22 Şubat 2009 Pazar

Gafletten Kurtuluş


Cenâb-ı Hak insanı hayra da şerre de istidâtlı olarak halk etmiş ve onu, kulluk mes'uliyetinin emânet edildiği yegâne varlık kılmıştır.Onun benliğini, hayra ve şerre temâyül tohumları ile donatmış, dünyadaki huzur ve âhiretteki saâdete ulaşmasını, iç âleminin "kalb-i selîm" hâline gelebilmesine bağlamıştır. Bunu gerçekleştirmenin ehemmiyeti ve zorluğu, Şems sûresinin ilk âyetlerinde tam on bir yeminden sonra îlân edilmiştir.Âyet-i kerimede buyurulur:"...Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de takva (iyilik) ve fücûrunu (kötülüklerini) ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir." (eş-Şems, 7-10)Fucûr, nefsânî arzulara esir olma; takvâ ise kalbi mâsivâdan koruyarak Rabb'e yaklaşabilme gayretidir. Bu iki zıt vasfın malzemeleri ekseriyetle aynıdır: Akıl, zekâ, idrâk; mal, makâm, evlâd… vesâire.Cenâb-ı Hakk'a yaklaşmak için kullanılması gereken bu vâsıtalar, nefsâniyetin arzularına râm edilir ve ruhânî cevher zehirlenirse, kulun elindeki tek fırsat olan bu hayat nimeti ziyân edilmiş ve iki cihan bedbahtlığına dûçâr kılınmış olur.İblis, cennetten tard edildikten sonraCenâb-ı Hak'tan kıyâmete kadar bâkî kalma ve kulları şerre yönlendirme husûsunda bir dilekte bulundu. Rabbimiz de imtihan olarak getirildiğimiz bu dünya dershanesinde onu bu arzusunda serbest bıraktı. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:"(İblis:) "Öyleyse, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." dedi." (A'râf, 16-17)Allâh'a giden sırât-ı müstakîm üzerine oturup insanları şerre sevkeden ve onlara günahları süsleyen şeytanın, ihlâslı kullara hiçbir zarar veremeyeceğiâyet-i kerîmede şu ifade ile beyan edilir:"(İblis: İnsanların hepsini azdıracağım.) Ancak onlardan ihlâsa erdirilen kulların müstesnâ! (dedi.)" (el-Hicr, 40)Cenâb-ı Hak da:"Şüphesiz ki Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin (ve nüfûzun) yoktur! Ancak sana tâbi olan azgınlar müstesnâ." (el-Hicr, 42) buyurdu.Yüce Rabbimiz, şeytanın kandırmacalarına dûçâr olmamamız için bizi şu şekilde ikâz etmektedir:"…Sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allâh'ın affına güvendirerek aldatmasın." (Lokmân, 33)Hazret-i Mevlânâ şeytanın desîse ve aldatmalarına kanarak nefsine râm olup ibâdet ve muâmelatını ziyân eden kişinin hâlini, ibretli bir hikaye ile şöyle anlatır:* * *"Şuayb -aleyhisselâm- zamanında bir kişi: "Allâh benim bir çok ayıbımı ve günahımı gördü. Bende bu kadar günah ve cürüm gördüğü hâlde, lûtuf ve keremi ile kusuruma bakmadı." diyordu.Şuayb -aleyhisselâm-, Hak Teâlâ'nın vahyi ile o kişiye şu îkâz edici nasihatte bulundu:"-Ben bu kadar günah ettim de Allâh keremi ile beni sorumlu tutmadı ve cezâlandırmadı, diyorsun. Ey aklı kıt adam, ey doğru yolu bırakıp çöllere düşen zavallı! Allâh senin kaç kere cezanı verdi de haberin yok. Baştan ayağa, tepeden tırnağa kadar gaflet içinde olduğun için basiretin kapanmış. Sen duygularının, nefsânî isteklerinin esiri olmuşsun da farkında değilsin.Ey kararmış tencere misâli kişi! Kat kat isler ve paslar içindesin. Bunlar senin iç dünyanı karartmış. Senin gönlün kat kat paslarla örtülmüş ki basîret gözün görmez olmuş, ilahî sırlara karşı perdelenmiş, kalbin âmâ olmuş gitmiş.Her şey zıddı ile daha açık görülür ve daha kolay idrak edilir. O kara is, kalaylı tencerenin beyazlığı üstünde, net bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiri ile tencere kararınca, onun üstündeki kara leke âdeta kaybolur ve onu kimse göremez? Aynı şekilde demirci zenci olursa, duman onun yüzünde bir iz bırakmaz. Fakat beyaz tenli birisi demircilik yaparsa, dumanın tesiri ile onun yüzü kararır.Kalb sâfiyeti bozulmamış bir mü'min günah işlediğinde onun tesirini çabucak anlar da 'Aman yâ Rabbî!' diye ağlayıp sızlanmaya başlar. Fakat günah işlemekte fütursuzca devam eden kişi, âdetâ kalb gözüne toprak doldurmuş olur; günahını görmez ve vicdan azâbını da hissetmez. Tevbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah onun gönlüne tatlı bir mûsıkî gibi gelir. Farkında olmadan îmânını zâyî eder. O pişmanlık duygusu, o 'Ya Rabbî!' deyiş ondan gider; gönül aynasına kat kat pas çöker. Onun kararıp kaskatı olan kalbini, paslar yemeye koyulur.Beyaz bir kağıt üzerine yazı yazarsan, o yazı, net olarak okunur. Lâkin yazılı bir kağıt üzerine tekrar yazarsan, yazdığın anlaşılmaz, birbirine karışır. Okunması güçleşir ve yanlış okunabilir. Çünkü mürekkebin siyahlığı üst üste gelince, iki yazı da körleşmiştir, mânâsı kalmamıştır.

Eğer o kağıda üçüncü kere yazı yazarsan, onu kâfir kalbi gibi simsiyah edersin.Öyle ise her çaresizliğin çaresi olan Allâh'a sığınmaktan başka ne yapılabilir ki? O merhamet ve rahmet sâhibi olan Rabb'inizden hidâyet ilticâsında bulunun ki, devâsız dertten, yani kalbinizin kararmasından ve paslanmasından kurtulmuş olasınız."Şuayb -aleyhisselâm-'ın ilâhî nefha taşıyan ve kalbleri titreten bu sözleri üzerine kendine gelen bu kişi, istiğfar etmek niyetiyle:"-Benim idrâk edemediğim bu günahlarıma karşılık, ilâhî cezâya mâruz kaldığımın alâmeti nedir?" diye sordu.Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Şuayb Peygamber'e şöyle vahyetti:"Ben suçları, günahları örterim; sırları fâş etmem, fakat onun belâlara uğradığına dâir en bariz alâmet şudur:O kulluk vazifesini yapıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, zekat veriyor, daha başka hayır işleri de yapıyor fakat hiç birinde, zerre kadar bile mânevî zevk bulamıyor.İbâdeti şeklen uygun, kulluğu güzel ama rûhaniyeti za'fa uğramış; Kalbi ile bedeni bir âhenk içinde değil.

Cevizler zâhiren sağlam görünüyor ama içleri boş.Îmânın ve ibâdetlerin bir lezzet hâline gelebilmesi için gönlün mâneviyât ve rûhâniyet kesbetmesi mecburidir. Çekirdeğin fidan vermesi için içli olması gerektir. İçi boş olan çekirdek hiç fidan verebilir mi? Cansız sûret, bir kalıptan ibaret değil midir."Şuayb -aleyhisselâm- o gâfil kişiyi, bu rûhânî nasihatlerle ikaz etti. Onun gönlünde peygamberin rûhânî nefeslerinden ümit çiçekleri açtı. İstiğfar ederek kalbini Hakka yöneltmeye azmetti…"* * *Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allâh, kullarına Halîm ve Gafûr sıfatları ile muâmele ediyor, yapılan hataların cezâsını hemen vermiyordu. Onları belli bir zamana kadar tehir ediyordu. O şaşkın kul bu hakikatten gâfildi. Âyet-i kerime bu gerçeği şöyle beyân eder:

"Eğer Allâh insanları işledikleri günahlar yüzünden cezâlandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allâh onların cezâsını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezâlandırır. Çünkü Allâh kullarını tamamen görmektedir." (Fâtır, 45)Böyle bir mânevî hastalığa tutulan tâlihsiz kimseler, günahlarının farkında olmadıkları gibi hatta yaptıkları işlerin güzel ve iyi olduğunu ve âhirette hayırlı bir netîce ile karşılaşacaklarını zannedebilirler. Halbuki Cenâb-ı Hak, amellerini bu şekilde gafletle îfâ eden kimselerin fecî âkibetlerini şöyle haber vermektedir:"De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki gayretleri boşa giden kimselerdir." (el-Kehf, 103-104)Bu bakımdan mü'minler yaptıkları amelleri ihlâsla îfâ etmeye dikkat etmekle birlikte onların boşa çıkmasından son derece korkarlar ve işledikleri en ufak hataları bile gözlerinde büyütürler. Gâfiller ise bunun aksine irtikap ettikleri günahlar ne kadar büyük olursa olsun onu ehemmiyetsiz görürler.Abdullâh bin Mes'ud -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:"

-Mü'min günahını, altında oturduğu ve sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günâhını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür."İbn-i Mes'ud -radıyallâhu anh- bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır. (Buharî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3, 2744)Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir defâsında Âişe vâlidemize şöyle buyurmuşlardı:"Ey Âişe! Küçümsenen işlerden (önemsenmeyen en küçük günahlardan dahi) sakın! Zîrâ Allâh katında onları gözetleyip kaydeden bir (melek) vardır."(İbn-i Mâce, Zühd, 29; Dârimî, Rikâk, 17)

* * *Günümüzde insanların farkında olmadan düştükleri mühim gafletlerden biri de ibâdullâhı tahkîr, yani Allâh'ın kullarını küçük görerek hafife almaktır. Bu hâlin bir neticesi olan gıybet, gıybet edilen kimseyi alçaltıp, gıybet eden kimseye ucûb (kendini beğenme) hâli verir. Böylece o insan, nefsinin kibir ve arzularına taviz vererek nefsâniyetini palazlandırır. Bu ise cezası kıyâmete kalan bir kul hakkı meydana getirir.Hâlbuki Cenâb-ı Hak, hiçbir kulunun tahkîr edilmesine râzı olmaz ve bunu büyük cürümler arasında zikrederek şöyle buyurur:"Arkadan çekiştirmeyi (yani gıybeti), yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!" (el-Hümeze, 1)Daha sonraki âyetlerde ise bu bedbahtların, ateşi tâ yüreklerine nüfûz eden "Hutame"ye yani cehenneme atılacakları tehdîdinde bulunur.* * *Gönülleri en çok meşgul eden, gaflete düşüren ve ibâdetlerin mânevî feyzinden mahrum eden şeylerden bir tanesi de dünya sevgisi ve mal kazanma hırsıdır. İnsanın bu yöndeki za'fını, Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurmaktadır:"Rabbi, insanı denemek için ikram ve değer verip, nimetlere garkedince o: "Rabbim bana değer verdi" der. Ama yine denemek için nasibini daraltınca O: "Rabbim beni zelil, perişan etti" der. Hayır! Siz (Allâh'tan hep ikramı devam ettirmesini istersiniz ama,) yetime değer verip ikram etmezsiniz! Muhtaçları doyurmaya teşvikte bulunmazsınız. Mîrasları helâl haram demeden ne gelse yersiniz. Zîrâ mal mülk sevgisi bütün benliğinizi kaplamıştır!" (el-Fecr, 15-20)Lokman Hekim, gafletten îkâz sadedinde oğluna şu nasîhatte bulunur:"Yavrum! Dünya, dipsiz bir deryâdır. Ârif olmayan âlimler ve pek çokları gaflete düşerek bunda helâk oldular. Bu deryâda senin gemin, Allâh'a mutmain bir kalb ile îmân etmek olsun. Geminin donanımı ise takvâ ve ibâdet olsun. Denizlerde seyr ü sefer ettiren bu geminin yelkeni de tevekkül olsun. Umulur ki ancak bu sûretle kurtuluşa erebilirsin." (Beyhakî, Kitâbü'z-Zühd, 73)* * *Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- kalbin günahlarla kirlenip kararmasını şöyle tasvir etmektedir:"Kul bir hata işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet günahtan vazgeçer, istiğfâr ve tevbe ederse kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar hatalara yönelirse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar." (Tirmizî, Tefsîr, 83; İbn-i Mâce, Zühd, 29)Yine Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:"-Demirin paslandığı gibi kalbler de paslanır." buyurmuştur."-Ya Rasûlallâh! Onun cilası nedir?" diye sorulunca da:"-Allâh'ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh'ı çok çok zikretmektir." cevabını vermiştir. (Ali el-Müttakî, Kenzü'l-ummâl, II, 241)Cenâb-ı Hak, sevdiği ve râzı olduğu müttakî kullarından bahsederken, onların günahlarından hemen tevbe ettiklerini ve günahta aslâ ısrar etmediklerini şöyle haber verir:"O (muhsinler ki) bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allâh'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allâh'tan başka günahları kim affedebilir? Bir de onlar, bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler!" (Âl-i İmran, 135)Gafletten uzak kalabilmek için zikr-i dâimî üzere bulunmak, yani Rabbimizi hiçbir zaman unutmamak zarûrîdir. Zîrâ insanın günaha düştüğü anlar,Cenâb-ı Hakkı unuttuğu anlardır. Farkında olarak veya olmayarak işlenen günahlar ve gafletle yapılan hatalar, mânevî merkez olan kalbin üzerinde tesirde bulunarak pas tutmasına sebep olur. Neticede kalb körelir ve ibadetlerden haz almamaya başlar. Böyle bir hastalığa dûçâr olan kul, uykusuna mağlup olarak seherlerini ziyân eder. Bu gafletin neticesinde, hatalarının farkında olmadığı gibi ellerini açıp "yâ Rabbî, yâ Rabbî" diye yalvarmaktan ve istiğfâr etmekten mahrum olur.Bu sebeple Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz'e ve onun şahsında bütün mü'minlere dâimî zikri emretmekte ve bir an bile bundan gaflet etmemelerini istemektedir:"Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini zikret ve gâfillerden olma." (el-A'râf, 205)Kul, hayat güzergâhında karşılaştığı bir kısım mânevî sarsıntıları, tevbe ilacıyla hemen tedâvi edip ihlâsa sarılmalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak kullarından, sırf kendi rızâsını kastederek ihlâslı ameller yapmalarını istemektedir. İbâdetlerin mânevî haz ve lezzetine de ancak bu yolla erişmek mümkündür. Âyet-i kerîmede buyurulur:"(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dini Allâh'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et." (ez-Zümer, 2)Dolayısıyla ibâdetlerin fayda vermesi için onların ihlâs, huşû ve takvâ hissiyâtı ile yani beden ve kalb ahengi içinde îfâ edilmeleri zarûrîdir. İçinde ihlâs olmayan ibâdetler, rûhu olmayan sûretlerden, içleri boşalmış meyvelerden ve özü çürümüş habbelerden ibârettir. İbadetlerin mânevî hazzını gideren en mühim sebep ise haram ve şüpheli lokmalardır. Kul bundan ne kadar sakınırsa gönlünde imanın neşvesi o kadar artar ve ibadetlerden haz alır. Bununla alâkalı olarak şu kıssa ne kadar ibretlidir:İbrahim Ethem hazretleri anlatır:Birgün Beyt-i Makdis mescidinde, hasıra sarınıp yatmıştım. Gece yarısı olunca mescidin kapısı açıldı, içeri bir pîr girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra arkasını mihrâba dönerek oturdu. Oraya kırk kişi daha geldi. İçlerinden biri:"-Burada bir kişi yatıyor." dedi. Pîr gülümseyerek:"-O İbrahim Ethem'dir. Kırk gündür kıldığı namazın tadını bulamıyor!" dedi. O sözü işitince dayanamayıp pîrin huzûruna geldim. Selam verip:"-Allâh aşkına, benim bu hâlimin sebebi nedir?" diye sordum. Şöyle dedi:"-Falan gün Basra'da hurma satın almıştın. Farkında olmadan yere düşen hurmaları da kendinin zannederek heybene koydun. Halbuki onlar satıcıya âitti. Bu sebeple mâneviyattan bir miktar uzak düştün." dedi.Hemen gidip hurma aldığım kimseyle helalleştim. Bu durum satıcıya da çok tesir etti ve infâk sâhibi sâlih kimselerden birisi oldu. (Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ, 122-123)İbâdetler, rûhu besleyen mânevî gıdâların yanısıra, bir de vücûdun maddî gıdâlardan aldığı güç ve kuvvetle îfâ edilebilmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdâlardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.Kul, husûsiyle seher vakitlerini tevbe, istiğfâr ve zikir ile ihyâ ederek, ayrıca seherin bereketini gündüzüne yayarak bu nevî mânevî sıkletlerden gönlünü arındırmalı, Yüce Rabbi'nin huzur tecellîleriyle rûhânî bir dirilik içinde semereli bir hayat sürmelidir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ihlâs, takvâ ve rızâ-i ilâhî istikâmetinde kulluk eden, ibâdetlerinden lezzet alan bahtiyarlardan eylesin!.. Üzerimizdeki gaflet, sıklet, atâlet ve kasvetleri kaldırıp, gönlümüze inşirâh ve huzûr hâli ihsan eylesin!. Âmin.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Hz.PEYGAMBERİN S.A.V GENÇLİĞİN EĞİTİMİNE BAKIŞI

Hz.PEYGAMBERİN S.A.V GENÇLİĞİN EĞİTİMİNE BAKIŞI
İlk devirlerden beri insanoğlu genç nesilleri hem fiziksel, hem de ruhsal yönden içindeyaşadığı topluma faydalı bir şekilde yetiştirme gayretinde olmuştur. Sosyal hayat geliştikçeçocukların yetiştirilmeleri de buna göre ayarlanmış, genç kuşak bu amaçlara göre yetiştirilmekistenmiştir. Bu sebepledir ki, eğitimin amacı zaman içinde milletlerin inanç, ahlak ve geleneklerinegöre değişiklik göstermiştir. İslam’a göre ise eğitimin gayesi, iyi ve mükemmel insan yetiştirmek,çocukları hayata ve istikbale hazırlamaktır. Bunu yaparken İslam dininin amacı daima göz önünde bulundurulacaktır. Bu bakımdan İslam eğitimcileri, İslam terbiyesini, İslam diniesaslarına uygun olarak insan fikrini geliştirme, davranış ve duygularını tanzim etme, fikir vedüşüncede, usul ve nizamda doğru yolu gösterme, dünya ve ahirette mutlu olacak iyi insanyetiştirme sanatı biçiminde tanımlamaktadırlar[1]
Toplumu fertler oluşturmaktadır. Ferdin sağlıklı bir eğitimden geçmesi ve buna bağlı olarak eğitimin amacına uygun hale gelmesi, toplumun huzur ve ahengi için şarttır. Bundan dolayıHz.Peygamber, fertlerin eğitimine, bunlar arasında da çocuk ve gençlerin terbiyesine son dereceönem vermiştir. Allah’ın Elçisi, bu eğitimi gelişigüzel bir biçimde yapmamış, gençlik psikolojisinidikkate alan son derece önemli metotlar uygulamıştır. O, uyguladığı bu metotlar sayesinde çoğuinsanî değerlerin yok olduğu bir toplumu, bütün zorlukları aşarak, insanlığın imrendiği bir millethaline getirmiştir. Onun, gençlerin eğitimiyle ilgili olarak kullandığı metotları ana hatlarıyla,1.Gençlerin duygularına hitap etmesi, 2.Gençleri utandırmaktan sakınması, 3.Gençlere yumuşak ve müsamahalı davranması, 4.Soru sorarak gençlerin ilgisini çekmesi, şeklinde dört grupta toplamamız mümkündür.

1.Gençlerin Duygularına Hitap Etmesi
Hz.Peygamber, eğitime tabi tutacağı insanların içinde bulundukları durumu daima göz önünde bulundurmuş, öğrenmeyi verimli bir şekilde sağlayan sosyal ve psikolojik şartları her zaman dikkate almıştır. Onun içindir ki, kendisine, farklı kişilerce değişik zaman ve mekanlarda en faziletli amel sorulduğunda, muhatabının içinde bulunduğu şartlara göre, bazen, “vaktinde kılınan namaz”[2], diye cevap vermiş, kimi zaman da, amellerin en faziletlisinin, “Allah’a iman ve Allah yolunda cihat”[3] olduğunu söylemiştir.
Allah Elçisinin insanları eğitirken dikkat ettiği hususlardan biri, karşısındaki insanlarınseviyelerine göre eğitim metodu uygulamaktı. Nitekim o, bu konuda, “Biz peygamberler, insanlarla zeka seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk”[4], buyurmuştur. Hatta insanların anlayış kapasitelerinin yeterli olmayışı veya yanlış değerlendirebilecekleri gerekçesiyle bazı şeylerin henüz bilinmemesini istemiştir. Bunu isterken, kişilerin seviyelerinin bunları doğru yorumlayacak düzeye henüz gelmediğini düşünmüştür. Hicret sırasında on yedi yaşında bulunan[5] Muaz b. Cebel’in naklettiğine göre, Hz.Peygamber, “Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna kalpten inanan herkese Allah cehennemi haram kılmıştır” buyurmuştur. Bunun üzerine Muâz, “Yâ Resûlallah! Bunu insanlara haber vereyim mi?” demiş, Hz.Peygamber de cevaben “Vermesen daha iyi olur. Çünkü o zaman buna güvenirler” diye karşılık vermiştir. Ancak Muâz, Hz.Peygamber’in öğrettiği bir meseleyi gizlemenin günahından kaçınarak vefatı anında bunu açıklamıştır.[6]
Allah’ın Resûlü, insanlarla daima onların anlayacağı tarzda konuşmuştur.[7] Gençlerineğitiminde de onların anlayış kapasitelerini dikkate alıyor, temayüllerine ve karakterlerine uygun olan metotlarla onlara yaklaşıyordu. Bazen onlara dua ederek duygu ve hissiyatlarını, kimi zaman da överek gururlarını okşamayı ihmal etmiyordu. Abdullah b. Abbas için, “Allahım, onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret”[8] demek suretiyle, onun duygu ve hissiyatına hitap ederken, genç Ebû Musa el-Eş’arî’ye de, “Ey Musa! Sana Davud ailesinin sesi gibi güzel bir ses verilmiştir”9[9], diyerek, onun gururunu okşamıştır. Allah’ın Elçisi, gençlerin duygu dünyalarına girerken, onları başka zamanlara alıp götürmek suretiyle de bunu yapmıştır. Genç Enes b. Malik’ten rivayet edildiğine göre, Hz.Peygamber, “Yaşından dolayı ihtiyar bir kişiye ikramda bulunan gence, Allah, yaşlandığında kendisine ikramda bulunan kimseler lütfeder”[10] buyurmuştur. Hz.Peygamber bu sözüyle gençleri sanki yaşlılar diyarına götürmüş, gençlerin de yaşlanacağı ve ikrama muhtaç olacağı duygusunu onlarda uyandırmıştır.
Huneyn Savaşı’ndan sonra ganimetlerin taksim edilmesi sırasında Ensar’dan bazılarıHz.Peygamberi eleştirince, Allah Resûlü onlara hitaben duygu yüklü bir konuşma yapmıştır[11].Ganimet taksimine itiraz edenlerin Ensar’dan bazı gençler olduğu ifade edilmektedir. Buna göreHz.Peygamber’in, bu konuşmayı genelde Ensar’a, hususiyle de Ensar’ın itirazcı gençlerine hitabenyaptığı anlaşılmaktadır. Hz.Peygamber’in bu gençlere karşı yapmış olduğu, ancak bütün Ensar’ıncan kulağıyla dinlediği anlaşılan hadise şöyle gelişmiştir:
Hz.Peygamber Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimetlerin taksiminde, kalplerini İslam’a ısındırmak ve bağlamak için Kureyş’in ileri gelenlerine daha fazla pay ayırmıştı. Bu durum Ensar’ı gönülden yaralamıştı. İçlerinden söylenenler oldu. Sa’d b. Ubâde bu durumu Hz.Peygambere bildirince, Allah Resûlü onları çadırına çağırdı ve “Ey Ensar! Sizin beni tenkit ettiğiniz söylendi,aslı var mıdır?” diye sordu. Ensar, “Ya Resûlallah! Bizim ileri gelenlerimiz sizi tenkit edecek sözler söylemezler. Bunlar delikanlıların sözüdür” dediler. Bunun üzerine Hz.Peygamber, “Ey Ensar! Ben sizi dalalette buldum. Allah benim sebebimle aranıza dostluk ve sevgi bırakmadı mı? Siz nüfusca az idiniz, sizi çoğaltmadı mı? Fakir iken zengin etmedi mi?” dedi. Ensar ise “Ya Resûlallah! İyiliğin ihsanın haddinden fazladır. Allah size mükafatını ihsan etsin!” diye karşılık verdiler. Yine Hz.Peygamber, “Siz diyebilirsiniz ki, “Kavmin seni yalanladığı vakit, biz seni tasdik ettik. Seni Mekke’den uzaklaştırdıklarında sana ev verdik. İhtiyaç zamanında elimizden geleni geri koymadık. Düşmandan korkuyordun sana emniyet verdik”. İşte böyle derseniz, doğrudur. Sizi tasdik ederim” dedi. Allah’ın Resûlü bu şekilde Ensar’a iltifat etti. Ensar ise üzüntü gözyaşları dökerek, “Ya Resûlallah! Yalnız bu mal ganimeti değil, dilerseniz baba ve dedelerimizden miras olarak aldığımızı da onlara taksim edin. Bizim maksadımız senin şerefli rızandır. Yanımızda dünya malının zerre kadar önemi yoktur” dediler. Hz.Peygamber Ensar’ın bu sözünden memnun oldu ve şöyle dedi: “Ey Ensar! Sizin inancınızdaki samimiyete güvenim vardır. Kureyş ise İslam’a henüz gelmiştir. Şimdiye kadar meydana gelen savaşlarda müslümanlar tarafından pek çok yenilgilere uğratıldılar. Onların kalplerini yatıştırmak maksadıyla fazla hisse verdim. Onlar evlerine koyun ve develerle gidecek. Siz ise Resûlüllah ile gideceksiniz. Buna razı olmaz mısınız?”. Ensar, “Ya Resûlallah! Sana yakın olmak, bizim için dünyadan ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. Gölgenizi Allah üzerimizden eksik etmesin” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ensar benim hususi dostlarım ve sırdaşlarımdır. Bütün insanlar bir yola gitse, Ensar başka bir yola gitse, ben Ensar’la beraber giderim” dedi ve ellerini kaldırıp, Ensar’a, çocuklarına ve torunlarına hayır duaetti[12]. Hz.Peygamber, Kureyş’e ganimetten fazla pay vermesinin sebebini de bu suretle anlatarak tenkitçi gençlerin yüreğine su serpti. Allah’ın Elçisi bu duygu yüklü konuşmasıyla Ensar’ı ve tabii onların gençlerini son derece etkiledi. Öyle ki, daha az önce kendisini tenkit edenler, artık buna pişman olarak göz yaşı dökmüşlerdi. Bunda Hz.Peygamber’in duygulara hitap etmedeki ustalık ve sanatının çok büyük etkisi olduğu görülmektedir.

2.Gençleri Utandırmaktan Sakınması
Hz.Peygamber’in, muhataplarını eğitirken onlara karşı kırıcı davranışlar içine girmediğini, onlara kaba sözler sarf etmediğini görüyoruz. Kendisi muhataplarına kötü sözler söylemediği gibi, etrafındakilere de bu tür sözlerden uzak durmasını emretmiştir. Örneğin, Hz.Aişe’ye, kötü sözlerden uzak durmasını, çünkü kötü sözü de, kötü sözü söyleyeni de Allah’ın sevmediğini söylemiştir[13].
Allah’ın Elçisi, etrafındaki insanlar beğenmediği bir hareket yapsa bile, yine de onlarımahcup etmek istemez, hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmazdı. Hele mahcup ve utangaçkimselerin hatalarını yüzlerine söylemez, onlara daha nazik davranırdı[14].Hataları düzeltme konusunda Allah’ın Resûlü’nün ne kadar seviyeli ve nazikane davrandığınıMuaviye b. Hakem güzel bir şekilde anlatmaktadır. Muaviye Hz.Peygamber’in arkasında namazkılarken, aksıran bir adama, “Yerhamukellah” diyerek karşılık vermişti. Çünkü namaz kılarkenkonuşulmayacağını bilmiyordu. Yanındakiler Muaviye’ye bakmaya başladılar. Muaviye onlara da“Size ne oluyor ki, bana bakıp duruyorsunuz” deyince, bu defa yanındakiler onu ikaz etmek içinellerini dizlerine vurmaya başladılar. Muaviye onların kendisini susturmak istediklerini anlayınca,sustu. Bundan sonrasını Muaviye b. Hakem şöyle anlatıyor: “Anam babam Resûlüllah’a feda olsun.
Onun kadar güzel öğreten bir öğretmen hiçbir zaman görmedim. Vallahi o, namazı kılınca beni ne dövdü; ne de azarladı. Sadece namazda dünya kelamı konuşulmayacağını, ancak tesbih, tekbir yapılarak Kur’an okunabileceğini söyledi”[15]. Görülüyor ki Hz.Peygamber, Muaviye b. Hakem’i namazdaki hatasından dolayı azarlamamış, onu utandıracak yada onurunu zedeleyecek herhangi bir söz söylememiştir. Onun bilmemesini normal karşılayarak büyük bir nezaket içinde öğretmenlik yapmıştır.
Henüz çocuk yaşlarında Ebû Râfi b. Amr el-Gıfâri hurma ağaçlarını taşlarken, Hz.Peygamber ona niçin taşladığını sormuş, o da acıktığını söylemiştir. Bunun üzerine Hz.Peygamber gayet müşfik bir eda ile taşlamamasını,ancak yere düşenlerden yemesini ifade etmiş ve başını okşayarak, “Allahım, bunun karnını doyur” diyerek dua etmiştir[16].Babasının borcundan dolayı Hz.Peygambere gelen Cabir b. Abdillah kapıyı çalar. Allah’ınResûlü kim olduğunu sorunca hicret sırasında on yedi yaşlarında olan Cabir “Ben” diye cevap verir.
Hz.Peygamber bu tarz bir cevaptan hoşlanmayarak “Ben, ben” diyerek onu ikaz eder[17].Hicrî kırk dört yılında Sicistan bölgesinde askeri birlikle beraber gece keşfine çıktığı sıradaşehit edilen[18] ve Saadet Asrı’nın muhtemel gençleri arasında yer alan Ebû Rifâa’nın, Allah’ınElçisi’nden ilim talebinde bulunması, ilginç bir sahneye sebep olmuştur. Bu sahne, ilim öğrenmekisteyen gencin, bu arzusuna nasıl yaklaşılması gerektiğini öğretmesi bakımından önem arzetmektedir. Ebû Rifâa, Hz.Peygamber minberde konuşurken geldi ve Allah Resûlü’ne, “Dinihakkında hiçbir şey bilmeyen garip bir adam geldi, dinini sorup öğrenmek istiyor” dedi. Allah’ınElçisi konuşmasını keserek minberden indi ve ona İslam dini hakkında bilgi verdi. Daha sonraminbere çıkarak konuşmasını tamamladı[19].
Anlaşılıyor ki Hz.Peygamber, bir konuyu öğrenmek isteyen gençlere, umuma yaptığıkonuşmanın ortasında müdahale yapmış olsalar bile, utandıracak tek kırıcı bir söz söylememiştir.Hz.Peygamber inanç ve prensiplerine ters düşen hareketleri yapan gençlere bile kabadavranmamış, onları utandıracak tarzda tenkit etmemiş, hatalı olduklarını uygun bir biçimde ifadeetmiştir. Allah Resûlü’nün en sevdiği gençlerden biri olan Usâme b. Zeyd, hırsızlık yapan bir kadını affetmesi için aracı olarak Resûlüllah’a geldi. Suçlu bir kadının, asalet sahibi ve değer verilen önemli bir kişi olduğu için suçunu görmezden gelmesi isteği, Hz.Peygamberi son derecekızdırmasına rağmen, o, bu işe aracı olan genç Usâme’yi utandıracak hiçbir kırıcı söz etmemiş,tepkisini onu incitmeden ortaya koymuştur. Bu kabul edilmez istek karşısında Hz.Peygamber,minbere çıkarak, şu konuşmayı yaptı: “Ey insanlar! Sizden öncekiler, kendilerine önemli ve nüfuzsahibi bir kişi suçlu olarak geldiğinde, onun cezasını vermediler. Ancak nüfuz sahibi olmayan vezayıf, güçsüz bir kişi suçlu olarak geldiğinde hemen cezalandırdılar. Bu adaletsizlikten dolayı da helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, hırsızlık yapan benim kızım Fatma olsa, onun da elinikeserdim”[20].
Böylece Hz.Peygamber hem adaletin önemini ortaya koymuş, hem de genç Usâme’ye,kötülüklere aracı olmamasını ima yoluyla tembih etmiştir.

3.Gençlere Yumuşak ve Müsamahalı Davranması
Hz.Peygamber, insanlığın olmasını gerektirdiği bütün erdemleri şahsında taşıyan biridir. O, tasavvufi bir deyimle bir “İnsan-ı Kâmil”dir. İnsanlık için bir merhamet abidesidir. Kur’an-ıKerim’de, onun, bütün alemlere rahmet olarak gönderildiğinden[21] bahsedilir. Onun, müslümanlarakarşı son derece merhametli olduğu, zahmet çekmelerine dayanamayacak kadar onlara düşkünolduğu[22] vurgulanır. Etrafındakilere karşı şefkatle davrandığı ifade edilir ve “Eğer sen kaba, katıyürekli olsaydın, kuşkusuz etrafından dağılır giderlerdi”[23] ifadesiyle, bu gerçek ortaya konur.Bu özellikleri haiz olan Allah’ın Resûlü, bir şey öğreteceği veya ikazda bulunacağı zamanönce karşısındakini yumuşatarak gönlünü kazanır, sonra söyleyeceklerini söylerdi[24]. O, en olumsuz şartlarda bile yumuşaklık ve ağırbaşlılığını korumasını bilmiştir. Yumuşak huyluluk anlamına gelen hilm sıfatına sahip olan Allah Elçisi, en kızılacak durumlarda bile soğukkanlılığını korumuş, karşısındaki muhatabı ikna yolu ile sinirlendirmeden bilgilendirme yoluna gitmiştir. Bizzat kendisi, öğretirken azarlamamayı öğütlemiştir[25]. Bir gün, zina etmek için kendisinden izin isteyen gence karşı ortaya koyduğu tavır, gençlerin eğitimlerini üstlenenlere örnek olacak mahiyettedir. Kureyş kabilesinden bir genç, Hz.Peygamber’in huzuruna gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana zina etmek için izin ver” dedi. Orada hazır bulunan sahabeden bazıları bu isteği İslam terbiyesine aykırı gördüklerinden, “Sus, sus” diyerek, genci azarladılar. İslam Peygamberi son derece sakin bir şekilde delikanlıya, “Yanıma gel, otur” diye yer gösterdi. Sonra onunla sohbet etmeye başladı. “Söyle bakalım, bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?” diye sordu. Genç “Sana feda olayım ey Allah’ın Resûlü, böyle bir şeyi asla istemem” dedi. Peygamberimiz de “Zaten hiç kimse annesine böyle bir şey yapılmasını istemez” buyurdu. Sorusuna devam ederek, “Başkasının senin kızınla zina etmesine razı olur musun?” diye sordu. Genç yine, “Sana feda olayım ey Allah’ın Resûlü, razı olmam” dedi. Hz.Peygamber de “Hiç kimse kızıyla zina edilmesine razı olmaz” dedikten sonra, kız kardeşi, halası ve teyzesiyle zina edilmesine razı olup olmayacağını sordu. Genç, her soruda da “Sana feda olayım hayır istemem” diye cevap veriyordu. Artık hatasını anladığını görünce Hz.Peygamber, elini bu gencin omzuna koyarak, “Allahım, bunun günahını affet, kalbini temizle ve uzuvlarını günah işlemekten koru” diye dua etti. Bu genç, kendi ifadesine göre, bir daha hayatı boyunca kalbinde zina duygusuna yer vermedi[26]. Bu genç sahabinin böyle şeylerle bir daha ilgilenmemesinde Allah’ın Elçisinin duasınınbereketi olduğu kadar, ona karşı müsamahalı davranarak makul sözlerle ikna ve ikaz etmesinin debüyük tesiri vardır[27].
Aralarında Ebû Mahzûre isimli bir gencin de bulunduğu Kureyş’li on genç Ci’râne’de, Hz.Peygamber Taif kuşatmasından döndüğü sırada namaz vakti müezzin ezan okumaya başlayınca, müezzinle alay etmek maksadıyla onu taklit ederek yüksek sesle ezan okudu. Peygamberimiz bu gençleri duyunca yanına çağırarak hepsine de ezan okuttu. Ebû Mahzûre’nin sesini beğendi ve eliyle başını okşadı. Sonra da namaz vakti gelince, ezan okumasını emretti. Bu emri yerine getirdikten sonra Hz.Peygamber, ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Böylece gönlü kin ile dolu olan genç Ebû Mahzûre İslam’a ısındı ve müslüman oldu. Allah’ın Resûlü onu Mescid-i Haram’a müezzin tayin etti[28]. Bu hadise Allah Elçisi’nin gençlere karşı ne kadar müsamahakâr davrandığını göstermektedir.
Hz.Peygamber, Mescid-i Nebevî’de harp oyunları oynayan bir grup Habeşlinin bu oyunlarını genç eşi Hz.Aişe’ye göstermişti. Hz.Aişe Allah Resûlü’nün omzuna yaslanmış, bu oyunları seyrediyordu. Aişe validemiz, “Allah Resûlü bana “seyretmeye doydun mu?” diye sordukça, ben “Hayır, hayır doymadım”diye cevap verirdim”[29] diyerek, Resûlüllah’ın gösterdiği müsamahanın boyutunu da ortaya koymuştur.
Allah Resûlü’nün sahip olduğu hoşgörüyü, onun gençlere gösterdiği yumuşaklık vemüsamahayı daha iyi anlayabilmek için, kendisine gençlik hayatı boyunca on yıl aralıksız hizmetetmiş olan Enes b. Malik’in sözlerine kulak vermek yeterlidir. Enes şöyle diyor: “On yılHz.Peygamber’e hizmet ettim. Bana bir defa bile “öf” demedi. Yaptığım bir şey için, “Niye bunuyaptın” diyerek azarlamadı. O, ahlak bakımından insanların en mükemmeliydi”[30].Hz.Peygamber’in gençlere karşı son derece anlayışlı bir dost olduğunu görüyoruz. Bu konudaEbû Malik b. Hüveyris şöyle bir hadise nakletmektedir: “Bizler birkaç yaşıt gençler Hz.Peygamber’e geldik de, yanında yirmi gece kaldık. Peygamberimiz bir ara, ev halkından kimleri geride bırakarak geldiğimizi sordu. Çünkü kendisi son derece merhametli bir dost ve arkadaş idi. Bize şöyle dedi: “Ev halkınıza dönün, öğrendiklerinizi onlara da öğretin”[31].Allah Resûlü’nün, gençleri eğitirken ortaya koyduğu bu tablo, eğitimciler için çok güzel birörnek teşkil etmektedir. Gençlere karşı sergilenen müsamahakâr tavır ve babacan tarzda bir anlayış, onların gönüllerini kazanmaya yetecektir. Zira, gençlerin büyüklerden ilk önce istedikleri şey, kendilerine anlayış gösterilmesidir.

4.Soru Sorarak Gençlerin İlgisini Çekmesi
Hz.Peygamber’in gençlerin eğitiminde kullandığı metotlardan biri de, soru-cevapmetodudur. Hatta bu metot, onun hem en çok, hem de her kesimden insan için kullandığı bir metotolarak göze çarpmaktadır. Ancak biz burada söz konusu metodun gençlere karşı uygulanışınabirkaç örnek vereceğiz.
Biraz önce zikrettiğimiz üzere, zina etmek isteyen gence “Bir başkasının annenle, kızınla,teyzenle, halanla zina etmesini ister misin?” diyerek ayrı ayrı sorular sormak suretiyle, gencindikkatinin tamamen çekilmesi ve zinanın çirkinliği öğretilerek ikna edilmesi, örnek olarak buradada zikredilebilir.
Ebû Musa el-Eş’arî, Hz.Peygamber’in, kendisini, “Lâ Havle velâ Kuvvete illâ Billahi’l-Aliyyi’l-Azîm” derken işittiğini söyler ve şöyle devam eder: Hz.Peygamber bana, “Ey Abdullah!Sana cennet hazinelerini kazandıracak bir kelimeyi haber vereyim mi?” diye sordu. Ben de “Evethaber ver yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi, “Lâ Havle velâ Kuvvete illâBillâhi’l-Aliyyi’l-Azîm de” buyurdu[32]. Burada Allah Resûlü zaten Ebû Musa’nın söylediği şeyiemretmektedir. O halde onun vurguladığı şey, Ebû Musa’nın söylediği kelimenin faziletini ortayakoymaktır. Önce soruyu soruyor, Ebû Musa pür dikkat olunca, az önce söylemiş olduğu kelimeninkendisine cennetin hazinelerini kazanacak kadar önemli olduğunu haber veriyor. BöyleceHz.Peygamber Ebû Musa’ya, söylemiş olduğu kelimenin önemini kavratmış olmaktadır.Ebû Zerr’e de, “Namazı geciktiren bir toplumun içindeyken durumun nasıldır” diye sormuş,böylece dikkati çekilen Ebû Zerr, “Bu durumda siz ne buyurursunuz?” şeklinde karşılık vermiş,Hz.Peygamber de asıl söylemek istediğini söylemiş, namazı vaktinde eda etmenin gereğine işaret ederek “Namazı vaktinde kıl, sonra işine git, sen mescitte iken namaz kılınırsa sen de namaz kıl”[33]demiştir.
Allah Resûlü, Hz.Ali’ye sıkıntı esnasında ne diyeceğini öğretmek için de önce sorusunusormuş ve “Ey Ali! Çıkmaza düştüğünde söylemen gereken kelimeleri sana öğreteyim mi?”demiştir. Hz.Peygamber, bu kelimelerin ne olduğunu açıklamış ve “Bismillahirrahmanirrahim, velâ Havle velâ Kuvvete İllâ Billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” dersen, Allah sana gelecek olan belalardandilediğini bu kelime sebebiyle önler” buyurmuştur[34].
Bir gün Hz.Peygamber Ebû Hureyre’ye ne diktiğini sormuş, Ebû Hureyre de kendisine aitağaç fidanı diktiğini söylemiş, bunun üzerine öğreteceği konuya dikkatini çekmek için şöyle soruyöneltmiştir: “Senin için bundan daha hayırlı fidanı sana söyleyeyim mi?”. Ebû Hureyre “Evet”cevabını verince Hz.Peygamber, “Subhanallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber”de. O zaman senin için cennette dünya ağacından daha hayırlı bir ağaç dikilmiş olur” buyurdu[35].
Allah Resûlü bu soruyu, şüphesiz ağaç dikmenin önemini küçümsemek için değil, ancak öğreteceği zikrin çok faziletli olduğunu vurgulamak ve bu fazilete dikkat çekmek için sormuştur.Hz.Peygamber gençlere sorular yönelterek öğreteceği konulara giriş yapması yanında,gençlerin sorularıyla da karşılaşmıştır. O, kendisine yöneltilen ve cevaplandırdığı takdirde faydalıolacağı belli olan her soruya mutlaka cevap vermiştir. Bu tür soruların Nebi (a.s.) tarafındancevapsız bırakıldığına dair tek bir misal yoktur[36]. Bu tarz sorular ve Hz.Peygamber tarafındanbunlara verilen cevaplarla ilgili olarak hadis külliyatında çokça örneklere rastlamaktayız.

[1] Bayraktar, M.Faruk, “Islam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri”, İstanbul, 1989, s.6.
[2] 22 El-Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, nşr. Mustafa Dîb el-Buğâ, Dımaşk, 1993, I, 197 (Kitâbu Mevâkîtu’s-Salât, hn.504); et-Tebrîzî, Muhammed b. Abdillah, Mişkâtu’l-Mesâbîh, nşr. Muhammed Nâsıruddînel-Elbânî, el-Mektebetu’l-İslâmî, Beyrut, 1985, I, 180.
[3] El-Buhârî, a.g.e., II, 892 (Kitâbu’l-Itk, hn.2382).
[4] El-Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs, Beyrut, 1988, I, 196.
[5] Söz konusu yaşa dayanak teşkil eden bilgiler için bkz. İbnu Hacer, Şihabuddin Ahmed b. Ali el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, ts., II, 427.
[6] Şeyh Mansur Ali Nasif, et-Tâcu’l-Câmi li’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl, Istanbul, 1981, I, 31.
[7] El-Buhârî, a.g.e., I, 34-35 (1378 baskısı).
[8] El-Aclûnî, a.g.e., I, 192.
[9] Et-Tebrîzî, a.g.e., III, 1748.
[10] Et-Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa, el-Câmi’u’s-Sahîh (Sunenu’t-Tirmizî), Beyrut, ts., IV, 372.
[11] El-Makrizî, Takıyuddin Ahmed b. Ali, İmtâu’l-Esmâ, nşr. Mahmud Muhammed Şakir, Kahire, 1941, I, 431
[12] El-Buhârî, a.g.e., IV, 1574-1575; ez-Zebîdî, Zeynuddîn Ahmed b. Ahmed b. Abdillatîf, Sahîhu Buhârî Muhtasârı Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, çev. Ahmed Naim-Kamil Miras, Ankara, 1987, X, 340-343; Mahmud Esad, İslam Tarihi, sadeleştiren: Ahmet Lütfi Kazancı-Osman Kazancı, İstanbul, 1983, s.805-806.
[13] Et-Tebrîzî, a.g.e., III, 1317.
[14] Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslam Ahlakı, İstanbul, 1982, s.380
[15] El-Muslim, Ebu’l-Hüseyin Muslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî, Sahîhu Muslim, nşr. Muhammed Fuad
Abdulbaki, Mısır, 1955, I, 381-382; Ebû Davud, Süleyman b. el-Eş’as b. İshak es-Sicistânî, Sunenu Ebî Davud,
(Muhammed Muhyiddin Abdulhamid’in ta’likiyle), Beyrut, ts., I, 144-245.
[16] A.k., III, 39; et-Tirmizî, a.g.e., III, 584.
[17] Ez-Zebîdî, a.g.e., XII, 324.
[18] Koçkuzu, Ali Osman, “Ebû Rifâa”, DİA, İstanbul, 1994, X, 217.
[19] El-Muslim, a.g.e., II, 597.
[20] El-Buhârî, a.g.e., III, 1283; el-Muslim, a.g.e., III, 1315.
[21] Kur’an, el-Enbiyâ, 107.
[22] Kur’an, et-Tevbe, 128.
[23] Kur’an, Âl-i İmrân, 159.
[24] Kandemir, a.g.e., s.382.
[25] El-Aclûnî, a.g.e., II, 68
[26] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut, ts., IV, 256-257
[27] Kandemir, a.g.e., s.384.
[28] Sarıcık, Murat, “Ebû Mahzûre”, DİA, İstanbul, 1994, X, 194.
[29] El-Buhârî, a.g.e., I, 324; El-Kettânî, Abdulhayy b. Abdilkebîr, et-Terâtibu’l-İdâriyye, Beyrut, ts., II, 141.
[30] Et-Tirmizî, a.g.e., IV, 368.
[31] El-Buhârî, Edebu’l-Müfred’den naklen, Ulvan, Abdullah Nasıh , İslam’da Aile Eğitimi, çev. Celal Yıldırım, Konya, ts., I, 165.
[32] İbnu Mâce, Ebû Abdİllah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, Sunenu İbni Mâce, nşr. Muhammed Fuad Abdulbaki, Beyrut, 1975, II, 1256.
[33] El-Muslim, a.g.e., I, 448-449.
[34] El-Aclûnî, a.g.e., II, 382.
[35] İbnu Mâce, a.g.e., II, 1251.
[36] Kazancı, Ahmet Lütfi, Peygamber Efendimizin Hitabeti, İstanbul, 1980, s.83.

18 Aralık 2008 Perşembe

TAKVA EĞİTİMİ VE TAKVAYI SAĞLAYAN AMELLER...


Takva; insanın Allah’tan korkması, bütün benliği ile Allah’a dönmesi isyandan ve her türlü günahlardan kendini muhafaza etmesidir.

Takva; insanı Allah’a kavuşturan ve O’nun sevgisine vesile olan en güzel sıfatlardan biridir. Dünyada huzur ve saadetle yaşamak, ahirette de sonsuz nimetlere nail olmak, ancak takva ve amel-i salih ile mümkündür. Allah-ü Teala’nın imandan sonra en çok sevdiği ve razı olduğu amel takvadır. Elbette ki müttaki bir müminin imanı ile, günahlardan kendini muhafaza edemeyen bir insanın imanı bir değildir. Kendini başta büyük günahlar olmak üzere, günahlardan muhafaza eden bir müminin kalbi aydınlanır, ruhu huzur bulur, imanı kuvvetlenir ve daima inkişaf eder.
Zira, takva sahibi olanlar, Kur’an-ı Kerim’i kendine rehber edinip, onun ahkamına göre hayatını tanzim eder, başına gelen bela ve musibetlere karşı sabırla mukavemet eder ve kendisine bahşedilen lütuf ve ihsanlara karşı da şükür ve hamd ile mukabele eder.
Bütün peygamberlerin en üstün seciyesi olan takva ve istikamet, evliya, mürşit ve müçtehitlerin yolu ve şiarı, bütün abitlerin manevi rızkı, şakirlerin basiret nuru ve kamil mü’minlerin de maksad-ı alasıdır.

Nimet-i uzma, saadet-i kübra ve cennet-i ala ehl-i takva içindir. Nurani bir libas olan takva, insanı günahlardan ve ahiret azabından muhafaza eder ve cennete girmesine vesile olur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ve cennet müttakiler için yakınlaştırılmıştır.”1 “ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de kalbi beşere hutur etmiş” olan cennetin çeşit çeşit ve ebedi nimetleri, küfür ve günahlardan sakınan müttakiler için için hazırlanmıştır. Cennet ehli için ebedi sürür ve neşe vardır. Dünya ve içindekiler insan için yaratıldığı gibi, cennet de müttakiler için hazırlanmıştır. Dolayısıyla müttakiler, cennetin çiçeği ve süsüdürler.

Ehl-i takva mukaddes bir zümredir ki, onların da büyükleri nebiler ve mürsellerdir. Her meselede olduğu gibi, takvada da bütün mürsellerin seyyidi, nebilerin serveri, müttakilerin senedi, ehl-i takvanın imamı, bütün kainatın fahr-i ebedisi, ins ve cinnin peygamberi olan Hazret-i Muhammed’dir. (s.a.v)
Yine başta dört halife olmak üzere, bütün sahabe-i kiram hazretleri, tabiin ve müçtehidin ehl-i takvanın önderleri ve mürşitleridir. ,

Takva ve salih amel hem şeriata, hem akla, hem de vicdana muvafık olan meziyetlerdendir. Böylece hayatını haram ve günahlardan muhafaza eden bir kimse, insan-ı kamil olmaya liyakat kesbeder ve müttakilerden olur.
Kur’an-ı Kerim’de takvanın ehemmiyetini ve faziletini belirten yüz elli kadar ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak takva sahiplerinin güzel meziyetlerini belirtmiş ve onları övmüştür. Bunlardan birkaçını zikredelim:
“Allah, ibadetleri ancak müttaki müminlerden kabul buyurur.” 2
“Allah, kendisini küfürden ve isyandan muhafaza edenleri sever.” 3
“Biliniz ki, Allah’ın yardımı her cihetle müttakilerle beraberdir.” 4
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilden korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”5
“İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde, (haram kılınmadan önce) taptıklarından dolayı günah yoktur. (Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır). Allah iyi ve güzel yapanları sever.” 6
Bu ayette iman ve amel-i salih, iki kere ve takva üç mertebe olarak zikredilmiştir. İnsanın iman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvadır. İkincisi, insanın kendisi ile diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvadır ve üçüncüsü de, insanın kendisi ile Allah arasındaki takvası ve imanıdır. Bu ayette takvanın bu üçüncü derecesini Hamdi Yazır Efendi “ihsan” olarak zikretmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e (s.a.v) “İhsan nedir?” sorulunca şöyle buyurmuştur: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da, şüphesiz O seni görmektedir.”

Yüce Allah, Bakara Suresinin ilk ayetlerinde, takva sahibi olan muttaki insanları övmüş ve onların çeşitli vasıflarını belirtmiştir. Buna göre takva sahibi olan insanlar, hiç tereddüt etmeden hidayet ve kurtuluş yolu olarak Kur’an’ı seçerler; gaybe inanır, beş vakit namazlarını kılar ve helal yoldan elde ettikleri mallarını Allah’ın yolunda harcarlar. Bütün mukaddes kitaplara iman eder, ahirete inanır, onun hazırlığı içinde olurlar. Bu şekilde hareket eden takva sahipleri, aynı zamanda Allah tarafından övülmüş, hak yolda bulunan ve felaha kavuşacak olan insanlar olarak haber verilmişlerdir.

Başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:
“Allah’ın nazarında en üstün olanınız takvada en ileri olanınızdır. Muhakkak ki, Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.” 7
Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, insanlar mahiyet itibariyle birbirlerinin aynıdır. Birbirlerine üstünlükleri ne rütbe, ne makam, ne de zenginlikle olmayıp, ancak iman, takva ve amel-i salihin dereceleri nisbetindedir. Zira insanların kemali ve fazileti ancak takva iledir.

Hz. Muhammed (s.a.s) de veda hutbesinde aynı durumu şöyle izah etmiştir: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Adem’densiniz ve Adem de topraktandır, Allah’ın yanında en üstün olanınız takvası en fazla olanınızdır. Araplarla Arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takva iledir.”
“Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim.”
“İnsanın Cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun takvasıdır.”
“Helal belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Şüphelilerden korunan, dinini ve iffetini temiz tutmuş olur. Şüphelilere düşen, harama da düşer. Nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın koruluğu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.”

Takva, Yüce Allah’ın inanan kulları için işaret buyurduğu bir toplanma ve yardımlaşma noktasıdır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın..”8
Cenab-ı Hak melekleri akıl ve nurdan, insanları ise, şehvetle birlikte akıl nurundan yaratmıştır. İnsanoğlu akıl cihetinden meleklere, şehvet yönünden ise hayvanlara benzemektedir. Eğer insan, nefs-i emmaresine mağlup olmayıp, takva ve amel-i salih dairesinde yaşarsa daima terakki eder, ala-yı illiyyine çıkar ve meleklerden üstün olur. Eğer nefs-i emmaresine tabi olup her türlü kötülüğü işlerse, esfel-i safilin tarafına gider, hayvandan daha zelil ve daha aşağı bir derekeye düşer.

Büyük alimler buyurmuşlar ki, her kim şunları kendisine farz bilip yapmadıkça takva sahibi olamaz:
1- Beş vakit namazı vaktinde kılmayı birinci vazife bilmek.
Namaz; insanın kabiliyetlerini canlandırıp, ruhun hassasiyetini ve kalbin temizliğini temin eder. İmandan sonra ibadetin en ulvisi, en mukaddesi ve en mükemmeli namazdır. Zira, Allah’a karşı şükrün en mükemmel şekli ve O’nu ta’zim ve tesbih etmenin en güzel yolu namazdır. Allah’ın rızasını temine en güzel vasıta da yine namazdır. Hayatını huzur ve saadetle devam ettirmek isteyen bir insan, namaza devam etmelidir. Zira, “Namaz müminin miracıdır.” Hayatını namaz ve diğer ulvi ibadetlerle geçiren bir insan, ne kadar bahtiyar ve ne kadar huzurludur!
Namaz içinde insana huzur veren öyle büyük bir sır vardır ki, tarif edilmez. Cenab-ı Hak kullarını günde beş defa kendi manevi huzuruna davet ederek onlarla adeta sohbet ediyor, onların manevi derecelerini arttırıyor ve huzuru ile onları şereflendiriyor. İnsan için Allah’a muhatap olmaktan ve O’nunla böyle ulvi bir sohbet etmekten daha büyük bir huzur, daha büyük bir izzet ve şeref düşünülebilir mi? Böyle bir davetin ulviyetini ve kıymetini anlayan bir insanın şevk ile o huzura koşması icab eder.

2- Gıybet etmemek
Gıybet, bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı sözler söyleyerek onu arkasından çekiştirmektir. Diğer bir ifadeyle; kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir sözü, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmaktır.
Allah-u Teala, gıybetin ne kadar çirkin olduğunu, onu yasaklayan şu ayetle ifade etmiştir:
“…Birbirinizin gıybetini yapmayın. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksinirsiniz öyle değil mi? Muhakkak ki, Allah tövbeleri çok kabul edendir ve çok merhametlidir.” 9
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse yanında hakarete maruz kalan bir mümine gücü yettiği halde yardım etmezse, Allah o kimseyi kıyamet gününde insanların önünde rezil rüsyav eder“.
“Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyamet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder.“

3- Mümin kardeşine su-i zan etmemek ve kimseyi kötü bilmemek.
Hüsn-ü zan, bir kimse hakkında iyi niyetli olma halidir. Hüsn-ü zan, kalb-i selim ashabında bulunan yüksek bir haslettir. Zira hüsn-ü zan sahibi bir mü’min, insanlar ve hadiseler hakkında daima güzel düşünür ve hoş olmayan hareketleri bile hayra yorar.
Cenab-ı Hak, bir ayette mealen: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.”10 buyurarak, insanların su-i zandan kaçınmalarını emretmiştir. Zira su-i zan, ihtimal üzerine verilmiş bir hükümdür. Söylenilen veya düşünülen şey, o kişide yoksa ona iftira edilmiş olur.

4- Kimse ile alay etmemek.
Bir kimseyle alay etmek, onun ayıplarını ve kusurlarını kötü bir tarzda söylemek, dil ile zem etmek ve bir insanı kerih göreceği bir lakap ile çağırmak İslam nazarında çirkindir ve haramdır.

5- Haram’a nazar etmemek.
Bütün kainattaki güzellikleri temaşa edip ibret alan bir göze paha biçilemez.
Evet göz; “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütelaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’at-ı Rabbaniyyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı” dır.11
İnsana verilen maddi ve manevi bütün cihazlar birer emanettir. Dolayısıyla insan, bunları dilediği gibi kullanamaz. Eğer insan, bu emanetleri Cenab-ı Hakkın rızasına uygun kullanır ve her bir azayı O’nun emrettiği şekilde istimal ederek şükrünü eda ederse, emanete riayet etmiş olur ve cennete layık bir kıymet alır. Eğer bu harika cihazları, nefis hesabına çalıştırıp hakiki sahibine satmazsa en kıymetli cihazları en kıymetsiz şeylerde sarfettiğinden emanete hıyanet cezası görür ve esfel-i safilin tarafına gider.
“Göz bir hassedir ki, ruh, âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur.”12

Demek ki, herkes kendisine emanet edilen şeyleri muhafaza edip etmediğinden ahirette hesaba çekilecektir. Onun için insan bütün ömrünü Allah’ın rızası yolunda geçirmeli ve özellikle gözünü harama bakmaktan sakınmalıdır.
Kur’an-ı Kerim’in nazarında imandan sonra takva ve amel-i Salih gelir. Takva, saadet ve faziletlerin temelidir. Amel-i salih, Allah’ın emirleri dairesinde hareket ederek kulluk vazifesini yerine getirmektir. Cennete girmenin en büyük vesilesi de yine takva ve amel-i salihtir. Takvanın en büyük esası Allah korkusudur. Çünkü, Allah’tan korkmak insanı her türlü kötülükten, zarar ve günahtan muhafaza eder.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1 Şuara Suresi 26/90
2 Maide Suresi ,5/27
3 Tevbe Suresi, 9/4
4 Bakara Suresi 2/194
5 Âl- i İmrân Suresi 3/102
6 Maide, 5/93
7 Hucurat Suresi, 49/13)
8 Mâide Suresi, 4/2
9 Hucurat Suresi, 49/12
10 Hucurat Suresi 49/12
11 Sözler
12 Sözler

12 Aralık 2008 Cuma

Hz. PEYGAMBER (S.A.V) VE ŞİİR:

Konu: Hz. PEYGAMBER (S.A.V) VE ŞİİR: 12.05.2007
H.z Peygamberin şiir hakkındaki tavrı, şiirin yöneldiği gaye ve hedefe bağlı bir durumdur. Eğer şiir bir irfan ve hikmet vasıtası olarak kullanılıyor ve nefsanî arzulara değil de rûhanî iştiyaklara hitap ediyorsa bu açıdan teşvik edilmesi gereken bir sanattır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem: “”Bazı şiirler ne güzel hikmettir” buyurmuştur.( Ubeyy radıyallahu anh. Buhârî.)
Yine bir başka hadisi şerifte şöyle geçmektedir: “Bir bedevi, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve yanında konuştu. Peygamberimiz "Şüphesiz, bazı konuşmalarda büyü gücü vardır, bazı şiirlerde de faydalı anlamlar mevcuttur (İbn Abbas radıyallahu anh. Ebû Dâvud.)
Ancak şiir, edepten uzaklaştığı ve dinleyende kötü temayüller meydana getirdiği takdirde Kur’ân tarafından ayıplanan bir uğraş hâline gelivermekte. Nitekim Şuarâ Sûresi’nde bu tür şiirler yazan şairlerden bahisle şöyle buyrulmuştur: “(Hak’tan uzak) şairler(e gelince), onlara da ancak sapkınlar uyar. Görmez misin, onlar her vadide şaşkıncasına dolaşırlar ve yapmayacakları şeyleri söylerler? Ancak; Îman edip iyi işler yapan, Allâh’ı çok çok anan ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunan şairler başkadır...”(ŞuarâSûresi,224-227)
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyetin nüzulünden sonra şiirle meşgul olan sahabîlerine İslâm’ın şiir çerçevesini çizmiş ve bir hadis-i şerifte şiirin Allah yolunda nasıl bir vesile olacağı sadedinde şöyle buyurmuşlardır: “Muhakkak ki mü’min canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsim elinde olana yemin ederim ki sizlerin onlara söylediğiniz şiirler ve hicivler tıpkı oklar gibidir.” (Müsned, VI, 387)
Peki özel mânâda Peygamber Efendimiz’in şiirle alâkası nasıldı şiire özel merakı varmıydı? Peygamber Efendimiz’in şiirle olan alâkası noktasında ilk akla gelen isim, Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh-’tır. Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu şiir yoluyla müşrikleri hicvetmesi yani şiir söylemesi yolunda sürekli desteklemiştir. O şiir söylerken onu teşvik babında Peygamberimiz: “Kul yâ Hassân ve’r-Rûh meake: Söyle yâ Hassân; Cebrail seninle.” buyurmuştur.
Hattâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hassân bin Sâbit’e Ravza-i Mutahhara’da kürsü yaptırmıştır. Yani Peygamber’den sonra, Mescid-i Nebevî’de kürsü sahibi olan tek kişi, bir şairdir. Ashâb-ı kirâmın hayatında şiir mühim bir yer tutuyordu. Uhud’da düşmanla karşı karşıya gelindiğinde, Hendek kazılırken, Mekke’ye umretu’l-kaza için girilirken Hassân bin Sâbit, Ka’b bin Mâlik ve diğer Peygamber şairlerinin mü’minleri coşturan şiirler söylediğini biliyoruz. Mûte şehidlerinden Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh- da Peygamber Efendimizin şairlerinden idi.
Bu noktada ikinci hâdise olarak akla Kâ‘b bin Züheyr gelmektedir. Kâ‘b, hidayete ermeden önce yani müşrikken şiir yoluyla İslâm’a karşı mücadele ettiği için katline ferman verilmiş bir şairdir. Ancak sonradan hakikati görmüş ve kendisine hidayet nasip olmuştur. Hidayete erdikten sonra da şiirlerini nebevî muhabbete hasretmiştir. Hattâ Bânet Suâd Kasîdesi’ni Peygamber Efendimiz’in huzurunda okumuştur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu şiirden o kadar memnun kalmıştır ki, “ve’l-afvu inde Rasûlillâhi me’mûlu” (Allah Rasûlü’nün katında affedileceğimi umuyorum) ifadesinin geçtiği beyte gelince üzerinden kendi hırkasını çıkararak ona hediye etmiştir.
Hâsılı, şiir; gönle hitap ettiği ve hakikî aşkı terennüm ettiği takdirde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tasvip ve teşvikini almış mukaddes bir meşgaledir. Hattâ O’nun teşvîk ve takdiri, yaşadığı zamana has değildir. Bu hakikatin sonraki devirlerde de tecellîsini görmekteyiz. Bunun en bariz örneği İmam Bûsırî Hazretleri’nin Kasîde-i Bürde’sidir. Hikâyesi şöyledir: İmam Bûsırî Hazretleri ilk zaman devrin meliklerini, padişahlarını, devlet adamlarını medihle başlamış işe. Bir gün Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri, önüne çıkmış:“Yâ Bûsırî, Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı rüyanda gördün mü?” diye sormuş. O da:“Görmedim.” demiş. Ondan sonra geçmiş-gitmiş. Bundan, o zaman Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri’nin ona bir nazar ettiği, şairin kalbine bir ok attığı ifadesi anlaşılır. Daha sonra İmâm Bûsırî Hazretleri bir hastalığa tutulmuş. Ama henüz aşk vadisinde değil... Tedaviler tesir etmiyor. Daha sonra Peygamber Efendimiz’i medhetme, O’nu anlatma niyetiyle Kasîde-i Bürde’ye başlamış. 161 beyit... Kasîdeyi bitirdiği gece Peygamber Efendimiz’i rüyasında görmüş. O’nun huzurunda kasîdeyi okumuş. Rivayetlerde anlatıldığına göre İmâm-ı Bûsırî, Kasîde-i Bürde’yi okurken, Peygamber Efendimiz, meltemde tatlı tatlı sallanan ağaç dalları gibi hafifçe sağa sola sallanıyor imiş. Bir beytin ikinci mısraı aklına gelmemiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ikinci mısrayı tamamlamış. Kasîdenin bitmesinden sonra da Efendimiz rüyada o felçli uzuvlarını mesh etmiş. O günün sabahında uyanmış, bir bakmış ki vücudunda hastalık nâmına hiçbir şey yok, bütün ağrılar, sızılar kesilmiş. O gün sabah namazına giderken Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri yine karşısına çıkmış:“–Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı methettiğin şiiri getir.” demiş ve şiirin ilk beytini okumuş.Bu hâdiseden sonra Kasîde-i Bürde’nin şifa niyetine okunduğu vâkîdir. Ben de birkaç sefer hasta olan, felçli olan dostlarıma Kasîde-i Bürde’yi okudum. Onların Allâh’ın izniyle şifa bulduğunu gördüm. Bu tesir Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya olan muhabbetin neticesidir.

KAHVE’NİN KAVRULMASI İLE İNSANIN EĞİTİMİ ARASINDAKİ EĞİTİM İLİŞKİSİ

KAHVE’NİN KAVRULMASI İLE İNSANIN EĞİTİMİ ARASINDAKİ EĞİTİM İLİŞKİSİ
(MANEVİ YÖNDEN EĞİTİM)
Çiçekleri beyaz ve hoş kokulu , kirazı andıran kırmızı meyvasının içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türüdür.Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutulur.Soğukta ağaç ölür, ayrıca ani ısı değişiklikleri de ağaca zarar verir. Nemli ortamı sevdiğinden, kahve ağacının düzenli yağışın olduğu tropik bölgelerde yetiştirilmesi gerekir.Bol yağışların ardından kahve ağacı, yılda iki ya da üç kez bembeyaz muhteşem çiçekler açar. Güçlü ve keskin kokuları kimi zaman yasemini kimi zaman portakal ağacının çiçeğini andırır. Yeni çiçek vermeye başlamış bir ağaç, dallarında bir yılda toplam 20-30 bin çiçek taşır.Kahve çiçekleri açtıktan birkaç saat sonra solmaya başlar ve yavaşça meyve olmak için hazırlanırlar.
Bazı kahve ağaçlarının meyvesinden iki yerine bir tane çekirdek çıkar. Bu çekirdek (peaberry), diğerlerine göre çok daha yuvarlak bir şekle sahiptir. Tek olarak çıkan çekirdekler, diğerlerinden ayrılarak üretim sürecinden geçirilir. Genellikle fiyatları da normal kahveye göre çok daha pahalıdır.Kahve meyvelerinin çok düzenli kontrol edilmeleri gerekir, çünkü olgunlaştıktan sonra 14 gün içinde çürümeye başlarlar
Toprak , aldığı su, güneşlenme zamanı ,nem kahvenin tadını ve aromasını değiştirmektedir. Eğer kahve yanardağın eteğinde yetiştiriliyorsa kül kokuyor. Muz ağaçlarının gölgesinde yetişiyorsa daha aromatik bir tadı oluyor.
Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve "sihirli meyve" olarak adlandırılıyordu.Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu.
Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahvecibaşı" adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.



Kavrulması
Kahve üretim sürecinde en kısa süren ancak en önemli ve en dikkat gerektiren aşama kavurmadır. Bu işlem büyük bir sorumluluk gerektirir. Çünkü bir anlık dikkatsizlik zaman ve para kaybına yol açarak tarladan üretime yüzlerce insanın sarf ettiği emeği boşa çıkarabilir. Kavurma sırasında uygulanan ısı ile yeşil kahve çekirdekleri, orijinal açık yeşil renklerinden kahverengiye dönüşürler. Hacim olarak artarak su kaybederler. Bu işlem öncesinde hiçbir aroma ve kokuya sahip olmayan kahve çekirdekleri, kavrulma sırasında içlerinde gizli olan 900'den fazla aromayı açığa çıkarırlar.
Her kahve türü aynı şekilde kavrulmaz. Bu nedenle kavurma bir sanattır. Tecrübe, bilgi, birikim ve uzun yıllara dayanan bir uzmanlık ister. Tecrübeli bir kavurucu, belirli kahvelerin hem potansiyellerini hem de sınırlarını bilir. Ancak bu sayede kahvenin niteliklerini olabildiğince en üst seviyeye geliştirebilir
Kaliteli bir kahvenin gizli lezzetlerini, kavurma aşamasında ortaya çıkardıktan sonra fincanlara taşıyabilmek için bir aşamadan daha geçirmek gerekir: "öğütme". Her kahve türü ayrı şekilde öğütülür. En inceden kalına doğru; Türk Kahvesi, Espresso, Filtre kahve.Türk Kahvesi diğer kahve türlerine göre çok daha zor bir öğütme aşamasından geçer. Çünkü çok ince olması gereken kahvenin, oldukça hassas ayarlarla ve ustalıkla takip edilmesi gerekir. Bu yüzden de sadece özel değirmenlerde öğütülebilir.
Kahve hangi süreçlerden, her ne şekilde geçerse geçsin; nihai kalite tek bir faktöre bağlıdır: "tazelik". Kahve çekirdekleri kavrulduktan sonra oksidasyon süreci başlar ve bayatlamaya neden olur. Bu nedenle satılacağı şekle göre çekirdek olarak veya öğütülerek hemen paketlenmeleri gerekir. Kahvenin, tüketileceği zamana kadar oksijen, nem, koku gibi çevre koşullarından etkilenmemesi ve havasız bir ortamda tamamen korunarak nefis lezzetini ve eşsiz kokusunu kaybetmemesi için çeşitli birden fazla paketleme yöntemleri geliştirilmiştir.

AŞK...

KONU : AŞK 28.07.2007 RECEB-İ ŞERİF
Aşk kelimesinin aslı “IŞK” kelimesidir. Işk sarmaşık demektir. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri istil3a edip kaplarsa, aşk da girdiği kalbi ve vücudu öylece kapladığından, şiddetli sevgiye “aşk” denilmiştir.
Aşk lafzı Kur’an’da zikredilmemiş, ancak İbn Arabî’nin beyanına göre benzetme yoluyla geçmiştir. Kur’an’da “EŞEDD-İ HUBB” =Şiddetli Sevgi (Bakara suresi 165) ayeti aşka delil sayılmıştır.
Tasavvuf ehlince “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim, mahlukatı yarattım” şeklindeki kutsî hadisin delaletine göre, muhabbet yani aşk Allah’tan zuhur etmiş ve bütün alemin yaratılmasına sebep olmuştur.
Tasavvuf ehline göre her yaratığın aşkı kendi istidadı ve kabiliyetine göredir. Nefse galebe çalmak için ve nefis mücadelesi için en kestirme yol, aşk yoludur. Ancak aşk yaşayanın ve tadanın bilebileceği ama asla tarif edemeyeceği bir haldir. Nitekim kendisine “Aşk nedir?” diye sorulan Hz. Mevlanâ’nın: “Ben ol da bil.” cevabı bunu anlatmaktadır. Aşk öyle bir ateştir ki, bir parladı mı maşuktan başka her şeyi yakar.
Ehl-i tarîk aşkı, mecazi ve hakiki olmak üzere iki türde incelerler.
Mecazi Aşk: Geçici suretlerden birini sevmektir. Şehvetsiz, ilahi ve hakiki aşka götüren bir köprü olmak şartıyla, böyle bir aşk da hoş karşılanmıştır. Nitekim Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Tertemiz bir aşkla birine tutulan ve bu aşkını açıklamaya bile cesaret edemeden bu sevgiyle ölen, şehid olarak ölmüş sayılır.” (Keşfü’l-Hafâ,II,262,2538)
Herkeste ilahi aşka yani hakiki aşka kabiliyet olmayabilir. Bu yüzden mecazi aşk, hakiki aşk için bir köprü görevidir.ancak güzelliği ve ondan kaynaklanan aşkı ilahi aşka bağlamalı ve meşru sınırlar içinde kalması gerekir.
Hakikî Aşk: Allahü teâlâyı ve O'nun sevdiklerini çok sevmek. Buna hakîkî aşk denir. Hakîkî aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir; insanın kalbinde bir ateş olup, Allah sevgisinden başka her şeyi yakar, yok eder. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi doğru ve saftır. (İbrâhim Hakkı Erzurûmî)
Hakikî aşka eren kimse kendinden geçmiş, fenâfillaha ermiştir. Hakikî aşkın alâmeti, Allahü teâlânın emirlerine çok uymaktır. (İmâm-ı Rabbânî). Bu aşkın temelini “MUHABBET” oluşturur. Şu üç muhabbet çok mühimdir: Birincisi, Allahü teâlâyı sevmektir. Bunun alâmeti, ibâdeti günaha tercih etmektir. İkincisi, kuvvetli bir îmân ile Resûlullah efendimizi sevmektir. Bunun alâmeti, Resûlullah'ın sünnetine yapışmaktır. Üçüncüsü ise Allah için mü'minleri sevmektir.Bunun alâmeti, mü'minlere eziyet etmemek ve onlara faydalı olmaktır. (Hâris el-Muhâsibî)
Allah’a olan aşkın ve muhabbetin kalbe yerleşmesini sağlamanın iki yolu vardır:
a) Nefsin başka şeylere meyil ve arzularını azaltarak gönülden masiva sevgisini çıkarmaktır. Bu da genellikle nefis tezkiyesi ve tasfiyesi ile olur. Kur’an’da: “Allah Teâlâ insanoğlunun göğsünde iki kalp yaratmamıştır.”(Ahzap,33/4) ayeti gönülde iki tür sevginin bulunmayacağını ifade eder. Çünkü aşkın kemali kalbin sadece Allah’ı sevmesi ile olur.
Her seven sevdiğine bağlıdır. İnsanın çok aşırı sevdiği şey, ona ilah veya mabud haline gelebilir. Nitekim : “Nefsani heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?”(Furkan,43) ayeti buna delildir. Yani Allah’a aşkı azaltan sebeplerin başında heva, heves ve dünya sevgisi gelir.
b) İbadet ve taatla marifeti tanımak, yani Allah’ı bilmek. Bunun yolu nafile ibadet ve tatlarla ruhu güçlendirmektir. En kuvvetli yolu da kamil bir mürşide teslim olup zikir üzere olmaktır. Çünkü aşık olan kişi, aşık olduğu varlığın ismini çok zikretmelidir ki, bu aşkı kalbi sarsın. Böylece istikamet üzere olsun. Bu yolla elde edilen aşk, toprağı temizledikten sonra tohum ekmeğe benzer. Böylelikle aşkın insan kalbini her yönüyle tamamen kaplaması muhabbet doğurur.
TALHA SÖYLEMEZ

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...