4 Mayıs 2009 Pazartesi

Bilimsel Açıdan Tasavvuf?

Tasavvuf, İslâm toplumlarını derinden etkileyen ve başından beri tartışmalara konu olan bir disiplin. Siz de bu alanda kendini yetiştirmiş bir ilim adamısınız. Sizinle tasavvufla ilgili tartışmalı konuları konuşmak istiyoruz bu söyleşide. İsterseniz nereden çıktı bu tasavvuf sorusu ile başlayalım. "Neden ihtiyaç duyuldu tasavvufa? Yahut olmazsa olmaz mıydı? İslâm varken neden tasavvuf, Müslüman varken neden sûfî?" soruları anlamlı mı sizin için?

Evet doğru, bu çağın "tartışma" konularından bir tanesinin de tasavvuf olduğu bir gerçek. Çünkü modern düşünce gerçeğe tartışa tartışa daha sonra varacağını ileri sürmektedir. Yalnız şu da iyi bilinmeli ki modernliğe geçilinceye kadar ki dönemlerde tasavvuf, tartışmanın bugün ulaştığı vechesiyle bir tartışma mevzusu olmuş değildi. Yani ilimler hiyerarşisi (merâtibu'l-ulûm) içerisindeki konumu toptan, küllî olarak sorgulanmış veya reddedilmiş değil bazı kısımlarına (cüz'î) yönelik tashih teklifleri ki bunlar da esasa müteallik olmayan bir takım isimlendirme teklifleriydi. Bu sebepten, geleneksel değerlerin tahrif edildiği böylesi bir çağda anlaşılması başlı başına bir problem haline gelen konulardan bir tanesinin de "tasavvuf" olması hem modern çağı oluşturan zihniyet dünyasını ve hem de tasavvufu yakından bilenlerce anormal bir durum olarak görülmez. Tabulaştırılmış rasyonalizmin, alaycı pozitivizmin ve militan sekülerizmin tek geçerli düşünme biçimi yapıldığı ve üstelik bu zihniyet kalıplarının dînî ilimlere de sızdığı bir dünyada tasavvufun işi zordur. Çünkü bu yapı içerisinde "din"in de değerler sıralaması değiştirilmiş, ruhdan kopuk, materyalist ve soğuk yüzlü bir din çıkmıştır ortaya. Ne var ki yukarıda saydığım bu üçlünün aynı zamanda modern çağın problemlerinin de kaynakları olduğu artık bir çok kimse tarafından açıkça telaffuz edilmeye başlanmasıyla beraber bu mitosların tahtı da sallanmaya başladı. Sınırsız ekonominin, ruhsuz politikaların, maddeci felsefelerin, doğanın tahribinin ve mutsuz bireyin hep bu zihniyet kalıplarının götürdüğü sonuçlar olduğu görülünce bütün dünyada kaybolan değerleri, Geleneksel (Tradisyonel) düşünüş biçimlerini yeniden keşfetme çalışmaları başladı. Artık sipiritüel görüşler, mistisizm, ezoterizm, felsefe yükselen değerler arasında sayılmakta. Mistisizmin artık alaya alınmadığı ve ciddî bir iş olarak görülmeye başlandığı bir hayli akademik araştırmaya mevzu olmasından anlaşılmaktadır. Çekoslavakya devlet başkanı Havel'in güzel bir sözü var: "20. yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane mühendis olduğuna göre değerlendirilirdi. Ama 21. yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane bilge, kaç tane filozof olduğuna göre değerlendirilecek".

Konuyu oturtacağımız genel çerçeveye yönelik bu girizgâhtan sonra daha özele inerek konuşmak icab ederse şunları söyleyebilirim. Nedir tasavvuf? Aslına bakarsanız "tasavvuf" bir yöntemdir, bir bilgi değildir. Bir metodolojidir, bilgiyi elde ediş yollarından birisidir. En geniş anlamıyla düşünecek olursak bir tür "Din Felsefesi" de diyebiliriz ona. Sapmış modern anlamıyla değil sahih (otantik) ve aslî (orijinal) anlamıyla, "Hikmet" vurgusunu yitirmemiş anlamıyla buna gerçek felsefe de diyebiliriz. Yani dinin temel esaslarını anlamlandırma modellerinden, dinin yorumlanması çabalarından birisi olarak bakabiliriz tasavvufa. Tıpkı diğer modellemeler gibi o da insanî bir çabadır. Bir gerçeklik tasavvurudur. Başkaları da başka modeller geliştirebilir, başka tasavvurlar ileri sürebilirler, nitekim öyle de yapmışlardır. Bütün dinlerde söz konusu dinin esaslarını tefsir ederken hep benzer ekollerin oluşmuş olduklarını görürüz. Çünkü kalkış noktaları benzer olan düşünceler benzer sonuçlara varırlar. Dolayısı ile bir yönüyle evrenseldir bu. İşte bu yaklaşım tarzının İslâm dîni özel alanındaki adı ise teknik tâbiriyle "tasavvuf" olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme de katı ve kalıplaşmış bir isimlendirme değildir. Binanaleyh bu kelimenin etimolojik kökeni üzerinde modern araştırmacıların aksine muhakkik sûfîler fazla durmamışlardır. Çünkü onlara göre isimlendirme değil muhtevâ daha önemlidir. Bunun için "Eskiden tasavvufun adı yok ama içi vardı, şimdi ise içi yok adı var" demişlerdir. Bu kelime yerine başka kelime tercih edenler de olmuştur. Meselâ İbnu'l-Arabî tasavvuf kelimesini de kullanmakla beraber "tahakkuk" ve "muhakkik" tâbirini daha çok sevmiştir. Hasılı isme takılıp kalmayıp müsemmâya, o ismin delâlet ettiği mânâya nüfuz edebilmek gerekir ki bu bile tasavvufî yöntemin öğretilerinden bir tanesidir.

Şimdi "Nereden çıktı bu tasavvuf?" diye soruyorsunuz. Bir an için her türlü tarihsel zeminden bağımsız olarak düşünelim. Yani Hayy b. Yakzan gibi ıssız bir adada, tek başına hayatı teneffüs edelim. Şimdi siz eğer İslâm dinine mensûbsanız ve kutsal kitabınız olan Kur'an'ı okuyorsanız bir çok âyetin yanısıra şöyle bazı âyetlerle de karşılaşırsınız. Bir iki örnek olsun diye meselâ;"Ben size kendi rûhûmdan üfledim", "Her nerede olursanız olun o sizinle beraberdir", "O ilktir, sondur, içtir dıştır", "Onların kalbleri vardır onunla aklederler", "O'ndan geldik ve sonunda O'na döneceğiz" vb. gibi âyetlerin üzerinde düşünmeye başladığımızı varsayalım.

Bir şeyin rûhu bir şeye üflenirse o şey ile ilişkisini nasıl temellendirebilirsiniz.? Rûh bir şeyin özünü veren şey ise, bir şeyin mâhiyetini belirleyen esas ise bu ayeti nasıl anlamamız gerekir. Biz Tanrı'dan ayrı ve müstakil varlıklar olduğumuzu düşünürken Tanrı siz nerede, hangi varlık düzleminde olursanız olun ben sizinleyim derse bizim ne yapmamız lazım. Peki Allah size "Ben ilk olanım ve son olanım derse" bu ikisi arasındakinin konumu ne olabilir sizce? Bir şeyin başı ve sonu aynı şey ise ortasını ne yapmalı? "İç benim" sözünü hadi anladığımızı varsayalım peki "Dış da benim" (Hüve'z-Zâhir) sözünü nasıl anlamalıyız? Bu âyeti yorumlayan bir ârifin deyişiyle "ilk - son - iç - dış"ın târifinin net bir şekilde yapıldığı yerde bir beşinci oluşuma yer kaldı mı acaba? O zaman sen nesin? Ben neyim? O'ndan gelmişiz ve yine O'na dönüyormuşuz. "Onların kalbleri vardır ve bununla aklederler" âyetini okuduğumda ise "akletme" eyleminin organı olarak beyin değil de kalbin gösterilmesi beni kalb epistemolojisi yapmaya, kalbi bilişsel bir faaliyet olarak incelemeye sevketmez mi? Daha sonra bana bu kitabı okuyan peygamberin -ki İslâm dini özelinde Hz. Muhammed- "Allah âdemi kendi sûretinde yarattı", "İman kalbteki bir bilgidir", "Allah'ım kalbimi ışıt, nurlandır", "Allah cemîldir" v.b. gibi sözlerini yukarıdaki âyetlerin yanına koyarak düşünmeye başlarsam bende bir tür Tanrı tasavvuru ve Tanrı bilgisi oluşmaya başlamaz mı? Bunlara bir de onun yakın dostlarının, onu iyi anlamış olan seçkin ashâbının bu bağlamdaki açıklayıcı sözlerini de ilâve edecek olursak sanırım tasavvuf denilen disiplinin üzerinde yoğunlaştığı dînî yorumun tarihsel kaynaklarını hiç bir zorlamaya gerek olmadan rahatlıkla görebiliriz.

Fakat tabii ki bu kaynaklarda bu düzeyden verilen bilgilerin yanında daha alt düzeylere yönelik bir takım başka bilgilerin de verildiği bir gerçek. Günlük hayata ait ve zaman ve mekana has bazı konular da bu kaynaklarda işlenmiştir. Peygamberin tirit kebabını seven bir insan olduğu bilgisi de bu kaynaklarda yer alır veya karpuzu sevip sevmediği tartışılır. Meselâ "Namazı kılın" âyetinin yanında "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki kalbleri o namaza yabancıdır, onların esas niyeti insanlara gösteriş yapmaktır" âyeti varsa burada iki türlü düşünmek gerekecektir. Birisi dikey diğeri yatay. Birisi enfüsî diğeri âfâkî. İlk önce yatay olarak bakalım "Namazı kılın" âyetine ve peygamberin "Beni nasıl görüyorsanız öyle namaz kılın" sözünü de bunun şerhi olarak alalım. Bir yönüyle bedenli varlık olan insanın yapacağı bütün eylemlerin bedenî, fizikî, şeklî bir tarafı vardır. Bu form, bu sûret tıpkı insanın bir ruh ve bir bedenden meydana gelmesi gibi rûhun, özün, cevherin bir zarfı, bir mahfazasıdır.

Ancak esas gâye onun içerisindekidir. İçi yoksa dış varlık sebebini yitirir çünkü dış (zâhir) ancak iç (bâtın) varsa var olabilir. Dışın çıkış yeri içtir, onu doğuran kendi içidir. Sirke küpünden dışarı sirke sızar demişler. Dış içte olanın dışavurumudur, zuhûrudur. Yoksa kimilerinin zannettiği gibi dışın tek başına müstakil bir varlığı yoktur. Bağımsız bir yapı değildir. İç ondan elini çektiği anda o sönüşür, pörsür. Binanaleyh iç esastır, aslîdir, değişmezdir dış ise ârizîdir, geçicidir ve değişkendir. Bu ontolojik esasın epistemolojik uzantısına bakacak olursak dış bilgisinin de (ilmu'z-zâhir) aynı şekilde kendi başına bağımsız olamayacağını, değişken ve izâfî (rölatif) olduğunu görürüz. Şimdi yukarıda sırf bir örnek olay aldığımız "Namaz" olgusunu bu açıdan incelemeye devam edecek olursak bedenî hareketlerle yapılan bir ritüel olan namazın nasıl gerçekleştirileceği konusunda peygamberin kendi uygulamasından kopya çekmemizin istendiğini görürüz. O zaman bunun tarihsel kaynaklar ve tarih ilminin metodolojisi kullanılarak gerçekleştirilmesi gerekir. Rivâyet ilmi denilen saha bunun din ilimlerindeki adıdır. Elde edilecek verilerin belirli bazı değerlendirmelerden geçirilerek bağlayıcı, hüküm ifâde edici bir sonuca ulaştırılması da hukuk ilmiyle gerçekleştirilir ki biz buna fıkıh ilmi diyoruz. Hz. Peygamber namaz kılarken ellerini şuraya koydu, secdeyi şöyle yaptı gibi şeklî bilgilere bu şekilde sahip oluruz. Bu da bir ilimdir. Doğruları yanlışları vardır. Fakat bu yatay mâlumâtın yanısıra o olgunun mâhiyetini, tâbir câizse rûhunu da araştırıp bulmak, dikey olarak yerini keşfetmek gerekmez mi? Bu olgunun ta mağmasına doğru bir kazı yapsak doğru olmaz mı? Bu açıdan biz tasavvufu tâbir câizse dinin arkeolojisi olarak görüyoruz. Satıhtan içeriye inip kaynağı bulmak eylemi. "Nâmaz inanan kimsenin yükselişidir, mi'râcıdır" sözü namazın dikey boyutuna yönelik bir peygamber açıklaması değil mi? Şimdi ben ellerimi nereye koyacağım konusunda fikir yürüttüğümde bu bilimsel oluyor da "yükseliş" üzerine konuştuğum zaman niye olmasın? "Yükseliş" konusunu işlersem sünneti şerh mi etmiş olurum yoksa ibtal mi etmiş olurum? Buna da fıkh-ı bâtın derler.

Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Netîce olarak şunu söyleyebilirim ki tasavvuf ilminin kaynağı dîndir. Dînin ana kaynaklarıdır. Nasıl dinin şahsî ve içtimâî bazı günlük düzenlemeleri zaman içerisinde fıkıh ilmini doğurmuşsa dinin bazı metafizik unsurları da hikemî ve irfânî perspektifi doğurmuştur. Allah'ın "El-Bâtın" ve "El-velî" isimleri olduğu sürece tasavvuf ilmi de olacak demektir. Binânaleyh "Olmazsa olmaz mıydı?" gibi sorular ancak kişinin ontik şuur düzeyini gösteren sübjektif bir gösterge olmaktan öteye geçemez. Kendisinde bunun bir ihtiyaç olarak hissedilmediği kişilerde zaten bunun bir anlamı yoktur. O kişi için belki bu gereksizdir ama bu şuur düzeyine gelmiş kişi ve toplumlarda bunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. "İslâm varken neden tasavvuf? Müslüman varken neden sûfî?" sorusu parça bütün irtibatının kurulamamasından kaynaklanıyor. Bu soruya verilecek cevap ile "Müslüman" adı varken niye "Hanefî" ismi veya "İnsan" varken niye "Mahmud" ismini kullandığımıza dair verilecek cevap aynıdır.

Eleştiriler genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?
Bu sorunun sûfîlerde hiç bir karşılığınınbulunmadığını görmekteyiz. O zaman onlara yabancı olan bu konunun daha çok dışarıdan, yani tasavvuf dışından olan kimselerin bir problemi olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi dînî yorum ekolleri tek bir tane değildir ve bunların görüşleri arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Zaten bu farklılıklar olmazsa aynı olurlardı. Görüşlerin farklı farklı oluşu da ontolojik yapılardaki ayırıcı özelliklerden kaynaklanmaktadır. "İhtilâfu'l-akvâl bi-ihtilâfi'l-ahvâl" demiş sûfîler, yani görüşlerdeki ihtilaflar hallerdeki ihtilafların karşılığıdır. Ne var ki bu farklılıkları herkesin kabul edebilmesi de ayrı bir konu ki o da verilen eğitimle alakalıdır.
Kesretin ontolojik mâhiyeti hakkında dersler verilmeyen okulların talebeleri bir başkasına hayat hakkı tanımazlar. Dolayısı ile onlar kendilerinden başka doğru görmezler. Her şeyin kendi sahip oldukları düzeyde anlaşılıp aktarabileceğine inanırlar. Çünkü tek boyuttan bakarlar olaylara, o da kendi içerisinde bulundukları boyuttur. İşte bu kimseler tasavvufu dışlama gibi çaba içerisine girerler. Çünkü kendilerinin var olabilmesi için ancak tasavvufun atılması gerekir. O zaman bu din yalnız onların olacaktır.
Bu yaklaşım günümüzün yukarıda belirttiğim şartlarından dolayı daha bir ivme kazanmıştır. Gerçek doğum yeri olan batıda artık materyalizm, rasyonalizm gibi ideolojiler çok ciddî ve ölümcül darbeler alırlarken üçüncü dünyanın donanımsız zavallı aydınları bunlarla din ilimleri bile yapmaya kalkışmaktadırlar. Eğer materyalizmin, rasyonalizmin, pozitivizmin, historisizmin ve siyantifizmin çocukça kapışıldığı yerlerin başında dini ilim tahsili yapılan yerleri görürseniz hiç şaşmayın. Bugün mimarlık, fizik, kimya v.b. gibi pozitif bilim dallarıyla uğraşan kimselerin zaman zaman ilâhiyatçılardan daha irrasyonel ve anti-pozitivist olduklarının görülmesi sizce garip değil mi? Bugün böyle bilim dallarındaki akademisyen arkadaşlar bizlerle yakın temas kurup onlarla varlığın sırlarına dair karşılıklı fikir teâtisinde bulunuyorken dînî ilimlerle uğraşan bazı arkadaşlarımızla ise hala bir meşrûiyet problemi yaşıyoruz aramızda.

Tasavvufî ekollerin müstakim olanı ile yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içerisinde bir hassâsiyet mevcut mu?
Tabii ki her ilim dalı gibi tasavvuf ilmi de kendi oto-kritiğini zaman zaman yapmış bir ilim dalıdır. Daha ilk dönem sûfîlerinin eserlerinde "galatâtu's-sâlikîn" isimli bölümler görmekteyiz. Yani sâliklerin yapabileceği hatalara dikkat çekilerek bir takım uyarılar yapılmaktadır. tasavvufî din felsefesinde din dört katlı bir yapı olarak görülmüştür. Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat. Gözümüzde daha iyi canlandırabilmek için eski çağların şehir yerleşimlerini düşünebiliriz. Şehrin en dışında surlar vardır. Şehri bütün dış saldırılardan korur. Bu surlardan içeriye girmek için kapıya gelinir. Kapı açıldığında içeriye girilir. Şehrin en merkezinde padişahın sarayı vardır. Kapıdan oraya giden yollar bulunur. Buraya varmak isteyen o yolları izler ve sonunda sarayın eşiğine gelir. Artık bundan sonrası kendi işi değildir, bir kabûl işidir. O kişinin saraya kabul edilmesi Pâdişahın merhametine kalmıştır. Bu örnekte şehri çevreleyen, şehrin yer üzerindeki mekânını tesbit eden o surlar "şeriat" karşılığıdır. O kapıdan girildikten sonra merkeze giden yollar "tarikat" karşılığıdır. Saraya varmak, avlusuna girmek "Mârifet" ve sonunda içeriye kabul edilmek "Hakîkat" ise olarak görülmüştür. Bu yüzden Şeriat kapısından girilmeyen Tarikat olamaz. Olsa bile o yol sonunda Mârifet'e ve Hakîkat'e götürmez, başka yere götürür. Seyyidü't-taife Cüneyd-i Bağdâdî "Bizim yolumuz Kitap ve Sünnete ittibâ yoludur" derken bunu kasdetmektedir.
Bu konu bir bakıma bütün Gelenek'lerde bulunan ortodoksi ve heterodoksi konusudur. Ortodoksi; belirlenmiş ana esaslar içerisinde kazı yapmak demektir. Ana esaslar değişmeyen, kalıcı en temel doktrinsel özelliklerdir. Yapılacak bütün çalışmalar aslında bu doktrinin açılımı olacağı için bunun kaybı ardından o açılımların da kaybını getirecektir. Mevlânâ'nın "Biz saplamışız pergelin iğneli ayağını kaynağa [Doktrine] diğer ayağı ile gezeriz yetmiş iki milleti" sözü bu gerçeğin şiirle ifâdesidir. Heterodoksi ise bu esasların dışına çıkmaktır.
Parça bütüne âttir. Bütünden kopan parça artık parça da değildir. Kendini besleyen düşünsel kaynaklardan kopan her akım kurur. Ancak bunun tesbiti de ayrı bir problemdir. Bunu kim tesbit edecektir.? Bazı dînî akımlar vardır ki kendilerinden başka herkesi heterodoks ilan ederler. Böyle kimselerin elinden hiç bir sûfî kurtulamaz. Bu konuda çok canlar yanmış, çok kelleler uçmuştur. Bu durumda tasavvuftaki heterodoksi ve ortodoksi meselesinin tesbitini ancak kibâr-ı evliyâ ve pîrân-ı izâm hazarâtının görüşleriyle yapabiliriz. Diğerlerinin görüşleri kendi branşlarını bağlar sadece. Zaten onlara gerek kalmadan bir çok sûfî müellif esastan sapan gurupların kimler olduklarını eserlerinde uzun uzadıya anlatmışlardır.
Muhakkik sûfîler şu çarpıcı tesbitte bulunurlar: Hangi yol ana caddeden saparsa o yolun devamlılığı yoktur. Bir iki kuşak sonra tarihin karanlığına gömülürler. Çünkü bu şehâdet âleminde, bu fizikî âlemde doktrini koruma görevi dış forma verilmiştir. Benim de Anadolu ve Rumeli'deki bazı tasavvufî topluluklarda yaptığım araştırmalarda bu tesbitin doğruluğunu bizzat gözlemledim. Dede; kâmil, âlim, muttakî ve sâhib-i amel bir şeyh efendi. Oğlu; ilim yok, amel yok ama hiç olmazsa bir nebze tasavvuf terbiyesi almış ve etrafına bazı tasavvufî konuları anlatabilen bir şeyh. Torun; ilim de, amel de olmadığı gibi ne tasavvuftan haberi var ne tarikatten, hem şeriata hem tarikate aykırı bir hal içerisinde, ne erkân ne irfân. Zaten erkânı kaybedenler irfânı da kaybederler. Bu torunun çocuklarıyla beraber de o yol tamamen unutulup gider. Tarikatler tarihi böyle yüzlerce kolun kaybolup gittiğine şâhid olmuştur. Form ve içerik, kabuk ve öz irtibatını doğru kurmak gerekir.

Peki tasavvuf, tezkiye, zühd, takva, huşû, ihsân gibi İslâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufî herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?
Allah'a giden yollar mahlukatın nefesi sayısıncadır. Tabii ki bir kimse bu kavramları belirli derecelerde zevkedebilir. Ancak bütün dînî kavramlar kutsal kavramlardır ve içleri dolu oldukları zaman belirli bir te'sir gücüne ulaşırlar. Gazinoda atılan "Allah" nârasıyla tekkede söylenen "Allah" lafzı dil özellikleri açısından aynıdır. Ama birisinin içine yüklenen anlam ile diğerinin içine yüklenen farklıdır. Biliyorsunuz "İlâh" kelimesi, "Allâh" kelimesi İslâm öncesinde de kullanımda olan kelimelerdi. Hz. Peygamber O'nu anlatmak için yeni bir kelime aramadı. Mevcût olanın semantik yapısını değiştirdi. İşte şimdi eğer "Allah" diyeceksek bu kelimeyi Hz. Muhammed'den almamız lâzım. O açıdan benzer bütün dînî kavramlar bir peygamberin fem-i muhsîninden alınmalı, tabir câizse kap kaynağında el değmeden doldurulmalıdır. Zira onun "Beni Rabbim eğitti" (eddebenî Rabbî) dediği Rabbi onun için "O ancak kendisine bizim bildirdiklerimizi söyler" demek sûretiyle araya başka bir şey girmeden doğrudan nasıl kelimelerin içinin doldurulduğunu bizlere gösterir. İşte bu kelimeler kâmil bir ağızdan diğer bir kâmil kulağa dökülür ve böylece bu kavramlar içlerindeki bütün ilâhî enerjileriyle beraber intikal ettirilirler.
Enerjileri olmayan kelimeler güdüktürler, gerekli tesiri yapamazlar. İçlerinde canlı tohum taşımadıkları için kişiyi hâmile bırakamaz ve bir doğum gerçekleştiremezler. Demek ki olay sadece bir takım kavramları bilmek demek değildir. Hülâsa, bütün bu kavramları içlerine ruhlarının üflendiği o ilk halleri gibi kimden alabiliyorsa kişi derhal oraya gitmelidir. Ayrıca sizin sorunuzda saydığınız bu kavramları kendilerine birinci dereceden meslek yapmış kimselerin meslekî bilgi ve yeteneklerine de müracaat edilmesi bizim lehimizedir, bizim menfaatimiz îcâbıdır. Her ilmi uzmanına sormak her mesleği ustasından öğrenmek zannederim evrensel bir eğitim prensibidir. Vakit kazanmış oluruz.
Tasavvufun Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun bir biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?
Tasavvufun İslâm kaynaklı olduğunu kabul etmek istemeyen bir takım kimseler ona dış kaynak arayışına girmişlerdir. Bazı oryantalistlerin de desteğiyle zorlamaya dayalı kimi iddialar ortaya atmışlardır. Kimisi Hinduizmin tesirinden, kimisi Neoplatonizmin tesirinden kimisi de Yahudî Kabbalasının tesirinden bahis açmışlardır. Bir kere her şeyden evvel te'sir almak ne demek onu tartışmamız gerekmektedir. Hangi konularda bir kişi bir başka gelenekten etkilenebilir ve bunun bir mahzuru değil bilakis bir katkısı olur ve hangi konularda hiç bir te'sir alamaz.
Kur'an-ı kerim'deki bazı âyetler İncil ve Tevrat'ta da aynen yer almıyor mu? Bunun üzerine ucuzcu bazı oryantalistler "Zaten Muhammed Kitabını onlardan kopyalayarak yazdı" demediler mi? Kendi Mişna'larını "an fulân, an fulân" zinciriyle nakleden Yahudî âlimleri mi acaba bizim hadis ilmimizin kurucularıdır? Basra ve Kûfe nahivcilerinin Aristocu kıyas ve çıkarım yöntemlerini Arap dili içerisine katmalarının daha sonra İslam fıkhının ortaya çıkmasına zemin hazırladığı görüşünden yola çıkarak Aristo'nun İslam fıkhının babası olduğunu söyleyebilir miyiz? Hendek savaşında Hz. Peygamber'e gelip "Biz Farslılar savaşlarımızda düşmanla daha kolay başa çıkabilmemiz için hendekler kazardık" diyen Selmân-ı Fârisî'nin bu teklifini beğenen Hz. Peygamberin acaba İran te'siri altında kaldığını mı söylememiz lazım? Bu bir teknik konudur doktrinle alakası yoktur dolayısı ile bir kazanımdır Müslümanlar için. İslam tasavvufu da benzer bir durumdadır. Bazı sûfîlerin bazı sözleri ve görüşleri bazı başka dinlere mensûb kimselerin görüşlerine benzeyebilir. Bunların birbirlerini tanımalarına gerek bile yoktur. Çin'de matematikçiler 2 ile 2'yi toplarlar 4 çıkar. İspanyol matematikçiler de 2 ile 2'yi toplarlar 4 çıkar. Şimdi kim kimden almıştır?
Bunlar birtakım evrensel gerçeklerdir her yerde aynı sonuçları verir. Ancak aralarında birtakım mukâyeseler yapılabilir.
Hayatında Arapça'dan başka bir dil bilmeyen İbnu'l-Arabî'nin bazı görüşleri ile kendinden onbin sene önce yaşamış Çin'li Lao-tse'nin bazı görüşleri arasında Japon profesör Toshihiku İzutsu Türkçe'ye de çevrilen nefis bir mukayeseli çalışma yapmıştır biliyorsunuz. İlginç benzerliklerin yanısıra bir çok farklılıklar da bulunmuştur.
Daha önce bahsettiğim İslam tasavvufunu dışarı atmak isteyen guruplar maalesef karşı savlardan hiç haberdar değiller. Belki de işlerine gelmiyor. Mesela biliyor musunuz bir çok Hindu araştırmacı sûfîlerin Hindistan alt-kıtasına gelmelerinden sonra Hinduizmin onlardan büyük etkiler aldığını ileri sürüyorlar ve bazı eklektik Hindu mezheblerinin ortaya çıkmasını buna bağlıyorlar. Hatta bugün pek çok müntesibi bulunan Sikh dininin aslında sûfîlerden etkilenen Guru Nanak isimli bir Hindu'nun kurduğunu söylüyorlar.
Tabii bu arada bazı sûfîler de kendi eğitim metodlarını geliştirirken birtakım Hinduların faydalı olabilecek bazı yöntemlerini de kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir diyebiliriz. Ama bunların hiç biri doktrine ait şeyler değil bir takım pratik uygulamalardır. Meselâ yogik uygulamalarda yer alan ve temiz nefes alış-verişini düzenleyen nefes tekniklerinin (prânâyâma) Müceddidiyye şeyhleri tarafından haps-i nefes dersi olarak geliştirilmiş olması mümkündür. Fakat bu esası etkilemez. Çünkü Müceddîdilikte daha pek çok eğitim metodları bulunmaktadır ki bunların hepsi bir doktrin altında bir araya getirilmişlerdir. Bu gibi kimselerin sıkça ortaya attıkları bir diğer iddia da Yahudi Kabbalacılığının sûfizmi etkilediği iddiasıdır. Oysa hem İbrânîceyi ve hem de Arapçayı iyi bilen Fransız din tarihçisi profesör Paul Fenton en eski Kabbala metni olan Sefer Yetzira'nın en kadim nüshasının Kuzey İspanya'da bulunduğunu ve yazılış tarihinin İbnu'l-Arabî'nin vefatından yaklaşık elli sene sonraya tekabül ettiğini söyledikten sonra şöyle bir dehşet isbatta bulunur ve bunu yayınlar: En eski Kabbala metni İbnu'l-Arabî'nin el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'sinin bir bölümünün aynen tercümesinden ibârettir. Bütün teoriler altüst olur. Ayrıca biliyorsunuz meşhur Yahudî filozofu Maimonides Kâhire'deki okulunda derslerin arasında sûfîlerden gördüğünü itiraf ettiği toplu zikir ve devran da yaptırdığı için bazı Yahûdî din adamları tarafından suçlanmıştır. Sabatay Tsevi'nin üzerindeki sûfî tesirler ayrı bir inceleme konusudur. Netîce olarak şunu söyleyebiliriz sûfîler de tıpkı diğer insan cinsi gibidirler, te'sir alır te'sir verirler. Ancak bunlar doktrine müteallik değildir vesselam.

Mürşid ne demektir? Bu konudaki istismarlar nereden ortaya çıkıyor?
Mürşid, yol gösteren demektir, rehber demektir. Araplar turistik şehir rehberi kitaplarına bile Mürşid derler. Yani koskoca şehri onun yardımı olmadan tanıyamaz, sokaklarında kaybolmadan dolaşamazsınız. Teknik anlamıyla dîni tasavvufî yorumuyla öğreten bir öğretmen, bu konularda engin bilgisine mürâcaat edilen bir üstâd, bu mesleği çıraklara gösteren bir usta ve kendisi taklid edilen nümûne bir insan demektir. Buradaki öğretim salt zihinsel bir eylem olmadığı için mürşid aynı zamanda mânevî feyzin kendisinden aktığı bir kanal da olmaktadır. Hikmet ve mârifet dolu kâmil bir insandır mürşid. Uzun yıllar süren riyâzat ve mücâhedeler sonucunda kendi düşük vasıflarını yüksek vasıflar hâline getirmiş ve bunun sonucunda kaynağını tanımış ve bilgideki birliği yakalamış bir kimsedir. Dolayısı ile parçalanmış bir benliği yoktur. Kendi içinde huzûra ermiş, sükûna kavuşmuş, temkinli ve vakûr bir kimsedir. Ağzından hep birlik cümleleri akar, parçalayıcı, bölücü sözler sâdır olmaz. Nereden gelindiğinin ve nereye gidildiğinin şuuruna varmıştır. İnsanın önündeki engeller neler onları çok iyi tanıyan bir kimsedir. Allah ile o kadar yakınlık peydâ etmiş ki O'nun yeryüzündeki gözü, kulağı olmuştur. Resûlünün hakîkatini görmüş ve ona öylece îman etmiş kimsedir.
Peygamberlerin ancak ilim mîras bıraktıklarını biliyoruz. Vâris-i nebî bu ulemâ-yi-billâh kimselerdir. Allah'ı görmemiş, peygambere yetişmemiş kimseler bedel olarak bu vekillerden onlar hakkında bilgi sahibi olabilirler.
Kişinin tek başına din gibi çok önemli bir sahada dolaşabilmesi kendi aleyhine olur.
Her ilim dalında otorite mefhumu vardır. Siz bilgide otorite kabul etmiyorsanız epistemolojik anarşistsiniz demektir. Aslında bu en sonunda otorite benim sonucuna çıkarır ki bu da demonik bir tavırdır. Şeytan'ın Allah'ı kabul etmediği için şeytan olduğunu zannetmeyiniz. Şeytan ateist değildir, tanrıtanımaz değildir. Şeytan İnsanî otoriteyi kabul etmediği için lânete düçâr olmuştur. İnsân-ı kâmil'in otoritesi önünde acziyeti itirâf bu yolun başıdır. Bilmeyene öğretirler, ağlayana emzik verirler ama "ben biliyorum" diyene kimse yardımcı olamaz.
Şimdi biz erkekler bazen berbere gideriz, saç sakal traşı oluruz. Berberin koltuğuna otururuz ve onun mesleğindeki otoritesine, bilgisine teslim oluruz. O da usturayı gırtlağımızın üzerinde dolaştırarak bizi traş eder. Bütün hayatımızı ona teslim etmişizdir. İsterse bir küçük hareketle gırtlağımızı kesip bizi öteki dünyaya gönderebilir. Hiç gık demeden ve kıpırdamadan tıpkı ölünün yıkayıcısına teslim olduğu gibi berbere teslim oluruz. O da üzerimizde bildiği gibi sanatını icrâ eder. Hiç birimiz "Kardeşim olmaz öyle şey, öyle yapma şöyle yap" gibi kendisine mesleğini öğretmeye falan kalkmayız. Bu şirktir falan demeyiz. Böyle konuşur kendisine ukelâlık edersek derhal kapı dışarı edilir ve "Git kardeşim kendine başka bir berber bul" hitabına uğrarız. Bu da tıpkı böyle bir şey. Tamamen güvene dayalı bir ilişki.
Peki bu konunun da hiç istismarı yok mu? Tabii ki sahte, ehliyetsiz, yarım kabiliyetli ve acemi berberler bulunabileceği gibi böyle mürşidlik iddiasında bulunanlar da bulunabilir. Tıpkı sahte doktor, sahte subay da bulunabileceği gibi. Ama hiç kimse sahte doktor var diye bütün doktorları itham edemeyeceği ve hatta tıp ilmini suçlayamayacağı gibi sahtekârlar yüzünden güçlü tasavvuf geleneğini de suçlamamalıdır. Bırakınız sahte mürşidi bu yeryüzü sahte peygamberler de görmüşse demek ki bu konu bir bakıma işin tabiatında bulunmaktadır. Hiç bir peygamber sahte peygamber çıkacak, mütenebbî çıkacak diye peygamberlik yapmaktan vazgeçemiyeceği gibi hiç bir mürşid de sahte mürşidler türeyecek diye bu vazifeden vazgeçemez.
Bir çok sûfî Allah'ın velîleri ile şeytanın velîlerini birbirinden ayırdedecek kıstaslar geliştirmişlerdir. velîyi tanımak (mârifetü'l-velî ve'l-velâye) diye bir ilim dalı bile te'sis edenler olmuştur. Bütün geleneklerde böyle bir branş vardır. Saintoloji derler kimi dinlerde, guru veya swami'nin bulunması derler bir diğerinde.
Bu iş öyle kolay bir iş değildir. Aslında her mesleğin kendi iç denetimi olduğu gibi bu mesleğin de iç denetimi vardır. Ama bunun uygulanmasının zemininin olması lazımdır. Eğer taşları bağlar köpekleri salarsanız ortalığın köpekler tarafından işgâl edilmesine de katlanmanız gerekir. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyim ki mâneviyat konusu bir çok maddî konudan çok daha önemli ve hayatî olduğundan her zaman için bu sahada sahte otoriteler diğerlerinden çok daha fazla olmuştur. Kaliteli olan malın her zaman için sahteleri yapılır. Elektronik cihaz alırken dikkat edin her Sony hakîki Sony değildir, piyasada sahteleri vardır. Ama ucuz olsun diye mesela Alba marka bir cihaz alırsanız emin olabilirsiniz ki o Alba'dır, sahtesini yapmaya gerek duyulmamıştır.
Burada bir de "Râbıta" üzerinde duralım isterseniz. Râbıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufî ekoller? İslâm'ın Tevhîd hassâsiyeti içinde Râbıta'yı nasıl anlamak gerekir? Bu konuda düşülen hatalar nelerdir?
Bu pratiğe yönelik, muayyen bir uygulamaya yönelik bir soru. "Râbıta" tasavvufî eğitim metodlarından bir tanesidir sadece, yegânesi değildir. Yani tasavvuf sadece râbıta uygulamasından ibâret değildir. Bir önceki sorunuzu cevaplarken Mürşid'in fonksiyonunun sıradan bir öğretmen gibi olmadığını söylemiştim. Onun fonksiyonunu adeta psikanalizdeki "transfer" olayı ile karşılaştırabiliriz. Bir enerji aktarımı, silsile yoluyla geçen bir enerji deverânı söz konusudur aslında. Evrende her şey bir diğer şeyle irtibat hâlindedir. Boşluk yoktur. Karşılıklı te'sir alış verişi vardır. Halk bunu "Üzüm üzüme baka baka kararır" deyişiyle anlatır. Enerji üst prensibten alt prensibe doğru akar. Düşünce dünyamız, imajinasyon dünyamız aslında fizik dünyadan daha aktiftir. Tahayyül dünyamıza davet ettiğimiz şeyler daha sonra bizi etkisi altına alır. O hayal ettiğimiz obje ile bütünleşmeye başlar onun hâlini giyiniriz. Bir pop starını sürekli imajinasyonuna alan kimse bir müddet sonra onun gibi düşünmeye, onun gibi giyinmeye başlar. Âşık olan bir genç sevdiğini bir türlü zihninden atamaz. Onu sürekli düşünmekle de onun hakkında bazı bilgilere sahip olmaya başlar. Mesela onun bir şeye üzüldüğünü hisseder, hemen arar dediği gibi çıkar. Bu düşünme gücünü tıbbî tedâvî metodları içerisinde kullanan alternatif terapiler var.
Sporda rakibine konsantre olmak diye bir şey var. Bütün beşerî öğretim metodlarında râbıta yöntemi var aslında. Bir şiir eleştirmeninin sözünü okumuştum. Bir şâirin şiirini anlayabilmek için onunla özdeşleşmeniz gerekir demişti. Evet bu bir yöntemdir. Bilen ve bilinen arasında, obje ile nesne arasında en üst bilgi mertebesi özdeşleşme, aynîleşme ile elde edilendir. Adolesans öncesi çocuğun eğitimine bir bakalım. Hiç bir çocuk kendi kendine, veya eğitim kitabı okuyarak kişiliğini oluşturmaz. Kendisine model olarak aldığı yakın çevresindeki yetişkinlere bakarak, onları taklid ederek bir yerlere gelir. Daha sonra artık kendi kendine yeter hale gelir. tasavvufî eğitim de bu yöntemi izler. Âdeta bir çocuk mesâbesinde olan mübtedî sâlik kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar mürşidini taklid eder. Bunun için fiziken rehberine yakın olması gerekir. Şayet bu imkânı yoksa onu tahayyül ederek aradaki bu mesâfeyi kaldırmaya çalışır. Kâmil, olgun insana bakan kimse de zamanla onun gibi kâmil ve olgun kişi olur. Bu uygulamada karşılaşılabilecek bir takım zorluklar yok mudur? Tabii ki vardır. Özellikle resme bakarak râbıta yapılması konusunda bazı eğitimsiz müridler abartmalara gidebilmişlerdir. Bu da kendilerine doğrusu gösterilmek sûretiyle tedavi edilebilecek bir husustur.
Râbıta'nın tevhîdi zorlaması gibi bir şey olamaz. Çünkü bizzat Allah; "Benim zâtım üzerinde düşünmeyiniz [Çünkü düşünceniz içerisine O'nu sığdıramazsınız] lakin benim sıfatlarım, fiillerim, eserlerim üzerinde düşünebilirsiniz" demek sûretiyle kendi zâtı değil sıfatları üzerinde konsantre olmamızı tavsiye etmektedir. Allah'ın gözü, eli, ayağı O'nun bazı vasıfları değil midir? Yine O; "Bana ibâdetlerle yaklaşan öyle kullarım vardır ki ben onların gören gözü, yürüyen ayağı, tutan eli olurum" buyurmaktadır. O zaman Allah'ın bu sıfatlarının yeryüzünde kimlerde tecellî ettiğini yine kendisi bize bildirmektedir. Bu olayın mâhiyetini bilmeyenler ortada bir taabbüdî eylem var zannederler. Hiç kimse Râbıta ettiği bir kimseye tapıyor değildir. Bu bir düşünce zinciri oluşturmak demektir aslında. Ben birisini düşünürüm, o da bir diğerini düşünür böyle zincirleme bir link, bir hat kurulmuş olur. Bir tür bilgisayar ağı, network da diyebiliriz buna. Merkezi Londra'da olan bir kuruluş var. Bütün dünyadaki üyelerine bir gün ve bir saat belirliyor [Ülkelerarası saat farkları da göz önünde bulundurularak]. O belirli gün ve saatte bütün üyeler sakin bir ortamda gözlerini kapatarak uzak diyardaki bir diğer üye arkadaşlarına konsantre oluyorlar. O üye de bir diğerine. Böylece bir düşünce akışı gerçekleştiriyorlar aralarında. Sonra birbirlerini imajinasyonlarında nasıl bulduklarını haber veriyorlar, doğruluk derecesini test ediyorlar. Hayal gücümüz aslında kullanmasını bilmediğimiz bir bilgi vasıtamızdır.

Son olarak Batı'da gerçekleşen İslamlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğunu görüyoruz. Nedir bunun sebebi sizce? Ya da İslâm'ın diğer branşlarından neden çok daha etkili oluyor tasavvufî söylem?
Bunun bir kaç cevabı bulunmaktadır. Bir kere evrensellik boyutunu yakalamakla alakalı bir husustur bu. Her insanın din, ırk, cinsiyet, renk gibi ayırıcı özellikleri yanında bir de insan olmak, bir rûha sâhip olmak, bir gönle sahip olmak gibi ortak özellikleri de bulunmaktadır. Binanaleyh bedene değil rûha hitab eden söylem tarzları herkesi kuşatabilir. Ben bir tane Avrupalı veya Asyalı tanımıyorum ki "İslâm'ın istincâ ve istibrâ konularını inceledim, beni çok cezbetti ve bunun üzerine Müslüman olmaya karar verdim" demiş olsun. Ama yüzlerce kişi tanıyorum ki Mevlâna'nın beyitleri altında yanmış veya İbnu'l-Arabî'nin o dehşet irfânı karşısında un ufak olmuş ve ardından İslâm'a gelmiştir. Zîra o âriflerin sözleri hâla enerji yüklüdür, içleri boş değildir. Okuyan kimseleri çarpmaktadır. Netice olarak tasavvuf hem İslâm mezhebleri ve fırkaları arasındaki kaynaşmayı sağlayabilecek ve hem de bütün insanlığı kuşatabilecek bir din yorumudur. Bir imkandır. Müslümanlar bu imkana kulaklarını tıkamamalıdırlar. Gerek bireysel ve gerekse toplumsal huzûr ortamının yaratılmasında sûfîlerin öğretilerinden istifâde edebiliriz. Mevlâna'nın dediği gibi "Bizler ayırmaya değil birleştirmeye geldik".

26 Nisan 2009 Pazar

Kur’ân'ın Eğitimi Işığında Allah Resûlüne İttiba

Kur’ân Âyetleri Işığında Allah Resûlüne İttiba

De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana tabî olun ki, Allah’ta sizi sevsin...”
İttiba’ sözcüğünün anlamını vererek yazımıza başlamak istiyoruz. İzlemek, ardına düşmek, uymak anlamlarına gelen “tebia’ ” kökünden türeyen “ittiba’ ” kelimesi, tabi olmak, ardı sıra gitmek, peşinden yürümek, izlemek manalarını ihtiva eder.1

Allah Teâlâ’nın rızasına tabi olma, peygamberlere, onlara indirilen vahye ve kitaplara uyma, hidayete, hakka ve Kur’ân’a bağlanma, mü’minlerin yolundan gitme gibi İslam dininin temel noktasını teşkil eden ilkeler, “İttiba” kavramı ile ifade edilmiştir. Keza hevâ ve heveslere, şeytana, zalimlere ve müfsitlere tabi olma, zanna ve mü’minlerin yolunun dışında bir yola uyma gibi konular da yine “ittiba” kavramı ile anlatılmıştır.2

Çeşitli âyetlerdeki “Muhammed (s.a.v)’e ve ona indirilen vahye tabi olma” ile ilgili emir ve açıklamalar, konumuzun özünü teşkil etmektedir. Allah Teâlâ, bütün mü’minlerden Peygamber (s.a.v)’e uymalarını, onun yolunda yürümelerini, ona bağlanmalarını ve onu sevmelerini emretmektedir. Allah Teâlâ, O’nun zatını ve uygulamalarını üsve-i hasene (güzel bir numune) kılmıştır. O’nun rehberliği olmadan, Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir. Zira, Allah Teâlâ O’na sadece Kur’ân’ı duyurma görevini vermemiş, aynı zamanda onu açıklama görevini de vermiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede bu görev şöyle açıklanmaktadır: “…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.”3

Allah Resûlünün açıklamalarına, onun pratik olarak uyguladıklarına “ittiba” etmeden, İslamî hayatın teşekkülü düşünülemez. İslam âlimleri nezdinde dinin birinci temel kaynağının Kur’ân olduğunda şüphe bulunmadığı gibi, sünnetin yani Resûlullah (s.a.v)’in kavlî, fiilî, takrîrî uygulamalarının da ikinci kaynak olduğunda asla tereddüt yoktur. Bu noktada tereddüt edenlerin, itibara alınacak bir delilleri yoktur. Böyle bir yola tevessül edenlerin, kafa karışıklığına yol açacak beyanları, Kur’ân’ın, Allah Resûlüne tabi olma konusundaki emirleri ile çelişmektedir.

Ashabtan Sa’d (r.a), Hz. Âişe’ye “Ey mü’minlerin annesi! Bana Resûlüllah (s.a.v)’in ahlakını anlat” dedi. Hz. Aişe “Sen, Kur’ân okuyorsun değil mi?” deyince Hz. Sa’d “Evet okuyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Âişe ‘İşte Peygamber (s.a.v)’in ahlakı Kur’ân’dı.’dedi.”4 Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ın canlı örneği idi. Resûl-i Ekrem, Kur’ân’ı ümmetine tebliğ etmekle kalmamış, bizzat onun hükümlerini kendisi uygulayarak onlara rehberlik etmiştir. Bu sebeple hiçbir surette onu aradan çıkararak ve onun sünnetini terk ederek, Kur’ân’ın anlaşılması tasavvur edilemez.

Allah Teâlâ, Resûlüllah (s.a.v)’e tabi olmayı, onu sevmeyi, kendine tabi olma ve sevme derecesine yükseltmiştir. “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”5

Yukarıdaki âyetin iniş sebebi şöyle anlatılır: Resûlulah (s.a.v), zamanında bir topluluğun “Ey Muhammed! Allah’a yemin ederiz ki, şüphesiz biz Rabbimiz’i (çok)seviyoruz” demeleri üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir. Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamberi Muhammed (s.a.v)’e tabi olmayı, kendi sevgisine bir alâmet kılmıştır.6 Bir başka iniş sebebini Taberî şöyle açıklar ve bu görüşü tercih ettiğini söyler. Necran Hıristiyanları Peygamber (s.a.v)’in ziyaretine gelirler. İsa (a.s) hakkında onu yüceltici sözler söylerler ve bunu da Allah sevgisinden dolayı yaptıklarını bildiriler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirir ve Peygamber (s.a.v)’e Necran Hıristiyanlarına şöyle demesini emreder: “İsa (a.s) hakkındaki sözlerinizi, Ancak Allah Teâlâ’yı yüceltmek ve O’nu sevmek için söylediğinizi iddia ediyorsanız, Muhammed (s. a.v)’e tabi olun.”7
Her iki iniş sebebi de Hz. Muhammed (s.a.v)’e tabi olmanın, onun sünnetine uymanın gerekliliğine işaret etmektedir. Allah Teâlâ’nın sevgisine ve bağışlamasına mahzar olmanın yolu, ancak Peygamber (s.a.v)’in getirdiklerine iman etmekle ve onun sünnetine tabi olmakla mümkündür. Dünya ve âhirette gerçek anlamdaki başarının ve kurtuluşun ancak Peygamber (s.a.v)’e tabi olmakla temin edileceğini Kur’ân şöyle bildirir:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber’e tabi olanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’ân’a) tabi olanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.”8

Resûl-i Ekrem’in risâletine inanmayan, ona destek olmayan, ona yardım etmeyen, ona tabi olmayan, ona indirilen Kur’ân’ı kabul etmeyen hiçbir kimse kurtuluşa eremez. Bütün Peygamberlere, onlara gönderilen kitap ve sahifelere inanmak, imanın temel esaslarındandır. Peygamber (s.a.v)’in risâletinden sonra kıyamete kadar yaşayacak olan herkesten; bütün Hıristiyanlardan, Yahudilerden ona tabi olmaları ve iman etmeleri istenmiştir. Onun peygamberliğini kabul etmeyen, ona indirilen Kur’ân’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmayan hiçbir kimse mü’min sayılmaz. Yukarıdaki âyet bu gerçeği gayet veciz bir şekilde açıklamaktadır. Bir sonraki âyette de bu durum teyit edilerek şöyle buyurulur:

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah’a ve ümmi peygamber olan Resûlüne iman edin. O, Allah’a ve O’nun kelimelerine iman getirendir. Ona tabi olun ki hidayete eresiniz.” 9

Bu âyet, Hz. Muhammed (s.a.v)’in cihanşümul bir Peygamber olduğunu açıklamaktadır. Peygamber Efendimiz, diğer peygamberler gibi, yalnız kendi kavimlerine, belirli bir bölgeye gönderilen bir peygamber değildir. O, bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir peygamberdir. O’nun tebliğ ettiği ilâhî hükümler, sadece bir milletin, bir kavmin, bir topluluğun kurtuluşuna değil, bütün insanların saadetine vesiledir. Bu sebeple, ona tabi olanlar ve onun peygamberliğine candan inanalar, rahmet ve kurtuluşa erecek ve hidayet dairesinin içerisine girebileceklerdir.

Mü’minin bütün sevgisi, Allah için, Allah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah’ın dini de tevhid ve İslam olduğundan, sevgi hep bu çerçevede dolaşır, durur. İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede, ancak bu din hakim olur. O halde Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle”10 diyen ve bu dini tebliğ eden Resûlulah’a karşı gelmemeli, onun gibi ihlas ve samimiyetle “Ben özümü Allah’a teslim ettim” demeli, dini hayatta Hz. Peygamber (s.a.v)’e, onun tebliğine uymalı ve onu örnek almalıdır. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem” demektir. Allah Resûlüne uymak istememek “Ben özümü Allah’a teslim ettim” dememek ve bu düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.

Peygamber (s.a.v)’e uymanın gerekliliği, onun sırf Allah’ın Resûlü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayıdır. Allah Teâlâ’nın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah’a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez ve küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz.11

Allah Resûlüne tabi olmak ve onu sevmek, Allah’a itaat etmek ve Allah’ı sevmektir. Zira Peygamber (s.a.v), Allah’ın elçisidir. O’nun adına tebliğini yapar, O’nun emir ve yasaklarını açıklar, uygular ve bu anlamda ümmetine örnek olur. Allah Resûlüne itaat, doğrudan doğruya Allah’a itaattir. Hz. Peygambere tabi olmak ve ona itaat etmek, elçiyi gönderene itaat etmek anlamındadır. Bu bakımdan, Resûlullah (s.a.v)’e ittiba farzdır.

Dipnotlar: 1) İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1999, II, 13-15, (tebia’ maddesi); Osman Develliogğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1978, I, 564. 2) Muhammed Fuad Abdulbaki, Mu’cemü’l-Müfehres li elfâzi’l_Kur’ani’l-Kerîm, İstanbul, ts. s. 150-152. 3) Nahl, 16/44. 4) Müslim, Müsâfirûn, 139; Tirmizî, Birr, 69; İbn Mâce, Ahkâm, 14; Ahmed b. Hanbel, VI, 54, 91. 5) Âl-i İmrân, 2/31. 6) Bkz. Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Mısır (Kahire), 1981987, c. III, cz. III, 155; Muhammed eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Beyrut, 1994, I, 420. 7) Bkz. Taberî, a.g.e., III, 155-156. 8) A’raf, 7/157. 9) A’raf, 7/158. 10) Âl-i İmrân, 3/20. 11) Geniş bilgi için bkz. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştirenler, İsmail Karaçam ve Arkadaşları, Almanya, ts. II, 342-344.

“İnsan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı” Kalbimizi Koruyalım

“İnsan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı” Kalbimizi Koruyalım

İnsan, kalbi kadar adamdır. “Yürek” ve “gönül” de dediğimiz kalbimiz, kişiliğimizin ta kendisidir. Onun için kalp sağlığımıza dikkat edelim, kalbimizi koruyalım diyoruz.
Aslında kalp, gönül, yürek dediğimiz latifemiz ile, kan pompalayan organımız arasında bir ilişki vardır ama, ne derece güçlü ya da zayıf bir ilişkidir, tam da bilemiyoruz herhalde.


Her ikisi de önemlidir tabi. Organımız durursa, ölürüz. Hastalanırsa, hayat çekilmez olur. Kalbimiz ölürse imansız, hastalanırsa ahlaksız ve erdemsiz oluruz Allah Teâlâ korusun.
Derler ki manevî kalbimiz, maddî kalbimizin yerindedir mekân olarak. Ama gözle görülmez, elle tutulmaz. İman ve ibadetlerle, özellikle de zikirle uyanır, aydınlanır. Nurlanır yani. Açılır, derinleşir, bilginleşir. Bir acayip âlem olur çıkar. Böyle bir kalbe sahip olana da “gönül ehli”, “uyanık kalbli”, “diri kalpli”, “selim kalbli” gibi isiler verilir.


Bizim “koruyalım” dediğimiz kalp de işte bu kalbimizdir.
Alimlerimiz, bu kalbimizin vücudumuzun hükümdarı olduğunu söylerler. Nitekim bir hadiste Sevgili Peygamberimiz bunu açıkça ifade etmiştir: Kalbimiz iyi olursa bütün vücut iyi olur, kalbimiz bozulursa bütün vücut bozulur. O yüzden her sabah organlarımız kendi dilleriyle kalbimize iyi olması için rica ederlermiş. Çünkü onun kötülüğünü herkes çekmekte.


Böyle olunca temiz, selim bir kalbin işleri kaliteli olarak haliyle kıymet kazanacaktır. Kirli bir kalpten, kolay kolay temiz işler de çıkmayacaktır.
Kalbimiz her şeyden evvel, inancın merkezidir. İnsan kalbiyle inanır. Kalbde ya Allah Teâlâ’ya iman ve İslam dinine teslimiyet vardır, ya da inkar ve isyan.


Öyleyse kalbimizi ilk koruma işlemi, iman etmektir ve bunu samimiyetle yapmaktır. Kalbin katılmadığı iman, yok hükmündedir. Mesela dil iman ettiğini söyler ama kalp onu tasdik etmezse, buna münafıklık denir. Riya, süm’a, müdahane ve tabasbus, yani halk arasında yağcılık ve dalkavukluk denilen şeyler de bu türün teferruatlarındandır.


Kalbimize Allah Teâlâ’ya iman, Resulullah (sav) Efendimize iman, tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerime ve İslam dinine iman gibi iki dünyamızı da mes’ud ve bahtiyar edecek bir olguyu yüklediğimizde, onu koruyacak en büyük imkanı sağlamış oluruz. Ama iş bununla bitmez. Bundan sonra sürekli onu sağlıklı bir şekilde beslemeye devam etmeliyiz.


Kalbimiz, iyi niyet ve ihlasla, Allah Tealayı ve Resulullah (sav) Efendimizi, dolayısıyla müminleri sevmekle ve bunlara karşı düşmanlık yapan şeytanları, kafirleri, münafıkları, zalimleri, fasıkları sevmemekle canlanır, gürbüzleşir, açılır ve gelişir. Bu sevginin tefekkür ve tezekkür gibi, tefvîz ve tevekkül gibi açılımları da olacaktır haliyle.


Bu açılımların başında da ibadetler gelmektedir. Her ibadet, kalbe bir nur bırakır. Çoğaldıkça ve çeşitlendikçe bu ibadetlerden hasıl olan nurlar kalbi kaplar ve onu kıymetlendirir. Bu kalbin sağlamlığının garantisidir bir yerde. Tıpkı her günahın kalbe kara bir leke bırakması gibi.
Evet, her günah kalbe kara bir leke atar ve bu lekeler biriktikçe kalbi kaplar, üst üste gelen lekeler kalbe pas bağlatır ve hava aldırmaz eder onu, boğar atar, derken öldürür gider.

Bu açıdan kalbi korumanın bir başka adı da takva’dır. Takva Allah Teâlâ’ya karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmektir.


Aslında takva korunmak demektir kelime anlamıyla.
Neden korunmak?
Allah Teâlâ’nın azabından.
Nasıl korunmak?


Emirlerini yerine getirerek, yasaklarından kaçınarak, ahlakımızı güzelleştirerek.
İşte takva budur ve bizim bireysel olarak bütün amacımız bunu elde etmektir. Ümmet olarak amacımız da bütün insanları takvalı yapmak için bize düşen görevleri eksiksiz yapabilmektir. Bütün bu çabaların sonu, Allah Teâlâ’nın dininin yeryüzünde üstün olması demektir. İşte bizim nihaî hedefimiz budur.


Bu hedefe yürüyen bir kalbin azıkları olacaktır elbette. Bunlar onu her dem taze ve diri tutacaktır. Marifetullah, muhabbetullah, tefekkür, tezekkür, tedebbür, tevekkül, tefviz, havf, reca, sabır, şükür, rıza, teslimiyet, murakabe, muhasebe, muhabbet… gibi azıklar.


Ve yoldaşlar olacaktır haliyle. Allah Teâlâ için olan dostluklar ve yardımlaşmalar, sohbetler, bu seyr-u sülûkta birer yoldaş ve yardımcıdırlar.
Bu uzun yolların çetin sınavları vardır daha başında bildirilen. Sabır ve mücahede gibi silahlar gerekir haliyle bu uzun seferde.


Bir insan kalbiyle diri ve donanımlı olmalı. Gerçi kalıp da bir eserdir, iz bırakır, nişan verir ama, asıl olan kalpdir, gönüldür. Saç sakal, sarık cüppe de bir nişandır ama, Allah Teâlâ ne bu nişanlara, ne sûret ve suratlara, ne soy ve soplara, ne de servetlere bakmaz, illa kalbe bakar. Yere göğe sığmaz ama, kalbe tecellî eder.


İnsanın kalbine bakmadan kalıbına bakması, hep ona bakması, bir eksikliktir. Her şeyden evvel anlayışta, kavrayışta, tefakkuhta bir eksiklik. Bu eksiklik adamı yobazlığa götürebilir kuşkusuz. Ama, nasıl ki “küp içindekini sızdırır,” kalpde de böyle bir uyanma, nurlanma, sağlanma varsa, bu kalıptan da belli olur. Temizlik, tertip ve düzen, nezaket, tebessüm, tatlı dil, hoşgörü, af, müsamaha, yardımseverlik, cömertlik, îsar, hep temiz bir kalbin nişaneleridir.


Kalıba hiç bakmamak da insanı hatalara götürür. Normalde melametîliğe, kalenderîliğe gerek yoktur. Zaten kalp sahiplerinin her işi itidal ve denge üzerindedir. Dengesizlik, muvazenesizlik demektir ki, kimse beğenmez.


Kalp sağlığının alabildiğine gündemde olduğu günümüzde biz de asıl kalbimizin sağlığına ve kalbî işlerin kıymetine dikkat çekelim istedik. Bu vesile ile kendimiz ve sizler için, bütün bir insanlık için sağlıklı kalpler ve onlardan kaynaklanan değerli işler dileriz sevgili Rabbimizden.

EĞİTİMDE MODEL OLMAK VE HZ.PEYGAMBER(S.A.V)

Genelde bütün peygamberlerin ve özelde bizim Peygamberimiz (s.a.)’in en önemli vasıflarından biri “üsve-i hasene”1 güzel model ve örnek oluşudur. Peygamberler, ümmetlerinin rol modelleri ve ahlâkî kahramanlarıdır. Çünkü insanlar ahlâkî erdemleri, güzel huyları ve insânî davranışları târiflerden çok; fiilî uygulamalardan öğrenir, kavrar ve hayata uygularlar.

Eğer sâdece kuralların bilinmesi yeterli olsaydı peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Allah Teâlâ melek aracılığıyla ya da başka bir vâsıtayla hayatı kuşatacak ve davranışları yönlendirecek dînî hükümleri ihtivâ eden kitaplarını gönderir; insanlar da o kitaptaki ahkâm ve kurallara uyarak doğru yolu bulmuş olurlardı. Ama Allah Teâlâ öyle yapmamış; insanlara kendi içlerinden ve kendi cinslerinden peygamberler göndermiştir2 ki ümmetlerine model olsunlar ve fiilen yol göstersinler.

Allah Teâlâ, Rasûlünü Kur’an’da ahlâkî açıdan: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin”3 diye övdüğü gibi yüce Nebî (s.a.)’nin bizzat kendisi de: “Mekârim-i ahlâkı/güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”4 buyurarak bi’setin/peygamber olarak gönderilişinin ana hedefinin güzel ahlâk olduğuna dikkat çekmiştir.

Gazzâlî’nin İhyâ’da naklettiği rivâyete göre Allah Rasûlü kendisine: “Din nedir?” diye ısrarla soran adama: “Güzel ahlâktır” buyurmuştur. Aynı zât üçüncü defa suâlini tekrarlayınca Peygamberimiz (s.a.) tekrar adama dönerek: “Anlamıyor musun? Din kızmamak demektir”5 buyurmuştur. Kendisine bir başka seferinde: “Şum/uğursuzluk nedir?”diye sorana da: “Kötü huydur” diye cevap vermiştir.6

Kur’ânî ve Nebevî anlayışa göre güzel ahlâk insanın kalb ülkesine Allah’ı egemen kılması “nerede bulunursa bulunsun Allah’tan korkup çekinmesidir. İnsanlık îcâbı bir yanlış ve günah işlediğinde ardından o günahı giderecek bir iyilik yapması ve insanlarla hüsn-i muâşereti/güzel geçinmesidir.”7

Bu âyet ve hadîslerden ahlâkın îmân ve Allah korkusu ekseninde gelişen bir vicdan olayı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim millî şâirimiz Mehmed Âkif de bunu şöyle ifâde eder:

Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın.
Ne irfânın kalır tesîri katiyyen, ne vicdânın.

Güzel ahlâkın temelinde Allah korkusu ve insanlara iyi davranma kaygısı vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.) mîzâna ilk konulacak şeyin güzel ahlâk ve cömertlik olduğunu8 ifâde buyurduğu gibi dindarlığı süsleyen iki değerli hasletin de cömertlik ve güzel huy olduğunu ortaya koymuştur.9 Cömertliğin ölçüsü herkese ve her varlığa karşı yardıma koşmak değildir, ama hiç olmazsa güler yüz, güzel huy ile onları hoşnut etmeye çalışmaktır. Mümine şeref kazandıran dîni, asâlet veren güzel huyu, mürüvvet bahşeden ise aklıdır.10

Allah Rasûlü (s.a.): “İbâdeti zayıf olduğu hâlde kulun güzel ahlâkı sâyesinde âhirette yüksek derece ve şerefli menzillere erişeceğini”11 ifâde buyurur. Nitekim Cüneyd Bağdâdî hazretleri bu hadîsin şerhi zımnında şunu söylemiştir: Dört şey vardır ki bunlar -kişinin ilmi ve ameli az da olsa- onu yüksek mevkîlere yükseltebilir. Îmânın kemâli demek olan bu dört şey hilim/yumuşaklık, tevâzu/alçakgönüllük, cömertlik ve güzel ahlâktır.

Dîni güzel ahlâkla, güzel ahlâkı da tasavvuf ile özdeşleştirenler çoktur. Nitekim Ebû Bekir Kettânî bunlardan biridir. Ona göre “tasavvuf denilen şey güzel ahlâktan ibârettir. Ahlâkını güzelleştirip artıran kimse tasavvufî bakımdan da yücelik kazanır.” Atâ da şöyle der: “Yükselenler hep güzel ahlâkları sâyesinde yükselmişlerdir. Ahlâkın kemâl derecesi Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Allah’a yakınlık da Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in izini takip ederek güzel ahlâk ile gerçekleşir.” Kur’an’a göre “insanların en keremli ve şereflisi takvâ sahibi olanlardır.”12 Îmânın esâsı takvâ, İslâm’ın esası güzel ahlâktır.

Tâbiîn neslinin ser halkası, tasavvuf yolunun kol başısı Hasan Basrî güzel ahlâkı şöyle târif eder: “Güler yüz, tatlı söz, insanlara iyilik yapmak, kötülükten sakınmak.” Ebû Bekir Vâsıtî güzel ahlâk için: “Kimseye husûmet etmemek, kimsenin husûmetini çekmemek, bütün bunları Allah’ı daha iyi bildiği için yapmaktır” der. Sehl Tüsterî ise güzel ahlâkı şöyle anlatır: “En aşağısı halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek, zâlime bile merhamet etmek, onun bağışlanmasını dilemek ve ona şefkatle muâmeledir.”

“Ene’l-hak” sözünü söyledi diye îdama mahkûm edilen ve taşlanarak öldürülen Hallâc-ı Mansûr ise güzel ahlâkı şöyle açıklar: “Hakk’ı düşünerek halkın eziyetlerine aldırmamak.”

İnsanda çirkinliklerin kaynağı, kötülüğü çokça emreden nefistir.13 Bu yüzden ahlâkın esâsı nefsi adam edebilmektir. Çünkü insan nefsi şeytandan da firavundan da beterdir. Kibir dersen onda, mal peşinde koşmak dersen onda, şehvete tapmak dersen yine ondadır. Nefsin sâkin duruşu âcizliğindendir. Eğer imkân verilse o zaman gerçek yüzünü gösterir. Hani derler ya: “Bir insanın gerçek tabîatını ve huyunu tanımak isterseniz ona ya para verin; zengin edin, ya da makâm verin; iktidâr sâhibi, güçlü yapın, ondan sonra davranışlarına bakın.” Elindeki ekonomik gücüne; ya da makâm ve yetki kuvvetine rağmen iyilik yapıyor, herkese iyi davranıyorsa ne âlâ. Değilse onun iyi görünüşü ve suskunluğu âcizliğindendir. Mayasının temizliğinden değil.

Önemli olan insanın tabîat olarak iyilik ve güzelliğe, kötülük ve günaha duyarlılık kazanmasıdır. Gerçek iyilik güzel ahlâktan ibârettir. Günah ve çirkin davranış insanın gönlünü tırmalayan ve içinde huzursuzluk meydana getiren hareketlerdir.14 Onlara karşı hassasiyetin kaybolmaması gerekir ki güzel ahlâk zâyî olmasın.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde ahlâksız, geçimsiz ve dikkatsiz insanları katıra; yumuşak tabîatlı, iyi huylu ve herkesle geçinen güzel ahlâk sâhibi kimseleri de deveye teşbih ederek şöyle anlatır:
Katır bir gün deveye der ki: “Ey güzel yol arkadaşı, sevgili yoldaş! Yol yokuş ya da iniş, dar ya da geniş seni hiç ilgilendirmiyor. Güzelce geçip gidiyorsun. Hiç kapaklanmıyor; tökezleyip düşmüyorsun. Ben ise şaşkın gibi çoğu zaman tepetaklak düşüyorum. Sıkça tökezliyorum. Bana bunun sebebini anlatır mısın?” Deve cevaben der ki: “Ben her adımımı görerek atarım. O yüzden de tökezleyip sürçmekten kurtulurum. Sen ise üç adım ilerisini bile göremezsin, acele edersin. Önündeki dâneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Hiç körle gören bir olur mu?15 Nitekim Allah Rasûlü de müminleri yumuşak huylu ve uysal tabîatlı olmada güzel yürüyen ve çekince giden deveye benzetir.16 Güzel ahlâkın temeli de geçim ehli olmaktır, uyum sağlamaktır.
Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr’inde güzel ahlâk sâhibi olmadan Sevgiliye varılamayacağını şöyle anlatır:

Ulaşmak için ay yüzlü dilbere
İyi huylu ve geçimli olmak gerek bir kere
Güzelse eğer âşıkın ahlâkı ve huyu
Kurtulur, derin dahi olsa düştüğü kuyu
Aşk bir şehirdir ki, güzellikleri var
Güzelleri için lâzım ona hisar
Kötü huyluları aşk şehrine sokma sakın
Aşk ehli olmalıdır ahlâklı, îmânlı ve ehl-i yakîn
Aşk gam yükleri altındaki gönlün gıdâsıdır
Sevgiliyle buluşmak bir kalb safâsıdır.17

Aşk hem ibâdet ve kulluğu hem de kahır ve cefâ çekmeyi kolaylaştırır. Güzel ahlâk sâhibi olmanın önündeki engelleri kaldırarak öfke kılıcının yerine hilim kılıcını ikâme eder. Çünkü güzel ahlâkın temeli olan hilim/yumuşaklık öfke kılıcından daha keskindir. Bu konuda en güzel model Allah Rasûlü’dür. Allah Teâlâ onun hakkında buyurur ki: “Sen Allah’ın rahmeti sâyesinde insanlara leyyin/yumuşak davrandın. Eğer sen katı yürekli ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılır giderlerdi.”18

Dipnotlar: 1) Bkz. el-Ahzâb, 33/21; el-Mümtehine, 60/4,6. 2) Bkz. el-Bakara, 2/151; Âl-i İmrân, 3/164; el-Cuma’, 62/2. 3) el-Kalem, 68/4. 4) Muvatta’, Husnü’l-hulk, 8; İbn Hanbel, II, 281. 5) İhyâ, III, 115, Mervezî, Tâzimu kadri salah’ta mürsel olarak rivâyet etmiştir. 6) İbn Hanbel, VI, 85; Ebû Dâvûd, Edeb 123, 124, hadîs no:5162; Taberâni, Evsat, VI, 38. 7) Tirmizî, Birr, 55/1987. 8) Krş. Tirmizî, Birr 62, (2003,2004); Ebû Dâvûd, Edeb 8, (4799); İhyâ, III, 116. 9) Bkz. Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, VI, 392. 10) Bkz. Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, hadîs no: 6229. 11) Krş. Ebû Dâvûd, Edeb, 7. Ayrıca bkz. Tirmizî, Birr, 62. 12) el-Hucurât, 49/13. 13) Yûsuf, 12/53. 14) Krş. Müslim, Birr, 14, 15; Tirmizî, Zühd, 52/2381. 15) Mesnevî, III, b. 1745-1761. 16) İbn Mâce, Mukaddime, 6. 17) Dîvân-ı Kebîrden Seçmeler, I, 215 (I, 470). 18) Âl-i İmrân, 3/159.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Uyan Artık Ey İnsan!

Uyan Artık Ey İnsan!

Uyan artık ey insan! Güvenme hiç yaşına,
Hüküm kesinleşince, îtirazlar boşuna.
Oyun bitmek üzere, uzatmaları dahil,
Yemin ediyorum ki; çok dakiktir Azrâil..
Hiç mi uyandırmıyor, seni bunca âfetler,
Bu şehvet yangınları, bu azgın cinayetler?
Hiç mi uyandırmıyor, boş kalan bu kucaklar,
Bu faiz depremleri, bu yıkılan ocaklar?

Hiç mi uyandırmıyor, bu mâbedler, ezanlar,
Teslim dilekçesini, secdelerde yazanlar?
Bu kâinat, bu denge, bu gökler, bu yıldızlar,
Saniyede üçyüz bin kilometrelik hızlar?
Onsekiz bin aç çocuk, can verirken bir günde;
Kaç onsekiz bin dolar, savrulur bir düğünde.
Nasıl taşır bir insan, bu nankörce utancı?
Hiç mi uyandırmıyor, seni bu kadar sancı?
Yetmiş trilyon hücre, bir insan bedeninde,

Ne kavga var, ne isyan, hiçbirinin geninde.
Kaç bin katrilyon atom, dönerken damla suda,
Sen, Kur’ân’a harb açmış, bekliyorsun pusuda.
Uyan artık ey insan! Sen bir ilâh değilsin;
O kibirli dik başın, secdelere eğilsin.
Aldanma.. Cübbelerin, parlak nakışlarına,
Alçak diktatörlerin, üstten bakışlarına.
Uyan artık ey insan! Gerçek düşmanı tanı;

Sana tuzaklar kuran, o lânetli şeytanı.
Sinsidir.. Dost görünür, seni vurur arkadan,
Binbir maskesi vardır, her boya, her markadan.
Uyan artık ey insan! Yetmez mi bunca zillet?
Kaderinde yazmıyor.. Bu kokuşma, bu illet.
Önyargılı infazlar, boğuyor vicdanını,
Bu “çağdaş” cehâletten, kurtar şu irfânını.
Sen ki; özünde şeref, fıtratında asâlet,
Ne sen sürün yerlerde, ne sürünsün adâlet.
Aç artık.. Çapaklanan, o gönül gözlerini;
Bak da gör, her zerrede kudretin izlerini.

Nankörlüğün yeri yok, gönül tahtında senin;
Allah’a şükrün için, yeterlidir bir cenin.
Bil ki, bütün melekler, senin ceddine hayran,
Sen olmasan.. Olmazdı, bu âlemler, bu devrân.
Uyan artık ey insan! Bak mesaj var Rabbinden;
Diyor ki: olmak için, o Cennetin ehlinden;
Önce mülkün sahibi, Mâlik’i bilmek gerek,
Sonra bütün putları, gönülden silmek gerek.
Uyan artık ey insan! Şakaya gelmez zaman,
Hiç kimseye verilmez, o son nefeste aman.
Bir sınav ki; önünde, seçenekler sanma çok;
Ya Kur’ân.. Ya da Hüsrân.. Üçüncüsü bil ki yok.

Âhireti Dünyaya Tercih

Âhireti Dünyaya Tercih

Her mü’min, kendisinden iyilik gördüğü bir kimseye îmânı gereği minnet duyar, teşekkür ve duâ eder. İmkân bulduğunda ise ona daha güzel bir şekilde mukâbele etmek ister. İkrâm edilen bir bardak su bile, nezâketen teşekkürü îcâb ettirir.
Âyet-i kerîmede:
“Allâh’ın nîmetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız…” (en-Nahl, 18) buyrulmaktadır. Şüphesiz ki bu nîmetlerin en büyüğü “îman”dır. Her nîmetin bir bedeli ve mukâbili olduğu gibi, îman nîmetinin mukâbili de, hamd, şükür, zikir, ihlâs ve takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamaktır.
Mü’min, kendisine ihsân edilen bütün nîmetlerin ve bilhassa da “îmân”ın şükür bedelini Rabbine ödemek mecbûriyetindedir. Zîrâ bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâsına kalkışmak, abesle iştigaldir.
Îman; ilâhî lutufların en büyüğüdür. İmtihan ise bu nîmetin ne nisbette kıymetini bildiğimizi, ona ne kadar sahip çıkabildiğimizi ölçen bir miyardır. Mü’minlerden beklenen, hayatın değişen şartları içinde sabır ve teslîmiyetle îmânını muhâfaza etmektir. Bu aynı zamanda ilâhî mükâfatlara nâiliyetin bedeli mesâbesindedir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)
Dünyada geçirilen zaman, âhiretin sonsuzluğu karşısında bir zerre veya bir damla mesâbesinde bile değildir. Fakat dünya imtihanının neticesi, ya sonsuz saâdet yurdu olan cennet, ya da ebedî bir ıztırap mahalli olan cehennemdir. Kulun yolculuğunun hangi istikâmete olacağını, fânî hayatında “âhireti veya dünyayı tercih edişi” belirler. Bu bakımdan şu kısacık dünya hayatında, âhireti tercihte gaflet göstermekten daha büyük bir aldanış söz konusu olamaz.
Hakk’a yakınlığın nûruyla gafletten uyanmış olan Allah dostları ise, kâinat kitabının her harfini gönül gözüyle ve hikmet nazarıyla okurlar. Kâinâtın ulvî bir gâye ile var edildiğini, hiçbir şeyin boş ve abes yere yaratılmadığını, her geçen günün ömür takviminden bir yaprak daha koparıp insanı kabre bir adım daha yaklaştırdığını yakînen idrâk ederler. “Hayat nîmetinin mânâ ve hikmeti nedir? Dünya niçin insanoğlunun emrine âmâde kılındı? İki kapılı bir hân olan bu cihâna nereden geldik, buradan yolculuk nereye?” gibi sualler üzerinde tefekkür ederek, ömürlerini ince, derin ve hassas bir hâlet-i rûhiye ile yaşarlar.

KALB-İ SELÎM’İN ALÂMETİ
Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder:
“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)
Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden rafine etmek, yâni arındırıp inceltmek ve dünyada ihsân edilen her nîmeti uhrevî selâmet ve saâdetin sermâyesi kılabilmek gerekir.
Hak dostları, kalb-i selîm’in en mühim iki vasfını şöyle ifâde etmişlerdir:
1. Kimseyi incitmemek, kimseden incinmemek. Zîrâ kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.
2. Dünya ve âhiret işleri karşı karşıya geldiğinde âhiret işini tercih etmek.
Kalb-i selîm ile ahlâkî bakımdan kemâle eren mü’minin, Allah ile beraberlik şuuru zirveye çıkar. Kendisini dâimâ Hakk’ın huzûrunda ve ilâhî kameralar altında hisseder. Her an şu âyet-i kerîmelerin tefekkürü içinde bulunur:
“…Ve her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)
“…Ve Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)
Bu takvâ hâlinin zirvesinde bulunan Hak dostları da Rabbimizin sık sık hatırlattığı âhiret gerçeğini dâimâ dikkate alarak hayat yolculuğunda dosdoğru bir istikâmet izlerler. Âhiret hayatına âit bir zarara uğramaktansa, bütün dünyevî menfaatlerden vazgeçebilme dirâyetini gösterirler.

DÜNYALARI VERSELER,
BİR ÂHİRET AMELİYLE DEĞİŞMEYİZ!..
Mûsâ -aleyhisselâm- Firavun’un sarayında bolluk içinde yaşamaktayken, Firavun’un kendisini öldürmek istediğini haber almış ve derhal Medyen istikâmetinde azıksız olarak yola çıkmıştı. Tam sekiz gün aç-susuz yürümüş, hâlsiz ve bitkin bir durumda Medyen kalesi önlerine varmıştı. O kadar çâresizdi ki artık:
“...Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtâcım!” (el-Kasas, 24) diye ilticâ ediyordu. Sonra orada kim olduklarını bilmeden, Şuayb
-aleyhisselâm-’ın kızlarına, koyunlarını sulamaları husûsunda yardımcı oldu. Hazret-i Şuayb bunu duyunca kendilerine iyilikte bulunan bu zâtı evine davet edip yemek ikrâm etmek istedi. Hazret-i Mûsâ sekiz gündür mîdesine bir lokma girmemiş olmasına rağmen, önüne konulan yemeğe el uzatmadı.
Hazret-i Şuayb’a da:
“–Biz öyle bir âileyiz ki, bütün dünyayı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz! Ben size bu yemek için değil, Allah rızâsı için yardım ettim.” dedi.
Şuayb -aleyhisselâm- bu cevâba çok memnun oldu ve:
“–Bu ikrâmımız, yaptığın yardım için değil, Hakk’ın misâfiri olduğun içindir.” buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- ikrâmı kabûl etti.
İşte âhirete îmânın, davranışlara aksetmiş âbidevî bir misâli. Dünyada açlıktan bütün gücünün tükeneceğini bilse bile, bir âhiret amelini dünyevî hiçbir karşılıkla değişmeme firâseti… Bu mânevî olgunluğun diğer bir misâlini de Vâsile bin Eskâ
-radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde (sefere katılabilmek için ne maddî gücüm ne de bir bineğim vardı. Bu mübârek seferden mahrum kalmamak için) Medîne meydanında müslüman kardeşlerime şöyle nidâ ettim:
“–Ganimet hissemi vermek karşılığında kim beni bineğine bindirir?”
Ensâr’dan yaşlı bir zât, bineğine sırayla binmek sûretiyle beni savaşa götürebileceğini söyledi. Bu hayırlı arkadaşla yola çıktım. Allah ganimet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Develeri o yaşlı zâta götürdüm. O ise bana:
“–Develerini al götür.” dedi.
“–Başta yaptığımız anlaşmaya göre bunlar senin.” dediysem de Ensârî:
“–Ey kardeşim! Ganimetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yâni uhrevî kazancına iştirâk etmeyi düşünerek ve Hakk’ın rızâsını umarak seni buraya getirdim.)” karşılığını verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)
Böylece o mübârek Ensârî de, o devrin en kıymetli dünyâ metâı sayılan birçok deveye sahip olmaktansa, âhirette nâil olacağı ecri tercih etti. Allah için olan bir hayrı elde edebilmek için, ne kadar kıymetli de olsa dünyevî bir menfaatten vazgeçebilme dirâyetini sergiledi.
Hak dostlarından birine, kendisini çokça tesir altında bırakan bir hâdiseyle karşılaşıp karşılaşmadığı sorulunca, Hazret şunları anlatmış:
“Mekke-i Mükerreme’de para kesemi kaybedip muhtaç durumda kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum, fakat bir türlü gelmiyordu. Saçım sakalım da epeyce uzamıştı. Bir berbere giderek:
«–Param yok, Allah rızâsı için saçlarımı düzeltir misin?» diye sordum.
Berber o esnâda bir adamı tıraş ediyordu. Hemen yanındaki boş yeri gösterip; «Buraya otur.» dedi ve müşterisini bekleterek beni tıraş etmeye başladı. Bekletilen müşteri îtirâz edince berber:
«–Kusura bakmayınız efendim, sizi ücret mukâbilinde tıraş ediyorum, lâkin bu şahıs, Allah rızâsı için kendisini tıraş etmemi istedi. Allah için olan işler dâimâ önceliklidir ve maddî bir karşılığı yoktur. Allah için olan işin bedelini kullar aslâ bilemez ve ödeyemez!» dedi.
Tıraştan sonra berber, cebime zorla birkaç altın da sokuşturdu:
«–Âcil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar, kusura bakma!» dedi.
Aradan birkaç gün geçti, Basra’dan beklediğim para geldi. Berbere bir kese altın götürdüm. Berber:
«–Aslâ alamam! Allah için olan işin bedelini ödemeye kulların gücü yetmez. Varın gidin siz yolunuza devâm edin, Allah selâmet versin!» dedi.
Helâlleşip ayrıldım, lâkin tam kırk senedir seherlerde ona duâ ediyorum.”
İşte Allah için yapılan bir sâlih ameli dünyalara değişmeme fazîleti… Her şeyi zâhir planında değerlendirmeye alışmış ve dünyalık kazanma hırsıyla haram-helâl sınırlarını bile görmez olmuş sığ idraklerin aslâ kavrayamayacağı bir davranış mükemmelliği… Hakk’a dostluk ufkundan bakılmadan anlaşılamayan hakîkî basîret, asıl firâset ve gerçek akıllılık…

GERÇEK AKILLI KİM?
Akıl ve mantığın îcâbı, küçük ve geçici menfaatleri, faydası ebediyyen sürecek büyük kazançlar ile değişmeyi gerektirir. Allah Teâlâ buyurur ki:
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Takvâ1 sahipleri için âhiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (el-En’âm, 32)
Hadîs-i şerîfte de, gerçek akıl sahipleri şöyle târif edilir:
“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)
İşte bir insanın ne kadar akl-ı selîm sahibi olduğu, bu gerçekler ışığında mîzân edilmelidir. Akl-ı selîmin îcâbı; bâkîyi fânîye tercih etmektir.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurmuştur:
“Âhiretin yanında dünyanın durumu, sizden birinin parmağını denize daldırıp çıkarması gibidir. Parmağı (denizden) ne çıkardıysa (âhiretin yanında) dünya işte odur.” (Hâkim, Müstedrek, 4/319)
Ashâb-ı kirâm, Mekke devrinde müşriklerin baskı, zulüm ve ambargosu altında iken kendi kendilerine:
“Bizler Rabbimize kul olabilmek için her cefâya katlanıyoruz. Allâh’a isyân eden kâfirler ise dünyada refah içinde rahat rahat dolaşıyor, dünya menfaatlerini istedikleri gibi kullanıyorlar.” dediler. Bunun üzerine Rabbimiz, mü’minlere dünyadan çok daha hayırlı olan ukbâyı tercih etmelerini emretti:
“İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. Ebrâr (hayır-hasenat sahipleri) için Allah katındaki (nîmetler) daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân, 196-198)
Dolayısıyla âhiret penceresinden bakıldığında dünyanın bütün rahatı ve zevk u safâsı, azıcık bir menfaatten ibârettir. Şâyet dünyanın Allah katında bir değeri olsaydı, Cenâb-ı Hak en sevgili kulları olan peygamberlerini, kıyâmete kadar saraylarda refah içinde yaşatırdı. Fakat Allah Teâlâ peygamberlerine ve sâlih kullarına fânî dünyanın hakîkî yüzünü göstermiş ve onların kalplerini dünyadan çok daha hayırlı olan ukbâya yönlendirmiştir.
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:
“Benim dünya ile bir bağım yok. Benim dünyadaki durumum, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da yoluna devam eden bir yolcu gibidir.” (Tirmizî, Zühd, 44)
Nebevî terbiye ile yetişen Ashâb-ı Kirâm’ın hayat tarzı da bu hususta bizlere eşsiz bir numûnedir. Onların âhiret yurdunu özleyişleri ve şehîd olma iştiyakları dillere destandır:
Allah Rasûlü’nün İslâm’a dâvet mektubunu, kelle uçurmaya hazır cellâtların arasından geçerek, kralların karşısında îman cesâretiyle okuyan genç sahâbîlerin gözünden dünya arzusu silinmiş, en küçük hücrelerine kadar bütün varlıklarını Allah ve Rasûlü’nün muhabbeti kaplamıştı. Efendimiz’e öyle yürekten bağlıydılar ki ucunda ölüm bulunan çok tehlikeli bir anda bile:
“Yâ Rasûlallâh! Sen nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için, Sen denize girsen, biz de Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..” diyorlardı. (İbn-i Hişâm, II, 253-254)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hilâfeti döneminde, ilk müslümanlardan olan Habbâb bin Eret -radıyallâhu anh-’a:
“–Allah yolunda çektiğin işkenceleri biraz anlatır mısın?” demişti.
Bunun üzerine Hazret-i Habbâb:
“–Ey mü’minlerin emîri, sırtıma bak!” dedi.
Hazret-i Ömer onun sırtına bakınca:
“–Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmemiştim.” diyerek hayretler içinde kaldı.
Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:
“–Kâfirler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak korların üzerine yatırırlardı. Ateş, ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 115)
İşte İslâm’ın ilk yıllarında müşrikler mü’minlere böyle işkence ederler, fakat yine de istedikleri küfür sözlerini söyletemezlerdi. Zîrâ îman heyecânı, bütün dünyevî ıztırapları bertarâf ediyordu.
Bugünkü insanlığın dünyada biraz daha rahat ve uzun yaşayabilme arzu ve endişesine mukâbil, sahâbe neslinin en büyük arzusu; yüz akıyla, vicdan huzûruyla ve selîm bir kalp ile âhirete intikâl edebilmekti.
Birgün İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- tâbiînden dostlarına dedi ki:
“–Sizler Rasûlullâh’ın ashâbından daha çok oruç tutuyor, namaz kılıyor ve sâlih amellere gayret ediyorsunuz. Ancak onlar sizden daha hayırlıydı.”
Onlar:
“–Bu nasıl olur?” diye sorduklarında:
“–Onlar dünyaya karşı sizden çok daha zâhid, âhirete de sizden daha çok rağbetli idiler.” buyurdu. (Hâkim, Müstedrek, 4/135)
Sahâbe neslinin büyük bir îman vecdi içinde kendilerini Allâh’a adamalarının bir benzerini de yakın tarihimizin Çanakkale muhârebeleri safhasında, sînesi îmanla dolu Mehmetçik sergilemiştir. Nitekim vatan müdâfaasını mukaddes bir borç bilip bu borcu canlarıyla ödemekten çekinmeyen Mehmetçik, dünyadan geçerek can siperâne harb ediyor; îmanlarının bir îcâbı olarak silaha sarılıyorlardı.
Bizler de tıpkı sahâbe nesli ve mübârek ecdâdımız gibi, gerektiğinde dünyadan geçerek, ümmeti olduğumuz Peygamber’in nurlu izinde yürümeyi her şeyden aziz bilmek durumundayız.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhtelif vesîlelerle ve sık sık; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayâtıdır.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Rikak, 1)
Bu düstûru, O’nun ümmeti olarak bizler de gönüllerimize nakşetmek mecbûriyetindeyiz. Herhangi bir fânî nîmete ulaştığımızda; “Allâh’ım! Gerçek hayat âhiret hayatıdır!” diyerek, nîmetlerin asıl sahibine şükretmeli; şımarıklık, azgınlık ve gafletten sakınmalıyız. Zîrâ böyle bir hassâsiyetten mahrum olanların hâlini, Rabbimiz şöyle haber vermektedir:
“…Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” (er-Ra’d, 26)
Yine mü’minler olarak herhangi bir musîbet veya iptilâ ile karşılaşıp sabrımızın zorlandığı anlarda da; “Allâh’ım! Gerçek hayat âhiret hayatıdır!” diyerek rızâ, teslîmiyet, sabır ve tevekkül ile metânetimizi ve ruh dengemizi korumalıyız. Dâimâ Rabbimize sığınarak:
“…Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır...” (en-Nisâ, 77) şuur ve idrâki içinde huzurlu bir kulluk hayatı yaşamalıyız.
Sanki hiç bitmeyecekmiş zannedilerek hoyratça tüketilen dünya hayatının, aslında ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğu, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:
“Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)
Bu yüzden şu kısacık ömürde yapılacak en akıllıca iş, Hakk’a güzel bir kulluktur. Fakat bütün nîmetler gibi hayat nîmetinin de kıymeti, o elden çıkmadan lâyıkıyla anlaşılamaz. “Zaman” mefhumu üzerindeki bu umûmî gaflet sisini dağıtabilecek yegâne imkânın, “ölümü tefekkür” olduğunu hatırlatan Necip Fâzıl’ın şu beyti ne kadar mânidardır:
Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpâre ân, ne kesiklik ne bölüm...
Bu hakîkate binâendir ki gönülleri îman ve irfân iklîminde yoğrulmuş olan ecdâdımız, dünyanın fânîliğini hatırlatan kabristanlara, yaprağını dökmediği için âhiretin ebedîliğini temsil eden selvi ağaçları dikmişlerdir.
Âhiret şuuru noktasında Lokman Hekim’in şu nasihati çok mühimdir:
“Evlâdım! Âhiretin uğruna dünyanı fedâ et, her ikisini de kazanırsın. Fakat sakın ola ki dünyan uğruna âhiretini fedâ etme, her ikisini de kaybedersin.”
Gerçekten de dünya ve âhiret, bir terâzinin iki kefesine benzer. Birine ağırlık verilince diğeri hafifler. Akl-ı selîm sahibi her mü’minin gönlü, dâimâ âhirete meyletmek mecbûriyetindedir. Zîrâ dünyanın gelgeç sevdâlarına ve içi boş heveslerine râm olup onunla mutlu olanın kalbinden âhiret sevgisi ve düşüncesi çıkar. Âhirete dâvet sesi kalbe yerleşince de, dünyâya dâvet fikri gönle yabancılaşır.

KASVET-İ KALBİN DEVÂSI
Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı zenginliğin kanaat olduğu unutulmaktadır.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)
İşte sadır inşirâhı, kalp ferahlığı ve vicdan huzûrunun nebevî reçetesi…
Yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar...” (el-En’âm, 125) âyetindeki “şerh / açmak” kelimesinden sorulduğunda:
“–Nûr kalbe girdiği zaman, göğüs açılır ve onun için genişler.” buyurdu.
“–Bunun bir alâmeti var mı?” dediklerinde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Evet vardır. Aldanma yeri olan dünyadan yüz çevirip (onun gelgeç nefsânî arzularına îtibâr etmeyip amel-i sâlihlerle) ebedî hayat olan âhirete yönelmek ve gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 406-7)
Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de Efendimiz
-aleyhissalâtü vesselâm-:
“Dünyayı âhiret üzerine tercih eden kimseyi Allah Teâlâ üç şeye mübtelâ kılar: Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulamadığı fakirlik ve doymak bilmeyen hırs.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 411)

KUSUR DÜNYADA DEĞİL, ONA ALDANANDA...
Allah Teâlâ, nefsin hoşlandığı dünyevî menfaatleri aslında birer imtihan vesîlesi olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu menfaatlere kanmak, tıpkı balığın oltaya takılmasına benzer. Balık, gördüğü yeme aldanır, fakat yemin içinde gizli olan kancayı görmez. İşte bu tuzağı göremeyenler, ona aldanmaktan kurtulamazlar. Nice ayakların kaydığı, nice irâdelerin dağıldığı ilâhî imtihanlardan selâmetle geçebilmek, dünyevî menfaatlerin iç yüzünü görebilmeye ve onlardaki “imtihan sırrı”nı sezebilmeye bağlıdır. Bu firâseti elde edebilmek için de, servet, şehvet ve şöhret gibi dünyanın câzibeli tuzaklarına karşı uyanık olup her hâlükârda âhiret selâmetini tercih edebilmek şarttır.
Rabbimiz bu hususta bizleri şöyle îkaz buyurmaktadır:
“Fakat siz (ey insanlar!) Âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu hâlde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A’lâ, 16-17)
“…Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor...” (el-Enfâl, 67)
Dünyada kazanılan zenginlik, sahibine en fazla kabre kadar yoldaşlık eder. İnsanın dünyadan kabre götürebileceği, zâhiren yalnızca bir kefenden ibârettir. Bâtınen ise insan, îmânı ve amelleriyle kabre girecektir. Bu itibarla dünyanın vefâsız servetine güvenmemek, geçici zevklerine aldanmamak gerekir.
Rivâyete göre yaptığı seferlerle yeryüzünün tamamına hâkim olan Zülkarneyn -aleyhisselâm- vefâtından evvel şu vasiyette bulunmuştur:
“Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyada kaldığını, benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyaya aldanmasın!..”
Âlimler bu vasiyeti şöyle îzah etmişlerdir:
“…Dünya, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünya nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezara eli boş gidiyorum! Dünya malı dünyada kalır. Siz, âhirette faydası olacak işlere bakın!..”
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de biz ümmetine şu hikmetli nasihatte bulunmuştur:
“…Size beş haslet vasiyet ediyorum ki Allah onlarla sizin için hayır hasletlerini kemâle erdirsin: Yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamayınız; içlerinde oturamayacağınız binalar yapmayınız. Yarın bırakıp gideceğiniz şeylerde başkalarıyla çekişmeyiniz. O’na kavuşup huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkunuz. Varacağınız ve orada ebedî kalacağınız yer için hazırlıkta bulununuz.”(Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, hd. no: 1363)
Velhâsıl son nefeste aldandığını anlayıp da dünyayı suçlamak faydasızdır. İnsan, dünya nîmetleri peşinde koşarak îman ve fazîlet hayatına girmemekle ancak kendine yazık etmiş olur. Bitip tükenmek bilmeyen emeller, gelgeç sevdâlar ve fânî lezzetler uğruna sonsuz bir istikbâli hebâ etmek ne hazindir. Düşünmek gerekir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır.
Cenâb-ı Hak, cümlemizi dünyevî imtihan tecellîleri karşısında ihlâsını koruduğu, firâset ve basîret sâhibi, takvâ ehli kullarından eylesin! Dünya ve ukbâyı sâlih kullarına gösterdiği gibi hakîkî vechesiyle görebilmemizi, her hâlükârda kalben âhirete dönebilmemizi lutf u keremiyle ihsân eylesin!..
Âmîn!
Dipnot: 1) Takvâ: Nefsânî arzuları

22 Şubat 2009 Pazar

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...