7 Şubat 2013 Perşembe

Din Eğitiminde AŞK,Sevgi, Muhabbet...

Aşk ve muhabbet, tasavvufun belkemiği sayılır. Kur'ân ve sünnetin muhtevâsından haberdar olmayan bazı müellifler, aşk ve muhabbeti ruhban hayatının âdâb ve erkânından mülhem sayarlar. Oysa Kur'ân'ı tetkik edenler, onun Allah'a karşı "eşedd-i hubb"den bahsettiğini; Allah Rasûlü'nün de imanın kemâli için kul nezdinde Allah ve Rasûlü'nün en sevgili olması gerektiğini ifâde buyurduğunu görürler. Nitekim Kur'ân'da: "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok daha fazladır." (el-Bakara, 2/165) buyrulmaktadır. Hadîs-i şeriflerde de: "Kendisinde şu üç haslet bulunan kişi imanın tadına varır. Allah ve Rasûlü kendisine her şeyden sevgili olmak, sevdiğini Allah için sevmek, buğzettiğine Allah için buğzetmek ve imandan sonra küfre düşmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkmak: (Neseî, İman, 3-4; İbn Mâce Fiten, 23; İbn Hanbel, IV, 11) "Hiçbiriniz beni evlâdından babasından ve malından daha çok sevmedikçe kâmil mü'min olamaz" (Buhârî, îman, 8; Müslim, îman, 69; Neseî, îman, 19)

Aşk kelimesinin aslı "ışk"tır. Işk sarmaşık demektir. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri istila ederse, aşk da girdiği kalbi ve vücudu öylece istilâ ettiğinden, şiddetli sevgiye "aşk" denmiştir. Aşk lâfzı Kur'ân'da zikredilmemiş; fakat İbn Arabî'nin beyanına göre kinaye yoluyla irad buyrulmuştur. Kur'ân'daki "eşedd-i hubb"(1) âyeti buna delil sayılmıştır.

Mutasavvıflarca meşhur olan "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim, mahlûkatı yarattım."(2) şeklindeki "kenz-i mahfî" hadisinin delâletine göre, muhabbet başlangıçta Hakk'tan zuhur etmiş ve bütün âlemin icadına sebep olmuştur. Nitekim "Allah onları, onlar da Allah'ı severler."(3) âyetinde de muhabbetin önce Hakk'tan zuhur ettiği teyid edilmektedir. Ayrıca seyr u sülük makamlarının en yükseği olan "murâkabe-i muhabbet" te sâlik bu âyetin mânâsını düşünerek muhabbet-i ilâhiyyeye ermeye çalışır. Mutasavvıflara göre, âlemler içinde aşka yabancı bir zerre bile yoktur. Âlemdeki "incizâb" (çekim) kanunu da bir muhabbet ve sevgi eseridir. Fakat her yaratığın aşkı kendi istidad ve kabiliyetine göredir.

Nefse galebe çalmak için en kestirme yol, aşk yoludur. Bununla birlikte ancak yaşayanın ve tadanın bilebileceği, ama aslâ tarif edemeyeceği bir manevî zevk ve hazz halidir. Nitekim kendisine "Aşk nedir?" diye sorulan Hz. Mevlâna'nın: "Ben ol da bil." cevabı bunu anlatmaktadır. Hakikî aşk insan rûhunun "rûh-ı mutlaka" iştiyâkıdır. Aşk öyle bir ateştir ki, bir parladı mı mâşuktan başka her şeyi yakar.

Mutasavvıflar aşkı, "mecâzî" ve "hakikî" olmak üzere iki türde incelerler.

Mecâzi aşk: Geçici suretlerden birini sevmektir. Şehvetsiz, ilâhî ve hakikî aşka götüren bir köprü olmak şartıyla, böyle bir aşk da hoş karşılanmıştır. Nitekim "Tertemiz bir aşkla birine tutulan ve bu aşkını açıklamaya bile cesaret edemeden bu sevgiyle ölen, şehid olarak ölmüş sayılır."(4) hadisi buna delil sayılmıştır. Herkeste hakikî aşka kabiliyet olmayabilir. Bu yüzden mecâzî aşk, hakikî aşk için bir temrin niteliği taşır. Ancak güzelliği ve ondan kaynaklanan aşkı, ilâhî kaynağa bağlamasını bilmeyenlerin aşkı, tabiî aşktır. Meşrû sınırlar içinde kalması şartıyla bu da caizdir. Mecâzî aşkın tabiî olandan farkı, erdirici bir özelliğe sahip olmasıdır.
Hakikî aşk: Mutlak varlığı; yani Allah'ı sevmektir. Hakk'tan başka her şeyden geçmektir. Hakikî aşka eren kendinden geçmiş, fenâ fillaha ermiştir.
Sûfîler aşkın temelini "muhabbet" olarak görürler. Muhabbet insan gönlünün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. İnsanın meyil ve sevgisine etki eden dört sebep vardır:
a. İnsanın ilk sevdiği şey kendi zâtıdır. Buna bağlı olarak insan, âzâların selâmetini, mal, evlâd, akraba ve dostlarını da sever.
b. İnsanı sevgiye hazırlayan bir sebep de "İhsan"dır. Çünkü insan, ihsanın kölesidir. İnsan kendisine faydası dokunmasa bile, ihsan ile şöhret bulanları da sever.
c. Eşyayı, onlarda bulunan hüsn ve cemâl sebebiyle sevmek ve onlarda tecelli eden hüsn-i mutlaka yönelmek
d. Varlıklar arasındaki münasebet ve benzerlik de sevgi sebebidir. İnsan, ilâhî asıldan gelmiş, rûh-ı mutlaka bağlı bir ilâhînefha oluşundan, asıl menşeine ilgi ve sevgi duyar "Allah'ın insanı Rahman suretinde yarattığını"(5) bildiren hadis ile "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanma" telâkkisi bunu teyid eder. Allah'ın Âdem'i kendi sûretinde yaratması demek, zuhûru sûretin de yaratması demektir. Yâni Allah Teâlâ insanı yaratmakla kendi sıfat-ı ilâhiyesini onda izhar etmiş, kendi sıfatlarını onda tecellî ettirmiştir. Her ne kadar diğer varlıklarda da tecellî eden Allah'ın sıfatları ise de insan kâinâtın gözde varlığı olduğu için ondan bütün sıfatların zuhuru söz konusudur. Bu yüzden insana "mazhar-ı tâm" denilmiştir
Allah sevgisinin kalbe yerleşmesini sağlamanın iki yolu vardır

a) Nefsin başka şeylere meyil ve arzularını azaltarak gönülden mâsivâ sevgisini çıkarmak. Bu da genellikle riyâzat ve mücahedeyle gerçekleşir. Kur'ân'daki; "Allah Teâlâ insanoğlunun göğsünde iki kalp yaratmamıştır "6 âyeti, gönülde iki tür sevginin bulunmayacağı ifade eder Çünkü sevginin kemali, kalbin bütün mevcudiyetiyle Allah Teâlâ'yı sevmesidir. Her seven sevdiğine bağlıdır ve insanın sevdiği ve bağlandığı şey, onun mabud tanıdığı şey haline gelebilir. Nitekim "Nefsanî hevâsını tanrı edineni görmez misin?"(6) âyetiyle Taberanî'nin rivâyet ettiği "Yeryüzünde Allah'ı en çok kızdıran put, kendisine tapılan hevâ ve hevestir "(7) hadisidir. Allah sevgisini zayıflatan sebeplerin başında dünya sevgisi gelir.

b) İbâdet ve tâatla marifeti artırmak Marifetin insan kalbini her yönüyle tamamen kaplaması muhabbet doğurur. Bunun yolu, nafile ibâdet ve taatlarla rûhu güçlendirmektir. Bu yolla elde edilen muhabbet, toprağı temizledikten sonra tohum ekmeğe benzer. Nitekim Kur'ân'daki "Allah nasıl bir temsil yaptı görmedin mi? Hoş bir kelimeyi (yani tevhid kelimesini) kökü yerde, dalları ve budakları gökte olan hoş bir ağaca benzetti"(8) âyeti iman tohumunun, ibâdet, tâat ve ahlâk ile kol-budak salıp meyve vereceğini bildirmektedir.
Sâliki muhabbet ummanına gark eden şeyler vermek, bağışlamak, güzellik, kemâl ve fazîlettir. Bu sıfatların kemâli de ancak Allah'da mevcuddur. Bu yüzden gerçek muhabbet ve sevgiye lâyık olan sadece O'dur. Sâlikin Allah sevgisine erebilmesi için şunlara dikkat etmesi öğütlenmiştir:
1 Allah'ın sevgisini tevlîd için zikre devam.
2 Allah'ın ni'met ve ihsânını tefekkür.
3. Allah dostlarıyla olan irtibâtı kavi tutmak.
4 Allah'ın emirlerine tam itâat, çünkü itâat ve ittibâ sevgi doğurur.
5 Allah'dan muhabbet talebiyle duâ etmek.
İnsanda muhabbetin neş'et etmesi amel ve ilgiye bağlıdır Meselâ bir adamın yanına her gün devamlı olarak gidip gelen kimsenin gönlünde onun sevgisi oluşmaya başlar. Bu sevgi azar azar kendini gösterir. Gidip gelme arttıkça sevgi de sağlamlaşır. Allah sevgisinin doğması da amel-i sâlihe bağlıdır. Amelin sâlih olması için niyyetin hâlis, himmetin de teksif olması gerekir. Hâlis olmayan ve içinde huşû bulunmayan ameller sâlih olmadığı için sevgi de doğurmaz.
Kur'ân'da insana yüklenen bir emanetten bahsedilmekte ve bunu dağların, taşların ve gök yüzünün yüklenmekten imtinâ ettiği belirtilmektedir. İnsanı emâneti yüklenmeye sevkeden imandaki aşk istidâdıdır. Çünkü insan, Allah'a olan müşâbeheti ve O'nun mazhar oluşu sebebiyle O'na aşıktır. Âşık da mâşukunun buyruğuna koşarak ve hesap yapmadan gider, düşünmeden kendini Rabbına sunar.
Âlemde ve insanda bulunan her cemâl ve kemâl, Rabbın cemâl ve kemâlinden bir gölgedir. Bu yüzden güzelliklerin büyülediği her insan Allah'ın muhıbbi sayılır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamak mümkün. Duvarda güneşin aydınlık ve ziyâsını gören bir adamın bundan hoşlanması sadece aydınlığı sevmesi değil, o ziyâyı veren güneşi sevmesidir. Duvardaki mazhar duvarın değil, güneşin mazhar, olduğuna göre kulun bu aydınlığa tutkusu güneşe tutku sayılır. Bu âlemdeki güzelliklere meftûn olmak aslında o güzelliklerin sâhibine "hüsn-i mutlaka" âid bir tutkudur. Aradaki hâil ve perdeleri kaldırıp O'nu aramak gerekmektedir.
Şeyh Tehânevi, İrzâül-Hakk isimli eserinde "aşkı tefviz-ı umûr" olarak görür ve şunları söyler. Aşkın hakikati Hakk'a tefvîz-ı umûr etmekten başka bir şey değildir, Tefviz dediğimiz şey ister teşrii, ister tekvini her sûrette Allah'ın bize istediğini yapması ve dilediği şekilde râzı olması için nefislerimizi ona teslim etmemizdir. Gerçek tefviz budur.(8)



DİPNOTLAR: 1) el -Bakara, 2/165, 2) Keşful-hafâ, II ,132 (2016), 3) el-Mâide 5/54, 4) Keşfül-hafâ II, 262 (2538), 5) el Furkan, 25/43, 6) Ebû Hâcer Bisyûnî, Mevsûa et-râfi'l-hadis, l, 40, 7) İbrahim, 14/24, 8) bk Abdulbari Nedvi, Tasavvuf ve Hayat, Mustafa Ateş. İstanbul 196, s. 150

Mevlânâ'ya Göre AŞK'ta Yanmak ve Olmak Davası...

Yanmak ve olmak gönüller sultanı Mevlânâ’nın ilâhi aşka pervaz için öngördüğü iki önemli haslettir. Yanmada aşkın kavurucu harareti ve olgunlaştırıcı iksiri vardır. Mevlânâ bu yüzden eğitimini tamamlayıp medresede müderris ve camide vâiz olduğu dönemden sonraki hâlini: “Hamdım, piştim ve yandım” ifâdeleriyle anlatır.

Mevlânâ’ya göre bilgi yükü olan kitaplar sadece taşınmak için değildir. Mutlaka gönül dünyasında insanın her zerresini kuşatan bir aşk iksirine ihtiyaç vardır. Mevlânâ aşkı özellikle Divân-ı Kebîr ve Mesnevî’sinde son derece edebî ifâdelerle anlatır. Gerek Divân’da ve gerekse Mesnevî’de en çok geçen iki kavramdan biri aşk ise diğeri de gönüldür. Biz bu yazımızda Mevlânâ’nın bu iki eserinden aşk merkezli bir kesit sunmaya çalışacağız. 2007 yılının Mevlânâ yılı olarak ilan edilmesi sebebiyle bu seneki yazılarımızı Mevlânâ’ya hasretmeyi planlıyoruz.

İnsan toprak, su, hava ve ateşten oluşan anâsır-ı erbaa kökenlidir. Toprak ve su tenin ve bedenin; hava ve ateş ise ruhun, gönlün ve aşkın mazharıdır. Maddi gıdalarla beslenen bedenler toprağa verilecek kurbandır. İnsanı insan yapan ise onun toprakta çürümeyen ilâhi menşeli varlığı, ruhu ve gönlüdür. İnsanda hava ve ateşi körükleyen aşktır. İşte Mevlânâ’nın “olma” reçetesi olarak sunduğu pişme ve yanma bu açıdan önemlidir.

Aşk, yaşanılarak öğrenilen ve anlaşılan bir duygu olduğu için kendisinden aşkı soranlara Mevlânâ: “Ben ol da bil” karşılığını vermiştir. Yine o: “Âşık benim gibi olmalı, durmadan yanmalı, yakılmalıdır” der ve o bu halinden memnundur. Onun için yanmaktan başka çare kalmamış, yanmadığı zaman kendinin ham olacağını düşünmüştür. Aşk ötelerden gelen bir misafirdir onda. O aşk ile mutludur ve gönlünü “hazret-i aşk”ın şerefine kurban etmeye hazırdır. O aşk ateşiyle yanmış, baştan başa duman hale gelmiş, göklere yükselecek ve ötelere gidecek kemâle ermiştir. Nasıl kupkuru öd ağacı ile kuru dikenin farkı yandıklarında ortaya çıkıyorsa âşık da mum gibi yanmadan ve çevreye güzel kokular salmadan değerini anlatamaz.

Aşk gamı ateşlidir. İnsanı ağaç gibi kurutur. Nasıl kuruyunca ağacın ateşte yanmaktan kurtuluşu yoksa, aşka tutulan gönlün de yanıp kavrulmaktan kurtuluşu yoktur. Mevlânâ Allah’ın kendine verdiği aşk derdinden mutludur. Şöyle der o Dîvân’ında: “Allahım! Kader gereği bana verdiğin ıstıraplardan kaçmam, şikayet etmem, seni seviyorum. Çünkü senin aşk ateşinle yanmayan gönül soğuktur, hamdır. Can senin yüzünden yandı, yakıldı, mum senden nur aldı, senden yanmayan hamdır. Toplumu aydınlatan mum yanmaktan korkmaz. Çünkü o yanarak toplumu aydınlattığını bilir.”

Mevlânâ aşkı yaşamayanlardan, yaşamadığı için de anlamayanlardan dertlidir. Kendisi aşksız yapamaz. Ne yazık ki aşkı anlatamaz da. Der ki: “Sensiz düşünemiyorum, sensiz yapamıyorum; başkası ile de yaşama imkânım yok. Aşka dair ne söylesem içi yanmayanlar, âşık olmayanlar anlamazlar ki…” Ona göre ham kişiyi pişirecek, olgunlaştıracak, iki yüzlülükten kurtaracak sadece aşktır. Aşk ayrılık ve firak ateşiyle kavrulan bir gönlü vuslat arayışına koşturur. Böyle bir âşık ayrılık ateşiyle pişer, yanar ve dost evinin etrafında dolaşmaya, Sevgili’nin cemalini görmek için yanık iniltilerle ona dil dökmeye başlar. Ağzından onu incitecek bir söz ve ona yakışmayacak bir davranış sâdır olmasın diye edep gözeterek kapısında durur. Benlikten geçerek “ben” olmaktan kurtularak O’na yönelir.

Kanatlarını ateşin hararetinde kurban vermiş pervane gibi aşk ateşinin ne olduğunu tecrübe etmeyenler aşkı tanıyamazlar. İnsan manevi bir mertebeye erişmek istiyorsa ateşe dalmalı, ateş içinde olmalı yani aşk ile yanmalıdır. Mevlânâ’ya göre pişen bozulmaktan kurtulur. İnsanın Hakk yolunda aşkla pişip olgunlaşması ahlâkî fesadın ortadan kalkmasının en kestirme yollarından biridir. İnsan rûhu, Yûnus Peygamberin balığın karnındaki hâli gibi türlü sıkıntılar içinde pişip kavrulunca Allah’ı tesbîh etmekten başka kurtuluş olmadığını anlar. Aslında aşk ateşi hal lisanıyla der ki: Ey akılsız ahmaklar! Ben sizin sandığınız bir ateş değilim. Aksine tatlı suları meşhûr ve makbûl olan bir pınarım, bir kaynağım. Nasıl İbrâhim’i ateş yakmadıysa ve onun dost (Halîl) olduğunu bildiyse aşk ateşi de âşıka zarar vermez. Nitekim mîraçta Hazreti Peygamberin Cibril ile yolculuğu sırasında Sidre-i müntehâ’dan ileriye geçme arzusunu anlatan Süleyman Çelebi şöyle demektedir:

Çün ezelden bana aşk oldu delîl,
Yanar isem ben yanarım ey halîl!

Aşka tutkun pervane: “Keşke yüz binlerce kanadım olsaydı da ateşe kurban verseydim” diye düşünür. Aşk sırrını anlamayanlar gözlerinin, gönüllerinin körlüğüne rağmen keşke aşk ateşinde yanıp kavrulsalardı. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilâhî ateşte yanmanın zevkine varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz. Aşk bir ateştir, gönül ocağı. Aşk ateşi bizi hakikatten alıkoyan arzuları, maddî unsurları yakar, gönlünde aşk ateşi olmayan ölü gibidir. Fasîh Dede der ki:

Bir sînede kim nâr-ı muhabbet eseri yok
Zulmettedir ol nûr-i Hudâ’dan haberi yok.

Pişmek, yanmak ve aşk ateşiyle kavrulmak da bir kabiliyet ve istîdad işidir. Mevlânâ bunu şöyle ifade eder: “Tencere ateş dumanıyla kapkara olduğu halde, içindeki et kartlığı yüzünden çiğ kalmış. Ey âşık, sen aşk ateşi ile iyice kaynamışsın amma, mayandaki hamlık sebebi ile hala pişmemişsin. Kendine çeki düzen ver! Tembelliği üstünden at! Ekmeğini gözyaşınla yoğur, gönül ateşiyle pişir.”

Mevlânâ’ya göre ruhlar ilâhî menşeli olduğu için Allah’a âşıktır. Bu yüzden aşk, Hakk âşıklarının ibadethanesidir. Yol arkadaşı Allah olan âşık için, yolda tehlike ve korku bulunmaz. Kendisine Allah’ı dost edinen kişi canının çıkmasından yani ölümden niçin korksun ki? Hakk aşığı bu dünyada bir seferdedir. Kendisinden uzaklaşıp cemal sahibi nurlu güzele sefer etmektedir. Aşk onun mâbedidir.

Mevlânâ insan rûhunun elest bezminde: “Elestü bi-rabbikum/Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Belâ/Evet” cevabı vererek belâ çekmeye talib olduğunu söylemektedir. Bu yüzden olgunlaşmanın yolu belâlara, ibtilâlara katlanmaktır. Mevlânâ der ki: “Ey can! Sevgili’nin belâsından kaçma! Belâlara uğramaz ve ıstırap çekmezsen pişmezsin, ham kalırsın.”

Mevlânâ aşk ateşiyle kavrulmaktan belâ ile yanıp pişmekten mutludur. Tekrar tekrar aşk sevdasıyla kavrulmak ve savrulmak ona ayrı bir haz vermektedir. Çünkü onun gözünde sevgiliden gelen her şey makbul ve değerlidir. Allah’dan gelen aşk ateşinin kendisini O’na döndüreceğine inanır. Mevlânâ bu hissiyatını şöyle anlatır: “Bana öyle bir aşk geldi ki, benim aşkımla bütün aşklar aşk oldu, sevda oldu. Ben yandım kül oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat Sevgilim! Senin aşk ateşinde tekrar yanmak arzusuyla külüm yeniden canlandı, sûretler bağladı. İşte bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.”

Mevlânâ’nın gözünde aşkın son durağı şeb-i arûs dediği vuslat iklimi olan ölümdür. Çünkü Allah Teâlâ buyurur: İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn / Biz Allah’a âidiz ve O’na döneceğiz.1

Dipnotlar: 1) el-Bakara, 2/156.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Din Eğitiminde Hayat Okulu

Hayat okulu doğar doğmaz başlar. Ölünceye kadar devam eder. Bu okulu başarıyla bitirmek çok zor ve çok çetindir. Bu okul baştanbaşa mücadeleden ibarettir. Anbean değişen hayat durağında kurallara uymak, yolculuk etmek incelik, feraset, gayret, azim ve cesaret ister. Çözülmesi çok zor olan, bilmecelerle dolu olan hayatı anlamak, anlamlandırmak, kıymet ve değerini bilmek ve anlamlı yaşamak güzel düşünce, güzel fikir ve çok uzun soluklu mücadeleyi gerektirir.
 
Hayat vasıtasına binen bir insanın nerede duracağı, nerede kalacağı, nerede devam edeceği, nerede ağlayıp güleceği ve nerede huzur bulacağını kestirmek imkânsızdır. Ömür yolu, hayat yolu dikenler, taşlar, çukurlar, çileler, engeller ve haydutlarla doludur.
Çünkü durmadan dönen, ibretlerle, hikmetlerle dolu olan bir dünyada yaşıyoruz. İki kapılı han misali kiminin girdiği, kiminin de çıkıp gittiği, hiç kimsenin baki kalmadığı sırlarla dolu bir dünya...
Rahatı, sefası, lezzeti az; fakat cezası, çilesi, ıstırabı çok olan koca dünya.
Doğarken bizleri hıçkırıklarla ağlatan, ölürken de inim inim inleten, süslü püslü, görkemli ve güzel görünse de sonu virane olan yalan dünya.
 
Bizler malı severiz elden gider, canı severiz tenden gider, ömrü severiz biter gider, dünyayı severiz savrulup gider, makamı severiz birden gider. İşte böyle bir hayat okulunu başarıyla tamamlamak her kişinin değil er kişinin işidir. Bu yolda dağlar, taşlar, vadiler, seller ve fırtınalar kadar metanetli ve cesaretli olmalıyız. İç ve dış dünyamızda ansızın meydana gelebilecek depremlere karşı çok tedbirli davranmalıyız. Aksi takdirde enkaz altında kalmamız kaçınılmaz olur.
‘’Biz kimiz? Nereden geldik? Neden geldik? Neredeyiz? Kiminleyiz? Nereye gidiyoruz? Niçin gidiyoruz? Nasıl gidiyoruz? Neden gidiyoruz? Gönüllü mü; yoksa zorunlu mu gidiyoruz? Gelenler neden gidiyor, gidenler neden dönmüyor?’’ Sorularına kendi kendimize cevap aramalıyız. Azmin, gayretin ateşini hiç söndürmeden her gün bir adım daha ileri giderek usanıp pes etmeden, mazeret üretmeden, hayat fırtınalarına aldırış etmeden hedefe kilitlenmeliyiz. İnişler çıkışlar, yükselişler ve alçalışlar, nefes alış ve verişler, ağlayışlar ve gülüşler, zerre kadar yapılan her türlü işlerin kayda geçtiğini asla unutmamalıyız.
 
Bu okula isteyerek kaydolup isteyerek ayrılamazsınız. Bu okula ansızın girilir ve ansızın çıkılır. Bu okulun dersleri hassas ve incedir. Derslere çok iyi hazırlanıp başarılı olmak için çırpınmalıyız. Burada kaybedişin faturası ebedi hüsranlık, kazanmanın faturası ise ebedi kurtuluştur. Çile eleğinden elenerek, zaman tünelinden düşüne düşüne geçerek, çirkinliklerden güzellikleri seçerek, acı hatıraları yudum yudum yudumlayarak bizden geriye tatlı ve anlamlı hatıralar bırakmalıyız.
Dost ülkesinde dost olmak, dost bağının gülü, bülbülü olmak, dostu dosta vardıracak olan yolu tutmak, canla başla dosta varmak için gece gündüz çalışıp alın teri dökmeliyiz.
 
Bu okulda çırpınışlar, gayret ve uğraşlar insanı yorar, ter döktürür, boyun büktürür. Bu okul ne kadar zor, çileli olsa da bir gün bitecek. Ne kadar güzel, görkemli, rahat olsa da yine bir gün bitecek. Önemli olan bu okulu mutlu, huzurlu ve Hakk’ın razı olduğu şekilde bitirmektir. Unutmamak gerekir ki dünya gümrüğü kolay geçilmez. Bunun için insanın yükü çok hafif olmalıdır. Yükü takva olanla, yükü isyan olanın dönüşü asla bir değildir. Birine kurtuluş kapısı, diğerine de helak oluş kapısı açılır. Birinin lezzeti elem olur, diğerinin ise elemi lezzet olur.
 
Gönül sayfasında, kardeşlik sayfasında güzel izler bırakmalıyız. Bu okulda düşüncelerimizi bozmadan, fikirlerimizi karartmadan, duygu ve hislerimizi köreltmeden, azgınlık ve taşkınlık etmeden iyi bir öğrenci olmalıyız. Bembeyaz olan gönül ve ruh sayfamızı kapkara yapmamak için çok direnmeliyiz. Bu bembeyaz olan sayfaları kapkara yazılarla asla kirletmemeliyiz. Hayat ağacı kurumadan, hayat okulu henüz bitmeden kıymeti bilinmeli, meyvesi devşirilmeli, maddi ve manevi olarak huzur ve mutluluğa ermeliyiz. Hak rızasını kazanmak için Hakk’ın sevdiği işleri yapmalı, sevmediği işlerden de uzaklaşmalıyız. Zamanın tekrarının, hayatın geri iadesinin olmadığını bilip derin derin düşünmeliyiz. Yüzü ak, alnı pak olarak huzur içinde bu dünyaya veda etmeliyiz. Ebedi esaretin değil ebedi kurtuluşun diplomasını alarak sevinçle Mevla’nın huzuruna varmalıyız.
 
Bu hayat okulunda zihniniz açık, ufkunuz geniş, kazancınız bereketli, ömrünüz uzun, işiniz kolay, tefekkürünüz derin, bakışınız ibretli, gönlünüz ferah, ameliniz ihlaslı, azığınız takva amaç ve gayeniz hak rızasını kazanmak olsun. Ebedi kurtuluş fermanıyla sevinç, neşe içerisinde bu hayatınız son bulsun.

Dünümüz, Bugünümüz ve Yarınımız...

Dünümüz, Bugünümüz ve Yarınımız...
        
Zaman bizim için işlemektedir. Zamanı yaratan için zaman işlemiyor. Dün, bugün ve yarın bizim kavramlarımızdır. Bizi ve kullandığımız zamanı yaratan Rabbimiz ise Ezelî ve Ebedî olandır. O’nun için geçmiş ve gelecek olmadığı gibi, geçmiştekiler ve gelecektiler de yoktur. Bize göre baş ve son neresi ise O’nun o iki nokta arasındaki hükümleri, tecelli eden kaderi bir lahza kadardır. Dostu İbrahim aleyhisselamın ateşe atılma sahnesi, bizim için filan tarihteki bir olaydı. Nuh aleyhisselamın gemisinin su üzerinde yüzdüğü aylar, bizim kullandığımız takvimlere göre şu kadar ay bu kadar gündür. Musa aleyhisselam için denizin kara olduğu o muhteşem gün ve yer, bizim için milattır veya ölçüdür. Allah Teâlâ ise bütün zamanları ve bütün mahlûkatını bir tek noktada ve bir tek lahzada görüp kollamaktadır. Olmasını murat ettiği işler için de geçerlidir bu, o işlerle ilgisi olanlar için de.
Bugün yaşayan mü’min nesil olarak, önceki nesillerin başta peygamberler olmak üzere hayatlarından bize intikal eden bilgileri, o dönemin insanına ait hatıralarmış gibi ele almamız yanlıştır. O dönemlerin insanlarına ait olsa da, kitabımız Kur’an, onların hayatlarına ait imtihanları bir ders mantığı ile önümüze koymaktadır. Kimsenin adının Nuh veya İbrahim olması gerekmiyor. Herkesin, Nuh veya İbrahim mantıklı olması gerekiyor. Bu anlayışı idrak edebilenler, yaşadığımız dünyada altından çıkılamaz zannedilen pek çok sorunun, sıkının Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik bir nimet olduğunu da anlayacaklardır.
Şu anda bir tür ateşe atılmak isteyenler ya da atılmış bulunanlar, Kur’an’a müracaat edip önümüze konmuş bulunan ateşe atılmış İbrahim’i ve İbrahim’e o kaderi yazan Allah’ın kaderinin nasıl tecelli ettiğini görmelidirler.
Servetini koyabileceği yer bulmakta zorlanan mü’minler, Kur’an’a müracaat edip Karun’u ve Karun ile alakalı kaderini işleten Allah’ın hükmünü izlemelidirler.
Katlanılamayacağını vehmettiği hastalıklar, ıstıraplar içinde olanlar, yine Allah’ın hidayet kaynağı olarak elimize koyduğu Kur’an’a yönelip Eyyüb aleyhisselam üzerinden sabrın muhtevasını ve akıbetini incelemelidirler. Sonra da, dün adı Eyyüb olan bir kulunu o sıkıntılarla imtihan eden ve ona kazandığı imtihanının neticesi olarak ‘güzel bir kul’ olma ödülü veren Allah’ın neyi murat ettiğini düşünmelidirler.
İş sahipleri, işçiler, işsizler, babalar, anneler, bütün mü’minler olarak, bizden öncekileri imtihan eden Rabbimizin imtihanını, imtihanın içindeki kulları üzerinde izleyebiliriz. Ne insan olarak onlardan farklıyız ne de iman esaslarımız onlardan farklıdır. Aynı cennet için aynı Allah’ın kulları olmaya çalışıyoruz. Onlarla aramızdaki tek fark zamandır. O zaman da bizim için işliyor, onu yaratan için işlemiyor. Biz, bizim için işleyen zamanı gerekçe görerek, zamanı yaratan Rabbimizin üzerimizde görmek istediği imtihanları kendi istek ve keyfimize göre şekillendiremeyiz. Şekillendirdiğimizi zannetsek de sadece kendimizi oyalarız.
Bizim için koca dünya, koca kâinat ama, Allah için ‘ol’ demesiyle oluvermiş bir mahlûkÉ
Bizim için şu yıldan bu yıla geçmiş bir zaman ama, Allah için hesapta olmayan bir kavram...
Bizim için sadece biz ve bizim eksenimizdekiler ama, Allah için kullarından bir kul, mahlûkatından biri sadeceÉ
İnsan, başkası üzerindeki her şeyi inceleyip kendi üzerindekini göremediği gibi, kaderini, yarınını, nerede ve nasıl bulunduğunu da göremiyor, göremez de. İnsan, görme kabiliyetini abartmamalıdır. Allah’ın gördüğünü gören, O’nun gösterdiğine bakabilen çok şey görür, tek gerçeği görür. Kendi gözüne itimat eden ise çok şeyin gözüne battığını anlayacak ve dikenler arasında kıvranacaktır. Kitabımız Kur’an, önümüzü açmaktadır. Bütün zamanların ve mekânların derinlikleri ondadır.
Dertleri aşmak isteyen, zaman ve mekân ötesinde olmanın rahatlığına ermek isteyen Kur’an’a dönmelidir. Orada ateşe atılan İbrahim’i, sıkıntılarla boğuşan Eyyüb’u, çocuk hasreti ile inleyen Zekeriyya’yı bulmalıdır. Onları önümüze koyan Allah için zaman değişmiyor, kulluk kimliğimiz değişmiyor, nihaî hedef olan cennet ve onu hak etme çabası da değişmiyor.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Tasavvufta Leyla Mecnun ve Hubb...

Leylâ'sı uğrunda ve onun aşkı ile çöllere düşen Mecnûn, salyaları akan, tüyleri dökülmüş bir köpeği seviyor, okşuyor ve gözlerinden öpüyordu. Bu hali gören birisi dayanamadı; Mecnûn'a bağırdı:

"- A akılsız adam! Bu ne sersemliktir! Bu hayvanı, ne sarılmış öpüyorsun?
Mecnûn cevap verdi:
"- Sen ne anlarsın?! Bu köpeğin ne meziyeti var biliyor musun?!. Bu kadar köyün içinde gitmiş de Leylâ'nın köyünü yurt edinmiş ve o köye bekçi olmuş!.. Bunun bir kılını arslanlara değişmem. Gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki, onun faziletini göresin!.. Leylâ'nın köyünü yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile benim için azîzdir..."
Mesnevî'de diğer bir Leylâ hikayesi:
Devrin hükümdarı Leylâ'yı görür, hayret eder:
"- Mecnûn'un perişan olmasına sebep olan Leylâ sen misin? Senin diğer hemcinslerinden bir farkın yok!.." der.
Leylâ cevap verir:
"- Sen Mecnûn olmadığın için sus!.."
Şeyh Sadî (k.s.):
"- Leylâ'nın güzelliğine Mecnûn'un gönül penceresinden bakmalıdır." der.
Leylâ'yı görebilmek, onun gerçek hüviyetini müşahede edebilmek, senin de Mecnûn gibi sadık bir aşık olabilmene bağlıdır. Aksi halde görülen, suretten başka bir şey değildir. O aşka nail olmayan için Leylâ, sırf bir cisimden ibarettir.
Mesnevî'de geçen Leylâ hikayeleri birer mecazdan ibarettir. Leylâ, İlahî aşk sembolü, İlahî muhabbet ufkudur.
Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'i dost edinince, melekler:
"- Ey Rabbimiz! İbrahim sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evladı var. Kalbi bunlara meyyaldir..." dediler. Müteakiben şu ibretli manzaralara ve İbrahim (a.s.)'ın ağır imtihanlarına şahid oldular:
İbrahim (a.s.) mancınıkla ateşe atılacağı zaman, melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allah (c.c.)'dan İbrahim (a.s.)'e yardım etmek için izin istediler. Melekler, Hz. İbrahim (a.s.)'e bir isteği olup olmadığını sorunca, İbrahim (a.s.):
"- Dostla dostun arasına girmeyin!" buyurdu.
Daha sonra Cebrail (a.s.) geldi:
"- Bana bir ihtiyacın var mı?" diye sordu.
İbrahim (a.s.):
"- Sana ihtiyacım yok. O bana yetişir; ne iyi vekildir!" buyurdu.
İbrahim (a.s.), Allah (c. c.)'a verdiği andı yerine getirmek için oğlu İsmail (a.s.)'i kurban etmeye götürürken melekler yine heyecanlandılar:
"- Bir peygamber, bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!" dediler.
İsmail (a.s.) ise, babası İbrahim (a.s.)'e:
"- Ey babacığım! Emrolunduğunu yap! İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Babalık şefkati ile geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiğin evladının acısını ve hasretini ömür boyu unutmamandır."
Baba-oğul, teslimiyet okyanusunda yüzerlerken, Cebrail (a.s.) yetişti. Bıçağı köreltti. Cennetten koçu indirdi.
Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'e sayılamayacak derecede koyun sürüleri ihsan etti. Cebrail (a.s.) insan sûretinde geldi. Sordu!
"- Bu sürüler kimin? Bana bir sürü satar mısın?"
İbrahim (a.s.):
"- Bu sürüler Rabbim'indir. Şu anda benim elimde emanet olarak bulunuyor. Bir kere zikredersen, üçte birini; üç kere zikredersen hepsini al, götür!" dedi.
Cebrail (a.s.):
"Subbûhun, kuddûsün, Rabbünâ ve Rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh." dedi.
İbrahim (a.s.):
"- Al hepsini! Senin. Al, git!" dedi.
Cebrail (a.s.):
"- Ben insan değil, meleğim, alamam." dedi.
İbrahim (a.s.):
"-Sen meleksen, ben de Halil'im (Allah (c.c.)'ın dostuyum). Verdiğimi geri alamam." dedi.
Nihayet İbrahim (a.s.), sürülerinin hepsini sattı. Mülk alıp vakfetti.
İbrahim (a.s.), canı, evladı ve malı ile ağır bir imtihan geçirdi. Rabbine büyük bir teslimiyetle râm oldu. Kulluğun mutlak noktasına erişti. Sûretten kurtuldu. Halîlullah (Allah (c. c.)'ın dostu) oldu.
Mevlana (k.s.) buyurur :
"Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur'an-ı Kerîm'i huşû' ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar.
Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından başka çare yoktur."
Sûreti kırmaktan maksat;
'Ölmeden evvel ölünüz!" emrine ittibâdır. Ölmeden evvel ölenler, hakîkat baharına dirilir, suretlerden sıyrılırlar. Allah Rasûlu (s.a)'nun hakîkatinde hayat bulurlar. Ayet-i Kerîme'de :
"Seni ancak, alemlere rahmet için gönderdik." buyuruluyor.
Allah Rasûlu (s.a), eşyanın hilkat sebebidir. Gaye, bu ilahî rahmetten nasîb alıp Allah ve Rasûlu'nde fanileşmedir.
Bu sebeple İmam Mâlik (r.a), Rasûlullah (s.a)'ın bastığı toprağa hürmeten, Medîne-i Münevvere de hayvan üstüne binmedi. Ayakkabı giymedi. Kendisine Hadîs-i Şeriften sual soracak misafir geldiği vakit, abdest alır, sarık sarar, koku sürünür, yüksek bir yere oturur, ondan sonra kabul ederdi. Kendini Allah Rasûlu (s.a)'nun rûhaniyetine hazırlar, O'nun mübarek kelamını nakledeceği için edebe son derece itina gösterirdi.
Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere'ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medine'nin manevî havasına hazırlayıp istihareden sonra manevî işaretle huzûr-u Rasûlullah (s.a)'a yaklaşırlar, ziyaretlerini îfa ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifa ve teberrük olarak Medine'nin toprağını götürürlerdi.
Yine Medine'nin muhafazası ile vazîfeli Osmanlı paşaları, arabalarını Mescid-i Nebevî'nin uzağında durdururlar, edeben huzuru Rasûlullah (s.a)'a yürüyerek gelirlerdi.
Hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatan Sultan Abdulaziz'e;
"Medîne-i Munevvere mucavirîninden bir dilekçe var!" denildiğinde yaverlerine:
"- Derhal beni ayağa kaldırınız! Ayakta dinleyeyim! Allah ve Rasûlüne komşu olanların talepleri böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenmez.!" demesi,Osmanlı sultanlarının Medîne'ye ve Hz. Peygamber (s.a)'e muhabbetlerinin en güzel tescili ve tezahürüdür.
Bezm-i âlem Valide Sultan, Şam'ın tatlı suyunu develerle Harameyn'e, hacılara ikram edilmek üzere taşıtır, Harameyn'in rûhaniyetinden nasîb almağa çalışırdı.
Şâir Nâbî 1678 yılında devlet adamları ile beraber Hac seferine çıkar. Kafile Medîne'ye yaklaşırken Nabî, heyecandan uykusuz hale gelir. Kafilede bulunan bir paşanın gafleten ayağını Medîne-i Münevvere'ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nabî, na'tını yazmaya başlar.
Sabah namazına yakın kafile Medîne-i Münevvere'ye yaklaşırken Nabî, yazdığı na'tın Mescid-i Nebî'nin minarelerinden okunduğunu duyar :
"Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hüdâ'dır bu,
Nazargah-ı İlahî'dir, makâm-ı Mustafâ'dır bu."
(Cenâb-ı Hakk'ın nazargahı ve O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a) makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın!.)
"Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyândır, büsegâh-ı enbiyâdır bu."
(Ey Nâbî, bu dergâha edep kaidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervane olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübarek bir makamdır.)
Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, müezzini bulur :"- Bu na'tı kimden ve nasıl öğrendiniz ?" diye sorar
Müezzin :
"- Bu gece Allah Rasûlü (s.a) rü'yâmızda bize,
"Ümmetimden Nâbî isimli bir şair beni ziyarete geliyor. Bu zat bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minarelerinden kendi na'tı ile karşılayın!.." buyurdu.
Biz de bu emr-i nebeviyyeyi yerine getirdik " der.
Nabî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler :
"- Demek ki bana Allah'ın Rasûlü (s.a.) "ümmetim" dedi.
Demek ki, iki cihan güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..
Mevlid yazan Süleyman Çelebi :
"Bir aceb nur kim güneş pervanesi..." mısraı ile güneşin Allah Rasûlü (s.a.) ne pervane olup etrafında döndüğünü yani, cemadatın dahi O na aşık olduğunu ne güzel ifade eder.
Bu ince ruhlu zarif mü'minler, Rasûlüllah (s.a)'ın hakîkatine yaklaşabilmek için O'nun rühaniyeti etrafında pervane olup yolunda fanî olmayı, dünyanın en büyük nimeti sayarak ilahî lezzetlere gark olmuşlardır.
Allah Rasûlü (s.a) ile Cafer-i Tayyar arasındaki muhabbetten bir örnek :
Cafer (r.a.) Habeşistan hicretinden dönüp Medîne'ye geldiler. Rasûlullah (s.a) in Hayber'e gittiğini öğrenince, yollarına devam edip Allah Rasûlu (s.a.)'ne kavuştular. Rasûlullah (s.a.) Cafer (r.a.)'e
"- Yaratılış ve ahlâk itibarıyla bana ne kadar benziyorsun!" buyurdular
Cafer (r.a.) bu iltifattan heyecanlandı. Vecde geldi. Masum bir çocuk gibi sevincinden oynamaya başladı ve kendinden geçti.
Hz. Peygamber (s.a.) Cafer (r.a.)'ın alnından öptü.
"- Hayber'in fethi ile mi, Cafer'in gelmesi ile mi sevineyim?" buyurdular.
Cafer (r.a.), Mute Harbi'nde Rasûlullah (s.a.)'ın ta'yini ile Zeyd (r.a.) den sonra ikinci kumandan oldu. Zeyd (r.a.) in şehid olmasından sonra sancağı aldı. Yediği kılıç darbeleri ile iki kolunu kaybetti. Rasûlullah (s.a)'ın sancağını yere düşürmemek için kesik kolları ile göğsüne sarmağa çalıştı. Bu manzarayı Medîne'den Allah Rasûlu (s.a), gözlerinden yaş dökerek naklediyor. Allah ve Rasûlullah dostunun fedâyı can ederek şehîd olduğunu bildiriyordu.
"- Allah (c.c), Cafer'in kesik kollarına bedel, ona iki kanat verdi." buyurdular ondan sonra Cafer (r.a)'ın çocuklarını da "İki kanatlının oğulları!" diyerek okşadı.
Cafer (r.a), Allah ve Rasûlunün muhabbeti ile mest idi. Allah (c.c) ve Rasûlullah (s.a) tarafından büyük iltifata mazhar oldu. Ruhî derinliği sonsuzlaşarak, o yolda fedâyı can etmeye muvaffak olup rızayı İlâhî'ye kavuştu.
Mevlana (k.s)'ın şu beyitlerinden sanki Cafer (r.a.) ve emsali anlatılıyor :
"Enbiya ve evliyanın gözleri deniz kadar geniştir. O genişlik dolayısı ile iki âlem, Dünya ve Ahiret onlara bir kıl gibi görünür."
"Binlerce gökyüzü o gözlere girecek olsa, deniz yanında bir çeşme gibi kalır."
"O göz, bu hisler alemine aid her şeyden geçti mi, gayb alemini görür de, bu kabiliyet sebebi ile teveccühlere ve tecellilere mazhar olur."
"Eğer o yüce ve mukaddes gözlerden yaş damlasaydı, katresini Cebrail (a.s.) kapardı."
"O hoş mezheb ve meşrebli nebî veyahud velînin müsaadesi ile kaptığı bir katreyi kanadına sürerdi. Şeyh Attar (k. s.) "Makalat-ı Ervah" adlı eserinde buyuruyor ki ;
"Cüneyd-i Bağdadî (k.s) bir gün yolda giderken gökten meleklerin indiğini ve yerden bir şeyler kapıştıklarını gördü. Onlardan birine ;
"- Kapıştığınız şey nedir'''" diye sordu. Melek cevap verdi :
"- Bir Allah (c.c.) dostu buradan geçerken iştiyakle bir "aah" çekti ve gözünden bir kaç damla yaş döküldü. O vesile ile Hakk'ın rahmet ve mağfiretine nail olalım diye o damlaları kapışıyoruz"
Tebük Seferi sırasında sahabinin fakirlerinden yedi kişi, Allah Rasûlü (s.a) ne müracat ederek kendisinden binek talebinde bulundular.
"Bindirecek deve olmadığı " cevabını alınca ağlaya ağlaya döndüler. Allah (c.c) yolunda dökülen şu göz yaşlarının makbül-i ilahî olduğu, Tevbe Süresi'nin 92. ayetinde :
"Size bir binek bulamıyorum! dedin ve bu uğurda kendileri harcıyacak bir şey bulamadılar da kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler." diye takdir buyurulmuştur.
Sonra İbn-i Ömer (r.a.), Abbas (r.a.), Osman (r.a) yiyecek ve binecek vererek onları beraberinde götürmüşlerdi.
İşte Allah Rasûlü (s.a.)'nun aşkı ile O'nunla sefere çıkamama endîşesinden bu yedi kişinin göz yaşları, meleklerin imrendiği ve kapıştığı cinstendi. Bu halin zıddı ise ne kadar hüsrandır!
Süre-i Hadîd'de buyurulduğu gibi :
"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme ve daha çok mal ve evlad sahibi olma isteğinden ibarettir."
Dünyaya dalan, çöldeki seraba aldanan ve hayallerde tesellî arayan gibidir.
Hadis-i Şerif 'te :
"Dünya, Ahiret ehline haramdır. Ahiret de dünya ehline haramdır!" buyurulur:
"Hz. Fatıma (r.a.), Hz. Peygamber (s.a)'den bir yardımcı istedi.
- Hasan ve Hüseyin çok hareketli, ben ise çok zayıfım" dedi. Hz. Peygamber (s.a):
"- Kızım, istersen birden fazla yardımcı vereyim. Lakin, iki dünyada birden rahatlık yoktur. Bu dünyada katlanacaksın ki, ahirette huzura eresin!" buyurdu
Diğer bir rivayette Fatınna (r.a), el değirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını Allah Rasûlü (s.a.)'ne göstererek bir yardımcı istemişti. Allah Rasûlü (s.a.)' de :
"- Ehl-i suffa böyle fakîr yaşarken, Bedir şehidlerinin yetimleri perişan bir haldeyken sen nasıl böyle bir istekte bulunursun?.." buyurdu.
Bugün bizim, asrın en ağır zulmü altında aç, susuz, sığınaksız, barınaksız, yakacaksız, silahsız inleyen kardeşlerimiz karşısında İslâm kardeşliği anlayışımız, ıstıraplarına iştirakımız, nefsimizden fedakarlık ve feragatımız ne noktadadır? Bizleri bir vicdan muhasebesine götürebiliyor mu ?

23 Ekim 2012 Salı

Mevlana'da AŞK ve İLİM..

Çağının ve yaşadığı coğrafyanın sınırlarını aşan Mevlâna; sufi kimliğinin yanı sıra, âlim, şair ve mütefekkir bir şahsiyettir. O düşüncelerinin merkezine insanı ve ilahî aşkı yerleştirmiş, bütün dünya insanlığını muhatap alarak eserlerini meydana getirmiştir.
Mevlâna’nın yaşadığı dönemden sekiz asır sonra bile düşüncelerinin rağbet bulmasında, eserlerinin günden güne artan ilgiyle okunmasındaki sebepler arasında ilim anlayışı ile aşka bakış açısının önemli bir yeri vardır.

Bugün Amerika’da Mevlâna’nın eserleri en çok satan kitaplar arasında yer almaktadır. Mevlâna ve Mevlevîlik Batılı aydınlar arasında da ilgiyle takip edilmekte ve olumlu etkiler uyandırmaktadır.

Mevlâna hakkında araştırma yapan bazı kişiler ona hümanist, filozof vb. birtakım sıfatlar ekleyerek onun gerçek kimliğini gözardı etmektedirler. Aslolan Mevlâna’nın iyi bir Müslüman olduğudur. Ondaki güzelliklerin kaynağı mensup olduğu İslâm dininden kaynaklanmaktadır. Ona eklenen hiçbir sıfat bu hakikati gölgelememelidir. Mevlâna’nın hayatta iken söylediği şu sözler kimliğini açıkça göstermektedir: “Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim.”

Bu ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi onun temel referans kaynakları Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Mevlâna, Türk tasavvuf hayatının önemli ve etkili bir sufisidir. Onun tasavvufî görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynayan üç temel şahsiyet ve bu şahısların mensubu olduğu üç düşünce sistemi vardır. Bunlar: Muhyiddin Arabi - Vahdet-i vücud Mektebi, Necmeddin Kübra - Kübrevilik ile Melametilik; Şems-i Tebrizi - Kalenderilik’tir.

Yaşadığı devrin birtakım sosyal ve siyasî karışıklıkları karşısında Mevlâna her zaman huzur ve sükûnetin temsilcisi olmuş, halka ümit ve güven telkin etmiştir. Zamanında başka dinlerin mensuplarıyla da iyi diyaloglar kuran Mevlâna, onların gönüllerini fethetmesini bilmiştir. Eserleri incelendiğinde de herkese kucak açan, bu kuşatıcı bakış açısı görülmektedir.

Mevlâna ve Aşk
Kelime olarak aşk, sarmaşık demektir. Bir nesnenin bir nesneyi sarmasıdır. Maşuk da âşıkını sarmaşık gibi saracaktır. Bu sarış, âşığın maşukta yok olmasıyla son bulacaktır. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri kaplarsa, aşk da girdiği kalbi, daha doğrusu kalpten başlayarak insanın bütün vücudunu sarar. Aşk, her durum ve hâliyle kişiyi hakikate erdirir. Sevmenin ne olduğunu öğretir. Mevlâna’ya göre aşk, öyle bir kimyadır ki o ancak can madeninde bulunur. Aşk, varlığın en esaslı, en sırlı sebebidir.

Kudsî hadis olarak da ifade edilen bir beyanda Allah Teala Hz. Peygamber salllallahu aleyhi ve selleme: “Sen olmasan, sen olmasan; bu gökleri yaratmazdım.” şeklinde hitap eder. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allah celle celâlühün en sevgili kuludur, habibullahtır. Bu sebeple kâinatın mayasının aşk olduğunu söyleyebiliriz. Yine, kudsî hadis olarak aktarılan bir başka beyanda yer alan “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve halkı (âlemleri ve insanı) yarattım.” ifadesi de insanın yaratılmasındaki yegâne maksadın Allah’ı tanımak, sevmek ve kulluk etmek olduğunu açıkça anlatır. Mademki kâinatın yaratılışı ve devamı sevginin neticesidir, öyleyse her insan bu sonsuz sevgiden nasibini almalıdır. Bu düşünceden hareketle Mevlâna, her insanın bu sevgi dairesine dâhil olmasını hedefler. Ancak bu sevgi; yaratıcıyla, kâinatla ve insanlıkla bütünleşen, hiçbir zaman azalmayan ve zedelenmeyen hakiki bir sevgi olmalıdır. Tasavvufta “kesbî” olarak nitelenen bu sevgi; mecâzî veya beşerî aşk değil, “İlahî aşk”tır.

Mevlâna, tasavvufun tanımı için şöyle der: “Tasavvuf aşk ve vecdle ilahî vuslata erişmektir. Can ve beka âlemidir.” “Aşk ve vecd ile ilahî vuslata ermek” yani bu tanıma göre tasavvuf, seven ile sevilenin birleşerek tek vücut hâline gelmesidir. İki iken bir olmaktır. Tasavvufun özü aşktır. Tasavvuf coşkun bir aşk hâlidir. Mevlâna da tanımında bu hakikate işaret ediyor. Tasavvufî manada aşk ve vecd hâlini yani coşkunlukla Hakk’a ulaşmak olarak tanımlamıştır.

Mevlâna, “Aşk deliliktir biz delinin delisiyiz.” der. Aşk duygusu o kadar ulvî bir duygudur ki fâni varlık karşısında duyulan, hissedilen her şey bu merhalede teslimiyete ulaşacaktır. Artık kişi hakiki varlık karşısında sonunun mutlu bir şekilde biteceğini ümit ederek ilahî aşk yolunda yürümeye başlayacaktır. Yani Allah celle celâlühün tecellisi olan kul, kendi benliğinden sıyrılıp mutlak hakikatle birleşecektir.

Mevlâna, bu aşkın en son merhalesi için ise şöyle der; “Eğer benden başka senin gözlerinde sen kendi nakşını görürsen onu hayal bil, defet, sür gitsin. Bu aynı zamanda vahdet-i vücud yani vücut birliği, iki iken bir olma hâlidir. Mesnevi’de şöyle bir hikâye anlatılır: Birisi geldi sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi “kimsin?” diye sordu. Kişi “benim” deyince “git” dedi. Şimdi zamanı değil burada ham kişinin yeri yok. Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir? İkiyüzlülükten kim kurtarabilir? O yoksul gitti tam bir yıl yollara düştü. Sevgilinin ayrılığı ile kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı. O yanmış yakılmış kişi pişti olgunlaştı. Geri geldi yine sevgilinin kapısına dayandı. Korku ve edeple kapının tokmağına dokundu. Sevgilisi “kapıdaki kim?” diye bağırdı. Adam “A gönüller alan, kapıdaki sensin!” dedi. Sevgilisi “Mademki bensin gel içeri gir; zira ev dar, iki kişi sığmıyor” dedi.

Mevlâna bu birlikteliği şu şekilde özetler: “Senin gözün gönlüme göz olunca bu görmeyen gönül göz kesildi. Gözün ta kendisi oldu.”
Mevlâna’ya göre sözün menşei üçtür: nefis, akıl ve aşk. Nefisten gelen söz, bulanık ve tatsızdır. Aklın sözü, akıllılarca makbuldür ve birçok faydaların kaynağıdır. Aşkın sözü ise söyleyeni mest, dinleyeni kendinden geçirip neşelendirir.

Aşk ile tasavvufî mertebeler aşılacaktır: Mevlâna “Yedinci kat göğün üstüne çıkmak istiyorsan aşk, bir güzel merdivendir a oğul!” derken bu hakikate işaret eder. Allah celle celâlüh katında aşkın değeri çok üstündür. Mevlâna “Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır ” der. Ayrıca herkesi âşık olmaya davet ederek “Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!” diyerek aşka meyli olmayanlara acımaktadır. Hâsılı, kâmil bir ubudiyet içinde olan kulun nihaî hedefi ilahî aşk olmalıdır.
Aşk yolunun peygamber yolu olduğunu belirten Mevlâna, “Aşksız yaşama ki, ölü olmayasın; aşkla öl ki diri olasın.” sözleriyle bu manadaki aşkın kişiyi ölümsüzleştirdiğini ifade eder.

Mevlâna “İlahî aşk ateşi gelip de, kendinden başka ne varsa yakıp yandırırsa, işte o zaman gönlünde ne varsa, yanınca sevin, tatlı tatlı gül” sözleriyle aşkta esas olanın sevgiliden başkasını düşünmeme ve ilgilenmeme olduğunu anlatır. Aşkın varlığı, kalpte sevgiliden başkasını yakar ve yok eder. Aşkın aslı yok olma, kendi benliğinden geçmedir. Gerçek aşka ulaşanlar geçici aşklara meyletmezler. Hakiki aşk kalpteki diğer sevgilerin tamamını yok edecektir. Nitekim Kur'ân’da “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” mealindeki ayetle de hakiki aşkta, kalbin mutlak sevgiliyle dopdolu olması gerektiği anlatılır.

Her güzelliğin kaynağını aşka bağlayan Mevlâna şöyle der: “Aşk olmayınca neşe ve sevinç artmaz. Aşksız olursa en güzel vücut bile salınamaz. Buluttan denize yüz damla düşer ama aşk harekete gelmedikçe hiçbiri sedefte inci olamaz. Dünyanın her parçası aşktır. Eğer gökyüzü âşık olmasaydı göğsü gönlü böyle saf lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bir parıltı bu ışık olur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin gönlünden bir ot bile bitmezdi. Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi? Elbet bir yerde donar kalırdı.”
Aşkın hayat verdiğini, gönülleri yumuşattığını söyleyen Mevlâna Celaleddin Rûmî, Divan’ında aşkla ilgili şunları söyler: “Âşıkların gönülleri ateşe benzer, bedenleri mangala. Aşk uçuşuna dünya dardır. Aşkla, taş yürekler bile yumuşar, yumuşar da gönül taş bile olsa mücevher kesilir. Aşk yüreklere hayat verir. Aşk atına bin, artık yolu düşünme çünkü aşk atı pek rahvandır.”

Aşkın bedeli sevgili uğruna canını verebilmektir. Mevlâna, “Aşka tutulan can derdine düşmez” der.

Mevlâna, âşık olmayı bir imtiyaz, ilahî bir lütuf olarak görür ve “gerçek bir cana aşka düşmekten kurtuluş yoktur” der. Fîhimâfîh adlı eserinde de bu konuya işaretle şöyle der:

“Vücudumuz Meryem gibidir. Bizim herbirimizin içinde bir İsa vardır. Aşk ızdırabıyla büyük acılar bizde zuhur ederse o zaman İsamız doğacaktır.” Burada ifade edildiği gibi insan, aşkın tecellilerini, Rahmanî esintileri beklemeli, buna hazırlanmalıdır. Herkes kendi alıcısının gücü ve kapasitesi nispetinde bu tecellileri alabilecektir.

O halde âşık olmak için ne yapmamız gerekir? Bu soruya yine Mevlâna’nın tavsiyesi ile cevap vermek gerekirse; O, “Kulluk et belki sen de âşık olursun.” der. Bunu yaparken yine Mevlâna’nın deyişiyle, Allah celle celâlühü bir şey ummadan bir karşılık beklemeden sevmek gerekir.

Mevlâna kâinatta her şeyin kendi hâlince aşk içinde olduğunu, aşk ile hâllendiğini ifade eder. Mayası aşk olan kâinata da yakışan elbette budur. Mesnevi’sinin bir başka yerinde aynı hakikate işaret eder:

“Feleğin aşk yüzünden bir kararı durup dinlenmesi yoktur. Ey gönül! Sen de durup dinlenmeyi arama; yıldız gibi dön dolaş! Bütün varlıklar onun çevgeninin önünde bir top gibidir. Onun çevgenine yani Hakk’ın takdirine uyar, o çevgene secde ederler. Ey gönül sen de yüzbinlerce varlığın bir parçasısın. Nasıl olur da onun hükmüne karşı karasız bir hâle gelmezsin. Hakikat şarabını aşk kaynatır, coşturur. Ve doğru sözlü doğru özlü âşıka gizlice sakilik eden aşktır. Allah’ın inayeti ile aşka ulaşmayı dilersen şarap can suyudur, sürahi de beden.”

Aşk, insanın bütün hayatıyla iç içe olan sihirli bir kelimedir. Aşk, bazen insanın gaye-i hayalî olur, bazen de ölüm sebebi. İnsanı yaşatan aşktır. Aşksız gönül olmaz. Aşk, bir demir dağı delip boynuna asmak gibidir. Aşk, çile demektir. Aşk, kor bir ateştir, öyle ki etrafında bulunan her şeyi yakar, yıkar, kül eder. Yani bir yürekte aşk varsa başka bütün sevgiler yanar kül olur. Sevenden sevilenden başka ne varsa yakar, hatta sevgili için kendini de yakar, pervane örneğinde olduğu gibi.

Tasavvufta vuslat iki iken bir olmak, birbirinde yok olmaktır. Aşkın bu yolculuğu ile ilgili olarak Mevlâna:

“Aşk ateşi önce sevilene düşer, ondan da âşıka sıçrar. Muma bak da gör. Önce kendisi yandı, sonra pervaneyi yaktı. Sen bir gölge varlıksın, fakat güneşe âşıksın, güneş gelince gölge yok olur, gider. İki âlem de aşka yabancıdır. Aşkta yetmiş iki türlü delilik ve divanelik vardır. Aşk pek gizlidir. Ama verdiği şaşkınlık meydandadır. Ona ruh sultanlarının canları bile hasret çeker.”

Bütün bunların akıl ile çözülmesi ve kavranması zordur. Akıl aşkın hâlleri ve mertebeleri karşısında şaşkındır. Mevlâna, aklın bu konudaki âcizliğini şöyle ifade eder:

“Aşk yokluk deryasıdır. Aklın ayağı orada kırıktır. Yaratılış sırrına ulaşmak isteyen insanın sınırlı aklıyla yol almayı bırakması, sonsuz aşkla yücelere kanatlanması gerekir. Zira akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer. Keşke varlığın dili olsaydı da var olanların perdelerini kaldırsaydı. Hakikati anlatsaydı. Yani var gibi görünenlerin gerçekte var olmadıklarını, ezelî ve ebedî varlığın ancak Allah (c.c) olduğunu herkese bildirseydi.”

İnsanı ilahî bir kitap olarak vasıflandıran Mevlâna, kişinin kendini aşkla keşfetmesini ister, bu keşif onu Yaratıcısına götürecektir:
“Aşkın sesi gelince ölmüş ruhlar kanat çırpmaya, ölüler beden kabrinden baş kaldırmaya başladılar. Ey gönüllerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın âşık olun! Ey insan, ilacın sendedir; fakat bilmiyorsun; derdin de yine sendedir; ancak görmüyorsun. Sen öyle açık ilahî bir kitapsın ki harfleri ile gizli şeyler âşikar oldu, meydana çıktı. Canların gıdası aşktır. Bu yüzdendir ki açlık, ayrılık, şiddetli arzu, şevk ruhu canlandırır, güçlendirir, onu besler.”
Mevlâna’nın aşk üstadlarından olan Şems: “Aşk ilmi medresede öğrenilmez.” diyerek ona, sema ile aşkın coşkunluğunu yaşamayı, mana âleminde seyretmeyi tavsiye ediyordu. Ona, maddi âlemden tamamen sıyrılıp mana âleminde yücelmesini söyleyerek şu tavsiyelerde bulunuyordu:

-Manevi ilim üç şey ile elde edilir: Zikreden dil, şükreden kalb, sabreden ten. İlimsiz vücud, susuz şehre benzer. Nihayet kuru bir kalıptır. Vücudu perhizle, ahlakla gayretle sulamalı ve süslemelidir. Zahidlere mahsus olan mal cömertliği, cihad edenlere mahsus olan ten cömertliği, gazilere mahsus olan can cömertliği, ariflere mahsus olan gönül cömertliğidir.

Aşkın, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın (c.c.) vasıflarından olduğunu söyleyen Mevlâna, Allah’tan (c.c.) başkasına âşık olmayı, geçici bir heves olarak görür.19 Aşkın şehvet olmadığını vurgulayan Mevlâna, insanın varlığını sürdürebilmesi için aşka muhtaç olduğunu belirtir. Bunun için kişinin aşkı talep etmesi, onu araması gerekir. “Susuzlar hasretle su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.”20 diyen Mevlâna, layık olanın aşka ulaşacağını müjdeler. Onun aşkı kuru bir lirizme dayanmamaktadır. Kulluğu, ibadeti dışlayan bir aşk değildir. İbadetlerin aşkı körüklediğini, kulu Allah’a (c.c.) yakınlaştırdığını şu örnekle dile getirir: “Şefkatli bir anne, emzirdiği çocuğunu yemeğin tatlılığına ve içeceklerin lezzetine yavaş yavaş alıştırır. Böyle azar azar yiyen çocuk, sonunda lokma lokma yemeye ve hazmetmeye alışır. Kullar da ibadetlerden kuvvet alır; manevi yönden yüksek bir dereceye ulaşır ve sonuçta Allah'a (c.c.) yakınlaşır.”

Mevlâna ve İlim Devrinde Sultanu'l-Ulema olarak tanınan Baha Veled’in oğlu olan Mevlâna, ilk derslerini babasından alır ve onun titizlikle seçtiği devrin âlimlerinin rehberliğinde eğitimini devam ettirir. Kısa sürede ilmî derinliğe ulaşan Mevlâna, medresede dersler verir. Babasının ölümünden sonra da Halep ve Şam’a ilmini geliştirmek için gider. Mevlâna buradaki tanınmış müderrislerden de dersler alır.

İlme büyük önem veren Mevlâna; “İnsanlık ilimle itibar kazanmıştır. İlim Hz. Süleyman’ın mührü gibidir, onunla bütün dünya insanın hükmü altına girer, dünya bir sûret, ilim ise onun canıdır.” diyerek ilmi, hayat veren bir mürşit olarak görmüştür.
“Âlimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.” hadisine telmihte bulunan Mevlâna, ilmin sonsuzluğuna vurgu yaparak: “Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa. Bilgi, uçsuz, bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi isteyense, denizde dalgıçlık edene benzer.” der.
İlmi, kişiyi Allah celle celâluha götüren bir vasıta olarak gören Mevlâna, “Allah sevgisi ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu sevgiden uzaktır.” der. Eğer ilim bu fonksiyonunu icra etmiyorsa yapılan işin sadece yorgunluk olduğunu söyler: “Yaratılış gayesini öğretmeyen ilim, sahibi için yalnızca zahmet ve yorgunluktur.” Esasen bu anlayış birçok sufide ortaktır ve temelini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin “Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” sözünden alır. Yunus Emre de: “Okumaktan mana ne, kişi Hakk'ı bilmektir, Çün okudun bilmez isen, Ha bir kuru emektir.” sözleriyle aynı bakış açısını dile getirir.

Mevlâna’ya göre ilim sahibi olmanın ölçüsü şudur: “Nur ve kemâli artıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helal lokmadan meydana gelir.”

İlmin, sahibine faydalı olmasına vurgu yapan Mevlâna, “Allah’ım; sana sığınırım faydasız bilgiden, alçalmayan gönülden, doymayan nefisten, kabul edilmeyen duadan.” hadisine telmihte bulunur.
Sadece bilmenin yeterli olmayacağına işaret eden Mevlâna, ilim-amel münasebetine dair tespitlerde bulunur: “Yalnızca ilim sahibi olmak yeterli değildir; ilim, amelle birlikte olunca sahibine faydalı olur.”27 Ameli olmayanları âlimden çok muhafıza benzeten Mevlâna; “İlmi olup ameli olmayanlar sadece ilim muhafızıdır, âlim değildir.”28 demektedir. Aynı anlamda bir başka ifadesinde amelsiz âlimleri, birer dellal olarak niteler: “Nice âlimler var ki kendi ilminden nasibi yoktur. Böyle bilginler kendi bilgilerinin sadece bekçisi, hammalıdırlar. Onun elindeki gömlek ödünçtür. Dellal elindeki cariye gibidir. Dellal, elindeki şaşkın cariye müşteriyi avlamak içindir, yoksa onda dellalın bir payı ve nasibi yoktur.”
Bazen ilim, sahibini kör eder. İlim sahibi aşkla marifete ulaşmalıdır. Mevlâna, şeytan için “Onun ilmi vardı ama imanının aşkı olmadığı için Âdem’de toprak suretinden başka bir şey göremedi.” demektedir.

İlim sahibinin öncelikli olarak kendini bilmesi gerektiğini söyleyen Mevlâna, “Kendini bilen Rabbini bilir.” kudsi hadisine işaret eder, kendini bilmeyen bu âlimleri ise zalim ve ahmak olarak niteler: “Âlim nice binlerce ilim bilir de o zalim kendi nefsini bilmez. Sen gerçi caiz olanı olmayanı bildin ama nefsin acaba bunların hangisi üzere! Her metaın kıymetini bilirsin de kendi kıymetini bilmeyen ahmaksın.”

“Sapıklık da bilgiden olur, doğru yolu buluş da...” diyerek ilmin bir vasıta oluşuna dikkat çeken Mevlâna, “İlmi eğer tenine kullanırsan yılan olur, gönlüne kullanırsan sana yâr olur. İlim gönle aksederse yardımcı olur, ilim bedene yansırsa yük olur.” sözüyle de ilmin sadece dünyevî menfaatler için kullanılmaması tavsiyesinde bulunur.

Liyakati olmayanın elindeki ilmin zararlarına işaret eden Mevlâna, kötü niyetli kişilere ilim ve fen öğretmeyi, “yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermek”34 olarak niteler. Aynı anlamda “Bilgi, mal, mevki ve hâkimiyet, kötü niyetli kişilerin elinde fitnedir. Bilgisizlere, geçtikleri mevkie yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz. Cahil, kötü hükümler yürüten bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar. Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini dileyen kendisidir. Çünkü ya cimriliği tutar, az verir; ya da cömertliğe girişir, yerli yersiz bağışlarda bulunur.”35 sözleriyle cehaletin ve cahillerin zararlarını dile getirir.

“Nefsinin isteklerine esir, rahatına düşkün, çabuk bıkan, kendisine güveni olmayan, zahmetlere sabretmeyen, dünyalık peşinde koşan insanlar ilim sahibi olamazlar.”36 diyen Mevlâna bu sözleriyle ilim sahibi olmanın ölçülerini vermektedir.

Mevlâna, ilim sahibinin teslimiyet ve tevazu içinde olmasını tavsiye eder:

“Nasıl ki su önce öldürür, sonra ölüyü başında taşırsa, sen de ölü gibi ol ki su seni taşısın. Yoksa kendi bilgi ve kabiliyetine güvenen kişinin bu deryadan kurtulması zor.”

İlimde zahmetsiz başarı olmayacağını ifade eden Mevlâna, insanı çalışmaya, sonrasında tevekküle davet eder: “İnsanın zararı, çalışmamasından dolayıdır, kârı ise çalışmasından. Kader haktır, ancak insanın çalışması da. Tevekkül edeceksen önce çalış, çalış da Allah celle celâluha dayan.”

İlimde sürekli ilerlemeyi, yenilenmeyi tavsiye eden Mevlâna, “Her gün bir yerden göçmek, her gün bir konağı bırakmak; akarsu gibi donmamak ne hoş! Dün geçti, düne ait söz de dün gibi geçti gitti; Bugün yeni bir söz söylemek gerek!” sözleriyle “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisini hatırlatır.

Netice olarak, Mevlâna da birçok sufi gibi aşkı kâinatın yaratılış sebebi olarak görmüştür, Mevlâna’nın anlayışı, eserlerinde görüleceği gibi din, ilim ve aşk eksenlidir. Ömrünü ilme adayan Mevlâna’ya göre ilim, sahibini Allah celle celâluha ulaştıran bir vasıtadır. İlim de aşkla yapılmalıdır. Aşkla Allah celle celâluha bağlanan gönlü muteber olarak gören Mevlâna’ya göre “ilim bilmeyi, aşk olmayı” öğretir. Mevlâna’ya göre aşk, yalnız kuru bir vecd hâli değildir. Şuurlu bir kullukla gelen hâldir. Mevlâna tam bir zühd hayatı yaşamış, farz ve nafile ibadetleriyle kullukta derinleşmenin örneğini en iyi şekilde vermiştir. Ona göre; Müslüman için aşk bir enerji kaynağıdır, bir gıdadır. Kişiyi hakikate ulaştıracak kanattır. Aşk, ilim ile şuurlanarak, amel ile beslenerek bir anlam ve değer kazanmaktadır. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır. Biri olmadan diğerleri ile hedefe ulaşmak mümkün değildir.


Dipnotlar
1. Muhammed Veled (İzbudak), Rubaiyyat-ı Mevlana, İst. 1312, s. 252.
2. Ahmet Yaşar OCAK: Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul 1996, s.91–93.
3. Emine YENİTERZİ: Mevlana’nın tefekkür Dünyası ve İnsan Konya'dan Dünya'ya Mevlana ve Mevlevilik, Karatay Belediyesi Yayını, 2002, s.73.
4. Mesnevî, C. I/3055-3064.
5. Mesnevî, C. II/97.
6. Gazel, IV, 187.
7. Fihi Mafih, 325-326.
8. Mesnevî, C. I/30.
9. Mektuplar, 36.
10. Divanı Kebir, C. II/ 937.
11. Ahzab:33/4.
12. Divanı Kebir, Gazel, 2674.
13. Fihi Mafih, 5.
14. Mesnevî, C. V/2725.
15. Mesnevi, C. VI /915-925.
16. Mesnevi, C. III /4715-4720.
17. Mesnevî, C. III/4720.
18. Mesnevî, C. IV/850.
19. Mesnevi, C. VI/971.
20. Mesnevî, C. I/1740.
21. http://ogm.meb.gov.tr/belgeler/mevlana_800_yil.pdf
22. Mesnevî,C. I/1071-1072.
23. Mesnevî, C. VI.
24. Mesnevi, CII/1545,1549.
25. Ariflerin Menkıbeleri, II:83.
26. Mesnevi, C. I/1707.
27. Fîhi Mâfih, s.93.
28. Mesnevî, C. III:3060.
29. Mesnevî, C. III/3060-3062-3063.
30. Mesnevî, VI, 262.
31. Mesnevî, C. III/2660.
32. Mesnevî, IV, 3010.
33. Mesnevî C.,I, 3447.
34. Mesnevî, C. I/3718.
35. Mesnevî, C. IV/1440.
36. Mesnevî,C. III: Dîbâce.
37. Mesnevi C.1/112.
38. Mesnevî, C.I, 947.
........

İçinde Bulunduğu Anın Farkında Olmak...

Ariflerin üzerinde durduğu önemli prensiplerden biri de “Vukuf-i Zamani”dir. Manası, içinde bulunduğu zamanın farkında olmaktır. Diğer bir ifadeyle, kalbi uyanık yaşamak, her an gafletten uzak olmak, içinde bulunduğu anda üzerine düşeni bilmek ve gereğini yapmaktır. Buna, hayatı Yüce Allah’a adamak diyor arifler.


Bütün hayatı Allah’a adamak... Bu yüksek ahlâk ve ilâhi aşk, “Rasulüm de ki: Benim namazım ve ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162) ayetinde özetlenmiştir. Çünkü bütün vakitlerde övülme, sevilme ve zikredilme hakkı Cenab-ı Hakk’a aittir. Bu hak hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Çünkü kulun her anı ayrı bir hayattır. Ve bu hayatın kaynağı Yüce Allah’tır. Kul dünyada da ahirette de O’na muhtaçtır.


Yüce Yaratıcımız, gece ve gündüzden oluşan bütün zamanları iki şey için yarattığını belirtmiştir. Biri tezekkür, diğeri şükür. (Furkan, 62)


Alimler tezekküre, ilim ve ibret manalarını veriyor. İlim, kainatın sahibini tanımak; ibret ise, her şeyde tecelli eden ilâhi sanatı görüp kalbi Yüce Yaratıcıya bağlamaktır.


Şükür, nimetin kimden geldiğini bilmek, nimet ile sevinmek ve vereni sevmektir. Şükür, nimetin sahibine isyan etmemektir. Şükür, kulun her şeyi ile Yüce Allah’ın mülkü olduğunu anlaması ve her an O’ndan razı olmasıdır. Buna samimi dostluk ve güzel kulluk denir.


Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Yüce Yaratıcı’dan gafletle geçen vakitleri hasret vakti olarak tanıtmıştır. Öyle ki, cennete giren bütün kullar, sadece dünyadaki zikirsiz ve şükürsüz geçen vakitlerine üzüleceklerdir. (Tebaranî, İbnu’s-Sinnî, Heysemi, Münzirî)


ZAMAN EN BÜYÜK SERMAYEDİR
Büyükler, vakit nakittir derler. Yani vakit kainatta en değerli sermayedir. Vakit insana nakit kazandırır, fakat dünya dolusu nakit verilse, geçen bir saniye geri getirilemez. Dünyada her an bir defa yaşanır, bir daha ele geçmez. Onun için Allah dostları her anı son fırsat olarak görmüşler ve her nefesi son nefes gibi değerlendirmişlerdir. Çünkü insan hayatı iki nefes arasındaki süredir. Alınan bir nefes geri verilmese hayat biter. Tersi de böyledir. Bu nefesler sayılıdır ve son sayı insana gizlidir. Kimse şu kadar nefesim kaldı, bu kadar süre daha yaşayacağım diyemez.


İnsan ömrü üç zaman dilimine ayrılır. Birisi geçen süredir. Buna mazi denir. Bu süre, iyiliği ve kötülüğü ile geride kalmıştır. Diğeri elde olmayan süredir. Buna âti (gelecek) denir. İnsanın ona ulaşıp ulaşmayacağı belli değildir. Bir diğeri de insanın içinde yaşadığı andır. İşte eldeki zaman odur. Buna fırsat denir. Yapılması gereken ne varsa onda yapılmalıdır. Çünkü o da geçmek üzeredir.


Hayırlı işlerde, ‘şimdi dursun sonra yaparım’ demek şeytandandır. Efendimiz s.a.v.’in uyardığı gibi, sonra yaparım diyenler kesin pişman olmuşlardır. Bu her işte böyledir. Büluğ çağına ulaştıktan sonra, insanın mükellefiyet süresi başlar. Artık insan zamandan sorumludur. Zamana bağlı iş ve ibadetlerden mesuldür.


Zaman Yüce Allah’ın insana en büyük emanetidir. Allah bu emanetin korunmasını istemektedir. Helal ve hayır işlerde geçen ömür ihya edilmiş ve korunmuş olur. Haram işleyerek geçen zamanlar ise zayi edilmiştir.


Rasulullah s.a.v. Efendimiz, insanların iki büyük nimette aldandığını haber vermiştir. Bunlar sıhhat ve boş vakittir (Buharî). Kıyamet günü, herkese hesabı ve şükrü sorulacak dört nimet vardır. Bunlardan ikisi zamanla ilgilidir. Yüce Allah herkese gençliğini nerede harcadığını ve ömrünü nerede tükettiğini soracaktır. Diğer iki nimet de mal ve ilimdir. (Tirmizî)
Cüneyd-i Bağdadî k.s. der ki: “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer. Kaçırdın mı bir daha ele geçiremezsin. Kainatta vakitten daha kıymetli bir servet yoktur.”


Hasan Basrî k.s. da sahabenin halini şöyle anlatır: “Ben öyle insanlara ulaştım ki, sizin elinizdeki altın ve gümüşü koruduğunuzdan daha fazla vakitlerini koruyor ve boşa harcamaktan sakınıyorlardı. Sizden biriniz nasıl iyi bir kazanç getirmeyen yerlere altın ve gümüşünü harcamıyorsa, onlar da zamanlarını öyle titizlikte koruyor; bir nefesini dahi zayi etmiyor, vakitlerini Allah’a itaatin dışında asla kullanmıyorlardı.”


Hz. Ali r.a., şerefli hanımı Hz. Fatıma r.a.’ya demiştir ki: “Fatıma! Yemek yaptığın vakit sulu ve hafif yemekler yap. Fazla çiğneme derdi olmasın. Çünkü sulu yemek tez yenir, kuru yemeği çok çiğnemek gerekir. İkisi arasında elli defa tesbih ve zikir farkı vardır. Yemek başında çok bekleyip hayırlı işlerden geri kalmayalım.” (İbnu Acibe)


ZAMANI İYİ OKUMALIDIR
Her insan yaşadığı zaman içinde şu dört halden biriyle karşılaşır. Ya itaat eder, ya isyan, ya nimet içindedir ya da sıkıntı. İtaat Yüce Allah’a hamd etmeyi gerektirir. İsyana düşene istiğfar ve tevbe lazımdır. Nimet tevazu ve şükür ister. Sıkıntı anı ise sabır, rıza, dua ve yalvarma zamanıdır. Kısaca, her şey kulu Yüce Allah’a bağlamak ve ahirete hazırlamak içindir. Ağlamak da gülmek de Allah’tandır. Zamanı istediği gibi evirip çeviren ve türlü hallerle bizleri yüz yüze getiren O’dur.


Hak yolcusunun en önemli işi muhasebedir. Muhasebe, kalbin ve nefsin ne halde olduğunu kontrol etmektir. Allah’a ve ahirete yönelen herkese güzel bir tevbeden sonra kuvvetli bir muhasebe ilmi lazımdır. Hak yolcusu her akşam günlük değerlendirmesini yapmalıdır. ‘Bugün Allah için ne yaptım, ahiretime ne gönderdim, hangi tür hayırlara el attım, ne gibi günahlara bulaştım, bu durumda bana ne gerekir, niyetim nedir, kalbim ne haldedir, nefsim hangi sıfatları taşıyor, şu anki halimden daha iyi olamaz mıydım’ gibi soruları kendi kendine sormalıdır.


Büyük veli Şah-ı Nakşibend k.s., vukuf-i zamani prensibini açıklarken şöyle diyor: “Zamana vakıf olmak, nefsin hallerini tanımaktır. Hak yolcusu, niyetini ve amellerini iyi kontrol etmelidir. Eğer niyeti ve ameli Kur’an ve Sünnet’in öğrettiği edebe uyuyorsa Allahu Tealâ o anda kuldan razıdır. Kul o hale sevinip şükretmelidir. Eğer kulun niyetinde Allah rızası yok ve ameli de dinin öğrettiği edebe uymuyorsa, hemen istiğfar ve tevbeye sarılmalıdır. Kusur halindeki kula tevbe lazımdır. Bu yol, her anını kontrol etmeye dayalıdır. Akıllı kimse aldığı her nefesinin farkında olur, onu zikirle mi yoksa gafletle mi alıp verdiğini bilir.”


Ariflerden Ebu Muhammed el-Cerir k.s., “tasavvuf, insanın yaşadığı vakit içinde yapılması gereken en hayırlı işi yapmaktır” derken, Allah dostlarının en önemli özelliğini gözler önüne sermiştir. Gerçekten tarih iyice incelenirse kâmil velilerin hayatı kadar huzurlu, dolu, canlı, faydalı ve tamamen Allah’a adanmış bir hayat bulunamaz.


Arifler, sufiyi “ibnu’l-vakt” olarak tarif ederler. İbnu’l-vakt, içinde bulunduğu vaktin çocuğu manasındadır. Bu sıfattaki insan, içinde bulunduğu anda ne lazımsa onu yapar, boş ve gereksiz işlerden kaçar. İyi de olsa kendisini ilgilendirmeyen veya zamanı gelmeyen şeylerle uğraşmaz. Vaktini dini ve dünyası için en kazançlı bir şekilde değerlendirir.


Zamanı iyi tanımak, her zaman dünya ve ahirette faydamıza olacak işler yapmaktır. Fakat günümüz insanının en fazla israf ettiği sermaye zamandır. Özellikle gençlik dönemi bir oyun ve eğlence dönemi olarak görülmektedir. Halbuki gençlik dünya ve ahiret hayatının hazırlığı için bize verilmiştir. O dönemi sadece boşa harcamak kadar üzücü bir şey yoktur. Buna rağmen çoğumuz nefsin keyfine göre yaşamakta, uzun bir hayat arzulamakta ve bu sebeple çok şeyi kendisine dert etmektedir. Bu, “uzun emel”dir.


Uzun emel insanı tembel eder, gevşetir, boş işlerle yorar, gelecek endişesiyle korkutur, sonuçta sahibine ciddi zararlar verir. Halbuki tavsiye edilen, hayırlarda acele etmek ve yapılması gerekeni ilk fırsatta yapmaktır.


NE YAPMALI, NEREDEN BAŞLAMALI?
Birçoğumuz şunu şöylüyor: “En fazla beş dakika süren dört rekâtlık bir namazı bile baştan sona kalb huzuru ile tamamlayamıyoruz. Zikrederken bile gafletimiz devam ediyor. Yüzümüz Kâbe’de iken gönlümüz başka yerde. İbadette gafletten kurtulamadıktan sonra diğer zaman ve işlerde nasıl uyanık olalım? Bir günü ve koca bir ömrü zarar etmeden nasıl kapatalım?”
Gerçekten bütün vakitlerini hakkıyla değerlendiren insanlar çok azdır. Ancak dinimizde “iyiliği kötülüğünden fazla olanlar iyi kabul edilir” prensibi vardır. Her gün güzel şeyler yapmaya niyetlenen, iyi işlere yönelen ve kötü davranışlarını fark edip üzülen kimse -inşallah- iyilerden sayılır. Kusurları Allah’ın sonsuz rahmetiyle affedilir.


Öncelikle, bizi zarara sokan ve vaktimizi ziyan eden işlerin ne olduğunu bilmeliyiz. Söz ve davranışlarımızda, kazanç ve harcamalarımızda haramlardan kesin olarak kaçınmalıyız. Çünkü haram kalbi öldürür, vakti ziyan eder. Helal dairede kalmayı, hayırlı işler yapmayı, Allah için kimseye sıkıntı vermeden yaşamayı hedeflemeliyiz. Yerken, ibadete kuvvet bulmaya, uyurken dinlenip yeni hayırlara hazırlanmaya, mübah dairede eğlenirken eşimizin, çocuklarımızın ve dostların hakkını korumaya niyet etmeliyiz. Niyetimiz iyi olduktan sonra bütün işlerimiz hayra döner, ilâhi sevgi ve sevap vesilesi olur. Günü içinde harama bulaşmayan, Yüce Allah’ın emirlerine itaat eden kimse, onu zikretmiş olur. Zikreden şükretmiştir. Şükreden ise Allah’ın rahmetine ermiştir.


Arifler der ki: Bir insan farz amelleri yapsa, haramlardan kaçınsa, bir saat sabah bir saat akşam zikir için vakit ayırsa, kalbini zikirle ihya etmiş ve gününe şükretmiş olur.
Her anı zikir içinde geçirmek çok büyük bir saadettir. Bu mümkündür. Çünkü Peygamberler ve Allah dostları böyle yapmışlardır. Bunun mümkün olduğuna inanan kimse birinci adımı atmıştır.


YARIM SAATLİK ÇABAYLA BİRİKEN HAZİNE
Bir Hak dostu şunları anlatır: “Gençliğimde Allah dostlarının güzel meclislerine katıldım, sohbetlerini dinledim. Onların bütün zamanlarını Allah ile geçirdiklerini, yerken içerken, çalışırken, çarşı pazarda gezerken bile kalplerinin Allah’ı anmaktan geri kalmadığını işittim. Buna hayret ettim, mümkün olup olmayacağını düşündüm. Önce imkansız geldi. Sordum, mümkündür dediler. Hem bu halin ayet-i kerimelerde her müminden istendiğini hatırlattılar. Buna şaşırdım ve aynı zamanda sevindim. İrşad halkasına katıldığım mürşidime gittim. Samimi olarak derdimi açtım. ‘Ben de bütün zamanlarımı Yüce Allah’ı unutmadan zikirle geçirmek istiyorum, bunun yolunu bana öğretiniz’ dedim. Mürşidim güldü: ‘Güzel, ama acele etme!’ dedi. Bana önce yarım saatimi alacak bir zikir çeşidi verdi. Dua etti ve: ‘Şimdilik buna devam et, kalbini uyanık tutmaya çalış. Bunu başarınca yanıma gel’ dedi. Ben de günde yarım saatimi zikir için ayırdım. Buna devam ettim. İçimde önceleri bilmediğim ve alışmadığım bir tat buldum. Kalbimde bir canlanma hissettim. Zikir yarım saat sürüyor, fakat kalbimdeki tesiri ve tadı yarım gün devam ediyordu. İşin-gücün arasında kalbimi dinliyor ve onun Allah Allah şeklindeki atışlarını duyuyordum. Tekrar mürşidime gittim. Süreyi biraz daha uzatmamı istedi. Bir saatimi zikirle geçirmemi ve kalp uyanıklığına dikkat etmemi tavsiye etti. Söylediği gibi devam ettim.


Böylece sabırla devam ede ede Yüce Allah’a hamd olsun, şu ayetlerin sırrına mazhar oldum: Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde gerçek akıl sahipleri için (varlığımıza, birliğimize ve yüceliğimize delil olacak) nice ayetler vardır. O temiz akıl sahipleri, yürürken, otururken ve yanları üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru. (Âl-i İmran, 190-191)”

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...