundan bahsolunmaktadır:
"O dereceleri yükselten; Arş'ın Sahibi, buluşma gününe karşı uyarmak için,
emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir" (Mü'min, 40/15). "İşte sana
da böyle emrimizden bir rûh vahyettik"(Şûrâ, 42/52). Buradaki rûhdan maksat,
ilâhî kelime, vahy yani Kur'ân'dır.4
Rûh, daima Allah'a nisbet edilir ve daima Allah'tan yine Allah'a
harekettedir; insanî ahvâl ve beşerî sıfatlar ona arız olmaz. Binaenaleyh,
şehvet, hevâ, şevk ve azab mahalli de olmaz. Onun için rûh, sadece âlî
sıfatlarla tavsif olunur.
Kur'ân, Cibril için, O, Rûhu'1-Kuds ve Rûhu'l-Emîn'dir, der5. İsâ (asm) için:
"Allah'ın Resulü, O'nun Meryem'e attığı kelimesi ve O'ndan bir rûhdur" der.6
Allah'tan bir rûh'dur.
Nefs ise, daima sahibine nisbet edilir: "Sana gelen her iyilik Allah' tandır,
sana gelen her kötülük nefsindendir." (Nisa, 4/79).
"Hidayete eren kendi nefsi için hidayete erer."(İsrâ, 17/15).
".. nefisleri sıkıldıkça sıkılmış"(Tevbe, 9/118).
"Ben nefsimi temize çıkartmam"(Yûsuf, 12/53).
"Nefsim bana böyle yapmayı hoş gösterdi" (Tâhâ, 20/ 96).
"Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir" (Haşr,
59/8).
Ancak nefs, Allah Teâlâ'ya nisbet olunduğu takdirde bu, Zât-ı İlâhiyedir.
"Allah sizi kendi zâtından (nefs) sakındırır"(Âl-i İmrân. 3/28).
Bu, hiçbir benzeri olmayan Allah Teâlâ'dır; insan O'nun için hiçbir benzer
tasavvur edemez. Onun için İlâhî Nefsi, kendi nefislerimizle mukayese etmemiz
mümkün değildir. İlâhî Nefis tamamen gaybî bir husustur. Hz İsâ, kıyamet gününde
Rabbı'na şöyle diyecek: "...Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin
nefsinde olanı bilmem, çünkü gizlileri bilen yalnız Sensin, Sen!"(Mâide,
5/116).
İlâhî nefs, beşerî nefse sadece lafız olarak benzer, yoksa o tamamen
farklıdır.
"O'na benzer hiçbir şey yoktur" (Şûra, 42/11).
"Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır" (İhlâs, 112/4).
O halde, burada bir dizi sual akla gelmektedir:
Bizim ruhtan nasibimiz nedir?
Bizim ruhumuz ve cesedimiz vardır, dediğimizde neyi kasdediyoruz?
Her birimizin nefsi ve ruhu arasındaki alâka nedir?
Bizim ruhtan nasibimiz, Âdem'in yaratılması kıssasında Kur'ân'ın zikrettiği
nefhadan ibarettir: "Rabb'in meleklere demişti ki: 'Ben çamurdan bir insan
yaratacağım. Onu biçimlendirip ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye
kapanın"'(Sâd, 38/71-72).
Tesviye, tasvir ve Âdem suretinde nefha, her insan rahimde cenin haldeyken
dönüp tekrarlanır. Her insan için önce tesviye ve tasvir olur, sonra da Rabbânî
nefha. Bu, cenin hayatının üçüncü ayında gerçekleşir.7 Bu nefha ile yaratılış,
halden hale intikal eder. "Sonra nutfeyi alakaya çevirdik, alakayı bir çiğnemlik
ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik;
sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah ne
güzeldir"(Mu'minun, 23/14). "Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık" ibaresi,
ilâhî nefhaya işaret etmektedir.8
Bu ilâhî nefhaya, Secde sûresi 8 ve 9 âyetlerinde de işaret olunmaktadır:
"Sonra onun neslini bir özden, az bir sudan yaptı. Sonra ona biçim verdi, ona
kendi ruhundan üfledi. Sizin için gözler, kulaklar ve gönüller yarattı. Ne kadar
az şükrediyorsunuz!" Bundan, göz, kulak ve gö-nülün bu nefhanın ürünü olduğunu
anlıyoruz. Bu mevhibelerle insan, bir oluşumdan öbürüne, bir seviyeden diğerine
intikal etmektedir. İşte, "Yaratanların en güzeli Allah ne güzeldir" (Mu'minûn,
23/14) ifadesinin anlamı budur. O halde, bizim rûhdan nasibimiz, bu nefhadan
olan nasibimizin bir neticesidir. Her insan, bu nefhadan istidadı nisbetinde
istifade etmektedir.
Bu nefhanın faziletinden ötürü, her bir insanın hayali, vicdanı, değerleri ve
örnek dünyası olmaktadır. İnsanın sahip olduğu ceset ve rûh maddî ve ruhî âleme
benzemektedir.
Nefis için daima cereyan eden şey, iki kutuplu mıknatısın durumuna benzer; ya
uzanıp cesede düşer ve şehevî arzuların pençesine takılır. Bu, çamurun
şekillenmesi ve toprağın kesafetiyle aynı cins halini almasına istinad eden
nefsin canlı (hayvanî) yönü için meydana gelen durumdur. Ya da, rûh ve manevî
âleme, kıymetler ve Rabbani ahlâka doğru çekilmesi ve yük-selmesidir. Bu, ruhun
nefis için şekillenmesi ve letafeti ve şeffafiyetiyle onunla mütecanis
olmasıdır. Nefis, hayat boyunca ruhî kutup ile cesedî kutup arasında bir
hareket, git-gel ve çekme-itme yaşamaktadır. Bazen, onun ateş ve toprak yönü
ağır basar, bazen de onun şeffaflığı ve tahareti galip gelir.
Cesed ve rûh, imtihan sınanma mahalleridir. Nefis, gizlisini açığa çıkartmak,
hakikatini ve mertebesini ortaya koymak ve iyiliğini ve kötülüğünü izhâr etmek
için bu iki aşağıya ve yukarıya doğru çekim kuvvetleriyle denenip sınanır.
Bundan anlıyoruz kî, insanın hakikati nefsidir. Doğan, dirilen, hesaba çekilecek
olan onun nefsidir. Denenip, sınanan, çeşit çeşit durumlarla karşılaşan,
hüzünlere maruz kalan, istek ve arzu duyan odur. Lâkin, onun cesedi ve ruhu
tamamen mücerred birer alandır. Tıpkı, yeryüzü ve gökyüzünün, insana nisbetle
mevhibelerini ve melekelerini dışarı vurmak için hareket alanları olması gibi.
Nitekim, Allah Teâlâ, bu nefse, adaleler (cesed olarak) verdiği gibi, dirilmesi,
gizliliğini keşfetmesi ve hayra ve şerre girebilmesi için rûh da vermiştir.
Cesed rûh ile kâimdir, rûh cesedle kâim değildir. Belki rûh kendi zâtı ile
kâim ve hâkim olduğundan, cesedin istediği gibi dağılıp toplanması, ruhun
istiklâliyetine halel veremez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası
değildir. Belki ruhun libası, bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip latif
bir ğilafı ve beden-i misâlisi vardır. Öyle ise ölüm hengâmında tamamen çıplak
olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misâlisini giyer.9
Bu durumda, "rûh çağırma" tabiri yanlıştır. Ruhlar çağırılamaz. Hiçbir ruhun
çağrıya cevap vermesi mümkün değildir. Zirâ, rûh sadece Allah Teâlâ'ya mensup
bir nurdur. O. tenvir olmamız için bize bu nuru üflemiştir. Bu nûr Allah'tan
gelip, O'na döner; onun çağırılması mümkün değildir. Haşrolan ve çağırılacak
olan nefislerdir, ruhlar değil. O halde -eğer doğruysa- nefis çağıranlara cevap
verenler, kuvvetle muhtemeldir ki, bu nefislere hayattayken arkadaşlık yapan
cinlerdir. Her insanın bu cinlerden ona arkadaşlık eden yakınları vardır. İnsan,
bu uzun arkadaşlık döneminin tesiriyle onun gizliliklerini öğrenir, onun sesini
taklit edebilir. Bu cin, karanlık çağrı odasındakilerin aralarına giriyor ve
orada hazır olanları, ha-rikulade şeyler sunmakla dehşete düşürüyor.10
Ruhların ise çağırılması mümkün değildir.
Nefisleri de, ancak ve ancak onların Rabbi haşredebilir, bir araya
toplayabilir.
Nefsin ruha tahavvül etmesine imkân yoktur. O, sadece en güzel hallerinde
yükselir ve ancak, Rabbânî ahlâka büründüğü ve nûrânî nefhaya yani "Allah'ın
insana üflediği rûh"a yaklaştığı Ölçüde ruha benzeyip onunla aynileşir.
Aynı şekilde, bu nefsin, tedenni edip düşmesi ve şeytanlara benzeyip,
İblis'e, onun ateşinde aynileşmesi de mümkündür.
Ruhun letafetinde aynileşip onunla birleşecek derecede maddî ve manevî olarak
temizlenen nefsi Allah, kıyamet gününde Arş'ına yaklaştıracak ve yine bu nefis,
"Güçlü bir Melîk"'in katında, özü sözü bir olanlara has oturma
yerlerinde"(Kamer, 54/55) olacakları bildirilenlerden olacaktır. Zira, o, bu
temizliği ve terakkisiyle, yeri Allah'ın yanı olan Rabbânî bir nefis konumuna
gelmiştir.
Ancak, günahları ve katılıkları sebebiyle şeytanî çukura yuvarlanan kararmış
nefisler hakkında şöyle buyurulmuştur: "Hayır, doğrusu onlar, o gün Rab'lerinden
perdelenmişlerdir" (Mutaffifîn. 83/15). Bunların yeri, süfli nefislerle birlikte
cehennem olacaktır. Lâkin, ruhun cennet veya cehennemde yeri yoktur; o Allah'ın
nurundan bir nûr olup O'na nisbet olunur. Rûh, sınanmaz, denenmez, hesaba
çekilmez, ceza ve mükâfat görmez. O, âyet-i kerîmede bildirilen "en yüce
mesel’dir.11 Bu, nûrânî-mânevî âlemdir, onun kudsiyeti ve nûrâniyeti Allah'tan
olduğundandır.
Kur'ân-ı Kerîm, ruhun âlem-i emirden gelen bir kanun olduğunu, mahiyetini
ancak Allah'ın bilebileceğini ve bu konuda insana pek az şey bırakıldığını ifade
etmektedir. Rûh hakkında görüş açıklayan düşünürlerin hareket noktası budur. Bu
hususta ne kadar ince ve derin araştırma yapılırsa yapılsın, ruhun hakikatine
vakıf olunamayacaktır: "Sana ruhtan sorarlar. De ki: 'Rûh, Rabb'imin
ermindendir. Size ilimden de pek az bir şey verilmiştir" (İsra, 17/85). Ruhun
mahiyeti bizce meçhuldür. O, kendini eserleri ve faaliyetleriyle gösterir.
Dipnotlar
1 Prof. Dr. Âişe Abdurrahman Bintu'ş-Şâtî,
el-Kur'ân ve Kadaya'l-İnsân, 5. tab', Beyrut Dârul-İlim lil' Melâyin, 1982, s.
180.
2 Mustafa Mahmûd. el-Kur'ân Kâinun Hayy. 4.
tab', el-Kâhire, Dâru'l-Ma'ârif, ts. s. 19.
3 Bintu'ş-Şâtî, el-Kur'ân ve Kadaya'l-İnsân, s.
180.
4 İbn Kesir, Tefsir. Şûra (42), 52 tefsirinde
IV. s. 109.
5 Nahl, 16/102.
6 Nisa, 4/171.
7 Mustafa Mahmûd, a.g.e., s. 25-26.
8 Aynı yer.
9 B. Said Nursi, Sözler, s. 485.
10 Mustafa Mahmûd, a.g.e., s. 28.
11 Nahl (16), 60: Rûm (30), 27.
23 Ekim 2012 Salı
Tasavvuf ve Din Eğitimi Işığında Tefekkür Kavramı
Arapçada “fkr”
mastarından türemiştir. Herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin
düşünme ve işin şuuruna varma manalarına gelmektedir. Tefekkürün zıddı,
fikirsizlik ve düşüncesizlik demektir. Ragıb el-İsfehanî’ye göre, bilinenden
ilme varma kuvvetine fikr, bu kuvvetin faaliyetine de tefekkür denir.
(El-İsfehânî, el-Müfredât, Mısır 1961, 384.)
Felsefi
literatürde, tartmak, karşılaştırmak anlamlarını taşıyan Latincedeki “Pensare”
kökünden türetilmiştir. Düşünceleri ölçerek ve kıyaslayarak incelemek anlamına
gelir.
Filozofların
geneline göre tefekkür, karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme,
bağlantıları ve biçimleri kavrama yetisidir. Aristoteles’e göre düşünme, insanı
hayvandan ayıran belirgin bir özniteliktir, aklın bağımsız ve kendine özgü
eylemidir. (Aristoteles, Metafizik, çev.: Ahmet Arslan, İstanbul 1996, 981b
30.)
İslam düşüncesinde
tefekkür, zihni bir süreç olarak insanın nasıl bildiğini temellendirmeye yönelik
olmuştur. Yani bilgiye ve bilmeye yönelik bir zihni faaliyet olarak
algılanmıştır. (Fârâbî, İhsâ’u’l-Ulûm, nşr.: Osman M. Emin, Kahire 1931, s. 12,
20.) Tasavvufta iki türlü tefekkürden söz edilir. Biri iman ve tasdikten doğan
istidlal sahiplerinin tefekkürü, diğeri ise, Hakk’ı Hakk vasıtasıyla gören
ashab-ı şuhuda mahsus tefekkürdür. (Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve
Deyimleri Sözlüğü, İstanbul 2004, s. 643.) Seyr u süluk ehlinin makam ve
menzilleri arasında önemli bir yere sahip olan tefekkürü mutasavvıflar, kalbin
amellerinden biri olarak aklın kalbe olan ilişkisi ile gözün can ile olan
ilişkisi gibi olduğunu söylerler. Ebu İsmail Abdullah Muhammed Ensarî; “Bil ki
tefekkür, istenileni idrak etmek için basirete dokunulmasıdır.” (Gulamhuseyin
İbrahim Dînânî, Akıl Deftari Aşk Ayeti, (Menazilu’s-Sâirîn isimli eserden
naklen), çev.: Talip Çetinkaya İstanbul 2008, s. 101.) demektedir. Dolayısıyla
tefekkür en değerli ibadet ve Cenab-ı Hakk’a yaklaştırıcı bir vasıta olarak
kabul edilmektedir.
Hz. Peygamber’e
inen tefekkür ayeti
Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e en çok etki eden ayetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. Kur’an-ı
Kerim’deki tefekkür ayetleri incelendiğinde evrenin yaratılışı, kâinatta
oluşturulan sistem ve sistemin işleyiş mükemmelliğine vurgu ile Cenab-ı Hakk’ın
kudretine dikkat çekilerek eserden müessire gidiş formülü üzerinde
durulmaktadır.
İki kişi Hz. Aişe
(r.a.)’yi ziyaret etmişler. Onlardan biri, “Hz. Muhammed (s.a.s.)’de gördüğünüz
etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Aişe (r.a.) şöyle
demiştir: “Rasulüllah (s.a.s.) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda
çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri
ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (r.a.): “Ya Rasulellah (s.a.s.)!
Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?”
deyince, o: “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır.”
dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri
arkasına gelişinde aklı başında olan kimseler için gerçekten açık ibretler
vardır.” (Âl-i İmran, 190.) Bir sonraki ayet; “Göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında derin derin düşünürler (tefekkür ederler) ve Rabbimiz! Sen bunu boşuna
yaratmadın. Seni tesbih ederiz (derler).” (Âl-i İmrân, 191.)
Ondan sonra
Rasulüllah (s.a.s.): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan,
düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi. (İbn Hibbân, Sahîh, II, s. 386;
Gazâlî, İhyâu Ulûmu’d-Dîn, çev.: Mustafa Müftüoğlu, İstanbul 1988, I-IV, C. IV,
s. 878.)
Bu ayette,
tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayetin
meali de şöyledir: “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı
anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler).
Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından
koru!”
Onun için Yüce
Allah Kur’an’da çeşitli hususları dile getirdikten sonra: “...Şüphesiz bunda
tefekkür eden (düşünen) insanlar için ibretler vardır.” (Nahl, 11.) demektedir.
İnsanları tefekküre davet eden bu ifade Kur’an’da beş yerde daha geçmektedir.
(Ra’d, 3; Nahl, 69; Rûm, 21; Zümer, 42; Casiye, 13.)
Kur’an-ı Kerim ve
hadislerde tefekkür
Tefekkürle aynı
kökten meydana gelen kelimeler, Kur’an’da on sekiz yerde geçmektedir. Kur’an’da
birçok ayette, akıl erdiren, düşünen, bilen insanlar için ibretler vardır
denmekte ve tefekkür anlamını ifade eden pek çok kelime kullanılmaktadır. Olumlu
tefekkür olduğu gibi, olumsuz tefekkür de vardır. Doğru olmayan tefekkürün
neticesi de doğru olmaz. Ancak salim kalbe sahip olan insanların tefekkürü
sağlıklı olabilir. İslam dininin istediği tefekkür, hiç şüphesiz sağlıklı
olanıdır. İnsanları bu olumlu tefekküre davet eden bir ayetin meali şöyledir:
“Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana
getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O’dur. Sürekli olarak
gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda
muhakkak ki ibretler vardır.” (Ra’d, 3.)
Allah’ın azametini
tefekkür eden insan; O’nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı
kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar, Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala,
kudret-i Rabbaniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret
almalarını beyan buyurur. Âlemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen
nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı,
gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah Teala’nın sonsuz ihsanlarıyla
kullarını nasıl donattığı karşısında, O’nun büyüklüğünü idrak eder.
Hadis-i şeriflerde
tefekkür kavramının fazileti yanında tefekkür ameliyesinin de bir sınırının
olduğu ve bu sınırların nerelere kadar uzandığı belirtilmektedir. Bu sınır
Cenab-ı Hakk’ın zatına kadardır. Zira Efendimiz (s.a.s.): “Allah’ın yarattıkları
hakkında düşünün. Allah’ın zatını düşünmeyin. Allah’ın zatı hakkında düşünmeye
güç yetiremezsiniz.” (Suyûtî, el Cami’us-Sağîr, Mısır ts., C., I, s. 136;
Aclûnî, Keşful Hafâ ve Mizanu’l-İlbas, Kahire, ts., C. I, s. 371; “Bir saat
tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” Aclûnî, a.g.e. C. I, s. 370.)
buyurmuştur. Burada vurgulanmak istenen şey tefekkürle Hakk’ın zatının
anlaşılamayacağı hususudur. Çünkü tefekkürde bir kuşatma ve hakimiyet sağlama
vardır. İnsan ne kadar tefekkür ederse etsin, Cenab-ı Hakk’ı kuşatamayacağına
göre bu konuda düşünülmemesi gerektiğine işaret edilmiştir. Ancak bu demek
değildir ki insan, Cenab-ı Hakk’ın zatının muhatabı olamaz.
Tahkiki iman,
tefekkür ve zikirle elde edilir. Onun için Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce ayetinde
zikir ve tefekkür, emir ve tavsiye edilir. Tefekkürün merkezi dimağ, zikrin
merkezi kalptir. Bu iki ana merkez, irtibatlı olarak şer’i mecralarında
geliştirilmezse, insan-ı kâmil ve yakin sahibi olma imkânı yoktur. Fakat imani
meselelerde, hakku’l-yakin mertebesine ulaşmak bu dünyada mümkün değildir. Bu,
iman ehli bahtiyarlar için ebedi âlemde gerçekleşecek yüce bir
nimettir.
İslam’ın bu kadar
önem verdiği olumlu tefekkür, insanı taklitçilikten kurtarmaktadır. Mesela,
“Dünya hayatı geçicidir; ahiret hayatı ise ebedidir. Ebedi olan şeyi geçici olan
şeyden üstün tutmak daha iyidir.” şeklindeki bir nasihati dinleyip ahiret için
çalışan insan, başkasını taklit ederek kendisini iyi yola sevk etmiş olur. Fakat
tefekkürün yani derin bir düşüncenin neticesinde bu kanaate varan ve ona göre
bilinçli hareket eden kişi, her zaman için daha kârlı çıkar. Bilerek kötü şeyden
korunmuş ve iyiyi tercih etmiş olur. Aynı zamanda başkalarını taklit etmekten
kurtulur; kendisi başkalarına yol gösterir. (Topbaş, Osman Nuri, Öyle Bir Rahmet
ki, İstanbul 2007, s. 235 vd.)
Ayet-i kerimelerde
tefekkürün usulü anlatılmaktadır. İnsan önce kâinat kitabına bakmalı, gecenin ve
gündüzün peşi sıra gelişini, dağların ve evrenin yaratılışını, her şeyin
kendisinin emrine verilişini tefekkür etmelidir. Peki, tefekkürden sonra ne
olmalı? Sonuçta Cenab-ı Hakk’a karşı bir maiyyet kesbi söz konusu olmalıdır. Bir
yakınlık olmalı, bir muhabbet başlamalıdır. Her şeyi bizim için yaratan ve bizim
emrimize veren varlığa karşı insan nasıl bir hâl alır, bunun tarifi olmaz. İşte
sıfatların tefekkürü sonucu insanda meydana gelen şey zata karşı oluşan
muhabbetten başka bir şey değildir.
Akıl sahibi varlık
olan insana hitap eden Kur’an-ı Kerim, tefekküre çok büyük önem vermiştir.
Düşünmeyen, aklını ve kalbini kullanmayan gafiller, varlıklar içinde en aşağı
derecede olanlarla bir kabul edilmektedir. (A’raf, 179.) Kur’an-ı Kerim’de
tefekkür kavramı, tedebbür, tezekkür, akletme ve nazar etme gibi kavramlarla eş
anlamlı olarak kullanılmıştır. Bir hususta görüş ileri sürmek ve aklı kullanmak
gibi bir manaya gelen tefekkür (Bolay, S. Hayri, Felsefî Doktrinler ve Terimler
Sözlüğü, Ank., 1997, s. 129; Hançerlioğlu Orhan, Felsefe SözlüWğü, İstanbul
1989, s. 73.) ve yakın anlamları olan diğer kavramlar ile ilgili ayetler
Kur’an-ı Kerim’de bir hayli fazladır. Bir fikir vermesi açısından zikredecek
olursak, tefekkür 18, nazar ve müştakları 128, tedebbür 4, ulü’l-elbab 16, akıl
ve müştakları 49, ilim ve müştakları ise yüzlerce yerde geçmektedir. Yine bir
fikir vermesi açısından fıkıh ve İslam hukuku ile ilgili açık ayetlerin 150
civarında olduğu Kur’an-ı Kerim’de, ilim ve düşünceyi teşvik eden ayetlerin
750’yi geçmesi gerçekten düşünen insanlar için önemli bir ipucu olarak
karşımızda durmaktadır. (Çetin, a.g.m., s. 45.)
Kur’an-ı Kerim,
tefekkürü iki önemli noktaya yöneltmektedir. Birincisi; bizzat Kur’an-ı Kerim
üzerinde tefekkür, ikincisi; başka varlıklar üzerinde tefekkürdür. Kur’an-ı
Kerim üzerinde tefekkür; Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle onu doğru olarak anlamak,
ondan yararlanmak, gösterdiği yoldan gitmek demektir.
Başka varlıklar
üzerinde tefekkür konusunda, Kur’an-ı Kerim; Allah’ın yoktan var ettiği hiçbir
şeyi boşuna yaratmadığını, (Âl-i İmran, 191.) yaratılanların mutlaka bir sebep
ve hikmete mebni olarak yaratıldığını, (Mu’minûn, 115.) canlı ve cansız birçok
varlığın insanın hizmetine ve onun emrine verildiğini ifade etmektedir. (Bakara,
29, 266; Rum, 21, 24, 50; Tarık, 6; Ankebut, 43; bkz.: Çetin a.g.m. s,
45.)
Gazzalî’nin
düşünce sisteminde hikmet ve tefekkür kavramları iç içedir ve bu iki kavram
arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu nedenle bazen bu kavramların birbirinin
yerine kullanıldığı farkedilir. Gazzalî’nin eserlerinde hikmet tefekkürü,
tefekkür de hikmeti kapsamakta ve ayrılmaz bir bütün olarak karşımıza
çıkmaktadır. Hikmetin ilk şartı düşünmedir. Bu da temiz bir kalp ve temiz bir
akıl ile olur. Allah’ın verdiği aklı şehvani arzuların peşinde kullananlar, ne
kendi iç dünyalarındaki ilhamları ne de dış dünyadaki olup biten ibretli
sahneleri düşünüp anlayamazlar, kavrayamazlar. (Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi,
Hak Dini Kur’an Dili, sad.; heyet, İst., 1992, C. II, s. 204- 205.) Hikmetsiz
tefekkürün manası ve faydası yoktur. Tefekkür ise, zaten insan zihnini ister
istemez varlığın hikmetini kavramaya götürür. Yani kısaca, tefekkür hikmete,
hikmet de insanı düşünce, söz ve amelinde isabetli kararlar verip uygulamaya
götürür.
Gazzalî,
tefekkürün iki önemli hususiyeti üzerinde durmaktadır: Biri; Allah’ın zatı
hakkında düşünmenin caiz olmadığı, diğeri; bir saat tefekkürün bir sene (nafile)
ibadetten hayırlı olduğudur.
Gazzalî,
tefekkürün meyvesinin ilimler, haller ve ameller olduğunu ifade eder ve ilmin
tefekkürün özel meyvesi olduğunu belirtir. Gazzalî’ye göre ilmin kalple ilişkisi
ise başka bir şeydir. Şöyle ki; ilim kalbe gelince kalp değişir, kalp değişince
azalar ve azaların davranışları da değişir. Böylece davranışlar kalbe gelen
hallere, hal de ilme, ilim de tefekküre tabi olup aralarında bir zincirin
halkaları gibi bir ilişki vardır. O halde tefekkür bütün hayırların anahtarıdır.
(Gazzâlî, a.g.e., C: IV, s. 881; Ayrıca bkz.: Kılıç, Cevdet, Gazzâlî’de Tefekkür
ve Hikmet Kavramları, Tasavvuf Dergisi, 2001, Yıl: 2, sayı 5,
117-141.)
Tefekkür, Rabıta, Ölüm ve Dünya...
“Râbıta-i mevt” tabiri, ölümü sürekli hatırda tutmayı,bir ayağı öbür âleme atmışçasına ötelerle irtibat halinde bulunmayı, bu dünyanın bir misafirhane olduğunu düşünerek ebedî saadeti kazanma gayretiyle yaşamayı ve tûl-i emelden kurtularak büyük bir alâka ile ahiretin yamaçlarına yönelmeyi ifade etmektedir.
Ölüm, zıddı olan hayat kadar gerçektir. Hayat ise, en sevimli, en tatlı ve bütün varlıkların mazhar olmak istediği, aynı zamanda Rabb’imizin de sıfatı olan zirve nimettir. Zıddı olan ölüm ise, hayat nimetini yok eden, dolayısıyla onunla karşılaşmamak veya karşılaşmayı geciktirmek için her çareye başvurulan bir hakikattir. Durum böyle olmakla beraber, bu hakikati düşünüp âdeta hayatta iken onunla bütünleşerek gerçekleşen râbıta-i mevt ise, insan-ı kâmil olma yollarının en önemlilerinden biridir. Yazımızda işte bu râbıta-i mevt üzerinde bir nebze durmak istiyoruz. Giriş mahiyetinde râbıta-i mevtin de içerisinde yer aldığı müeyyidâta kısaca değinmek gerekir.
Müeyyidât
Sözlükte “kuvvetli ve dayanıklı olmak; güç, kudret” anlamlarındaki eyede kökünden türetilmiş olup “güçlendiren, pekiştiren” mânâsına gelen ve Türkçede yaptırım kelimesiyle karşılanan müeyyide, kavram olarak “kişinin belli bir biçimde davranması veya davranmaması hâlinde karşılaşacağı sonuç ve bunu bilmenin sağladığı zorlayıcı yahut itici güç” demektir.1
Sözlükte “kuvvetli ve dayanıklı olmak; güç, kudret” anlamlarındaki eyede kökünden türetilmiş olup “güçlendiren, pekiştiren” mânâsına gelen ve Türkçede yaptırım kelimesiyle karşılanan müeyyide, kavram olarak “kişinin belli bir biçimde davranması veya davranmaması hâlinde karşılaşacağı sonuç ve bunu bilmenin sağladığı zorlayıcı yahut itici güç” demektir.1
Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde müeyyide kelimesinden daha çok dünyevî veya uhrevî yaptırım mânâsını karşılamak üzere “ecir, sevap, ceza, ikab” gibi kelimeler kullanılır. İnsan sorumlu bir varlıktır ve hiçbir davranışı karşılıksız kalmaz. Bu konuda İslâm âlimleri mükâfat ve ceza kavramları üzerinde önemle durmuşlar; din, ahlâk ve hukukun başta gelen ilkelerinden olan adaletin ancak görevini yapana mükâfat, yapmayana ceza vermekle gerçekleşeceğini belirtmişlerdir. Bu noktada genel olarak iki tür müeyyideden söz edilebilir. Birincisi toplumdaki her ferdin kendi imkânları ölçüsünde ve usulüne göre iyiliği emretme ve kötülüğü engellemekle yükümlü sayılmasıdır. Geniş mânâsıyla tebliğ, irşad yahut i’lay-i kelimetullah adı verilen bu konuyu ilgili eserlere havale etmek istiyoruz.2
Müeyyidenin ikinci kısmını ise rekâik üst başlığıyla ele almak mümkündür. Âyet ve hadîslerden, insanın nefsine karşı verdiği mücadelede İlâhî emir ve yasaklara riayette muvaffak olabilmesi için en etkili yaptırım gücünü, takvaya erişmek ve ihsan şuuruyla hareket etmekle elde edebileceği anlaşılmaktadır. Takva şümûllü ve umumî anlamıyla, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem’i netice veren davranışlardan kaçınmaktan, Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir çerçeve çizer.3 İhsan ise hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler planlama, iyi işlere mukayyet kalma ve kullukla alâkalı bütün davranışların, Allah’ın nazarına arz edilmesi şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde temsil edilmesinden ibaret kalbî bir ameldir. Fakat herkesin bu anlamda takvaya muvaffak olması ve ihsan şuuruyla yaşaması kolay olmadığından birçok âyet ve hadîste haşir, mizan, hesap, Cennet, Cehennem gibi ahiret hâlleri müşahhas anlatımlarla, terğip ve terhip dengesi içerisinde geniş biçimde işlenerek uhrevî müeyyideler hatırlatılmış ve kişinin bu dünyadaki davranışlarından mutlaka hesaba çekileceği fikrini canlı tutması istenmiştir. İşte konumuz olan ve rekâik içerisinde ilk sıralarda bulunan râbıta-i mevt de burada yer almaktadır.
Râbıta-i mevt
Başta tasavvuf ehli olmak üzere insan-i kâmil olma yolunda mesafe almak isteyen hak dostları temelde iki metot uygulamaktadırlar: zikir ve râbıta-i mevt…
Başta tasavvuf ehli olmak üzere insan-i kâmil olma yolunda mesafe almak isteyen hak dostları temelde iki metot uygulamaktadırlar: zikir ve râbıta-i mevt…
Râbıta kelime olarak iki şeyi birbirine bağlayan ip, bağ, münasebet, ilgi ve mensubiyet gibi mânâlara gelir. Verilen kelime tarifine göre râbıta-i mevt, ölümle münasebete geçmek ve bağ kurmak demektir. Soyut bir keyfiyete sahip ölümle bağ kurmak, ancak onu düşünmek, âdeta onunla bütünleşmekle mümkün olabilir. Onun için râbıta-i mevte, tefekkür-ü mevt ya da tezekkür-ü mevt de denilmiştir. Nitekim Efendimiz (sas) de, ölümü kastederek “Lezzetleri yakıp yıkan yani acılaştıranı çokça zikrediniz.”4 buyurarak her müminin ölümle sık sık bu münasebeti kurmasını emretmiştir.
Bir ıstılah olarak râbıta-i mevt tabiri, ölümü sürekli hatırda tutmayı, bir ayağı öbür âleme atmışçasına ötelerle irtibat hâlinde bulunmayı, bu dünyanın bir misafirhane olduğunu düşünerek ebedî saadeti kazanma gayretiyle yaşamayı ve tûl-i emelden kurtularak büyük bir alâka ile ahiretin yamaçlarına yönelmeyi ifade etmektedir. Bu anlamda şu hadîs-i şerîfi zikredebiliriz: Abdullah b. Mesud (ra) anlatıyor: “Efendimiz (sas), ‘Allah’tan hakkıyla hayâ edin’ buyurunca, ‘Ey Allah’ın Resulü, Allah’a hamd olsun biz Allah’tan hayâ ediyoruz, (ettiğimizi düşünüyoruz)’ dedik. O ‘hayır, zannettiğiniz gibi değil’ buyurdu ve şunları ekledi: ‘Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, senin baş ve başta bulunanları (dil, göz, kulak, beyin vs.), karnı ve ilgili olanları (yenilen-içilen şeylerle birlikte her türlü arzu, şehvet vs.) koruman; ölümü ve kabirde bedenin çürüyüp dağılması dâhil, ölüm sonrasını düşünmendir. Ahiret saadetini isteyen dünyanın geçici güzellik ve lezzetlerini de terk eder. İşte kim böyle yaparsa Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”5
Kur’ân-ı Kerîm de hemen her münasebetle ölümü ve ölüm ötesini hatırlatmakta; “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmrân, 3/185); “Senden önce hiçbir insana dünyada ebedî hayat nasip etmedik. Sanki sen ölsen, onlar ebedî mi kalacaklar! Hayır, her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır. Biz, sizi bazen şerle, bazen de hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirilirsiniz.” (Enbiyâ, 21/34); “Yeryüzünde bulunan her varlık fânidir.” (Rahmân, 55/26). “Hiç şüphe yok ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizle davalaşacaksınız.” (Zümer, 39/30) gibi âyet-i kerîmelerle dünyanın geçiciliğini, büyük bir mahkemenin insanları beklediğini ve ahiret hayatının ebedî oluşunu vurgulamaktadır.
Râbıta-i mevtin gayesi ve yapılış keyfiyeti
Râbıta-i mevtin gayesi özetle; kalbi yumuşatmak, kalbdeki sevgiyi geçici dünya nimetlerine değil bâki olan Allah’a ve O’nun razı olduğu şeylere çevirerek nefsin ibret almasını temin etmek, tûl-i emeli kırmak, gafleti dağıtmak, tevehhüm-i ebediyete engel olmak, ihlâsı kazanmak ve tevbenin sürekliliğini sağlamaktır.
Râbıta-i mevtin gayesi özetle; kalbi yumuşatmak, kalbdeki sevgiyi geçici dünya nimetlerine değil bâki olan Allah’a ve O’nun razı olduğu şeylere çevirerek nefsin ibret almasını temin etmek, tûl-i emeli kırmak, gafleti dağıtmak, tevehhüm-i ebediyete engel olmak, ihlâsı kazanmak ve tevbenin sürekliliğini sağlamaktır.
Zikredilen gayelerle müracaat edilen râbıta-i mevt özellikle tasavvuf ehli tarafından şu şekilde yapılmaktadır: “Mürşide yaptığı râbıtayı bitirdikten sonra mürid şöyle düşünür: Sanki bana ağır bir hastalık çöktü, duyan geldi, eve insan yığıldı. Kimi bana okuyor, kimi ilâç yapıyor, kimi de ağlıyor. Ben ise can çekişiyorum, birden canım çıktı. Cenaze yıkayanlar gelip beni soydular, yıkadılar, kefene sardılar, tabuta koydular musallaya getirip cenaze namazımı kıldılar ve beni kabre koydular. Ben ise kabirde yalnızım ve kendi kendine soruyorum: ‘Ben neredeyim?’ Yine kendim cevap veriyorum: ‘Mezardayım.’ Mezarda olan ise dünyaya dönemez…”
Görüldüğü gibi tasavvuf ehli râbıta-i mevt sırasında kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül etmiş; yıkanıyor ve kabre konuyor olduklarını farz etmiş; düşüne düşüne, nefs-i emmârenin o tahayyül ve tasavvurdan etkileneceğine ve uzun emellerinden bir derece vazgeçeceğine inanmış ve râbıta-i mevti bu şekliyle uygulamışlardır. Bu uygulamada, âkıbeti düşünmek suretiyle hayalen gelecek zamanı hâle taşımak ve istikbalde vuku bulacak hâdiselerin o ânda cereyan ettiğini farz etmek esastır. Bununla ölüm düşüncesine yoğunlaşmak ve bu sayede nefsi öleceğine ikna etmek; bunu sık sık tekrar ederek onu ölüm fikrine iyice alıştırıp tûl-i emelin önünü almak hedeflenmektedir.
Bediüzzaman’a göre râbıta-i mevt
Üstad Bediüzzaman da eserlerinde râbıta-i mevte geniş yer vermekte, hayatının dönüm noktalarında müessir olduğunu ifade etmekte ve kısaca “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak”6 şeklinde tarif etmektedir.
Üstad Bediüzzaman da eserlerinde râbıta-i mevte geniş yer vermekte, hayatının dönüm noktalarında müessir olduğunu ifade etmekte ve kısaca “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak”6 şeklinde tarif etmektedir.
Bilindiği gibi Üstad’ın nazarında ihlâs en önemli meselelerden birisidir. Kaleme aldığı İhlâs Risalesi’nin her on beş günde bir okunmasını tavsiye etmektedir.7 O, ihlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin râbıta-i mevt olduğunu ise şu sözleriyle açıklamaktadır: “İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, râbıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden, tûl-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.”8
Üstad’ın hayatında en önemli dönüm noktalarından birisi onun ifadesiyle Eski Said’in Yeni Said’e inkılâp etmesidir. Bu inkılâbın râbıta-i mevt vesilesiyle olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Ehl-i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o râbıta keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin nuranî ve hayattar ve güzel hakikatini görüp göstermiş.”9
Üstad başta Haşir Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi olmak üzere eserlerinde râbıta-i mevti ve ölümün ehl-i iman hakkındaki nuranî, hayattar ve güzel hakikatini nazara vermiştir. Ayrıca, “Kırk senelik ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim”10 diyerek başladığı Katre Risalesi’nde şerh ettiği kelâmlardan biri de “el-mevtü hakkun, ölüm haktır” ifadesi olmuştur.
Râbıta-i mevti kendine yoldaş ettiğini söyleyen Bediüzzaman’a göre bu râbıta, farazî ve hayalî bir surette, âkıbeti düşünerek geleceği şimdiki zamana taşıma şeklinde yapılmamalı; belki ölüm hakikati iyi kavranarak içinde bulunulan andan fikren gelecek zamana yürümek suretinde olmalıdır. Onun râbıta-i mevt anlayışında, “hakikat noktasında zaman-ı hâzırdan istikbale fikren gitmek” esastır. Bu konuda o şöyle der: “Ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ٭ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ gibi âyetlerinden aldığı dersle, râbıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o râbıta ile izâle etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşüne düşüne nefs-i emmare o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu râbıtanın fevaidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَاذِمِ اللَّذَّاتِ -ev kemâ kâl- yani “Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu râbıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Âkıbeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hâzırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşâhede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.”11
Üstad’a göre, dikkatli bir göz ve hüşyâr bir kalb her ân etrafında gördüğü değişik varlıkların ölümünden yola çıkarak bütün varlıkların ölümünü âdeta yaşıyor gibi hissedebilir. Aslında “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Ankebût, 29/57) şeklinde tercüme edilen âyette ‘tatma’ kelimesi ism-i fâildir ve süreklilik belirtmektedir. Dolayısıyla doğru tercüme “Her nefis her ân ölümü tatmaktadır” şeklinde olmalıdır. Biz her ân ölüp dirilmekteyiz. Zîrâ bizler, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerinin akislerinden ibaretiz. Bu tecelliler o kadar hızlı bir şekilde ve peşi peşine gelmektedir ki, biz, kendi varlığımızı aralıksız ve devamlı kabul ederiz. Bu aynen sinema şeridindeki karelerin çok hızlı dönüşüyle, oradaki nesnelerin hareketli görünmesi gibidir. Aslında biz, her ân -ki ân kelimesiyle zamanın en küçük parçası neyse onu kastediyoruz- var olup yine yok olmaktayız. Durum böyle olunca da hayalen geleceğe gitmeye ihtiyaç kalmamaktadır.
Üstad, “çok samimi bir kalbin en içli sesi ve hasbî bir gönlün muhasebe terennümü” olarak ifade ettiği 12. Nota’da da bu anlayışına dâir ipuçları vermektedir. Aslında, ölüm, dilini susturduğunda, diline bedel kitabıyla niyaz etmeyi dileyerek ve kabulünü rahmet-i ilâhiyeden recâ ederek bir yakarış şeklinde yazdığı o bölümde, râbıta-i mevt adına bir üslûp da göstermektedir. O ölümü, fikren geleceğe giderek tadar ve bunu “Kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı hâliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”12 sözleriyle ifade etmektedir. Çünkü o, “küllü âtin karîb- her gelecek yakındır” sırrıyla ölümün geleceğini kendi varlığı kadar gerçek ve yakın olarak görmekte, içinde bulunduğu zamandan sıyrılıp fikren istikbalde yaşayarak kendi ölümünü müşâhede etmektedir. O, ölümü hayal ve farz etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kat’i ve yakın bilmekte ve bunu “kat’î bir yakîn ile anladım ki, bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya hâliktir (helâk olmaya mahkûmdur) gider ve fânidir, ölür. Ve bilmüşâhede, içindeki mevcudât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur”13 şeklinde seslendirerek râbıta-i mevti bir yakîn (sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan itikat) meselesi olarak yorumlamaktadır.14
Etkili olması için
Hemen her zaman, bir şeyden istenen neticenin alınması onu destekleyen diğer bazı hususların yerine getirilmesine bağlıdır. Yani birden fazla sebebin bir araya gelmesiyle ancak bir netice hâsıl olur. İşte râbıta-i mevtten hedeflenen neticeye varabilmek için de, müeyyidâtın diğer unsurları başta olmak üzere, farklı hususlarla desteklenmesi gerekir. Bunların başında sağlam iman gelmektedir. Bundan dolayı Üstad, İhlâs Risalesi’nde, râbıta-i mevtten hemen sonra iman-ı tahkikiyi ve marifet-i Sâni’i nazara vermektedir. Yani, ancak diğer iman esaslarıyla takviye edilmiş bir râbıta-i mevt ve ahiret düşüncesi sayesinde dünyevî arzuların önünü kesmek mümkün olabilir.15
Hemen her zaman, bir şeyden istenen neticenin alınması onu destekleyen diğer bazı hususların yerine getirilmesine bağlıdır. Yani birden fazla sebebin bir araya gelmesiyle ancak bir netice hâsıl olur. İşte râbıta-i mevtten hedeflenen neticeye varabilmek için de, müeyyidâtın diğer unsurları başta olmak üzere, farklı hususlarla desteklenmesi gerekir. Bunların başında sağlam iman gelmektedir. Bundan dolayı Üstad, İhlâs Risalesi’nde, râbıta-i mevtten hemen sonra iman-ı tahkikiyi ve marifet-i Sâni’i nazara vermektedir. Yani, ancak diğer iman esaslarıyla takviye edilmiş bir râbıta-i mevt ve ahiret düşüncesi sayesinde dünyevî arzuların önünü kesmek mümkün olabilir.15
el-Muhâsibî, râbıta-i mevtin etkili olması için iki hususa dikkat çekmektedir:
1. Ölümün aniden geldiği unutulmamalı. Evet, ölüm genç-yaşlı, hasta-sağlıklı, fakir-zengin, mü’min-kâfir, kış-yaz, gece-gündüz… ayırımı yapmaksızın ve haber vermeden âniden gelir. Öyle ise akıllı olan ondan gafil olamaz.
2. Daha önce ölenlerden ibret alınmalıdır. Kişi kendinden önce vefat eden yakınlarını, dostlarını ve çevresinde yaşayan insanların ölümlerini hatırlamalı ve nasıl bir sonla karşılaştıklarını düşünmelidir. Onların toprak altına nasıl serildiklerini, dünyadaki mevki ve saltanatlarını, hanımlarının nasıl dul, çocuklarının öksüz, meclis ve mescitlerinin nasıl bomboş kaldığını ve izlerinin silindiğini düşünüp karşılaştırmakla ibret almalı ve kendisinin de onlardan birisi olduğunu unutmamalıdır. Onlar öldü, o da ölecektir. İşte o zaman Allah’ın izniyle dünyaya olan bağlılığı azalır, ecelini gözetler, tevbe ile Rabb’ine kavuşmaya hazırlanır.16
Yazımızın girişinde kısaca temas ettiğimiz müey-yidâtın ilk kısmı olan emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i anı’l-münkerle birlikte, her çeşidi ve en geniş mânâsıyla zikrin hayatta ağırlıklı bir şekilde yer alması râbıta-i mevtin etkili olmasının olmazsa olmazlarındadır. Hadîs külliyatının rekâik bahislerinde dile getirilen diğer hususların da öğrenilmesi ve tatbik etmek için gayret gösterilmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Bu arada Efendimiz’in (sas) emir buyurduğu kabirlerin ziyaretine, günümüzde hastanelerin ziyareti de eklenerek, râbıta-i mevtten umulan neticeyi elde etmeye daha fazla yardımcı olunabilir.
Netice
Râbıta-i mevt, nefsi dizginleyip insan-ı kâmil olma yolunda mesafe almak için mutlaka müracaat edilmesi gereken hususlardan birisidir. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerde sık sık vurgu yapılan ölüm gerçeğinin insan mâneviyatı üzerinde bıraktığı muazzam tesiri, ruhu olgunlaştırma yönünde kullanmak İslâm’a has bir ayrıcalıktır. Zîrâ İslâm dışındaki bazı düşüncelerde ölüm Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük ceza (Yahudilik), bazılarına göre aslî günaha mukabil verilen İlâhî ceza (Hristiyanlık), bazılarına göre dünyada başka bir bedende hayat bulmanın başlangıcı (Budizm) şeklinde yorumlanmakta ve ölümü geciktirmek, ondan korkmak, acısını hafifletmek, unutmak, kendinden uzak görmek vb. gayret ve düşünceler öne çıkmaktadır. Oysa İslâmî terbiyede ölüm gerçeğiyle bağ kurmak, onu daha çok zikredip düşünmek tavsiye edilmekte, böylece insanı dönüştüren, olgunlaştıran, güzel ahlâk sahibi yapan bir gerçek olarak görülmekte ve değerlendirilmekte; neticede zikir ve müeyyidâtın diğer kısımlarıyla beraber, âdeta bir insan-i kâmil olma metodu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Râbıta-i mevt, nefsi dizginleyip insan-ı kâmil olma yolunda mesafe almak için mutlaka müracaat edilmesi gereken hususlardan birisidir. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerde sık sık vurgu yapılan ölüm gerçeğinin insan mâneviyatı üzerinde bıraktığı muazzam tesiri, ruhu olgunlaştırma yönünde kullanmak İslâm’a has bir ayrıcalıktır. Zîrâ İslâm dışındaki bazı düşüncelerde ölüm Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük ceza (Yahudilik), bazılarına göre aslî günaha mukabil verilen İlâhî ceza (Hristiyanlık), bazılarına göre dünyada başka bir bedende hayat bulmanın başlangıcı (Budizm) şeklinde yorumlanmakta ve ölümü geciktirmek, ondan korkmak, acısını hafifletmek, unutmak, kendinden uzak görmek vb. gayret ve düşünceler öne çıkmaktadır. Oysa İslâmî terbiyede ölüm gerçeğiyle bağ kurmak, onu daha çok zikredip düşünmek tavsiye edilmekte, böylece insanı dönüştüren, olgunlaştıran, güzel ahlâk sahibi yapan bir gerçek olarak görülmekte ve değerlendirilmekte; neticede zikir ve müeyyidâtın diğer kısımlarıyla beraber, âdeta bir insan-i kâmil olma metodu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dipnotlar
1 Müeyyide konusunda geniş bilgi için bkz: DİA, Müeyyide maddesi.
2 Misal olarak bkz: F. Gülen, İrşad Ekseni ve İ’lay-ı Kelimetullah veya Cihad adlı eserleri.
3 F.Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/76.
4 Tirmizî, Kıyame, 26, Zühd, 4.
5 Tirmizî, Kıyame, 64.
6 Lem’alar, 163.
7 Age, 159.
8 Age. 163.
9 Şualar, 696.
10 Mesnevîy-i Nuriye, 51.
11 Lem’alar, 163.
12 Age, 129.
13 Age, 129.
14 Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, İkindi Yağmurları, 419.
15 Bkz: F. Gülen, age. 420.
16 Bkz: El-Mühâsibî, Er-Ri’aye (Kalb Hayatı), 135-145.
1 Müeyyide konusunda geniş bilgi için bkz: DİA, Müeyyide maddesi.
2 Misal olarak bkz: F. Gülen, İrşad Ekseni ve İ’lay-ı Kelimetullah veya Cihad adlı eserleri.
3 F.Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/76.
4 Tirmizî, Kıyame, 26, Zühd, 4.
5 Tirmizî, Kıyame, 64.
6 Lem’alar, 163.
7 Age, 159.
8 Age. 163.
9 Şualar, 696.
10 Mesnevîy-i Nuriye, 51.
11 Lem’alar, 163.
12 Age, 129.
13 Age, 129.
14 Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, İkindi Yağmurları, 419.
15 Bkz: F. Gülen, age. 420.
16 Bkz: El-Mühâsibî, Er-Ri’aye (Kalb Hayatı), 135-145.
Hz. Mevlana Işığında Dünya Hayatı ve Ölüm Gerçeği..
Hz. Mevlâna (1207-1273) mübarek Anadolu- muzun
manevî mimarlarındandır. Asıl adı Mu- hammed Celaleddindir. Mevlâna ismi
Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde Rumî adı ise; Anadolu'ya yerleşip
orada yaşadığı dönemlerde verilmiştir. Hicri 7. asrın müceddididir. “Alimle- rin
sultanı” , “Gönüller Sultanı” unvanları ile de anılmaktadır.
Onun doğduğu ve büyüdüğü yıllar, Moğolla- rın
dehşetli zulümleri altında büyük bir istikrar- sızlık içindedir. Sivas üzerinden
Kayseri'ye oradan da Konya'ya kadar gelen Moğol istilâsı, insanları uzunca bir
zaman korku ve güvensizlik duygusu içinde yaşatmıştır.
Moğolların merhametsiz korkunç katliamları,
çaresizce zulümlerden kaçışlar, ümitsizlik, göç ve sürgünler insanların
hayatlarını alt üst etmiştir. İhtilaf hastalığına duçar olduklarından İttihadın
değerini unutan, kin, haset, fitne ateşleriyle gönülleri yaralanan, birbirlerine
diş bileyen bazı müminlerin basiretsizliği sebebiyle Anadolu Selçuklu devleti de
yıkılmak üzeredir. Böylesine bunaltıcı, sıkıntılı bir atmosferde, hürriyete ve
sevgiye muhtaç, ümitsiz insanların ruhlarını eserleriyle ( Mesnevi, Divan-ı
Kebir, Mektubat, Fih i Mafih, Mecalis-i Seb'a ) vaazlarıyla, dersleriyle ve
sohbetleriyle huzura kavuşturmuş- tur.
O sevgi sultanı eserleriyle yaklaşık 800 yıldır
her asrın ümitsizliğe düşmüş, gerçeği arayan yorgun ruhlarını aydınlatmış,
onlara şifa olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmamla Onun Mesnevi adlı
büyük eserinden dünya hayatı, ölüm gerçeği ve âhiret hayatına dair hakikat
çiçeklerinden derlediğim bir buketi sizlere sunacağım.
O hayattayken Onun vaaz, ders ve sohbetleri- ne
katılanlar, günümüzde ise eserlerini okuyan ve eserlerinden feyz alanlar da bir
yandan tahkiki iman yolunda yol alırken diğer yandan şu fani hayatın nice
dertlerinden, manevî sıkıntılarından insanı dehşete düşüren hadiselerin ruhlarda
açtığı yaralarından kurtulmaktadırlar.
O gönüller sultanı, dünyanın iyi, kötü; güzel,
çirkin; zulmetli, nurlu nice sahnelerine şahit olmuş, Kur'andan ve Sünnet-i
Resulullahtan aldığı devalar ve ilaçlarla nice müzmin hastalık- larımıza şifalar
bulmuş ve eserlerinde kendi ruhunda yolculuk yapmak isteyen hakikat yolcularına
sunmuştur. Şu sözler bunu ne güzel ifade ediyor:
"Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde
ara!"
O, kendi ruhunda yolculuk yapanlara rehber
olarak Yüce yaratıcımızın son kitabı Kur'an-ı Kerimi ve Son peygamberi Hz.
Muhammed Mustafa'nın sünnet-i seniyyesini tavsiye etmektedir. Bunun delili şu
sözleridir:“MEN BENDE-İ KUR'ANEM EGER CAN DAREM /MEN HÂK-İ REH-İ MUHAMMED
MUHTAREM / EGER NAKL KUNED CÜZ İN KES EZGÜFTAREM / BİZAREM EZ U VEZ AN SUHEN
BİZAREM” Yani “Bu canım var oldukça ben Kur'ana tutsağım / Muhammed Mustafa'nın
yolundaki toprağım / Benden başkaca bir söz nakledenler olursa / Hem onu
söyleyenden hem o sözden uzağım”
Hz. Mevlana dünya hayatıyla ahiret hayatını;
hayatla ölümü birbirinden ayrı ayrı değerlendir- memektedir. Ona göre “Bu dünya
ahiretin tarlasıdır.” Hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi ahiret için henüz bu
dünyadayken hazırlık yapılmalıdır. Ölüm de hayattan ayrı düşünüle- mez. Çünkü
ölüm yokluk değildir, ahiret hayatı- na bir geçiştir, bir doğuştur. En çok
sevilmesi gereken Rabbimize bir kavuşma gecesidir. Yani Şeb-i Arûstur. Düğün
gecesidir.
Hz. Mevlana İslam'ın temel kaynaklarındaki
ebedî gerçeklere dayanarak dünyayı zıtların bir arada bulunduğu bir sınav yeri
olduğunu ifade etmektedir. “Dünya” sözcüğüyle dünyanın aldatıcı, zehirli bala
benzeyen haram lezzetlerine bakan yüzüne dikkatimizi çekmektedir.
Bir başka ifadeyle dünyanın bu yüzü, insanın
heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve dünya için ahiretini feda edenlerin
oyuncağı hükmünde bulunan yüzüdür.
Dünyanın bu yüzü gayet çirkin ve tehlikelidir.
Çünkü fanidir, elemlidir, keder vericidir, aldatıcı- dır. İşte ayetlerin,
hadislerin ve Hz. Mevlana'nın Kur'an ve sünnete dayanarak dikkat çektiği ve
sevgisine aldanmamak için uyardığı, sevilmeme- si, hatta nefret edilmesi,
kendisinden Allah'a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür.
O söz sultanına göre bu dünya ( dünyanın insanı
aldatan yüzü ) tuzaktır, yemi de gayr-ı meşru isteklerdir. Bu Cihan köpüğü (
haram lezzetler) Cenab-ı Hakkın Mübarek Esmaül Hüsnasının ve Mukaddes
sıfatlarının arılığına, duruluğuna perdedir. Ahmak insanları, “Etek dolusu altın
verip şeytandan dert satın alanları”, “dünyaya demir attığını sananları, yer
çekti, yuttu.”“Dünya altın kaplı kalp para gibidir; yani değersiz ve bir köpük
parçası gibi olan bu dünya kalptır.( geçersiz) dir. Bu dünya o mutlak visale
göre birer yük, azap ve zahmettir.
Dünya ahiret dengesini kurma, dünyanın
mahiyeti, dünya sevgisi, dünya ve ahiret saadeti gibi konularda Hz. Mevlana ile
ilgili şöyle bir olay nakledilmektedir: Selçuklu Sultanı Rükneddîn, Mevlâna'ya
beş kese altın gönderip almasını arzu eder. Talebelerinden Mecdüddîn, Mevlâna'ya
altınları arz edince; "Beni hakikaten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki
çamurun içine atın! buyurur. Talebeleri bu emri derhal yerine getirirler.
Dünyaya kıymet veren bazı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde
aramaya başlarlar. Fakat üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hâle gelir.
Mevlâna, talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek;"Bu altınlar, şu
gördüğünüz dünya ehlinin üstünü başını batırdı- ğı gibi, âhiret ehli olanların
da kalbini karartır, kirletir. Çeşitli günahlara sevkedip, ibadetlerden
alıkoyar.
Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. dünya için
çalışmayınız demek istemiyorum. Dünya malının muhabbetini kalbinize koymayınız
diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışmak
lâzım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tama
çukurlarına düşmeden kanaat üzere bulunmak-tır. Dünyada, âhiret saadeti için
çalışmalı, kazan- malı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslamiyet, insan lara
faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük, sermaye, helâlinden kazanıp,
hayır ve hasenat yaparak âhirete göndermektir. Buna rağmen asıl sermaye, mal,
mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlâk sahibi
olmaktır." Buyurur.
Hz. Mevlâna'nın bir diğer tespiti de şudur: “Bu
dünyada bulunan bütün şeyler, öbür dünyanın (ahiret) birer örneğidir. Yani bu
dünyada görülen her şey ahiret için de böyledir. Mesela, zahmet çekmeden bir
dünya işi müyesser olmadığı gibi ahiret işi de kolayca hallolmaz. Bunun için:
"Dünya ahiretin tarlasıdır" denilmiş- tir. İnsan burada ne ekerse, orada onun
semeresi- ni toplar. Bu dünyada aranılıp, kavuşulan huzur, tıpkı bir şimşek
gibidir; çabuk gelir geçer. Dünya zevkleri misk kokusuna benzer, koku da (araz)
geçici bir belirti olduğundan kalmaz. Geçici kokuyla yetinmeyerek ebedî miski
arayan kimse doğru bir iş yapmış olur.”
Hz. Mevlâna dünyadan “Kendisini yeni gelin gibi
gösteren kokmuş bir kocakarı” olarak söz eder. Mevlana'nın müşahedelerine göre
dünya- nın rengine ve kokusuna aldanmamak ve zehirli şerbetini içmekten sakınmak
gerekir. O bazen de dünyayı “Kendisine yeni gelin süsü veren büyücü kadına”
benzetir. "Ona âşık olan zehirli şerbetin- den içer" diyor. Ona göre bu dünya
zıtlıklar alemi- dir. Ahiret ise zıtların birbirinden ayrıldığı adale- tin tam
tecelli edeceği bir yerdir.
“Kalb pehlû mîzened bâ-zer be-şeb
İntizar-ı rûz mîdâred zeheb”
“Gece, kalpazanın bahtı sahihin bahtsızlı-
ğıdır. Karanlıkta iyiyle kötü, kalp altınla sahici olan kucak kucağadır. Kalp
altın ister ki bu gece hiç bitmesin ve foyası ortaya çıkmasın. Saf altınsa
gündüze âşıktır. Ta ki bulaşıklık töhmetinden kurtulsun, kadri kıymeti belli
olsun. O gece dünyadır gündüzse ahiret. Bu âlemde hakla haksızlık, iyilikle
kötülük, zulümle adalet iç içe kucak kucağadır. Ama hesap günü kurulacak terazi
kimin kaç ayar olduğunu tek tek açıklaya-cak. O gün altın gibi bir gönül
götürenlerin günüdür, gönül kalpazanlarının değil.”
“Bâki nur, bu aşağılık dünyanın ardındadır.
Unutma ki; süt de kan nehirlerinin içinden akarak saf oldu.” “Bil ki ahiret deve
kervanı, dünya da deve tüyüdür. Katara sahip olursan yün de deve de mal da sana
gelir. Yünü alırsan deve senin olur mu?”
"Dünya nedir! Allah'tan gafil olmaktır.”
“Dünya uykudaki kişinin gördüğü rüyadır.”
Yani dünyanın gayr-ı meşru zevkleri insanı
Allah'tan uzaklaştırır. Dünya bir rüya gibi gelip geçicidir. Geçici olan bu
dünya ebediyeti arayan insan ruhunu tatmin eder mi?
Hz. Mevlana dünyayı kesben ( çalışmak, kazanmak
için ) terk etmemek, kimseye avuç açmamak için çalışmak gerektiğini de şu
sözleriyle ifade eder."İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri
gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından." "Kazanmak da ekin ekmeye benzer,
ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."
"Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün
mü." gibi sözleriyle Hz. Mevlana dostlarına çalışmayı öğütlerdi. Ayrıca Hz.
Mevlana derdi ki: `Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et, kazan
da sonra Allah`a dayan!`
Hz. Mevlana'nın yakın dostu Şems-i Tebrizi- den
öğrendiği dünya ile ilgili hakikatlerden bazıları şunlardır:
“Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl
seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa,
hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse
kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece
sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak.
Senin gönlün değişirse dünya değişir.
Gönüller sultanı Hz.Mevlâna Celaleddin ölüm
gününü “Hakk'a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır.” Hz. Mevlâna (hicri 672 / miladi
17 Aralık 1273'te) Pazar günü akşamüstü Konya ufuklarında güneş gözden
kaybolurken, bu fâni âlemden can ve beka âlemine göç etmiştir.
Mevlâna ölümünü “Şeb-i Ârus” sevgiliye kavuşma
günü olarak kabullenmişti. Aslında Onun Şeb-i Arûsu, “ölmeden önce ölmekle” yani
hayatın fani, zehirli bala benzeyen lezzetlerini sadece Allah için terk etmekle
başlamış, ruhunu Rahmana teslim etmekle tamamlanmıştır.
Hayatı dahi Şeb-i Arûs olan Hz. Mevlana
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir, bizim
mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” derken
Hakk'a âşık olan kişilerin gerçekte ölmediklerini Baki-i Hakiki'ye kavuştuk
larını ifade etmektedir.
Yine Rabbine, “Ölmek, şeker gibi tatlı bir şey,
canı sen aldıktan sonra, seninle olunca da tatlı, candan da tatlıdır ölüm.”
şeklinde seslenirken de aynı hakikati dile getirmektedir.
Hz. Mevlâna, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense
vuslattan.”der. Onun ölüm ve vuslat anlayışını, Kur'an-ı Kerim'in bir ayetinin
ışığı altında anlamak mümkündür. “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize
döndürüleceksiniz.”
Ayette geçen 'dönmek' kelimesi, Allah'a
kavuşulacağını, 'vuslatı' açık bir ifadeyle 'müjdelemektedir. Bu müjdeyi
benimseyen, ona sımsıkı sarılan Hz. Mevlâna, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat
olarak kabul etmektedir. “Tövbesiz ömür, tümden can çekişmektedir; gelip çatan,
adamı yaşayan ölü yapan ölümse, Allah'tan habersiz olmaktır. Ömür de Allah'la
hoştur, ölüm de. Allah'a kavuşmadıktan sonra âb-ı hayat bile ateştir.”
“Ölümde adaletli ve dindar kimseler için hayat
vardır.”
Ölümden, temiz ruhlara huzur ve sükûn
gelir.
“Ömür bittiyse, Allah bir başka ömür
verdi.
Geçici ömür kalmadıysa işte şuracıkta ölüm-süz
ömür.'
Aşk bengisudur, dal şu suya, bu denizin her
katresinde ayrı bir yaşayış var.”
“Ölümden önce ölün” emrine uyalım da Hz.
Muhammed (s.a.v.) gibi, şu çıfıt nefisle cihada girişelim...”
Mevlana'nın ölüm konusundaki önemli bir tespiti
de genellikle insanların ölümü yanlış anladıkları yönündedir. Ona göre “Ölüm
korkutu cu bir şey değildir. Ölümden korkmak aslında kişinin kendisinden
korkması demektir. Zira herkesin ölümü 'kendisi' gibidir ve ölüm, kişinin
dünyadaki yaşantısı ile orantılı olacaktır.”
Hazret-i Mevlâna, “Ölüm bir ayna gibidir ve ona
bakıldığında o, kişinin herkes tarafından görülebilen yüzünü değil, kişinin
gerçek karakte- rini yansıtır. Eğer güzelsek yani güzel ahlaklı isek bu güzellik
aynada oluşacak ve ayna bunu parlak bir şekilde güzel yansıtacak, fakat eğer
'kara' isek ayna da kara olacaktır.” Yani ölüm aynası da insanlara gerçek kimlik
ve kişiliklerini göstermek tedir.” diyerek bu konuyu çok güzel bir benzetme ile
aydınlatmıştır.
Hz. Mevlana'ya göre 'yokluk' anlamına gelen bir
ölüm yoktur. Ona göre hayat ve ölüm birbirinin devamıdır. Aslında hepimiz bir
'varlık denizi' içinde yüzmekteyiz ve ölüm sadece, geçici bir varlık âleminden
diğer ebedî bir varlık âlemine intikal sürecidir. Yani “Tatlı meyve yapraklar,
dallar arasında gizlidir. Ebedi hayat da ölümün ardında.”
Yani asrımızın müceddidi Hz. Bediüzzaman- ın
diliyle “Ölüm, idam ( yokluk ) değil, firak
(ayrılık) değil, belki hayat-ı ebediyenin bir
mukaddimesidir, mebdei ( başlangıcı)dir. Vazife-i hayat külfetinden bir
paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i
ahbaba kavuşmaktır.” Yine asrımız müceddidi- nin başka bir ifadesiyle “Herkes
âyinesinin rengine göre görür. Ehl-i iman için ölüm hakiki vatanına ve ebedi
saadet makamına girmeye bir vasıtadır. Ehl-i dalalet için ölüm, idam-ı ebedîdir;
hem o insanı hem bütün ahbabını ve akaribini asacak darağacıdır.” Yani ölümü
ebedî var olmak olarak gören ebedi varlığı bulur, ölümü yokluk gören idam-ı
ebediyi bulur.
Hz. Mevlâna bedeni ruh için bir hapishane gibi,
ölümü de ruhun hapisten kurtulması gibi değerlendirmektedir. Ona göre ölüm,
Allah'tan gelen ruhun yine O'na yükselmesidir. Çünkü insan ruhu bedende olduğu
sürece geldiği ve döneceği âleme göre zindandadır. Nasıl zindanda olan insan
hapishanenin yıkılmasından incinmez ve yıkanlara: “bu binayı niye yıkıyorsunuz?”
diye karşı çıkmazsa, aynı şekilde insan da ölümle beden mülkünün viran
olmasından incinmez, aksine sevinir. Nitekim Hz. Mevlâna şöyle der: “Sen
yaşıyorum sanırsın. Aslında beden zindanın da mahpussun. Zindandan kurtulur,
beden kuyusundan çıkabilirsen Yusuf gibi Mısır'a sultan olursun.”
O, ölümü bir mihenk taşı olarak da görür ve
şöyle der: “Ölüm olmayan bir dünya, gerçek altınla sahte altının ayırt
edilmesinin mümkün olmadığı bir çarşı gibidir.” Ayrıca şahane bir benzetmeyle
Hz. Mevlana ölümü cevizin kabuğunun kırılmasına benzetir ve “Eğer içini tam
olarak doldurmuşsa, bir ceviz kırılmaktan neden korksun ki?” der.
Hz. Mevlana'nın ölüm hakkındaki başka bir
düşüncesi de “Ölmeden önce ölmek” gerçeğine yaptığı vurgudur. Bedenin ölümü bir
gün hepimizin yüzleşeceği bir şeydir. Bedenin ölümünden önceki ölüm ise Hz.
Mevlâna buna ilk vuslat diyor- benlik, bencillik, çıkarcılık gibi hayvanî
arzulardan arınmaktır.
Aşk ve ümit deryası Hz. Mevlâna'yı Şeb-i Arûs
(vuslat) yıldönümünde rahmetle anıyor, Yüce Allah'tan şefaatine nail olmayı
diliyorum.
KAYNAKÇA:
1-Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye,
İstanbul 1971;
2-Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, I,
İstanbul 1977.
3- Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar
4- Doç. Dr. Emine Yeniterzi, Mevlana
Celaleddin-i Rumi, T.D.V.Yay. 4. Baskı, Ankara, 2001,
5-Şura Suresi, 36.
6-Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, (Konya
İl Yıllığı) Konya 1973
7-Bediüzzaman Said Nursî İman ve Küfür
Muvazeneleri
8-Mevlâna, Rubaiyyat,
9-Mesnevi,
10-Ankebut, 29/57
11-Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlâna
Celaleddin
30 Ağustos 2012 Perşembe
Benim Modern Dostlarım
Dün büyük bir arzuyla, cenâzeme koştunuz,
Kabristana gelince, bir kez daha coştunuz.
Alkışlarla inledi, o koskoca mezarlık,
Bir tek imam kalmıştı, aranızda nazarlık..
Sanki alın yazımı, yeni baştan yazdınız,
Zamansız geldi diye, Azrail’e kızdınız.
Kiminiz öfkesinden, neredeyse delirdi;
Nedense bu Azrail, hep zamansız (!) gelirdi..
Hakkımda övgü dolu, boş nutuklar attınız,
O kısacık ömrüme, efsâneler kattınız.
Yerim doldurulmazmış, ben bir âbideymişim,
Doğrusu ya şaşırdım.. Meğerse ben neymişim?
Çoğunuz ayak üstü, sohbetlere daldınız,
Sayemde buluşmaktan, hoşnut bile kaldınız.
Arada, açık saçık fıkralar bölüştünüz,
Etrafa çaktırmadan, epeyce gülüştünüz..
Haklıydınız dostlarım.. Ölenle ölünmezdi,
O güzelim rüyanız, benimle bölünmezdi.
Havuzlu kâşâneler, cümbüşlü sâzendeler,
Kaçamak listesinde, sarışın nâzendeler..
Haklıydınız dostlarım.. Geçim derdiniz yoktu,
Yedi sülâlenizin, sırtı pek, karnı toktu.
İşiniz tıkır tıkır, içiniz fıkır fıkır,
Geriye ne kaldı ki.. Oynayın şıkır şıkır..
Benim “çağdaş” dostlarım, inanın sözlerime;
Ne gerçekler çarpıyor, burada gözlerime.
Bütün sırlar ortada, mümkün değil saklamak,
Mümkün değil burada, zulümleri aklamak..
Kiminde bakacak yüz, kalmamış kardeşine,
Kimi bedel ödüyor, aldattığı eşine,
Ne şöhretin hükmü var, ne paranın, ne pulun,
Ne yüce makamların, ne cübbenin, ne çulun..
Benden önce gömülmüş, nice ünlü kişiler.
O medyatik çapkınlar, o sosyetik dişiler.
Artistler, şarkıcılar, mankenler, san’atçılar.
Adâleti katleden, darbeci inatçılar..
Burada, ne “laiklik”, ne “çağdaşlık” söküyor.
Krallar, diktatörler, burada diz çöküyor,
Rütbenizi yazmayın artık mezar taşına;
Burada bakılmıyor, kimsenin göz yaşına..
Kısacası dostlarım; bizler gaza gelmişiz,
İnsanlık mîrâsını, hâfızadan silmişiz.
Korkutmuşlar..“irticâ” diye diye bizleri;
Böylece ne din kalmış, ne ahlâkın izleri..
Artık düşmanlık değil, dostluk için yarışın,
Kurtuluş diyorsanız; Kur’ân ile barışın.
Farelere bakıp da, teknenizi delmeyin,
Sizi çok seviyorum.. OYUNLARA GELMEYİN..
Yetişkinlik Dönemi ve Orta Yetişkin Dönemi Eğitim ve Din Eğitimi
Yetişkinlik Dönemi ve Orta Yetişkin Dönemi Eğitim ve Din Eğitimi
3.1. Yetişkinlikte Eğitim ve Din Eğitimi
Yetişkinlikte Eğitim
İnsanoğlu hayatı boyunca bazı hususlarda aynı yöntemlerle öğrenmeyi devam ettirirken, yaşının ilerlemesi sonucunda öğrenme metot ve biçiminde çocukluk dönemine göre farklılıklar göstermektedir. Bu ihtiyaç sebebiyle çocukların eğitimi ve öğrenmesiyle ilgili olan “pedagoji” kavramından sonra “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme bilimi” olarak “andragoji” kavramı ortaya çıkmıştır. Yetişkinlerin eğitimi konusunda, her şeyden önce yetişkinlerin bedensel, ruhsal, sosyal ve zihinsel gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olma durumuna gereksinim vardır.[1]
Yetişkinlik döneminin hayatın ayrı bir bölümü olarak ayrılması çocukluk ve ergenliğin keşfedilmesiyle ilgilidir. Çocukluk XVII.-XVIII. yüzyıla kadar hayatın ayrı bir bölümü olarak tasvir edilmemişti. Çocukluk ve ergenliğin keşfedildiği XIX. yüzyılın son yarısına kadar çocuklar; yetişkinlerin bir minyatürü, yetişkin de çocuğun büyümüş ve yetişmişi olarak görülüyordu. Yetişkinlik ve yaşlanma süreci ile ilgili bilimsel dönem öncesinde pek çok düşünür, filozof ve din bilgini bu dönemin özellikleri ile ilgili görüşlerini belirtmişlerdir. Yetişkinlik ve yaşlılık süreci ile ilgili ilk sistematik araştırmalar, 1920’li yıllarda başlamış, 1940’lı yıllardan sonra gelişme dönemine girmiştir. ABD’de bugün İncil’den sonra en çok satan kitapların yetişkinlik dönemi gelişimi ve sorunları ile ilgili kaynaklar olduğu söylenmektedir. Ancak çocukluk ve ergenlik dönemi ile ilgili araştırmalarla kıyaslandığında yetişkinlik dönemine ait çalışmaların sınırlı oluğunu görmekteyiz.[2]
Eğitimin yaşam boyu sürmesi, insanların okul eğimi sonrasında eğitim olanaklarına sahip olması ile; yani yetişin eğitimi, ya da ülkemizde yıllardan beri geleneksel olarak kullandığımız kavramla söylersek, halk eğitimi ile olanaklıdır. Bilgilerin, becerilerin hızla eskidiği ve yetersizleştiği 'küresel' dünyada, hangi düzeyde eğitim alırsa alsın, herkesin yetişkin eğitimi hizmetlerinden sürekli yararlanarak kendini yenilemesine, geliştirmesine gereklilik vardır. Bu yüzden yetişkin eğitimi, giderek artan ölçüde insanların ve ulusların geleceğini belirleyen en can alıcı hizmetlerden biri olmaktadır.
Yetişkin eğitimi sisteminin yeterliği ve niteliği; bilgi üretebilmenin, yeni bilimsel buluşlardan ve bunların sonucu olan yeniliklerden yararlanıp yararlanamamanın ve dolayısıyla her dem "çağdaş" kalabilmenin anahtar etmeni durumundadır. Giderek yaşamsal olmaya başlayan yetişkin eğitimi hizmetinin 'küresel' dünyada etkin ve verimli olarak sağlanabilmesi, 'küreselleşme’nin yetişkin eğitiminde ne tür zorunluluklara ve sakıncalara yol açtığını anlamakla olanaklıdır. Zorunlulukları yerine getirmeye, sakıncaları gidermeye yönelik çözümler aramaya ancak böylece girişilebilir.[3]
Yetişkinler eğitim almakta farklı amaçlara sahiptirler. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getirmektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir.[4]
Geçmişte insanlar, günümüzdeki insanlara oranla hayatlarında daha az oranda değişime maruz kalıyorlardı. Bu onların tarım toplumunda yaşamalarından kaynaklanıyordu. Tarım toplumunda çevre ve şartlarda pek fazla değişiklik görülmüyordu. Hayat boyu ihtiyaç duyulan bilgi ve kabiliyetler, hayatın ilk yıllarında öğreniliyordu. Teknolojideki hızlı değişim, eğitimin hayatın ilk yılları ile sınırlandırılan bir süreç olmaktan ziyade hayat boyu devam eden bir süreç olmasını gerektirmektedir. Günümüzde hızlı değişen teknoloji toplumunda eğitim, artık kesintisiz bir hüviyete kavuşmuştur. Tarım toplumunda eğitim genellikle informal yolla gerçekleştiriliyordu. Sanayi toplumuna geçişte ise formal eğitim, okulda diploma vermek suretiyle son buluyordu. Bilgi toplumunda ise hızlı ve köklü değişimle karşı karşıya kalan insanlar, bu dünyada anlamlı bir şekilde yaşamak için sürekli öğrenme ve yeteneklerini geliştirme gereği duymaktadırlar.
Günümüzde dünyada sürekli ve hızla değişen bir yaşam tarzının ortaya çıkması, özellikle gelişmiş ülkelerde yetişkin eğitimine artan bir şekilde ilgi duyulmasında etkili olmuştur. Yetişkinlere böyle bir dünyada uyumlu ve verimli bir şekilde yaşayabilmelerinin yollarının öğretilmesi gerekmektedir. [5] Bunun içindir ki, yetişkin eğitimi, genel eğitimin çok önemli bir parçası olarak, kuşaklararası eğitim farkını azaltmayı, örgün eğitimin ulaşamadığı kitlelere iletişim araçlarının desteği ile eğitim vermeyi sağlayacak, hızlı sosyoekonomik gelişmenin çıkardığı bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Bu yolla, gelişen dünyada genç-yetişkin-yaşlı arasındaki farkın kaldırılmasına, kitlelerin bütün olarak sürekli eğitilmesine çalışılmaktadır.[6] Ayrıca, aile kurumunun sarsılmaya başlaması, iş ve endüstri alanında değişen ekonomik şartlar, artan karmaşık teknolojiler ve politik çalkantılar yetişkinlerin, bu problemlere cevap bulmasını ve uyum sağlamasını önemli kılmaktadır. Bu sebepten, öğrenmek için öğrenme, ihtiyaç duyulan bilgiyi elde etme ve kabiliyetleri geliştirme, günümüzde daha da önem kazanmaktadır. Yetişkine nasıl bir eğitim verilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir; ancak yetişkin eğitiminin gerekliliği artık günümüzde tüm eğitimcilerin inkar edemeyeceği bir gerçek olmuştur.
Eğer yetişkinlere yönelik eğitim ve öğretim faaliyetlerinde başarılı olunmak isteniyorsa her şeyden önce onların çocuklardan farklı olduklarının, farklı yöntem ve tekniklere ihtiyaç duyduklarının bilinmesi gerekir. Zira yetişkinler bir taraftan fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan geniş farklılıklar arz etmekte, diğer taraftan da yetişkinlik dönemini ilk, orta ve son yetişkinlik olmak üzere uzun bir hayat sürecini kapsamaktadır.[7] Bunun için yetişkinliğin birkaç safhaya ayrılması eğitim öğretimi ne yönde etkiler?, Sosyo-kültürel farklar bu eğitim alanının metodunu belirlemesine engel olabilir mi? gibi sorular detaylı olarak cevaplanmayı beklemektedir. Bu alanda yapılan araştırmalar genel olarak, yetişkinler için eğitim-öğretimin özelliklerini şu maddeler altında ele almıştır:
Ø Yetişkinlerin öğrenmeye karşı motivasyonları diğer yaş gruplarından farklıdır.
Ø Yetişkinler için fiziki ve psikolojik çevre onlar üzerinde çok etkilidir.
Ø Daha derin deneyimlere sahiptirler.
Ø Öğrenmeye hazırlık ve eğilimleri farklıdır.
Ø Bireysel farklılıklarının daha çok farkındadırlar.
Ø Yetişkinlerin öğrenme tarzları farklıdır.
Ø Öğrenmek için daha çok zamana ihtiyaçları vardır.[8]
Yukarıdaki sayılan özellikler erişkin birey için, öğrenmeyi zorlaştıran engeller gibi gözükse de, aslında bunların öğrenme lehine dönüşebileceği durumlar da mevcuttur. Çünkü, erişkin birey, kendiliği konusunda daha fazla düşünme cesaretine sahip gözükmektedir. Özellikle orta yaş zihinsel olgunluğun lehine veriler sunabilecek olan bir dönemdir. Yaşanan krizler, teker teker kriz olmaktan çıkıp sıradan hadiselere dönüştükçe, temel güven yeni üretimlere yol gösterir hale gelebilir.[9] Yetişkinleri eğiten kişiler, öğrencilerinin bireysel kavramlarına (düşüncelerine karsı) duyarlı olmalıdırlar, öğrenme konumunda olan kişilerin tecrübelerine yer vererek onları paylaşmaya istekli olmalı ve onların tavsiyelerine açık olmalıdırlar. Özellikle yaşlıların öğretmenleri, onlara daha fazla zaman ayırmalıdırlar. Öğretmen farklı öğrenme şekilleri ve çok çeşitli öğretme şekillerinin olduğunun farkında olmalıdır. Dengeli, bağımsız ve grup ilişkileri sürdürülmelidir. Öğretmen daima açık olup, gerçekleri sunmalı ve başarıyı övmelidir. Böylece yetişkinin öğrenme konusundaki kaygısını gidermelidir. Ayrıca yetişkin eğitimi, yetişkin din eğitimine öncülük edebilecek önemli bir referans noktasıdır.[10] Yetişkinler, kendilerini geliştirmek için hem hürriyete hem de bağlılığa ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan eğitimde otonomi, rehberlik ve ferdin bizzat kendini tanıması yoluyla terbiyeye yardımcı olmak önem kazanır.[11]
Yetişkinlerin kendilerini ve birbirlerini doğru anlamaları başarılı bir eğitime ve iletişime bağlıdır. Saldırgan, savunucu ve doğru olmayan bir iletişim içine giren fertler kendilerini doğru olarak tanıyamadıkları gibi birbirleriyle ilişkileri de bozulabilir.[12]Ayrıca yetişkin eğitiminde kazandırılacak bilgi ve davranışları idealler değil, hedef kitlenin ihtiyaç ve beklentileri belirlemelidir. İhtiyaç, var olan ve istenen durumla bağlantılı olarak sürekli değişeceği için yetişkin eğitiminde standart hedeflerden bahsedilemez.[13]
Günümüzde yetişkin sorunlarına giderek artan bir ilgi duyulmaya başlamıştır. Son yıllarda Tıp, Edebiyat, Tarih, Sosyal Antropoloji ve Psikoloji gibi pek çok akademik alan ve disiplin, yetişkinlik problemleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Yetişkinlik konusuna ilginin arttığı son bir akademik alan da Eğitim ve Din Eğitimidir. 1920’lerden beri de dünyanın pek çok yerinde Yetişkin Eğitimi ve “Okul Sonrası Devam Eden Eğitim” (Continuing Education) alanı giderek artan bir şekilde ilgi görmeye başlamıştır. “Hayat boyu öğrenme” kavramı, yetişkinlik öncesi eğitim ve yetişkin eğitimi arasındaki sürekliliğin devam etmesine imkan sağlamıştır. Yetişkin Eğitimi alanı içinde bir alt alan olan Yetişkin Din Eğitimi de son yirmi beş yıl içinde gelişmeye başlamıştır. Ancak ülkemizde yetişkinlik dönemi ile ilgili yeterli oranda sistematik çalışmalar gerçekleştirilememiştir. Ayrıca bu çalışmaların ihtiyaçlara cevap verebilecek seviyede olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir.[14] Aslında yetişkinlik dönemiyle ilgili yapılacak araştırmalar sadece yetişkin ve yaşlılarımızın daha uyumlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmakla kalmayacak aynı zamanda gençlerin eğitimine de yardımcı olacaktır.
Yetişkinlikte Din Eğitimi
Tarihî süreç açısından baktığımızda XII. yüzyıldan itibaren laik okulların açılmasından önce eğitimin niteliğinin yetişkin merkezli olduğunu görüyoruz.[15] Peygamberler ve din tebliğcilerinin eğitim açısından öncelikli hedef kitlesi yetişkinlerdi. İslâm’ın ilk yıllarında Suffa’da verilen eğitimin özelliklerini baktığımızda Hz. Peygamberin öncelikle yetişkinlerin eğitimine ve eğiticilerin yetiştirilmesine önem verdiği görürüz.
Hz. Peygamberden sonra da yetişkin din eğitimine önem verilmiştir. Camiler, medreseler, Enderun Mektebi, tekke ve zaviyeler, ahilik teşkilatı, kahvehaneler, yetişkinlere din eğitimi hizmeti sunan kurumlar olarak işlev görmüşlerdir. Hatta medreselerde ikindiden sonra halka açık olarak verilen derslere yetişkinlerden düzenli olarak katılanlar olmuştur. Meslek kuruluşları olarak bilinen ahi zaviyelerinde eğitim görerek kitap yazacak seviyeye gelen yetişkinler de olmuştur. Ülkemizde son yıllara kadar yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi devlet politikası olmamakla birlikte sivil cemiyetlerin gayretleriyle bir ölçüde kurumsallaşmıştır.[16]
Günümüzde din ile ilgilerini okul yılları dışında da devam ettirmek isteyen, bu konuda yetkin kişilerden doğru bilgi edinmek isteyen ve fakat yaygın din eğitiminin de kendisini tatmin edemediği erişkin bireyler için ne yapılacaktır? sorusu gündeme gelmiştir. Batı’da son yıllarda yetişkinlik üzerine yapılan eğitimsel çalışmalarda, çoğu zaman din eğitimine yetişkinlik sürecinin öneminin belirleyicilerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçlerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçleriyle ilişkilendirebilir, hayattaki iletişim çeşitleri iman geleneği ile irtibatlandırılabilir. Ayrıca birey, hayatında bütünleme arayışının sonuna yetişkinlik döneminde gelir. Yetişkin din eğitiminin felsefi temellerinin en önemlilerinden biri budur. Daha önemlisi birey bu bütünleşmeye ihtiyaç duyar.[17]
Yetişkin din eğitimi; yetişkinlere ve okul dışındakilere, din eğitimi ve öğretimi imkân ve fırsatlarından yararlanamayanlara, resmî ya da özel kurum ve kuruluşlarca, yetişkinlerin dinî bilgilerini artırmak, dinî anlayışlarını geliştirerek hayatın dinî boyutunu yorumlamalarına yardımcı olmak amacıyla verilen planlı, amaçlı din eğitimidir. Yetişkin Din Eğitimi, hayatın din ile ilişkili olan ve yetişkinleri ilgilendiren her konuyu ilgi, araştırma ve uygulama alanı olarak görür.[18]
Ülkemizde yetişkin din eğitiminin daha nitelikli, verimli ve modern normlara uygun hâle getirilmesi hususu resmî ve gayr-i resmî çeşitli toplantılarda dile getirilmektedir. Bu açıdan yetişkin din eğitimi çerçevesinde beşerî ilişkileri gelişmiş, manevî ve psikolojik konularda duyarlı ve iletişim becerisine sahip yetişkin din eğitimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır.
Yetişkinlerin öğrenme ve iletişim konusundaki özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda, yetişkinlerin din eğitimiyle ilgilenen eğitimcilerin çocuk ve gençlerin din eğitimiyle ilgilenen öğretmenlerden farklı bazı özelliklere sahip olmaları ve farklı bir tavır ve tutum içerisinde olmaları gereği ortaya çıkmaktadır.[19]
Din eğitiminin yetişkin merkezli olmasını istemenin en önemli gerekçesi dinin, yetişkine hitap etmesidir. Çocuklar ergenlik çağına gelinceye kadar dinî mükellefiyetleri yerine getirebilecek olgunlaşma ve hazırbulunuşluk seviyesine ulaşmamışlardır. Dinî emir ve yasaklamalara muhatap olan bireyler yetişkinlerdir.[20] Bundan dolayıdır ki yetişkinlere yönelik din eğitiminin gayesi, iyi vatandaş yetiştirmekten ziyade, iyi insan yetiştirmektir. Yani evrensel insan yetiştirmektir.[21]
Çeşitli nedenlerden dolayı artık günümüzde yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi zorunlu hale gelmiştir. Eğitim belli bir yaş ya da zamanla sona ermemekte hayat boyu devam etmektedir. Bu durum aslında dinî bir görevdir. Çünkü dinî bilgiler, dinî konular ve onların uygulamaları çocuklardan ziyade yetişkinleri ilgilendirmektedir. Kişi hayatta olduğu sürece de öğrenme sorumluluğu devam etmektedir. Yetişkinlik dönemi hayatımızın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Yetişkinlik dönemini (ilk, orta ve son yetişkinlik ) kendine has biyolojik, psikolojik, sosyal ve dinî gelişim özellikleriyle iyi tanımak başarılı bir dinî eğitimi açısından çok önemlidir.[22]
Yetişkin eğitimi ve din eğitiminin bir arada düşünülmesini gerekli kılan yetişkin din eğitiminin alanının içerdiği özellikler olarak su maddeleri görmek mümkündür:
Ø Yetişkin din eğitimi, dinî ve mesleki gelişime imkân tanır.
Ø Kişinin üstlendiği hayat rollerinde edindiği kimliklerden dolayı karşılaştığı problemlere çözümler üretir.
Ø Bireye yeni roller üstlenmesi konusunda yardım eder.
Ø Bu eğitim, dinin sosyal alana uzanan kısımlarında bireye dinî meselelerle bas edebilme gücü kazandırır.
Bu içerikle yapılacak Yetişkin Din Eğitimi, Din Eğitiminin ve yetişkin eğitiminin bilimsel temellerine dayanarak, yetişkinlere başkaları ile iletişimlerinde var olabilecek problemlerle baş edebilecek içgörü oluşturmayı ve bunu hayata aksettirme becerileri geliştirmeyi hedeflemelidir.[23]
Yetişkinlik döneminde din eğitiminin önemli boyutlarından biri de program çalışmalarıdır. Yetişkinlerin, din eğitimi programlarına devam etmelerini sağlayabilmek için öğrenme ihtiyaçlarının tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü yetişkinler, öğrenecekleri bilgilerin, ihtiyaçlarına cevap vermesini isterler. Bu açıdan yetişkin eğitim programının planlanmasında akademik konulara ağırlık verilmesinden çok, öğrencinin ilgi, istek ve ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması esastır. Bun bakımdan yetişkinlerin ihtiyaçları göz önünde bulundurulduğunda din eğitimcilerinin ilk işi kendilerinin belirlediği müfredatı ya da içeriği öğretmekten ziyade öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını tespite çalışmak olmalıdır.[24]
Yetişkin eğitimi, yetişkinlere istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bilgi, beceri ve davranış kazandırma amacındadır. Bu nedenle yetişkin eğitimcileri hizmet götürülecek kitlenin bireysel, kurumsal ve toplumsal ihtiyaçlarını öncelik sırasına göre belirlemesi gerekir.
Din eğitimcileri kendilerinin ihtiyaçlarını tatmin etmek için değil yetişkinlerin ihtiyaçlarını gidermek için eğitim uygulamalıdır. Hayatın ve dinin anlamı, ihtiyaç içindekilere hizmet sunmak ve toplumu şekillendirmek suretiyle gerçekleştirilir.[25] Bunun içindir ki, yetişkin din eğitimcisi; sıcak kanlı, öğrencilerini seven, kabul eden ve benimseyen bir kişiliğe sahiptir; öğrencilerinin kendi planlama tarzlarına büyük saygısı vardır ve bu konulara müdahale etmek istemez; kendisini öğrenen kişiler olarak eşit görür; değişmeye ve yeni tecrübelere açıktır; lider olma nitelikleri taşır; yetişkinler tarafından kabul edilecek şekilde olgun bir kişiliğe sahiptir; grupla çalışma kabiliyetine sahiptir; iletişim araçlarını kullanmada yeterlidir; yetişkinlerle birlikte çalışma tecrübesine sahiptir; toplum organizasyonunu, toplumun güç yapılarını ve toplum gelişimini bilir ve anlar; eğitim idaresinde tecrübe sahibidir; öğrencilere yetişkin gibi davranır; bireyselliklerine saygı gösterir; akademik alanda yeterlidir ve yetişkin eğitimine ilişkin gerekli dersleri almıştır.[26]
Sonuç olarak yetişkinler için hayat tecrübeleri çok önemlidir. Eğitim ortamlarında mümkün olduğu kadar onlarında tecrübeleri dikkate alınmalıdır. Bunun sonucu olarak yetişkinler boş, gereksiz ya da daha sonra kullanabilecekleri bilgilerden ziyade, hemen hayatlarındaki bilgileri öğrenmek isterler. Ayrıca yetişkinlerin din eğitimindeki başlangıç noktası öncelikle, onların merak ettikleri ve ilgi duydukları şeylerle alakalı olacaktır. Dolayısıyla yetişkinlerin din eğitim-öğretim programı geliştirilirken Eğitim Biliminin Program Geliştirme alanındaki yeni yaklaşım ve ilkeleri göz önünde bulundurulmalıdır.
3.2. Orta Yetişkinlikte Din ve Dinî Gelişim
Bu dönem insan yaşamındaki önemli bir geçiş evresidir.Orta yaş, endişe, huzursuzluk ve duygusal çatışmalar meydana getiren bir dönemdir. Kişi bir iç hesaplaşma yaşadığından dolayı umutsuzluk içerisine düşmesi muhtemeldir. Ölümün yaşamın kaçınılmaz sonu duygusu yaşayan orta yaş insanı kendi varoluşunun manasını düşünmeye başlar. Orta yaşın getirdiği bu olumsuz duygular içerisindeki birey dine daha fazla ihtiyaç duyabilmektedir. Daha önce dini bir takım inanç ve tecrübesi olmuş insanlar, bu yaşantı ve değerlerini yeniden yaşamlarına katarak psikolojik bir uyum yakalamaktadırlar.
Orta yaşa yaklaştıkça, bir önceki yaşam evresinde önemli olan ilgi alanları önemini yitirerek yerini dine bırakabilmektedir. İnançlarında daha az dogmatiktir. Ölümden sonraki hayat, cennet, cehennem gibi konularda da daha net yargıları vardır. Orta yaş insanı din konusunda pek huzursuzluk yaşamaz.[27]
Orta yaş döneminde dine ilgi daha belirgindir. Sonraki yaşlarda ise dine ilgi doruk noktasına ulaşır. Ülkemizde yapılan araştırmaların sonuçları bu tespitlere uygunluk göstermektedir. 31- 40 yaşları arasında dindarlıkta bir düşme gözlenirken 41 yaş ve sonrasında istikrarlı bir yükselme gözlenmiştir. Bu iniş çıkışlar; bireyin yetişkinliğe ilk girişinde kendisinin ve toplumun kendinden beklentilerini yerine getirmek için yaşamın diğer alanlarına yönelmesiyle dini uygulamalara katılımda bir azalmanın oluşması ve 30 yaşından sonra evlenme, aile kurma ve çocuk yetiştirme yaşantılarıyla çocuklarına iyi örnek olmak için yeniden dine bir yönelmenin olması şeklinde açıklanmaktadır. [28]
Yaş ilerledikçe kişinin yaşadığı tecrübeler onu kendisiyle daha sık yüzleşmeye itmekte ve bu da o kişide daha derin bir ruhsal yaşantıya yol açabilmektedir. Bu dönemde kişi yaşamının geçmiş olan kısımlarını yeniden değerlendirip kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmalar içerisinde olduğu için kişide oluşan bilinç açılmaları dini bir takım gerçeklikleri fark etmesi ve içselleştirmesi söz konusu olabilmektedir. Yapılan bir araştırmada 34-44 yaşları arasında erkeklerde politik inançlar ve din konusundaki bağlanmalarda yeni yapılanmaların ortaya çıktığı bulunmuştur.
Yaparel (1987) tarafından yapılan araştırmada 20- 40 yaşlar arasındaki bireylerde yaygın inançlar, partikülarizm (kendi inançlarının en doğru inançlar olduğuna inanılması), ahlakilik, dini bilgi ve ibadetlere katılım boyutlarında anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Dua ve dini duygu boyutlarında ise anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bu farklılığa göre dua boyutunda 17- 22 yaş, 23-28 yaş, 29-33 yaş ve 34- 40 yaşlar arasında anlamlı farklılıklar görülmüş, bu boyutta en yüksek ortalama 29-33 yaş aralığında gözlenmiştir. Bu boyuttaki ortalamalardaki düşüşler 23- 28 ve 34- 40 yaş aralığında ortaya çıkmıştır. Dini duygu boyutunda ise genel olarak yaşla birlikte bir artış gözlenmiştir. Ayrıca 18- 39 yaş arasındaki bireylerde dinin gereksiz olduğu yönünde tutumlara sahip olduklarını ve 40 yaşından sonra bu tutumun azaldığını gözlemlenmiştir.[29]
Bu dönemde birey, dini sembolleri, ibadetler ve onların biçimlerini eleştirir. Onları kavramlar halinde formüle eder. Böylelikle, bu dönemdeki iman daha net, daha açık bir hale gelebilir.[30] Otuz beş yaşından yaşlılığa kadar, özellikle Tanrı’ya ve ölümden sonraki hayata inanç konularında gittikçe artan bir dini inanç söz konusudur.[31] Orta yetişkinlik dönemindeki kişiler en azından kendi çocuklarına örnek olma ve onların da ibadetlerini yerine getirmelerini sağlamak için, ibadet etkinliklerine devam konusunda kayıtsız kalmamaktadırlar.[32] Yine bu dönemde mistik yaşantıların güçlenmesine ve mistik olgunluğa erişmelerin daha çok varolduğu bilinmektedir. Bireyler sıradan ve şekilsel bir dindarlıktan daha içsel daha derin bir dindarlığa geçiş yapabilmektedirler. Sonuç olarak bu dönemde inançlar daha belirgin bir anlam ve açıklık kazanmaktadır.[33]
3.3. Orta Yetişkinlik Döneminde Sorgulama ve Dini Yaşayış:
İnsan orta yetişkinlik dönemine geldiğinde, kendi durumunu değerlendirmeye alır. Karşılaşılan beklenmedik durum, onun yeni bir yaşam felsefesi oluşturmasına neden olabilir. Orta yaş insanının önde gelen sorunu, uygun kararlar alarak uyumlu bir yaşam biçimini ifade eden olgunluk düzeyini yakalamaktır. Bundan sonra ilgi ve faaliyetlerdeki çeşitlilik azalmaya başlar. Yani bu ilgi ve etkinlikler bir elemeye alınır. Önemsiz veya az önemli olanlar atılır, daha önemli olanlar üzerinde durulur. Artık yaşam daha sade bir hal almaya başlar ve önemli olan şeyler etrafında odaklanılır.
Yurdumuzda Taplamacıoğlu (1962) tarafından yapılan bir araştırma, 16-30 yaşları arasında dini uygulamanın en düşük seviyeye indiğini daha sonra yaşla birlikte devamlı yükseldiğini göstermiştir. Dine karşı görülen bu ilgisizlik, evlenip ana-baba olunca 30 yaşlardan itibaren kaybolmakta ve yeniden dine dönüş görülmektedir. Bunun sebebi çocukları iyi yetiştirmek ve onlara iyi örnek olmak arzusudur.
Kişi bu yaşlarda, artık hayatının sonuna kadar ufak tefek değişikliklerle sürecek bir inanç ve hayat felsefesine sahip olur. Çocukluktan itibaren din konusunda öğrendikleri ve ilişkide bulunduğu kişilerin etkileri, onu din konusunda lehte veya aleyhte bir tutum içerisine sokar.[34]
Orta yaş dönemindeki yetişkinlerin daha yoğun dinî tutum ve davranışlara sahip olma eğilimde olduklarını söylemek mümkündür.[35] Levinson ve Gould’a göre, orta yaşa geçiş çoğu zaman orta yaş bunalımıyla beraber gelir. Orta yaş bunalımı, bireyin toplumsal desteklerini ve içsel kaynaklarını gelişimsel durumlar tehdit etmeye başladığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik sıkıntılar bütünü olarak tanımlanabilir. Levinson, erkeklerin %80’inde kırklı yılların başlarında, böyle bir sıkıntı yaşandığını ileri sürmüştür. Bununla beraber boylamsal araştırmalar, orta yaşta görülen genel bir bunalımı tam olarak desteklememektedir. Elbette bazı insanlar, kırklı yaşlarda, bunalım yaşamaktadır. Ancak bu bunalımlar, bireylerin 20, 30, 50, 60’lı yaşlarda yaşadığı bunalımlardan daha büyük değildir. Hatta bazılarına göre, orta yaş, hayatın en doyumlu ve zevkli dönemidir. Hoffman ve arkadaşlarına göre de orta yaş bunalımı bireyin kendisini ve çevresini doğru algılayıp algılayamamasıyla ilgilidir.Yaygın olan düşünceye göre, bireyin ruh sağlığı, sahip olduklarıyla ümit ettikleri arasındaki uyuşuma bağlıdır. Yüksek başarı beklentileri ve aşırı derecede hırslı olanlar veya çocuklarının çok başarılı olması beklentisi içinde olanlar, orta yaş döneminde beklentilerinden farklı bir durumla karşılaşınca depresyona girebilirler. Eğer birey, kendisini ve çevresini doğru algılayamaz, kendi koşullarına göre amaçlar edinmez, yüksek beklentiler taşırsa orta yaş dönemlerinde bunları karşılayamamanın sıkıntılarıyla karşılaşabilir.
Daha önce, çeşitli nedenlerle az da olsa dinsel deneyim sahibi olan orta yaş insanı, içinde bulunduğu bunalım, kararsızlık ve gerilimden kurtulmak ve izleyeceği yeni yolu çizmek için dine ilgi gösterebilir.[36]
Hayatın ortalarında veya biraz daha ötesinde, sık sık birleştirici inanç olarak isimlendirilen inancın yükselişi görülür. Bu basamak hayatımızdaki zıtlıkların ve kutupların birleşmesine tabidir. Yapılan araştırmalarda 22-40 yaşları arasında dinin duygu ve dua boyutunda etkileşimler meydana geldiği görülmüştür. Ayrıca 34-40 yaş grubunda dini duygu ile deprosyon ve sürekli kaygı arasında anlamlı bir korelasyonun bulunduğu görülmüştür. [37]
Yetişkin insan, eşiyle, çocuklarıyla, işiyle, kurumlarla ve hatta eşya ve parayla olan ilişkisinde bu dengeyi korumak zorundadır. Bunu başaramayanlar özellikle orta yaşa geldiğinde anlamsızlığa düşer ve yaşamlarını boşa geçirmiş oldukları duygusuna kapılırlar. Çünkü, insan orta yaşa ulaştığında zamanla ilişkisi de önemli bir değişikliğe uğrar. İnsan gençken zamanı, kaç yılı geride bıraktığını düşünerek değerlendirir. Kaç yılı kaldığını düşünmeye başladığı andan itibaren de orta yaşa girmiş olur. Ancak, orta yaşın toplum içinde karar verme yetkisine en çok sahip olan grup olması bu güçlüklerin başarılı bir biçimde ödünlenmesini sağlar.[38]
Sonuç olarak bu dönemde kişinin benim rollerim ve benim ilişkilerim dediği faaliyetler değer kazanır. Kişinin benim oynadığım rollerin kompozisyonu ve kendi kimliğimi elde ettiğim ilişkilerin kompozisyonu şeklinde kendini tanımladığı bir dönemdir bu yıllar. Çünkü kendinin bilincine varmak, belli bir anda aniden ortaya çıkan veya miras alınan değişmez bir kavrayış değil, insanın gelişim süreci boyunca diğerleriyle etkileşim içinde öğrenilen ve geliştirilen bir kavrayıştır.[39] Dolayısıyla din, orta yetişkinlikte bireyin yaşamında yer edinebilmişse, onun hayatını tümüyle kuşatmakta ona gâye ve hedefler sunarak hayatını anlamlandırmaktadır.
TALHA SÖYLEMEZ'in Tezinden Aktarım...
[1] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, U. Ü. İ. F.D., Bursa 2003, c. 12, S. 1, s. 136
[2] Kılavuz, “Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi”, U.Ü.İ.F.D., 2002, XI/2, s.60
[3] Rıfat Miser, “Küreselleşen Dünyada Yetişkin Eğitimi”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi,
2002,C:35, S.1–2, s.56
[4] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 48
[5] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.61
[6] Suat Cebeci, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, s. 185-186
[7] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.96)
[8] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.183-202; Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 71; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 169-186
[9] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 72-76
[10] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Temel Prensipleri, (http://www.psikoweb.com/yetiskin_egitimi_temel_prensipler.html), (29/12/2008);
[11] Mahmud Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, İstanbul 2003, s.167
[12] Çamdibi, Din Eğitiminde Yetişkinler ve Şahsiyet Terbiyesi, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 303)
[13] Suat Cebeci, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Öğretiminin Genel Özellikleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.117)
[14] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.60-61; Ayrıca bkz. Onur, Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm.
[15] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 51
[16] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 66
[17] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 73-74
[18] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 52
[19] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 136
[20] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 67
[21] Bayraktar Bayraklı, İslam’da Eğitim, İstanbul 1997, s. 271
[22] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 243
[23] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 75-76
[24] Kılavuz, Yetişkinlerin Din Eğitim Programlarının Planlanması, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 227); Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 134)
[25] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 69
[26] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 151
[27] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu(Yetişkin Örneklem), s.109-110
[28] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s. 152
[29] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s. 108-109
[30] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.68
[31] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.152-153
[32] Kılavuz, Yaşlanma Sürecinin Dinî Gelişime Etkileri, s.102
[33] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s.110
[34] Saffet Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 53
[35] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s.227
[36] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 54-55
[37] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 69-70
[38] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 55
[39] Nuri Bilgin, Kimlik İnşası, İzmir 2007, s. 78 ........
3.1. Yetişkinlikte Eğitim ve Din Eğitimi
Yetişkinlikte Eğitim
İnsanoğlu hayatı boyunca bazı hususlarda aynı yöntemlerle öğrenmeyi devam ettirirken, yaşının ilerlemesi sonucunda öğrenme metot ve biçiminde çocukluk dönemine göre farklılıklar göstermektedir. Bu ihtiyaç sebebiyle çocukların eğitimi ve öğrenmesiyle ilgili olan “pedagoji” kavramından sonra “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme bilimi” olarak “andragoji” kavramı ortaya çıkmıştır. Yetişkinlerin eğitimi konusunda, her şeyden önce yetişkinlerin bedensel, ruhsal, sosyal ve zihinsel gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olma durumuna gereksinim vardır.[1]
Yetişkinlik döneminin hayatın ayrı bir bölümü olarak ayrılması çocukluk ve ergenliğin keşfedilmesiyle ilgilidir. Çocukluk XVII.-XVIII. yüzyıla kadar hayatın ayrı bir bölümü olarak tasvir edilmemişti. Çocukluk ve ergenliğin keşfedildiği XIX. yüzyılın son yarısına kadar çocuklar; yetişkinlerin bir minyatürü, yetişkin de çocuğun büyümüş ve yetişmişi olarak görülüyordu. Yetişkinlik ve yaşlanma süreci ile ilgili bilimsel dönem öncesinde pek çok düşünür, filozof ve din bilgini bu dönemin özellikleri ile ilgili görüşlerini belirtmişlerdir. Yetişkinlik ve yaşlılık süreci ile ilgili ilk sistematik araştırmalar, 1920’li yıllarda başlamış, 1940’lı yıllardan sonra gelişme dönemine girmiştir. ABD’de bugün İncil’den sonra en çok satan kitapların yetişkinlik dönemi gelişimi ve sorunları ile ilgili kaynaklar olduğu söylenmektedir. Ancak çocukluk ve ergenlik dönemi ile ilgili araştırmalarla kıyaslandığında yetişkinlik dönemine ait çalışmaların sınırlı oluğunu görmekteyiz.[2]
Eğitimin yaşam boyu sürmesi, insanların okul eğimi sonrasında eğitim olanaklarına sahip olması ile; yani yetişin eğitimi, ya da ülkemizde yıllardan beri geleneksel olarak kullandığımız kavramla söylersek, halk eğitimi ile olanaklıdır. Bilgilerin, becerilerin hızla eskidiği ve yetersizleştiği 'küresel' dünyada, hangi düzeyde eğitim alırsa alsın, herkesin yetişkin eğitimi hizmetlerinden sürekli yararlanarak kendini yenilemesine, geliştirmesine gereklilik vardır. Bu yüzden yetişkin eğitimi, giderek artan ölçüde insanların ve ulusların geleceğini belirleyen en can alıcı hizmetlerden biri olmaktadır.
Yetişkin eğitimi sisteminin yeterliği ve niteliği; bilgi üretebilmenin, yeni bilimsel buluşlardan ve bunların sonucu olan yeniliklerden yararlanıp yararlanamamanın ve dolayısıyla her dem "çağdaş" kalabilmenin anahtar etmeni durumundadır. Giderek yaşamsal olmaya başlayan yetişkin eğitimi hizmetinin 'küresel' dünyada etkin ve verimli olarak sağlanabilmesi, 'küreselleşme’nin yetişkin eğitiminde ne tür zorunluluklara ve sakıncalara yol açtığını anlamakla olanaklıdır. Zorunlulukları yerine getirmeye, sakıncaları gidermeye yönelik çözümler aramaya ancak böylece girişilebilir.[3]
Yetişkinler eğitim almakta farklı amaçlara sahiptirler. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getirmektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir.[4]
Geçmişte insanlar, günümüzdeki insanlara oranla hayatlarında daha az oranda değişime maruz kalıyorlardı. Bu onların tarım toplumunda yaşamalarından kaynaklanıyordu. Tarım toplumunda çevre ve şartlarda pek fazla değişiklik görülmüyordu. Hayat boyu ihtiyaç duyulan bilgi ve kabiliyetler, hayatın ilk yıllarında öğreniliyordu. Teknolojideki hızlı değişim, eğitimin hayatın ilk yılları ile sınırlandırılan bir süreç olmaktan ziyade hayat boyu devam eden bir süreç olmasını gerektirmektedir. Günümüzde hızlı değişen teknoloji toplumunda eğitim, artık kesintisiz bir hüviyete kavuşmuştur. Tarım toplumunda eğitim genellikle informal yolla gerçekleştiriliyordu. Sanayi toplumuna geçişte ise formal eğitim, okulda diploma vermek suretiyle son buluyordu. Bilgi toplumunda ise hızlı ve köklü değişimle karşı karşıya kalan insanlar, bu dünyada anlamlı bir şekilde yaşamak için sürekli öğrenme ve yeteneklerini geliştirme gereği duymaktadırlar.
Günümüzde dünyada sürekli ve hızla değişen bir yaşam tarzının ortaya çıkması, özellikle gelişmiş ülkelerde yetişkin eğitimine artan bir şekilde ilgi duyulmasında etkili olmuştur. Yetişkinlere böyle bir dünyada uyumlu ve verimli bir şekilde yaşayabilmelerinin yollarının öğretilmesi gerekmektedir. [5] Bunun içindir ki, yetişkin eğitimi, genel eğitimin çok önemli bir parçası olarak, kuşaklararası eğitim farkını azaltmayı, örgün eğitimin ulaşamadığı kitlelere iletişim araçlarının desteği ile eğitim vermeyi sağlayacak, hızlı sosyoekonomik gelişmenin çıkardığı bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Bu yolla, gelişen dünyada genç-yetişkin-yaşlı arasındaki farkın kaldırılmasına, kitlelerin bütün olarak sürekli eğitilmesine çalışılmaktadır.[6] Ayrıca, aile kurumunun sarsılmaya başlaması, iş ve endüstri alanında değişen ekonomik şartlar, artan karmaşık teknolojiler ve politik çalkantılar yetişkinlerin, bu problemlere cevap bulmasını ve uyum sağlamasını önemli kılmaktadır. Bu sebepten, öğrenmek için öğrenme, ihtiyaç duyulan bilgiyi elde etme ve kabiliyetleri geliştirme, günümüzde daha da önem kazanmaktadır. Yetişkine nasıl bir eğitim verilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir; ancak yetişkin eğitiminin gerekliliği artık günümüzde tüm eğitimcilerin inkar edemeyeceği bir gerçek olmuştur.
Eğer yetişkinlere yönelik eğitim ve öğretim faaliyetlerinde başarılı olunmak isteniyorsa her şeyden önce onların çocuklardan farklı olduklarının, farklı yöntem ve tekniklere ihtiyaç duyduklarının bilinmesi gerekir. Zira yetişkinler bir taraftan fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan geniş farklılıklar arz etmekte, diğer taraftan da yetişkinlik dönemini ilk, orta ve son yetişkinlik olmak üzere uzun bir hayat sürecini kapsamaktadır.[7] Bunun için yetişkinliğin birkaç safhaya ayrılması eğitim öğretimi ne yönde etkiler?, Sosyo-kültürel farklar bu eğitim alanının metodunu belirlemesine engel olabilir mi? gibi sorular detaylı olarak cevaplanmayı beklemektedir. Bu alanda yapılan araştırmalar genel olarak, yetişkinler için eğitim-öğretimin özelliklerini şu maddeler altında ele almıştır:
Ø Yetişkinlerin öğrenmeye karşı motivasyonları diğer yaş gruplarından farklıdır.
Ø Yetişkinler için fiziki ve psikolojik çevre onlar üzerinde çok etkilidir.
Ø Daha derin deneyimlere sahiptirler.
Ø Öğrenmeye hazırlık ve eğilimleri farklıdır.
Ø Bireysel farklılıklarının daha çok farkındadırlar.
Ø Yetişkinlerin öğrenme tarzları farklıdır.
Ø Öğrenmek için daha çok zamana ihtiyaçları vardır.[8]
Yukarıdaki sayılan özellikler erişkin birey için, öğrenmeyi zorlaştıran engeller gibi gözükse de, aslında bunların öğrenme lehine dönüşebileceği durumlar da mevcuttur. Çünkü, erişkin birey, kendiliği konusunda daha fazla düşünme cesaretine sahip gözükmektedir. Özellikle orta yaş zihinsel olgunluğun lehine veriler sunabilecek olan bir dönemdir. Yaşanan krizler, teker teker kriz olmaktan çıkıp sıradan hadiselere dönüştükçe, temel güven yeni üretimlere yol gösterir hale gelebilir.[9] Yetişkinleri eğiten kişiler, öğrencilerinin bireysel kavramlarına (düşüncelerine karsı) duyarlı olmalıdırlar, öğrenme konumunda olan kişilerin tecrübelerine yer vererek onları paylaşmaya istekli olmalı ve onların tavsiyelerine açık olmalıdırlar. Özellikle yaşlıların öğretmenleri, onlara daha fazla zaman ayırmalıdırlar. Öğretmen farklı öğrenme şekilleri ve çok çeşitli öğretme şekillerinin olduğunun farkında olmalıdır. Dengeli, bağımsız ve grup ilişkileri sürdürülmelidir. Öğretmen daima açık olup, gerçekleri sunmalı ve başarıyı övmelidir. Böylece yetişkinin öğrenme konusundaki kaygısını gidermelidir. Ayrıca yetişkin eğitimi, yetişkin din eğitimine öncülük edebilecek önemli bir referans noktasıdır.[10] Yetişkinler, kendilerini geliştirmek için hem hürriyete hem de bağlılığa ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan eğitimde otonomi, rehberlik ve ferdin bizzat kendini tanıması yoluyla terbiyeye yardımcı olmak önem kazanır.[11]
Yetişkinlerin kendilerini ve birbirlerini doğru anlamaları başarılı bir eğitime ve iletişime bağlıdır. Saldırgan, savunucu ve doğru olmayan bir iletişim içine giren fertler kendilerini doğru olarak tanıyamadıkları gibi birbirleriyle ilişkileri de bozulabilir.[12]Ayrıca yetişkin eğitiminde kazandırılacak bilgi ve davranışları idealler değil, hedef kitlenin ihtiyaç ve beklentileri belirlemelidir. İhtiyaç, var olan ve istenen durumla bağlantılı olarak sürekli değişeceği için yetişkin eğitiminde standart hedeflerden bahsedilemez.[13]
Günümüzde yetişkin sorunlarına giderek artan bir ilgi duyulmaya başlamıştır. Son yıllarda Tıp, Edebiyat, Tarih, Sosyal Antropoloji ve Psikoloji gibi pek çok akademik alan ve disiplin, yetişkinlik problemleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Yetişkinlik konusuna ilginin arttığı son bir akademik alan da Eğitim ve Din Eğitimidir. 1920’lerden beri de dünyanın pek çok yerinde Yetişkin Eğitimi ve “Okul Sonrası Devam Eden Eğitim” (Continuing Education) alanı giderek artan bir şekilde ilgi görmeye başlamıştır. “Hayat boyu öğrenme” kavramı, yetişkinlik öncesi eğitim ve yetişkin eğitimi arasındaki sürekliliğin devam etmesine imkan sağlamıştır. Yetişkin Eğitimi alanı içinde bir alt alan olan Yetişkin Din Eğitimi de son yirmi beş yıl içinde gelişmeye başlamıştır. Ancak ülkemizde yetişkinlik dönemi ile ilgili yeterli oranda sistematik çalışmalar gerçekleştirilememiştir. Ayrıca bu çalışmaların ihtiyaçlara cevap verebilecek seviyede olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir.[14] Aslında yetişkinlik dönemiyle ilgili yapılacak araştırmalar sadece yetişkin ve yaşlılarımızın daha uyumlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmakla kalmayacak aynı zamanda gençlerin eğitimine de yardımcı olacaktır.
Yetişkinlikte Din Eğitimi
Tarihî süreç açısından baktığımızda XII. yüzyıldan itibaren laik okulların açılmasından önce eğitimin niteliğinin yetişkin merkezli olduğunu görüyoruz.[15] Peygamberler ve din tebliğcilerinin eğitim açısından öncelikli hedef kitlesi yetişkinlerdi. İslâm’ın ilk yıllarında Suffa’da verilen eğitimin özelliklerini baktığımızda Hz. Peygamberin öncelikle yetişkinlerin eğitimine ve eğiticilerin yetiştirilmesine önem verdiği görürüz.
Hz. Peygamberden sonra da yetişkin din eğitimine önem verilmiştir. Camiler, medreseler, Enderun Mektebi, tekke ve zaviyeler, ahilik teşkilatı, kahvehaneler, yetişkinlere din eğitimi hizmeti sunan kurumlar olarak işlev görmüşlerdir. Hatta medreselerde ikindiden sonra halka açık olarak verilen derslere yetişkinlerden düzenli olarak katılanlar olmuştur. Meslek kuruluşları olarak bilinen ahi zaviyelerinde eğitim görerek kitap yazacak seviyeye gelen yetişkinler de olmuştur. Ülkemizde son yıllara kadar yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi devlet politikası olmamakla birlikte sivil cemiyetlerin gayretleriyle bir ölçüde kurumsallaşmıştır.[16]
Günümüzde din ile ilgilerini okul yılları dışında da devam ettirmek isteyen, bu konuda yetkin kişilerden doğru bilgi edinmek isteyen ve fakat yaygın din eğitiminin de kendisini tatmin edemediği erişkin bireyler için ne yapılacaktır? sorusu gündeme gelmiştir. Batı’da son yıllarda yetişkinlik üzerine yapılan eğitimsel çalışmalarda, çoğu zaman din eğitimine yetişkinlik sürecinin öneminin belirleyicilerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçlerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçleriyle ilişkilendirebilir, hayattaki iletişim çeşitleri iman geleneği ile irtibatlandırılabilir. Ayrıca birey, hayatında bütünleme arayışının sonuna yetişkinlik döneminde gelir. Yetişkin din eğitiminin felsefi temellerinin en önemlilerinden biri budur. Daha önemlisi birey bu bütünleşmeye ihtiyaç duyar.[17]
Yetişkin din eğitimi; yetişkinlere ve okul dışındakilere, din eğitimi ve öğretimi imkân ve fırsatlarından yararlanamayanlara, resmî ya da özel kurum ve kuruluşlarca, yetişkinlerin dinî bilgilerini artırmak, dinî anlayışlarını geliştirerek hayatın dinî boyutunu yorumlamalarına yardımcı olmak amacıyla verilen planlı, amaçlı din eğitimidir. Yetişkin Din Eğitimi, hayatın din ile ilişkili olan ve yetişkinleri ilgilendiren her konuyu ilgi, araştırma ve uygulama alanı olarak görür.[18]
Ülkemizde yetişkin din eğitiminin daha nitelikli, verimli ve modern normlara uygun hâle getirilmesi hususu resmî ve gayr-i resmî çeşitli toplantılarda dile getirilmektedir. Bu açıdan yetişkin din eğitimi çerçevesinde beşerî ilişkileri gelişmiş, manevî ve psikolojik konularda duyarlı ve iletişim becerisine sahip yetişkin din eğitimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır.
Yetişkinlerin öğrenme ve iletişim konusundaki özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda, yetişkinlerin din eğitimiyle ilgilenen eğitimcilerin çocuk ve gençlerin din eğitimiyle ilgilenen öğretmenlerden farklı bazı özelliklere sahip olmaları ve farklı bir tavır ve tutum içerisinde olmaları gereği ortaya çıkmaktadır.[19]
Din eğitiminin yetişkin merkezli olmasını istemenin en önemli gerekçesi dinin, yetişkine hitap etmesidir. Çocuklar ergenlik çağına gelinceye kadar dinî mükellefiyetleri yerine getirebilecek olgunlaşma ve hazırbulunuşluk seviyesine ulaşmamışlardır. Dinî emir ve yasaklamalara muhatap olan bireyler yetişkinlerdir.[20] Bundan dolayıdır ki yetişkinlere yönelik din eğitiminin gayesi, iyi vatandaş yetiştirmekten ziyade, iyi insan yetiştirmektir. Yani evrensel insan yetiştirmektir.[21]
Çeşitli nedenlerden dolayı artık günümüzde yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi zorunlu hale gelmiştir. Eğitim belli bir yaş ya da zamanla sona ermemekte hayat boyu devam etmektedir. Bu durum aslında dinî bir görevdir. Çünkü dinî bilgiler, dinî konular ve onların uygulamaları çocuklardan ziyade yetişkinleri ilgilendirmektedir. Kişi hayatta olduğu sürece de öğrenme sorumluluğu devam etmektedir. Yetişkinlik dönemi hayatımızın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Yetişkinlik dönemini (ilk, orta ve son yetişkinlik ) kendine has biyolojik, psikolojik, sosyal ve dinî gelişim özellikleriyle iyi tanımak başarılı bir dinî eğitimi açısından çok önemlidir.[22]
Yetişkin eğitimi ve din eğitiminin bir arada düşünülmesini gerekli kılan yetişkin din eğitiminin alanının içerdiği özellikler olarak su maddeleri görmek mümkündür:
Ø Yetişkin din eğitimi, dinî ve mesleki gelişime imkân tanır.
Ø Kişinin üstlendiği hayat rollerinde edindiği kimliklerden dolayı karşılaştığı problemlere çözümler üretir.
Ø Bireye yeni roller üstlenmesi konusunda yardım eder.
Ø Bu eğitim, dinin sosyal alana uzanan kısımlarında bireye dinî meselelerle bas edebilme gücü kazandırır.
Bu içerikle yapılacak Yetişkin Din Eğitimi, Din Eğitiminin ve yetişkin eğitiminin bilimsel temellerine dayanarak, yetişkinlere başkaları ile iletişimlerinde var olabilecek problemlerle baş edebilecek içgörü oluşturmayı ve bunu hayata aksettirme becerileri geliştirmeyi hedeflemelidir.[23]
Yetişkinlik döneminde din eğitiminin önemli boyutlarından biri de program çalışmalarıdır. Yetişkinlerin, din eğitimi programlarına devam etmelerini sağlayabilmek için öğrenme ihtiyaçlarının tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü yetişkinler, öğrenecekleri bilgilerin, ihtiyaçlarına cevap vermesini isterler. Bu açıdan yetişkin eğitim programının planlanmasında akademik konulara ağırlık verilmesinden çok, öğrencinin ilgi, istek ve ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması esastır. Bun bakımdan yetişkinlerin ihtiyaçları göz önünde bulundurulduğunda din eğitimcilerinin ilk işi kendilerinin belirlediği müfredatı ya da içeriği öğretmekten ziyade öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını tespite çalışmak olmalıdır.[24]
Yetişkin eğitimi, yetişkinlere istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bilgi, beceri ve davranış kazandırma amacındadır. Bu nedenle yetişkin eğitimcileri hizmet götürülecek kitlenin bireysel, kurumsal ve toplumsal ihtiyaçlarını öncelik sırasına göre belirlemesi gerekir.
Din eğitimcileri kendilerinin ihtiyaçlarını tatmin etmek için değil yetişkinlerin ihtiyaçlarını gidermek için eğitim uygulamalıdır. Hayatın ve dinin anlamı, ihtiyaç içindekilere hizmet sunmak ve toplumu şekillendirmek suretiyle gerçekleştirilir.[25] Bunun içindir ki, yetişkin din eğitimcisi; sıcak kanlı, öğrencilerini seven, kabul eden ve benimseyen bir kişiliğe sahiptir; öğrencilerinin kendi planlama tarzlarına büyük saygısı vardır ve bu konulara müdahale etmek istemez; kendisini öğrenen kişiler olarak eşit görür; değişmeye ve yeni tecrübelere açıktır; lider olma nitelikleri taşır; yetişkinler tarafından kabul edilecek şekilde olgun bir kişiliğe sahiptir; grupla çalışma kabiliyetine sahiptir; iletişim araçlarını kullanmada yeterlidir; yetişkinlerle birlikte çalışma tecrübesine sahiptir; toplum organizasyonunu, toplumun güç yapılarını ve toplum gelişimini bilir ve anlar; eğitim idaresinde tecrübe sahibidir; öğrencilere yetişkin gibi davranır; bireyselliklerine saygı gösterir; akademik alanda yeterlidir ve yetişkin eğitimine ilişkin gerekli dersleri almıştır.[26]
Sonuç olarak yetişkinler için hayat tecrübeleri çok önemlidir. Eğitim ortamlarında mümkün olduğu kadar onlarında tecrübeleri dikkate alınmalıdır. Bunun sonucu olarak yetişkinler boş, gereksiz ya da daha sonra kullanabilecekleri bilgilerden ziyade, hemen hayatlarındaki bilgileri öğrenmek isterler. Ayrıca yetişkinlerin din eğitimindeki başlangıç noktası öncelikle, onların merak ettikleri ve ilgi duydukları şeylerle alakalı olacaktır. Dolayısıyla yetişkinlerin din eğitim-öğretim programı geliştirilirken Eğitim Biliminin Program Geliştirme alanındaki yeni yaklaşım ve ilkeleri göz önünde bulundurulmalıdır.
3.2. Orta Yetişkinlikte Din ve Dinî Gelişim
Bu dönem insan yaşamındaki önemli bir geçiş evresidir.Orta yaş, endişe, huzursuzluk ve duygusal çatışmalar meydana getiren bir dönemdir. Kişi bir iç hesaplaşma yaşadığından dolayı umutsuzluk içerisine düşmesi muhtemeldir. Ölümün yaşamın kaçınılmaz sonu duygusu yaşayan orta yaş insanı kendi varoluşunun manasını düşünmeye başlar. Orta yaşın getirdiği bu olumsuz duygular içerisindeki birey dine daha fazla ihtiyaç duyabilmektedir. Daha önce dini bir takım inanç ve tecrübesi olmuş insanlar, bu yaşantı ve değerlerini yeniden yaşamlarına katarak psikolojik bir uyum yakalamaktadırlar.
Orta yaşa yaklaştıkça, bir önceki yaşam evresinde önemli olan ilgi alanları önemini yitirerek yerini dine bırakabilmektedir. İnançlarında daha az dogmatiktir. Ölümden sonraki hayat, cennet, cehennem gibi konularda da daha net yargıları vardır. Orta yaş insanı din konusunda pek huzursuzluk yaşamaz.[27]
Orta yaş döneminde dine ilgi daha belirgindir. Sonraki yaşlarda ise dine ilgi doruk noktasına ulaşır. Ülkemizde yapılan araştırmaların sonuçları bu tespitlere uygunluk göstermektedir. 31- 40 yaşları arasında dindarlıkta bir düşme gözlenirken 41 yaş ve sonrasında istikrarlı bir yükselme gözlenmiştir. Bu iniş çıkışlar; bireyin yetişkinliğe ilk girişinde kendisinin ve toplumun kendinden beklentilerini yerine getirmek için yaşamın diğer alanlarına yönelmesiyle dini uygulamalara katılımda bir azalmanın oluşması ve 30 yaşından sonra evlenme, aile kurma ve çocuk yetiştirme yaşantılarıyla çocuklarına iyi örnek olmak için yeniden dine bir yönelmenin olması şeklinde açıklanmaktadır. [28]
Yaş ilerledikçe kişinin yaşadığı tecrübeler onu kendisiyle daha sık yüzleşmeye itmekte ve bu da o kişide daha derin bir ruhsal yaşantıya yol açabilmektedir. Bu dönemde kişi yaşamının geçmiş olan kısımlarını yeniden değerlendirip kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmalar içerisinde olduğu için kişide oluşan bilinç açılmaları dini bir takım gerçeklikleri fark etmesi ve içselleştirmesi söz konusu olabilmektedir. Yapılan bir araştırmada 34-44 yaşları arasında erkeklerde politik inançlar ve din konusundaki bağlanmalarda yeni yapılanmaların ortaya çıktığı bulunmuştur.
Yaparel (1987) tarafından yapılan araştırmada 20- 40 yaşlar arasındaki bireylerde yaygın inançlar, partikülarizm (kendi inançlarının en doğru inançlar olduğuna inanılması), ahlakilik, dini bilgi ve ibadetlere katılım boyutlarında anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Dua ve dini duygu boyutlarında ise anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bu farklılığa göre dua boyutunda 17- 22 yaş, 23-28 yaş, 29-33 yaş ve 34- 40 yaşlar arasında anlamlı farklılıklar görülmüş, bu boyutta en yüksek ortalama 29-33 yaş aralığında gözlenmiştir. Bu boyuttaki ortalamalardaki düşüşler 23- 28 ve 34- 40 yaş aralığında ortaya çıkmıştır. Dini duygu boyutunda ise genel olarak yaşla birlikte bir artış gözlenmiştir. Ayrıca 18- 39 yaş arasındaki bireylerde dinin gereksiz olduğu yönünde tutumlara sahip olduklarını ve 40 yaşından sonra bu tutumun azaldığını gözlemlenmiştir.[29]
Bu dönemde birey, dini sembolleri, ibadetler ve onların biçimlerini eleştirir. Onları kavramlar halinde formüle eder. Böylelikle, bu dönemdeki iman daha net, daha açık bir hale gelebilir.[30] Otuz beş yaşından yaşlılığa kadar, özellikle Tanrı’ya ve ölümden sonraki hayata inanç konularında gittikçe artan bir dini inanç söz konusudur.[31] Orta yetişkinlik dönemindeki kişiler en azından kendi çocuklarına örnek olma ve onların da ibadetlerini yerine getirmelerini sağlamak için, ibadet etkinliklerine devam konusunda kayıtsız kalmamaktadırlar.[32] Yine bu dönemde mistik yaşantıların güçlenmesine ve mistik olgunluğa erişmelerin daha çok varolduğu bilinmektedir. Bireyler sıradan ve şekilsel bir dindarlıktan daha içsel daha derin bir dindarlığa geçiş yapabilmektedirler. Sonuç olarak bu dönemde inançlar daha belirgin bir anlam ve açıklık kazanmaktadır.[33]
3.3. Orta Yetişkinlik Döneminde Sorgulama ve Dini Yaşayış:
İnsan orta yetişkinlik dönemine geldiğinde, kendi durumunu değerlendirmeye alır. Karşılaşılan beklenmedik durum, onun yeni bir yaşam felsefesi oluşturmasına neden olabilir. Orta yaş insanının önde gelen sorunu, uygun kararlar alarak uyumlu bir yaşam biçimini ifade eden olgunluk düzeyini yakalamaktır. Bundan sonra ilgi ve faaliyetlerdeki çeşitlilik azalmaya başlar. Yani bu ilgi ve etkinlikler bir elemeye alınır. Önemsiz veya az önemli olanlar atılır, daha önemli olanlar üzerinde durulur. Artık yaşam daha sade bir hal almaya başlar ve önemli olan şeyler etrafında odaklanılır.
Yurdumuzda Taplamacıoğlu (1962) tarafından yapılan bir araştırma, 16-30 yaşları arasında dini uygulamanın en düşük seviyeye indiğini daha sonra yaşla birlikte devamlı yükseldiğini göstermiştir. Dine karşı görülen bu ilgisizlik, evlenip ana-baba olunca 30 yaşlardan itibaren kaybolmakta ve yeniden dine dönüş görülmektedir. Bunun sebebi çocukları iyi yetiştirmek ve onlara iyi örnek olmak arzusudur.
Kişi bu yaşlarda, artık hayatının sonuna kadar ufak tefek değişikliklerle sürecek bir inanç ve hayat felsefesine sahip olur. Çocukluktan itibaren din konusunda öğrendikleri ve ilişkide bulunduğu kişilerin etkileri, onu din konusunda lehte veya aleyhte bir tutum içerisine sokar.[34]
Orta yaş dönemindeki yetişkinlerin daha yoğun dinî tutum ve davranışlara sahip olma eğilimde olduklarını söylemek mümkündür.[35] Levinson ve Gould’a göre, orta yaşa geçiş çoğu zaman orta yaş bunalımıyla beraber gelir. Orta yaş bunalımı, bireyin toplumsal desteklerini ve içsel kaynaklarını gelişimsel durumlar tehdit etmeye başladığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik sıkıntılar bütünü olarak tanımlanabilir. Levinson, erkeklerin %80’inde kırklı yılların başlarında, böyle bir sıkıntı yaşandığını ileri sürmüştür. Bununla beraber boylamsal araştırmalar, orta yaşta görülen genel bir bunalımı tam olarak desteklememektedir. Elbette bazı insanlar, kırklı yaşlarda, bunalım yaşamaktadır. Ancak bu bunalımlar, bireylerin 20, 30, 50, 60’lı yaşlarda yaşadığı bunalımlardan daha büyük değildir. Hatta bazılarına göre, orta yaş, hayatın en doyumlu ve zevkli dönemidir. Hoffman ve arkadaşlarına göre de orta yaş bunalımı bireyin kendisini ve çevresini doğru algılayıp algılayamamasıyla ilgilidir.Yaygın olan düşünceye göre, bireyin ruh sağlığı, sahip olduklarıyla ümit ettikleri arasındaki uyuşuma bağlıdır. Yüksek başarı beklentileri ve aşırı derecede hırslı olanlar veya çocuklarının çok başarılı olması beklentisi içinde olanlar, orta yaş döneminde beklentilerinden farklı bir durumla karşılaşınca depresyona girebilirler. Eğer birey, kendisini ve çevresini doğru algılayamaz, kendi koşullarına göre amaçlar edinmez, yüksek beklentiler taşırsa orta yaş dönemlerinde bunları karşılayamamanın sıkıntılarıyla karşılaşabilir.
Daha önce, çeşitli nedenlerle az da olsa dinsel deneyim sahibi olan orta yaş insanı, içinde bulunduğu bunalım, kararsızlık ve gerilimden kurtulmak ve izleyeceği yeni yolu çizmek için dine ilgi gösterebilir.[36]
Hayatın ortalarında veya biraz daha ötesinde, sık sık birleştirici inanç olarak isimlendirilen inancın yükselişi görülür. Bu basamak hayatımızdaki zıtlıkların ve kutupların birleşmesine tabidir. Yapılan araştırmalarda 22-40 yaşları arasında dinin duygu ve dua boyutunda etkileşimler meydana geldiği görülmüştür. Ayrıca 34-40 yaş grubunda dini duygu ile deprosyon ve sürekli kaygı arasında anlamlı bir korelasyonun bulunduğu görülmüştür. [37]
Yetişkin insan, eşiyle, çocuklarıyla, işiyle, kurumlarla ve hatta eşya ve parayla olan ilişkisinde bu dengeyi korumak zorundadır. Bunu başaramayanlar özellikle orta yaşa geldiğinde anlamsızlığa düşer ve yaşamlarını boşa geçirmiş oldukları duygusuna kapılırlar. Çünkü, insan orta yaşa ulaştığında zamanla ilişkisi de önemli bir değişikliğe uğrar. İnsan gençken zamanı, kaç yılı geride bıraktığını düşünerek değerlendirir. Kaç yılı kaldığını düşünmeye başladığı andan itibaren de orta yaşa girmiş olur. Ancak, orta yaşın toplum içinde karar verme yetkisine en çok sahip olan grup olması bu güçlüklerin başarılı bir biçimde ödünlenmesini sağlar.[38]
Sonuç olarak bu dönemde kişinin benim rollerim ve benim ilişkilerim dediği faaliyetler değer kazanır. Kişinin benim oynadığım rollerin kompozisyonu ve kendi kimliğimi elde ettiğim ilişkilerin kompozisyonu şeklinde kendini tanımladığı bir dönemdir bu yıllar. Çünkü kendinin bilincine varmak, belli bir anda aniden ortaya çıkan veya miras alınan değişmez bir kavrayış değil, insanın gelişim süreci boyunca diğerleriyle etkileşim içinde öğrenilen ve geliştirilen bir kavrayıştır.[39] Dolayısıyla din, orta yetişkinlikte bireyin yaşamında yer edinebilmişse, onun hayatını tümüyle kuşatmakta ona gâye ve hedefler sunarak hayatını anlamlandırmaktadır.
TALHA SÖYLEMEZ'in Tezinden Aktarım...
[1] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, U. Ü. İ. F.D., Bursa 2003, c. 12, S. 1, s. 136
[2] Kılavuz, “Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi”, U.Ü.İ.F.D., 2002, XI/2, s.60
[3] Rıfat Miser, “Küreselleşen Dünyada Yetişkin Eğitimi”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi,
2002,C:35, S.1–2, s.56
[4] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 48
[5] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.61
[6] Suat Cebeci, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, s. 185-186
[7] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.96)
[8] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.183-202; Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 71; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 169-186
[9] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 72-76
[10] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Temel Prensipleri, (http://www.psikoweb.com/yetiskin_egitimi_temel_prensipler.html), (29/12/2008);
[11] Mahmud Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, İstanbul 2003, s.167
[12] Çamdibi, Din Eğitiminde Yetişkinler ve Şahsiyet Terbiyesi, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 303)
[13] Suat Cebeci, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Öğretiminin Genel Özellikleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.117)
[14] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.60-61; Ayrıca bkz. Onur, Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm.
[15] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 51
[16] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 66
[17] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 73-74
[18] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 52
[19] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 136
[20] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 67
[21] Bayraktar Bayraklı, İslam’da Eğitim, İstanbul 1997, s. 271
[22] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 243
[23] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 75-76
[24] Kılavuz, Yetişkinlerin Din Eğitim Programlarının Planlanması, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 227); Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 134)
[25] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 69
[26] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 151
[27] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu(Yetişkin Örneklem), s.109-110
[28] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s. 152
[29] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s. 108-109
[30] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.68
[31] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.152-153
[32] Kılavuz, Yaşlanma Sürecinin Dinî Gelişime Etkileri, s.102
[33] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s.110
[34] Saffet Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 53
[35] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s.227
[36] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 54-55
[37] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 69-70
[38] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 55
[39] Nuri Bilgin, Kimlik İnşası, İzmir 2007, s. 78 ........
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
HOŞGELDİNİZ....
BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...