01 Temmuz 2009 Çarşamba

Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri

1. Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri
Yetişkinliğin doğasını incelerken öncelikle yetişkin ve yetişkinliğin tanımı ve yetişkinliğin temel özelliklerini incelemekle işe başlamayı uygun bulduk. Daha sonra yetişkinliğin genel olarak özelliklerine göz attıktan sonra yetişkinlik dönemleri incelenmeye çalışılacaktır. Son olarak da yetişkinlikte özellikle orta yetişkinlikte dini gelişim irdelenecektir.

Yetişkinliğin Tanımı

Yetişkin (adult) sözcüğü Latince ‘büyümek’ yani “adolescere” fiilinin geçmiş zaman ortacından türemiştir. Yetişkin kavramı, gelişimin herhangi bir yönü ya da tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan oldukça yetişmiş, olgunluğa yaklaşmış kişi olarak tanımlanmıştır. Yetişkinliğin başlangıcı bebekliğin ya da ergenliğin başlangıcı gibi biyolojik temelli olmaktan çok, sosyal olaylar ve kültürel talepler çerçevesinde açıklanmakta ve olgunluk kavramıyla eş anlamlı olarak düşünülmektedir. [1]

Yetişkin bir kişinin hem fiziksel hem de psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Fakat, fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçmek güç olduğu için çoğu gelişimci sadece yaş düzeyine göre bir tanımlamayı benimsemiştir. Buna rağmen yaş ve yaş sınırları konusunda da kesin bir anlaşma yoktur. Ancak günümüzde, gittikçe yaygınlaşan bir görüşe göre, yetişkin sayılmanın belli bir yaş sınırı aşmış olmaktan çok başka yönlerinin olduğu da ileri sürülmektedir.[2] Bunun için yetişkinin kim olduğu sorusu ve cevabı görünüşte kolay olmakla beraber oldukça zordur. Eğer meseleye kronolojik açıdan bakarsak belli bir yaştaki kişi yetişkin sayılabilir. Ancak böyle bir yaklaşım yetişkinin psikolojik ya da toplumsal boyutuyla her zaman örtüşmeyebilir. Örneğin bir kişi 25 yaşında olduğu halde hem ekonomik hem de psikolojik ya da sağlık açısından bir başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir.[3] Dolayısıyla kronolojik yaş, sırf kendi başına yetişkinliğin başlangıcı, orta yaş ya da yaşlılık dönemlerinin anlamlı bir göstergesi olmayabilir.

Yetişkinliğin başlangıcı olarak ergenliğin bitişi ve bir takım sosyal değişmeler dikkate alınır. Bunlar; öğrenim yaşamını bitirme, işe başlama, evlenme, çocuk sahibi olma gibi değişikliklerdir. Ancak görüleceği üzere, bu yaşam değişiklikleri için kesin bir yaş sınırı koymak zordur. Çünkü tüm davranışlar bireyden bireye, kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişir.[4] Psikolojik ya da sosyal alanda bir kişinin yetişkinliğinin neye ya da hangi yaşa tekabül ettiği toplumdan topluma farklılık gösterse de genelde psikolojik özellik ve toplumsal bir ölçü olarak, kişinin çalışıp kendi geçimini temin edebilme yeteneği bir ölçü olarak kabul edilebilir.[5] Bu ikisi genellikle birlikte gider. Çünkü psikolojik açıdan yeterli olan bir kişinin aynı zamanda bir iş sahibi de olabileceği gibi, psikolojik açıdan yeteri kadar gelişmemiş olan bir kişinin bir iş sahibi olması da düşünülemez.

Yetişkinliğin en önemli boyutlarından birisi ekonomik bağımsızlıktır. Yetişkin olmak bu temel bağımsızlığın sona ermesi demektir. Psiko-sosyal açıdan çocukla yetişkini birbirinden ayıran temel fark “bağımlılık” olayıdır. Bir kişi normal hayatını devam ettirme konusunda diğerlerine bağımlı olduğu sürece tam anlamıyla bir yetişkin olduğu söylenemez.[6] Bu bilgiler doğrultusunda yetişkinliği, gençlik yıllarını takiben, kişinin hayatla ilgili birçok sorumluluğu yalnızca üstlendiği, yaşlılık dönemine kadar devam eden dönemin adıdır diye tanımlayabiliriz.[7] Ayrıca genel bir eğilim olarak bir toplumda, kendi yaşantılarını bağımsız olarak yönetme sorumluluğunu üstüne alan bireyler de yetişkin kabul edilmektedir.[8]

Köylü yaptığı araştırmalarında yetişkinliğin tanımını farklı açılardan ele alarak şu şekilde ortaya koymuştur:

a) Kök Özelliğine Göre Tanımı: “Andragogy” kelimesi de “pedagogy” kelimesi gibi, latince bir kelime olup, aner(yetişkin) ve agogus(rehber) kelimelerinin birleşmesinden oluşmakta ve “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme sanatı” anlamına gelmektedir. Bu terim özel bir rol ve statüye ulaşmayı hedeflemekten ziyade, bir süreci çağrıştırır. Bu süreçte yetişkinin, akıllılık, normallik, rasyonellik, devamlılık, itidallik, sorumluluk ve iyi bir aile veya grup özelliğine sahip olma gibi belli bir takım nitelikleri vardır. Dolayısıyla kök ve hususiyete göre tanım daha çok yetişkinlik döneminde bulunan kimselerde bulunması gereken bir takım özellikleri içermektedir.

b) Biyolojik Tanım: İnsanlar üretken duruma geldiklerinde biyolojik olarak yetişkin olurlar. Burada üzerinde durulan husus onların biyolojik olarak üreme olgunluğuna erişmeleridir.

c) Psikolojik tanım: Bireyler psikolojik olarak kendi hayatları için kendilerini sorumlu olarak kabul ettikleri zaman psikolojik olarak yetişkin olurlar. Bu tür yetişkinlik kavramı tedrici olarak gelişir. Kişinin psikolojik olarak kendini yetişkin kabul etmesi büyük ölçüde onun biyolojik ve sosyal gelişimlerini de içermektedir.

d) Sosyal tanım: Kişiler kendilerini kendi kültürlerinin, yetişkinlik yıllarına münhasır rolleri icra etmeyi uygun buldukları zaman, sosyal olarak yetişkin kabul ederler. Örneğin bizim kültürümüzde sürekli bir meslek sahibi olma, anne-baba olma, oy verme ve askerliğini yapma gibi faaliyetler, bir kişinin yetişkin olduğunu gösteren belirtilerdir.

e) Hukukî tanım: Hukuk, toplumda psikoloji ve dinî geleneklerin yaptığı gibi yetişkinler için idealler ortaya koymaz ve ideal olan şeylerle ilgilenmez. Bu anlamda hukukta yetişkinliğe karar verme konusunda kronolojik yaş önemlidir. Bu yaş genellikle 18 ile 21 yaş arası kabul edilirse de bu durum ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılık gösterebilir.

f) Dinî ve kültürel geleneklere göre tanım: Bugünkü hukuk ya da psikoloji teorilerinin ele aldığı sekliyle olmasa da, tüm büyük din ve kültürler, dinî inanç ve uygulama konusunda olgun, mükemmel, iyi ve erdemli kişi ideallerinden söz edip onların vasıflarından bahsetmişlerdir.

Örneğin üç büyük ilahî dinlerden biri olan Yahudiliğe baktığımızda, Yahudi kutsal kitaplarının ideal bir olgunluk örneğini sunduklarını görüyoruz. Yahudi geleneklerindeki temel konu, Yahudi toplumunun bir üyesi olarak kişinin Tanrı ile ilişkiler konusunda bir ahite girmesidir. Tanrı ile olan bu bey’at ilişkisi manevi olgunluğun bir çok özelliklerini gerektirir.

Hristiyan yetişkinliği de Yahudi geleneğinde olduğu gibi, Tanrı ile diğer insanlar arasındaki ilişkiler üzerine kurulmuştur. Hristiyan kutsal kitapları da olgun kişiyi, inanan bir kişi, hukuka karşı inançlı, adaletli ve iyilik yapan, Tanrı ve tüm hayatla manevi açıdan erdemli ilişkiler kuran kişi olarak tanımlamıştır.

İslâm dini de Yahudi ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi olgun kişiyi dinî ve ahlâki açıdan ele alınmış tüm güzel haslet ve davranışları Müslüman kişilerde bulunması gereken hasletler olarak belirtilmiştir. Yetişkinlik kavramını da daha çok hukuki anlamda ele alınmıştır. Dolayısıyla İslâm’a göre yetişkin “hukuki ve ahlâki olgunluğa erişmiş, akli dengesi yerinde olan, ticari ilişkilere girebilen, mal mülk tasarrufu hakkına sahip, hukuki müeyyidelerle Allah tarafından emredilen emir ve yasaklara karsı sorumlu olan kişi” olarak tanımlanmıştır.[9]

Ayrıca “Rogers” yetişkini belirlemede üç temel ölçü kullanır.

Ø Olgunluk Ölçüsü: Bireyin bütün yeteneklerini kullanabilmesi, kişiliğinin oluşması, büyümesi ve gelişmesi

Ø Uygun davranma ölçüsü: Diğer kişiler ve bizzat kendisi ile ilgili daha sağlıklı karar alabilmesi, uygun davranabilmesi

Ø Bağımsız olma ölçüsü: Gönüllü olarak is yapma, çalışma ve sorumluluk üstlenebilme durumudur. “Rogers”ın da ölçüleri koyarken bireyin bağımsızlığını esas aldığı fark edilmektedir.[10]

Bütün bu tanımlardan sonra meseleye Kowles’ın da belirttiği gibi eğitimsel olarak kimlerin yetişkin olduğuna karar verme konusunda iki temel sorunun cevaplanmasını tavsiye edebiliriz. 1) Kim yetişkin olarak veya yetişkin gibi davranıyor, kim yetişkin rollerini yerine getiriyor? (Sosyal Tanım) 2) Kimin kişisel düşüncesi bir yetişkinin düşüncesidir?(Psikolojik Tanım) Birinci tanıma göre, kişi toplumun yetişkinlerden beklediği rolleri yerine getirdiği zaman yetişkinlik kapsamına giriyor. İkinci tanıma göre ise, bir kişi ancak kendisin, kendi hayatı için sorumlu hissettiği zaman yetişkin kavramı içine giriyor.[11]

Görüldüğü üzere yetişkinlik çeşitli açılardan ele alınarak tarif edilmektedir. Ancak en genel olarak yetişkini şöyle tanımlamak olasıdır: “Yetişkin; zihinsel, bedensel gelişimini tamamlamış ve psikolojik olgunluğa erişmiş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve toplumda bir sorumluluk üstlenmiş bireylere denir.”[12] Araştırmamızdaki amacımız hangi tarifin daha doğru olduğunu tartışmak ya da tercih etmekten ziyade, yetişkinin doğasını ve gelişimsel özelliklerini ele alarak incelemek ve onu çeşitli açılardan tanımaya çalışmaktır.



Yetişkinliğin Temel Özellikleri

Yetişkinlik dönemine geçmeden önce, konumuzun bütünlüğünü sağlamak açısından yetişkinlik öncesi döneme kısaca değinmek faydalı olacaktır. Yetişkinlik öncesi dönemi çocukluk, ergenlik ve ilk yetişkinlik dönemlerini kapsar. Bu dönemde kişi normal olarak aile içinde veya aile yaşantısına eşit olan sosyal bir ortamda yaşar. Yeterli bir gelişimle birey, kısmen toplumun kendi kendine yeterli bir üyesi haline gelir. Yetişkin öncesi dönem aynı zamanda yetişkin hayatına da bir giriştir. İnsan hayatının evrelerini inceleme konusunda en önemli ve ilk görüşler Sigmund Freud tarafından kurulan “derinlik psikolojisi” alanından gelmiştir. Freud, şuur ve şuur altı kısımlarından oluşan kişilik teorisini geliştirerek çocukluk dönemindeki kişilik gelişiminin yetişkinlikte onu ne şekilde etkilediğini göstermeye çalışmıştır.

Carl G. Jung ise yetişkin gelişiminin çağdaş anlamda gerçek babası olarak kabul edilmektedir. Jung, bireyi içsel psikolojik süreçlerin ve dış faktörlerin bir ürünü olarak gördü ve bunun sonucu olarak da sosyal psikolojiyi geliştirdi. Ayrıca Jung, insan hayatının tüm alanlarına ağırlık vererek “hayatın ikinci kısmı” olarak kabul ettiği yetişkinlik dönemine ayrı bir önem vermiştir. Ferud ise, klinik geçmişli bir bilim adamı olduğundan o daha çok psikopatoloji ve iç ruhi süreçlere önem vermiştir.[13]

İnsan hayatının tüm evreleri konusunda herkes tarafından kabul edişmiş bir görüş birliği yoktur. Hayatın bazı alanlarının başlangıç ya da bitiş konusunda bir problem yoktur. Örneğin çocukluk ve ergenlik dönemlerinin başlangıç ve bitiş noktaları aşağı yukarı herkes tarafından aynı kabul edilir. Yine yaşlılığın da 60-65 yaşlarında başladığı herkes tarafından kabul edilir. Ancak bu 20 ile 65 yaşları arasının nasıl bölüneceği konusunda bir görüş birliği yoktur. Zira her dilde bir çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık kavramları olmasına rağmen, bunların sınırlarını tayin etmek pek de kolay değildir.

Her ne kadar gelişim psikologları arasında yetişkinlik dönemi evreleri konusunda kabul edilmiş bir ayırım olmasa da, genellikle kabul edilen görüşe göre bu dönem ilk yetişkinlik(20–35), orta yetişkinlik(35–55) ve son yetişkinlik(55 ve yukarısı) olmak üzere üç temel safhaya ayrılmıştır. Ancak bu safhalar belli bir noktada başlayıp belli bir noktada sona ermez. Daniel Levinson, insanın gelişim basamaklarının birbirlerine bağlı olduğunu, birbirlerini kapsadığını, daha doğrusu birbirleriyle örtüştüğünü vurgulamaktadır. Bundan dolayı da 0–3 yaş arasını ilk çocukluk geçiş dönemi,17-22 yaş arasını ilk yetişkinlik geçiş dönemi, 40-45 yaş arasını orta yaş geçiş dönemi, 60-65 yaş arasını son yetişkinlik geçiş dönemi olarak değerlendirmektedir.[14] Başka bir ayırıma göre, yetişkinlik genç yetişkinlik ve orta yaş olmak üzere genel olarak iki dönemde incelenir. Bireyin ergenlik döneminin sonunda başlayarak orta yaşa kadar geçirdiği yaşam dönemi genç yetişkinlik olarak tanımlanır. Genç yetişkinlik dönemi yaklaşık 20 ile 40 yaşları arasındaki yıllardır. Orta yaş dönemi ise yaklaşık olarak 40-60, 65 yaşları arası ise orta yaş dönemidir.[15] Mehmedoğlu ise eserinde buradan farklı olarak şu şekilde sıralamıştır: “a) Gençliğin hemen sonrasındaki bölüm olarak tanımlanan İlk Yetişkinlik Dönemi(22-40 yaş), b)Yetişkinin kendini hem kendinden büyüklere ve hem de kendinden küçüklere olan sorumlulukları en fazla üstlendiği dönem olarak bilinen Orta Yaş Dönemi(40-60 yaş), c)Yetişkinliğin son aşaması olan Yaşlılık Dönemi(60 ve üstü yaş).”[16]

Yetişkinlikte kişilik gelişimi hem durağan olan hem de değişmeyi içeren bir süreçtir. Yetişkinlikteki kişilik gelişiminin ahlâk, cinsiyet rolleri ve benlik gelişimi gibi üç önemli yönü vardır. Bu dönemdeki kişiliğin gelişmesinde “olgunlaşma” önemlidir.

Yetişkinliğin gelişimsel süreci ile ilgili yetişkinliğin süreklilik arz eden bir yapı mı yoksa birbiri üzerine ilerleyen evreler dizisi mi olduğu bir anlaşmazlık vardır. Cüceloğlu bu soruna, bireyin yaşamında hem bir süreklilik hem de birbirinden farklı gelişim aşamaları olduğu şeklinde bir yanıt vermiştir.

Yetişkinliği incelerken yaş, cinsiyet, sosyoekonomik sınıf ve kültür farklılıklarını da dikkate almak gerekir. Bu konuda Neugarten (1975), zengin ve fakir ortamlardan gelen bireylerin belli yaşam olaylarını birbirinden farklı zamanlarda yerine getirdiklerini ileri sürer. Zengin bireylerle fakir bireylerin orta yaşa geldiklerinde yaşamlarına bakış açılarındaki farklılığı da şu örnekle açıklar; zengin orta yaşlılar bu yaş dönemine altın yıllar olarak bakarken fakir orta yaşlılar ise bu yaşları emeklilik dönemi olarak değerlendirirler.

Yetişkinlikte benlik kavramında büyük ve köklü değişiklikler meydana gelir. Birey kendini giderek yapıcı ve üretici olarak görmeye başlar. Yetişkinlik dönemi bireyin öz-yönetimliliğini algıladığı ve yaşadığı dönemdir. Bu bireyler başkalarının da kendi öz-yönetimliliğini görmelerini beklerler.[17]



TALHA SÖYLEMEZ
http://talhasoylemez.blogspot.com/


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…,s. 95

[2] Firdevs Güneş, Yetişkin Eğitimi (Halk Eğitimi), Ankara 1996, s.39

[3] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.46; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 38

[4]Bkz. Betül Aydın ve Ark., Gelişim Psikolojisi, İstanbul 2002

[5] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.47; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 39

[6] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.47-48; Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 38

[7] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.59

[8] Sudi Bülbül, Halk Eğitimine Giriş, Yetişkin Eğitimi, Türkiye’de Halk Eğitimi, Toplumsal Kalkınma, Eskişehir 1991 Anadolu Üniversitesi Yayın, s.44

[9] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 40-43; Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.48-51

[10] Güneş, Yetişkin Eğitimi, s.39

[11] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 51

[12] Cevat Celep, Yetişkin ve Özellikleri, (http://www.nilufer-hem.gov.tr/halk-egitim/icerigi/yetiskin-ve-ozellikleri_2.html), (14/05/2009)

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz. Ayten, Psikoloji ve Din; Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 43

[14] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 44

[15] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…, s. 96

[16] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.59

[17] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar…, s. 96-98; Yaşar Fersahoğlu, Din Eğitim ve Öğretiminde İnsanı Tanımanın Önemi, İLAM Araştırmalar Dergisi, Temmuz-Aralık 1997, c. II, S. 2, s. 179-184
Devamını okuyun...>>

Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi

Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi

Ben ötesi psikolojisi, psikotik hâllerden uyumsuz davranışlara ve ilhâmatın zirvelerinden muhtelif manevî tecrübelere kadar uzanan bir denklem içinde oluşan, bütün bir insan olma tecrübesinin tetkikine adanmış bir alandır. Bu alan maneviyatı insan tecrübesinin çok kuvvetli bir boyutu olarak tanır ve ona ehemmiyet atfeder.

Maalesef maneviyat, psikolojinin sâir alanlarında hep, limitlerin ötesinde bir bilinmez olarak telakki edilegelmiştir. Geleneksel psikoloji, maneviyatın bir çok insanın hayatındaki potansiyel etkisini ciddi derecede küçük görmüşlerdir. Manevî rehberlik, psikolojinin bilgi ve görüşlerinden istifade edilebilir. Öte yandan, manevî rehberlik ve benötesi psikolojisi, yekdiğerinin tamamlayıcısıdır.[1]

Benötesi psikolojisinin vücûda gelmesini tetikleyen ana unsurlardan bir tanesi, Abraham Maslow’un kendini gerçekleştiren[2] kişiler hakkındaki araştırmasıdır. Maslow, maneviyatın sıhhat ve afiyetimizin devamı için gereken çok temel bir unsur olduğunu söylüyordu: “Aşkınlık ve benötesi olmazsa hepimiz hasta, saldırgan ya da ümitsiz ve duyumsamaz oluruz.” [3] diyor. Benötesi açısından bakacak olursak, manevî rehberlik ruhu gıdalandırır ki ruhu beslemek, kimsenin yerine başka bir şey ikame edemeyeceği bir ihtiyaçtır.

Benötesi psikolojisi karmaşık ve çok boyutludur. Benötesi psikolojisinin muhtelif unsurlarını[4] şu şekilde ele almamız mümkündür:

1- Benötesi psikolojisi bir sağlık psikolojisi ve insan potansiyelidir. İnsan psikopatolojisini tanıyıp ona hitap ederken insan ruhu modelini, hastalıklı veya rahatsız bir bünyeye dayanarak inşa etmez. İnsanı en iyi ihtimalle aslı bozuk bir nevrotik olarak tanımlamak yerine; büyük insanların geçtiği kemâle ulaşmayı amaçlayan ve bu uğurda çabalayan bir tekâmül platformuna koyar.

2- Benötesi bir modern zaman uydurması olmaktan ziyade, binlerce yıldır insanları peşinden koşturan mistik deneyimler, manevî disiplinler ve Şamanist şifa bulma yöntemleri aynı zamanda benötesi psikolojisinin de ilgi odakları arasındadır.

3- Benötesibir derinlik psikolojisidir, Freud ve halefleri olan Jung, Rank ve Reich tarafından ortaya konulan terapi akımının bir parçasıdır.

4- Benötesi psikolojisi, insan kişiliğini kendi içinde bir sınır ve son olarak görmez. Buna göre, kişisel davranış tarihimiz ve bunun neticesinde husule gelen karakter motifleri ve meyiller, benötesi özümüzü tamamen kaplayan kara bir örtü olarak temayül ederler. Bu yüzden, varlığımıza düşen en uygun rol, şeffaf bir pencereye dönüşmek ve derûnunda mündemiç olan ilâhî nefha doğrultusunda o nefesin sahibine ibadet, yani kulluk etmektir.

5- Benötesi psikolojisi, bir insan terekkiyatı psikolojisidir. Gelişimci psikologlar olarak bizler daimi bir terakkiyat düzlemi olduğu gerçeğini tanırız. Her kişinin özünde var olan potansiyeli açığa çıkarmak yolunda atılacak adımı normal diyebileceğimiz insanlar atarlar. Böylece onlarda sağlam bir nefis telakkisi oluşmaya başlamış ve kişilikleri de gerektiği şekilde vazife görmeye başlamıştır. Bu noktada benötesi psikolojisi, insan terakkiyatının ileriki menzillerine hitap ederek geleneksel psikolojinin çok ötesine gider.

6- Benötesi psikolojisi insana bir bütün olarak yaklaşır. İnsanın zekâî, hissî, ruhî, maddî ve sosyal melekeleri ve üretkenlik özelliğinde dengeli bir gelişmeye zemin hazırlama amacını güder.

7- Benötesi psikolojisi, kişiselden benötesine geçiş yapan bir psikolojidir. Beşeriyetimizi her açıdan ele alan çok hususi bir çalışma sürecini işaret eder ve amacı, içimizdeki ilâhi merkezi tanıma hâline terfi etmektir.

8- Benötesi psikolojisi 21. yüzyılın psikolojisidir. Genel-geçer psikoloji akımları tarafından henüz tanınmıyor olsa dahi bentesi, psikolojide geleceğin standardıdır. Benötesi psikolojisi önceki psikoloji dallarından hem değişik bakış açıları devşirir hem de bazı hususlarda onların bir uzantısı gibi davranır.

9- Benötesi psikolojisi, bilincin farklı hâl ve makamlarını inceler. Rüyâ öremek, hipnotik trans, dua, namaz ve bazı şeyleri uyanıkken müşahede edebilme gibi değişik hallerin kendi içlerinde alt kademeleri, kendilerine münhasır dinamikleri ve hakikatleri olduğu gerçeğini tanır.

10- En basit tarifle benötesi psikolojisi, maneviyat psikolojisidir. İnsanın şehvet ve gazaba mütemayil olduğu gibi Yaratıcı’ya tekarrüb etme ve O’nunla tevhîd halinde olma potansiyelini taşıdığını da ikrar eder.[5]


http://talhasoylemez.blogspot.com/

TALHA SÖYLEMEZ

[1] Robert Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, çev. Ömer Çolakoğlu, Kaknüs Yay., İstanbul 2009, s. 11-12

[2] Kendini Gerçekleştirme: A. Maslow’a göre, bireyin yetenekli, beceri ve potansiyellerini fiziksel, sosyal, zihinsel ve duygusal ihtiyaçları doğrultusunda ideal anlamda bütünleştirerek maksimum öz-gerçekleştirme düzeyine ulaşacak şekilde kullanması, Maslow’un öngördüğü bu düzey, ihtiyaçlar hiyerarşisindeki beş ihtiyacın üstündedir ve ancak diğer bütün ihtiyaçlar gereğince karşılandıktan sonra gerçekleşebilir. Maslow’a göre tarihte bu düzeye çok az insan ulaşabilmiştir.

[3] Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, s. 12

[4] Benötesi Psikolojisi Enstitüsünün ilk mezunlarından Dr. Robert Hutchins’in benötesi psikolojisi tanımı doğrultusunda ele alınmıştır.

[5] Frager, Menevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine Paylaşımlar, s. 13-16
Devamını okuyun...>>

Yetişkinlik Döneminde Eğitim ve Din Eğitimi

Yetişkinlik Döneminde Eğitim ve Din Eğitimi



3.1. Yetişkinlikte Eğitim ve Din Eğitimi

Yetişkinlikte Eğitim

İnsanoğlu hayatı boyunca bazı hususlarda aynı yöntemlerle öğrenmeyi devam ettirirken, yaşının ilerlemesi sonucunda öğrenme metot ve biçiminde çocukluk dönemine göre farklılıklar göstermektedir. Bu ihtiyaç sebebiyle çocukların eğitimi ve öğrenmesiyle ilgili olan “pedagoji” kavramından sonra “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme bilimi” olarak “andragoji” kavramı ortaya çıkmıştır. Yetişkinlerin eğitimi konusunda, her şeyden önce yetişkinlerin bedensel, ruhsal, sosyal ve zihinsel gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olma durumuna gereksinim vardır.[1]

Yetişkinlik döneminin hayatın ayrı bir bölümü olarak ayrılması çocukluk ve ergenliğin keşfedilmesiyle ilgilidir. Çocukluk XVII.-XVIII. yüzyıla kadar hayatın ayrı bir bölümü olarak tasvir edilmemişti. Çocukluk ve ergenliğin keşfedildiği XIX. yüzyılın son yarısına kadar çocuklar; yetişkinlerin bir minyatürü, yetişkin de çocuğun büyümüş ve yetişmişi olarak görülüyordu. Yetişkinlik ve yaşlanma süreci ile ilgili bilimsel dönem öncesinde pek çok düşünür, filozof ve din bilgini bu dönemin özellikleri ile ilgili görüşlerini belirtmişlerdir. Yetişkinlik ve yaşlılık süreci ile ilgili ilk sistematik araştırmalar, 1920’li yıllarda başlamış, 1940’lı yıllardan sonra gelişme dönemine girmiştir. ABD’de bugün İncil’den sonra en çok satan kitapların yetişkinlik dönemi gelişimi ve sorunları ile ilgili kaynaklar olduğu söylenmektedir. Ancak çocukluk ve ergenlik dönemi ile ilgili araştırmalarla kıyaslandığında yetişkinlik dönemine ait çalışmaların sınırlı oluğunu görmekteyiz.[2]

Eğitimin yaşam boyu sürmesi, insanların okul eğimi sonrasında eğitim olanaklarına sahip olması ile; yani yetişin eğitimi, ya da ülkemizde yıllardan beri geleneksel olarak kullandığımız kavramla söylersek, halk eğitimi ile olanaklıdır. Bilgilerin, becerilerin hızla eskidiği ve yetersizleştiği 'küresel' dünyada, hangi düzeyde eğitim alırsa alsın, herkesin yetişkin eğitimi hizmetlerinden sürekli yararlanarak kendini yenilemesine, geliştirmesine gereklilik vardır. Bu yüzden yetişkin eğitimi, giderek artan ölçüde insanların ve ulusların geleceğini belirleyen en can alıcı hizmetlerden biri olmaktadır.

Yetişkin eğitimi sisteminin yeterliği ve niteliği; bilgi üretebilmenin, yeni bilimsel buluşlardan ve bunların sonucu olan yeniliklerden yararlanıp yararlanamamanın ve dolayısıyla her dem "çağdaş" kalabilmenin anahtar etmeni durumundadır. Giderek yaşamsal olmaya başlayan yetişkin eğitimi hizmetinin 'küresel' dünyada etkin ve verimli olarak sağlanabilmesi, 'küreselleşme’nin yetişkin eğitiminde ne tür zorunluluklara ve sakıncalara yol açtığını anlamakla olanaklıdır. Zorunlulukları yerine getirmeye, sakıncaları gidermeye yönelik çözümler aramaya ancak böylece girişilebilir.[3]

Yetişkinler eğitim almakta farklı amaçlara sahiptirler. Genç yetişkinler iyi bir iş, bir genel eğitim sahibi olmak, daha fazla para kazanmak istediklerini belirtirken, daha yaşlı yetişkinler topluma katkıda bulunma, daha kültürlü bir kişi olma, daha fazla para kazanma isteklerini dile getirmektedirler; ilginç şeyler öğrenme, ilginç kişilerle tanışma niyetleri de belirtilmektedir.[4]

Geçmişte insanlar, günümüzdeki insanlara oranla hayatlarında daha az oranda değişime maruz kalıyorlardı. Bu onların tarım toplumunda yaşamalarından kaynaklanıyordu. Tarım toplumunda çevre ve şartlarda pek fazla değişiklik görülmüyordu. Hayat boyu ihtiyaç duyulan bilgi ve kabiliyetler, hayatın ilk yıllarında öğreniliyordu. Teknolojideki hızlı değişim, eğitimin hayatın ilk yılları ile sınırlandırılan bir süreç olmaktan ziyade hayat boyu devam eden bir süreç olmasını gerektirmektedir. Günümüzde hızlı değişen teknoloji toplumunda eğitim, artık kesintisiz bir hüviyete kavuşmuştur. Tarım toplumunda eğitim genellikle informal yolla gerçekleştiriliyordu. Sanayi toplumuna geçişte ise formal eğitim, okulda diploma vermek suretiyle son buluyordu. Bilgi toplumunda ise hızlı ve köklü değişimle karşı karşıya kalan insanlar, bu dünyada anlamlı bir şekilde yaşamak için sürekli öğrenme ve yeteneklerini geliştirme gereği duymaktadırlar.

Günümüzde dünyada sürekli ve hızla değişen bir yaşam tarzının ortaya çıkması, özellikle gelişmiş ülkelerde yetişkin eğitimine artan bir şekilde ilgi duyulmasında etkili olmuştur. Yetişkinlere böyle bir dünyada uyumlu ve verimli bir şekilde yaşayabilmelerinin yollarının öğretilmesi gerekmektedir. [5] Bunun içindir ki, yetişkin eğitimi, genel eğitimin çok önemli bir parçası olarak, kuşaklararası eğitim farkını azaltmayı, örgün eğitimin ulaşamadığı kitlelere iletişim araçlarının desteği ile eğitim vermeyi sağlayacak, hızlı sosyoekonomik gelişmenin çıkardığı bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Bu yolla, gelişen dünyada genç-yetişkin-yaşlı arasındaki farkın kaldırılmasına, kitlelerin bütün olarak sürekli eğitilmesine çalışılmaktadır.[6] Ayrıca, aile kurumunun sarsılmaya başlaması, iş ve endüstri alanında değişen ekonomik şartlar, artan karmaşık teknolojiler ve politik çalkantılar yetişkinlerin, bu problemlere cevap bulmasını ve uyum sağlamasını önemli kılmaktadır. Bu sebepten, öğrenmek için öğrenme, ihtiyaç duyulan bilgiyi elde etme ve kabiliyetleri geliştirme, günümüzde daha da önem kazanmaktadır. Yetişkine nasıl bir eğitim verilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir; ancak yetişkin eğitiminin gerekliliği artık günümüzde tüm eğitimcilerin inkar edemeyeceği bir gerçek olmuştur.

Eğer yetişkinlere yönelik eğitim ve öğretim faaliyetlerinde başarılı olunmak isteniyorsa her şeyden önce onların çocuklardan farklı olduklarının, farklı yöntem ve tekniklere ihtiyaç duyduklarının bilinmesi gerekir. Zira yetişkinler bir taraftan fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan geniş farklılıklar arz etmekte, diğer taraftan da yetişkinlik dönemini ilk, orta ve son yetişkinlik olmak üzere uzun bir hayat sürecini kapsamaktadır.[7] Bunun için yetişkinliğin birkaç safhaya ayrılması eğitim öğretimi ne yönde etkiler?, Sosyo-kültürel farklar bu eğitim alanının metodunu belirlemesine engel olabilir mi? gibi sorular detaylı olarak cevaplanmayı beklemektedir. Bu alanda yapılan araştırmalar genel olarak, yetişkinler için eğitim-öğretimin özelliklerini şu maddeler altında ele almıştır:

Ø Yetişkinlerin öğrenmeye karşı motivasyonları diğer yaş gruplarından farklıdır.

Ø Yetişkinler için fiziki ve psikolojik çevre onlar üzerinde çok etkilidir.

Ø Daha derin deneyimlere sahiptirler.

Ø Öğrenmeye hazırlık ve eğilimleri farklıdır.

Ø Bireysel farklılıklarının daha çok farkındadırlar.

Ø Yetişkinlerin öğrenme tarzları farklıdır.

Ø Öğrenmek için daha çok zamana ihtiyaçları vardır.[8]

Yukarıdaki sayılan özellikler erişkin birey için, öğrenmeyi zorlaştıran engeller gibi gözükse de, aslında bunların öğrenme lehine dönüşebileceği durumlar da mevcuttur. Çünkü, erişkin birey, kendiliği konusunda daha fazla düşünme cesaretine sahip gözükmektedir. Özellikle orta yaş zihinsel olgunluğun lehine veriler sunabilecek olan bir dönemdir. Yaşanan krizler, teker teker kriz olmaktan çıkıp sıradan hadiselere dönüştükçe, temel güven yeni üretimlere yol gösterir hale gelebilir.[9] Yetişkinleri eğiten kişiler, öğrencilerinin bireysel kavramlarına (düşüncelerine karsı) duyarlı olmalıdırlar, öğrenme konumunda olan kişilerin tecrübelerine yer vererek onları paylaşmaya istekli olmalı ve onların tavsiyelerine açık olmalıdırlar. Özellikle yaşlıların öğretmenleri, onlara daha fazla zaman ayırmalıdırlar. Öğretmen farklı öğrenme şekilleri ve çok çeşitli öğretme şekillerinin olduğunun farkında olmalıdır. Dengeli, bağımsız ve grup ilişkileri sürdürülmelidir. Öğretmen daima açık olup, gerçekleri sunmalı ve başarıyı övmelidir. Böylece yetişkinin öğrenme konusundaki kaygısını gidermelidir. Ayrıca yetişkin eğitimi, yetişkin din eğitimine öncülük edebilecek önemli bir referans noktasıdır.[10] Yetişkinler, kendilerini geliştirmek için hem hürriyete hem de bağlılığa ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan eğitimde otonomi, rehberlik ve ferdin bizzat kendini tanıması yoluyla terbiyeye yardımcı olmak önem kazanır.[11]

Yetişkinlerin kendilerini ve birbirlerini doğru anlamaları başarılı bir eğitime ve iletişime bağlıdır. Saldırgan, savunucu ve doğru olmayan bir iletişim içine giren fertler kendilerini doğru olarak tanıyamadıkları gibi birbirleriyle ilişkileri de bozulabilir.[12]Ayrıca yetişkin eğitiminde kazandırılacak bilgi ve davranışları idealler değil, hedef kitlenin ihtiyaç ve beklentileri belirlemelidir. İhtiyaç, var olan ve istenen durumla bağlantılı olarak sürekli değişeceği için yetişkin eğitiminde standart hedeflerden bahsedilemez.[13]

Günümüzde yetişkin sorunlarına giderek artan bir ilgi duyulmaya başlamıştır. Son yıllarda Tıp, Edebiyat, Tarih, Sosyal Antropoloji ve Psikoloji gibi pek çok akademik alan ve disiplin, yetişkinlik problemleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Yetişkinlik konusuna ilginin arttığı son bir akademik alan da Eğitim ve Din Eğitimidir. 1920’lerden beri de dünyanın pek çok yerinde Yetişkin Eğitimi ve “Okul Sonrası Devam Eden Eğitim” (Continuing Education) alanı giderek artan bir şekilde ilgi görmeye başlamıştır. “Hayat boyu öğrenme” kavramı, yetişkinlik öncesi eğitim ve yetişkin eğitimi arasındaki sürekliliğin devam etmesine imkan sağlamıştır. Yetişkin Eğitimi alanı içinde bir alt alan olan Yetişkin Din Eğitimi de son yirmi beş yıl içinde gelişmeye başlamıştır. Ancak ülkemizde yetişkinlik dönemi ile ilgili yeterli oranda sistematik çalışmalar gerçekleştirilememiştir. Ayrıca bu çalışmaların ihtiyaçlara cevap verebilecek seviyede olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir.[14] Aslında yetişkinlik dönemiyle ilgili yapılacak araştırmalar sadece yetişkin ve yaşlılarımızın daha uyumlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmakla kalmayacak aynı zamanda gençlerin eğitimine de yardımcı olacaktır.



Yetişkinlikte Din Eğitimi

Tarihî süreç açısından baktığımızda XII. yüzyıldan itibaren laik okulların açılmasından önce eğitimin niteliğinin yetişkin merkezli olduğunu görüyoruz.[15] Peygamberler ve din tebliğcilerinin eğitim açısından öncelikli hedef kitlesi yetişkinlerdi. İslâm’ın ilk yıllarında Suffa’da verilen eğitimin özelliklerini baktığımızda Hz. Peygamberin öncelikle yetişkinlerin eğitimine ve eğiticilerin yetiştirilmesine önem verdiği görürüz.

Hz. Peygamberden sonra da yetişkin din eğitimine önem verilmiştir. Camiler, medreseler, Enderun Mektebi, tekke ve zaviyeler, ahilik teşkilatı, kahvehaneler, yetişkinlere din eğitimi hizmeti sunan kurumlar olarak işlev görmüşlerdir. Hatta medreselerde ikindiden sonra halka açık olarak verilen derslere yetişkinlerden düzenli olarak katılanlar olmuştur. Meslek kuruluşları olarak bilinen ahi zaviyelerinde eğitim görerek kitap yazacak seviyeye gelen yetişkinler de olmuştur. Ülkemizde son yıllara kadar yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi devlet politikası olmamakla birlikte sivil cemiyetlerin gayretleriyle bir ölçüde kurumsallaşmıştır.[16]

Günümüzde din ile ilgilerini okul yılları dışında da devam ettirmek isteyen, bu konuda yetkin kişilerden doğru bilgi edinmek isteyen ve fakat yaygın din eğitiminin de kendisini tatmin edemediği erişkin bireyler için ne yapılacaktır? sorusu gündeme gelmiştir. Batı’da son yıllarda yetişkinlik üzerine yapılan eğitimsel çalışmalarda, çoğu zaman din eğitimine yetişkinlik sürecinin öneminin belirleyicilerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçlerinden biri olarak bakılır. Yetişkin bireyin zaman ve mekan algıları, onun dini gelişimsel süreçleriyle ilişkilendirebilir, hayattaki iletişim çeşitleri iman geleneği ile irtibatlandırılabilir. Ayrıca birey, hayatında bütünleme arayışının sonuna yetişkinlik döneminde gelir. Yetişkin din eğitiminin felsefi temellerinin en önemlilerinden biri budur. Daha önemlisi birey bu bütünleşmeye ihtiyaç duyar.[17]

Yetişkin din eğitimi; yetişkinlere ve okul dışındakilere, din eğitimi ve öğretimi imkân ve fırsatlarından yararlanamayanlara, resmî ya da özel kurum ve kuruluşlarca, yetişkinlerin dinî bilgilerini artırmak, dinî anlayışlarını geliştirerek hayatın dinî boyutunu yorumlamalarına yardımcı olmak amacıyla verilen planlı, amaçlı din eğitimidir. Yetişkin Din Eğitimi, hayatın din ile ilişkili olan ve yetişkinleri ilgilendiren her konuyu ilgi, araştırma ve uygulama alanı olarak görür.[18]

Ülkemizde yetişkin din eğitiminin daha nitelikli, verimli ve modern normlara uygun hâle getirilmesi hususu resmî ve gayr-i resmî çeşitli toplantılarda dile getirilmektedir. Bu açıdan yetişkin din eğitimi çerçevesinde beşerî ilişkileri gelişmiş, manevî ve psikolojik konularda duyarlı ve iletişim becerisine sahip yetişkin din eğitimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Yetişkinlerin öğrenme ve iletişim konusundaki özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda, yetişkinlerin din eğitimiyle ilgilenen eğitimcilerin çocuk ve gençlerin din eğitimiyle ilgilenen öğretmenlerden farklı bazı özelliklere sahip olmaları ve farklı bir tavır ve tutum içerisinde olmaları gereği ortaya çıkmaktadır.[19]

Din eğitiminin yetişkin merkezli olmasını istemenin en önemli gerekçesi dinin, yetişkine hitap etmesidir. Çocuklar ergenlik çağına gelinceye kadar dinî mükellefiyetleri yerine getirebilecek olgunlaşma ve hazırbulunuşluk seviyesine ulaşmamışlardır. Dinî emir ve yasaklamalara muhatap olan bireyler yetişkinlerdir.[20] Bundan dolayıdır ki yetişkinlere yönelik din eğitiminin gayesi, iyi vatandaş yetiştirmekten ziyade, iyi insan yetiştirmektir. Yani evrensel insan yetiştirmektir.[21]

Çeşitli nedenlerden dolayı artık günümüzde yetişkin eğitimi ve yetişkin din eğitimi zorunlu hale gelmiştir. Eğitim belli bir yaş ya da zamanla sona ermemekte hayat boyu devam etmektedir. Bu durum aslında dinî bir görevdir. Çünkü dinî bilgiler, dinî konular ve onların uygulamaları çocuklardan ziyade yetişkinleri ilgilendirmektedir. Kişi hayatta olduğu sürece de öğrenme sorumluluğu devam etmektedir. Yetişkinlik dönemi hayatımızın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Yetişkinlik dönemini (ilk, orta ve son yetişkinlik ) kendine has biyolojik, psikolojik, sosyal ve dinî gelişim özellikleriyle iyi tanımak başarılı bir dinî eğitimi açısından çok önemlidir.[22]

Yetişkin eğitimi ve din eğitiminin bir arada düşünülmesini gerekli kılan yetişkin din eğitiminin alanının içerdiği özellikler olarak su maddeleri görmek mümkündür:

Ø Yetişkin din eğitimi, dinî ve mesleki gelişime imkân tanır.

Ø Kişinin üstlendiği hayat rollerinde edindiği kimliklerden dolayı karşılaştığı problemlere çözümler üretir.

Ø Bireye yeni roller üstlenmesi konusunda yardım eder.

Ø Bu eğitim, dinin sosyal alana uzanan kısımlarında bireye dinî meselelerle bas edebilme gücü kazandırır.

Bu içerikle yapılacak Yetişkin Din Eğitimi, Din Eğitiminin ve yetişkin eğitiminin bilimsel temellerine dayanarak, yetişkinlere başkaları ile iletişimlerinde var olabilecek problemlerle baş edebilecek içgörü oluşturmayı ve bunu hayata aksettirme becerileri geliştirmeyi hedeflemelidir.[23]

Yetişkinlik döneminde din eğitiminin önemli boyutlarından biri de program çalışmalarıdır. Yetişkinlerin, din eğitimi programlarına devam etmelerini sağlayabilmek için öğrenme ihtiyaçlarının tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü yetişkinler, öğrenecekleri bilgilerin, ihtiyaçlarına cevap vermesini isterler. Bu açıdan yetişkin eğitim programının planlanmasında akademik konulara ağırlık verilmesinden çok, öğrencinin ilgi, istek ve ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması esastır. Bun bakımdan yetişkinlerin ihtiyaçları göz önünde bulundurulduğunda din eğitimcilerinin ilk işi kendilerinin belirlediği müfredatı ya da içeriği öğretmekten ziyade öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını tespite çalışmak olmalıdır.[24]

Yetişkin eğitimi, yetişkinlere istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bilgi, beceri ve davranış kazandırma amacındadır. Bu nedenle yetişkin eğitimcileri hizmet götürülecek kitlenin bireysel, kurumsal ve toplumsal ihtiyaçlarını öncelik sırasına göre belirlemesi gerekir.

Din eğitimcileri kendilerinin ihtiyaçlarını tatmin etmek için değil yetişkinlerin ihtiyaçlarını gidermek için eğitim uygulamalıdır. Hayatın ve dinin anlamı, ihtiyaç içindekilere hizmet sunmak ve toplumu şekillendirmek suretiyle gerçekleştirilir.[25] Bunun içindir ki, yetişkin din eğitimcisi; sıcak kanlı, öğrencilerini seven, kabul eden ve benimseyen bir kişiliğe sahiptir; öğrencilerinin kendi planlama tarzlarına büyük saygısı vardır ve bu konulara müdahale etmek istemez; kendisini öğrenen kişiler olarak eşit görür; değişmeye ve yeni tecrübelere açıktır; lider olma nitelikleri taşır; yetişkinler tarafından kabul edilecek şekilde olgun bir kişiliğe sahiptir; grupla çalışma kabiliyetine sahiptir; iletişim araçlarını kullanmada yeterlidir; yetişkinlerle birlikte çalışma tecrübesine sahiptir; toplum organizasyonunu, toplumun güç yapılarını ve toplum gelişimini bilir ve anlar; eğitim idaresinde tecrübe sahibidir; öğrencilere yetişkin gibi davranır; bireyselliklerine saygı gösterir; akademik alanda yeterlidir ve yetişkin eğitimine ilişkin gerekli dersleri almıştır.[26]

Sonuç olarak yetişkinler için hayat tecrübeleri çok önemlidir. Eğitim ortamlarında mümkün olduğu kadar onlarında tecrübeleri dikkate alınmalıdır. Bunun sonucu olarak yetişkinler boş, gereksiz ya da daha sonra kullanabilecekleri bilgilerden ziyade, hemen hayatlarındaki bilgileri öğrenmek isterler. Ayrıca yetişkinlerin din eğitimindeki başlangıç noktası öncelikle, onların merak ettikleri ve ilgi duydukları şeylerle alakalı olacaktır. Dolayısıyla yetişkinlerin din eğitim-öğretim programı geliştirilirken Eğitim Biliminin Program Geliştirme alanındaki yeni yaklaşım ve ilkeleri göz önünde bulundurulmalıdır.









3.2. Orta Yetişkinlikte Din ve Dinî Gelişim

Bu dönem insan yaşamındaki önemli bir geçiş evresidir.Orta yaş, endişe, huzursuzluk ve duygusal çatışmalar meydana getiren bir dönemdir. Kişi bir iç hesaplaşma yaşadığından dolayı umutsuzluk içerisine düşmesi muhtemeldir. Ölümün yaşamın kaçınılmaz sonu duygusu yaşayan orta yaş insanı kendi varoluşunun manasını düşünmeye başlar. Orta yaşın getirdiği bu olumsuz duygular içerisindeki birey dine daha fazla ihtiyaç duyabilmektedir. Daha önce dini bir takım inanç ve tecrübesi olmuş insanlar, bu yaşantı ve değerlerini yeniden yaşamlarına katarak psikolojik bir uyum yakalamaktadırlar.

Orta yaşa yaklaştıkça, bir önceki yaşam evresinde önemli olan ilgi alanları önemini yitirerek yerini dine bırakabilmektedir. İnançlarında daha az dogmatiktir. Ölümden sonraki hayat, cennet, cehennem gibi konularda da daha net yargıları vardır. Orta yaş insanı din konusunda pek huzursuzluk yaşamaz.[27]

Orta yaş döneminde dine ilgi daha belirgindir. Sonraki yaşlarda ise dine ilgi doruk noktasına ulaşır. Ülkemizde yapılan araştırmaların sonuçları bu tespitlere uygunluk göstermektedir. 31- 40 yaşları arasında dindarlıkta bir düşme gözlenirken 41 yaş ve sonrasında istikrarlı bir yükselme gözlenmiştir. Bu iniş çıkışlar; bireyin yetişkinliğe ilk girişinde kendisinin ve toplumun kendinden beklentilerini yerine getirmek için yaşamın diğer alanlarına yönelmesiyle dini uygulamalara katılımda bir azalmanın oluşması ve 30 yaşından sonra evlenme, aile kurma ve çocuk yetiştirme yaşantılarıyla çocuklarına iyi örnek olmak için yeniden dine bir yönelmenin olması şeklinde açıklanmaktadır. [28]

Yaş ilerledikçe kişinin yaşadığı tecrübeler onu kendisiyle daha sık yüzleşmeye itmekte ve bu da o kişide daha derin bir ruhsal yaşantıya yol açabilmektedir. Bu dönemde kişi yaşamının geçmiş olan kısımlarını yeniden değerlendirip kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmalar içerisinde olduğu için kişide oluşan bilinç açılmaları dini bir takım gerçeklikleri fark etmesi ve içselleştirmesi söz konusu olabilmektedir. Yapılan bir araştırmada 34-44 yaşları arasında erkeklerde politik inançlar ve din konusundaki bağlanmalarda yeni yapılanmaların ortaya çıktığı bulunmuştur.

Yaparel (1987) tarafından yapılan araştırmada 20- 40 yaşlar arasındaki bireylerde yaygın inançlar, partikülarizm (kendi inançlarının en doğru inançlar olduğuna inanılması), ahlakilik, dini bilgi ve ibadetlere katılım boyutlarında anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Dua ve dini duygu boyutlarında ise anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bu farklılığa göre dua boyutunda 17- 22 yaş, 23-28 yaş, 29-33 yaş ve 34- 40 yaşlar arasında anlamlı farklılıklar görülmüş, bu boyutta en yüksek ortalama 29-33 yaş aralığında gözlenmiştir. Bu boyuttaki ortalamalardaki düşüşler 23- 28 ve 34- 40 yaş aralığında ortaya çıkmıştır. Dini duygu boyutunda ise genel olarak yaşla birlikte bir artış gözlenmiştir. Ayrıca 18- 39 yaş arasındaki bireylerde dinin gereksiz olduğu yönünde tutumlara sahip olduklarını ve 40 yaşından sonra bu tutumun azaldığını gözlemlenmiştir.[29]

Bu dönemde birey, dini sembolleri, ibadetler ve onların biçimlerini eleştirir. Onları kavramlar halinde formüle eder. Böylelikle, bu dönemdeki iman daha net, daha açık bir hale gelebilir.[30] Otuz beş yaşından yaşlılığa kadar, özellikle Tanrı’ya ve ölümden sonraki hayata inanç konularında gittikçe artan bir dini inanç söz konusudur.[31] Orta yetişkinlik dönemindeki kişiler en azından kendi çocuklarına örnek olma ve onların da ibadetlerini yerine getirmelerini sağlamak için, ibadet etkinliklerine devam konusunda kayıtsız kalmamaktadırlar.[32] Yine bu dönemde mistik yaşantıların güçlenmesine ve mistik olgunluğa erişmelerin daha çok varolduğu bilinmektedir. Bireyler sıradan ve şekilsel bir dindarlıktan daha içsel daha derin bir dindarlığa geçiş yapabilmektedirler. Sonuç olarak bu dönemde inançlar daha belirgin bir anlam ve açıklık kazanmaktadır.[33]







3.3. Orta Yetişkinlik Döneminde Sorgulama ve Dini Yaşayış:

İnsan orta yetişkinlik dönemine geldiğinde, kendi durumunu değerlendirmeye alır. Karşılaşılan beklenmedik durum, onun yeni bir yaşam felsefesi oluşturmasına neden olabilir. Orta yaş insanının önde gelen sorunu, uygun kararlar alarak uyumlu bir yaşam biçimini ifade eden olgunluk düzeyini yakalamaktır. Bundan sonra ilgi ve faaliyetlerdeki çeşitlilik azalmaya başlar. Yani bu ilgi ve etkinlikler bir elemeye alınır. Önemsiz veya az önemli olanlar atılır, daha önemli olanlar üzerinde durulur. Artık yaşam daha sade bir hal almaya başlar ve önemli olan şeyler etrafında odaklanılır.

Yurdumuzda Taplamacıoğlu (1962) tarafından yapılan bir araştırma, 16-30 yaşları arasında dini uygulamanın en düşük seviyeye indiğini daha sonra yaşla birlikte devamlı yükseldiğini göstermiştir. Dine karşı görülen bu ilgisizlik, evlenip ana-baba olunca 30 yaşlardan itibaren kaybolmakta ve yeniden dine dönüş görülmektedir. Bunun sebebi çocukları iyi yetiştirmek ve onlara iyi örnek olmak arzusudur.

Kişi bu yaşlarda, artık hayatının sonuna kadar ufak tefek değişikliklerle sürecek bir inanç ve hayat felsefesine sahip olur. Çocukluktan itibaren din konusunda öğrendikleri ve ilişkide bulunduğu kişilerin etkileri, onu din konusunda lehte veya aleyhte bir tutum içerisine sokar.[34]

Orta yaş dönemindeki yetişkinlerin daha yoğun dinî tutum ve davranışlara sahip olma eğilimde olduklarını söylemek mümkündür.[35] Levinson ve Gould’a göre, orta yaşa geçiş çoğu zaman orta yaş bunalımıyla beraber gelir. Orta yaş bunalımı, bireyin toplumsal desteklerini ve içsel kaynaklarını gelişimsel durumlar tehdit etmeye başladığında ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik sıkıntılar bütünü olarak tanımlanabilir. Levinson, erkeklerin %80’inde kırklı yılların başlarında, böyle bir sıkıntı yaşandığını ileri sürmüştür. Bununla beraber boylamsal araştırmalar, orta yaşta görülen genel bir bunalımı tam olarak desteklememektedir. Elbette bazı insanlar, kırklı yaşlarda, bunalım yaşamaktadır. Ancak bu bunalımlar, bireylerin 20, 30, 50, 60’lı yaşlarda yaşadığı bunalımlardan daha büyük değildir. Hatta bazılarına göre, orta yaş, hayatın en doyumlu ve zevkli dönemidir. Hoffman ve arkadaşlarına göre de orta yaş bunalımı bireyin kendisini ve çevresini doğru algılayıp algılayamamasıyla ilgilidir.Yaygın olan düşünceye göre, bireyin ruh sağlığı, sahip olduklarıyla ümit ettikleri arasındaki uyuşuma bağlıdır. Yüksek başarı beklentileri ve aşırı derecede hırslı olanlar veya çocuklarının çok başarılı olması beklentisi içinde olanlar, orta yaş döneminde beklentilerinden farklı bir durumla karşılaşınca depresyona girebilirler. Eğer birey, kendisini ve çevresini doğru algılayamaz, kendi koşullarına göre amaçlar edinmez, yüksek beklentiler taşırsa orta yaş dönemlerinde bunları karşılayamamanın sıkıntılarıyla karşılaşabilir.

Daha önce, çeşitli nedenlerle az da olsa dinsel deneyim sahibi olan orta yaş insanı, içinde bulunduğu bunalım, kararsızlık ve gerilimden kurtulmak ve izleyeceği yeni yolu çizmek için dine ilgi gösterebilir.[36]

Hayatın ortalarında veya biraz daha ötesinde, sık sık birleştirici inanç olarak isimlendirilen inancın yükselişi görülür. Bu basamak hayatımızdaki zıtlıkların ve kutupların birleşmesine tabidir. Yapılan araştırmalarda 22-40 yaşları arasında dinin duygu ve dua boyutunda etkileşimler meydana geldiği görülmüştür. Ayrıca 34-40 yaş grubunda dini duygu ile deprosyon ve sürekli kaygı arasında anlamlı bir korelasyonun bulunduğu görülmüştür. [37]

Yetişkin insan, eşiyle, çocuklarıyla, işiyle, kurumlarla ve hatta eşya ve parayla olan ilişkisinde bu dengeyi korumak zorundadır. Bunu başaramayanlar özellikle orta yaşa geldiğinde anlamsızlığa düşer ve yaşamlarını boşa geçirmiş oldukları duygusuna kapılırlar. Çünkü, insan orta yaşa ulaştığında zamanla ilişkisi de önemli bir değişikliğe uğrar. İnsan gençken zamanı, kaç yılı geride bıraktığını düşünerek değerlendirir. Kaç yılı kaldığını düşünmeye başladığı andan itibaren de orta yaşa girmiş olur. Ancak, orta yaşın toplum içinde karar verme yetkisine en çok sahip olan grup olması bu güçlüklerin başarılı bir biçimde ödünlenmesini sağlar.[38]

Sonuç olarak bu dönemde kişinin benim rollerim ve benim ilişkilerim dediği faaliyetler değer kazanır. Kişinin benim oynadığım rollerin kompozisyonu ve kendi kimliğimi elde ettiğim ilişkilerin kompozisyonu şeklinde kendini tanımladığı bir dönemdir bu yıllar. Çünkü kendinin bilincine varmak, belli bir anda aniden ortaya çıkan veya miras alınan değişmez bir kavrayış değil, insanın gelişim süreci boyunca diğerleriyle etkileşim içinde öğrenilen ve geliştirilen bir kavrayıştır.[39] Dolayısıyla din, orta yetişkinlikte bireyin yaşamında yer edinebilmişse, onun hayatını tümüyle kuşatmakta ona gâye ve hedefler sunarak hayatını anlamlandırmaktadır.



TALHA SÖYLEMEZ'in Tezinden Aktarım...


[1] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, U. Ü. İ. F.D., Bursa 2003, c. 12, S. 1, s. 136

[2] Kılavuz, “Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi”, U.Ü.İ.F.D., 2002, XI/2, s.60

[3] Rıfat Miser, “Küreselleşen Dünyada Yetişkin Eğitimi”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi,

2002,C:35, S.1–2, s.56

[4] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 48

[5] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.61

[6] Suat Cebeci, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, s. 185-186

[7] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.96)

[8] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.183-202; Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 71; Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 169-186

[9] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s 72-76

[10] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Temel Prensipleri, (http://www.psikoweb.com/yetiskin_egitimi_temel_prensipler.html), (29/12/2008);

[11] Mahmud Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, İstanbul 2003, s.167

[12] Çamdibi, Din Eğitiminde Yetişkinler ve Şahsiyet Terbiyesi, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 303)

[13] Suat Cebeci, Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Öğretiminin Genel Özellikleri, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s.117)

[14] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s.60-61; Ayrıca bkz. Onur, Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm.

[15] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 51

[16] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 66

[17] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 73-74

[18] Acar, Basamak Teorilerine Göre …, s. 52

[19] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 136

[20] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 67

[21] Bayraktar Bayraklı, İslam’da Eğitim, İstanbul 1997, s. 271

[22] Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, s. 243

[23] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 75-76

[24] Kılavuz, Yetişkinlerin Din Eğitim Programlarının Planlanması, İstanbul 2006 (Yetişkinlik Dönemi Eğitimi ve Problemleri, İSAV, içinde s. 227); Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s. 134)

[25] Kılavuz, Yetişkinlik ve Yaşlılık Döneminde Eğitim ve Din Eğitiminin Önemi, s. 69

[26] Kılavuz, Yetişkin Din Eğitimcilerinde Bulunması Gereken Özellikler, s. 151

[27] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu(Yetişkin Örneklem), s.109-110

[28] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s. 152

[29] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s. 108-109

[30] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s.68

[31] Köylü, Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, s.152-153

[32] Kılavuz, Yaşlanma Sürecinin Dinî Gelişime Etkileri, s.102

[33] Güler, Tanrıya Yönelik Atıflar, Benlik Algısı ve Günahkarlık Duygusu, s.110

[34] Saffet Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 53

[35] Uysal, Yetişkinlikte Dindarlık ve Kültürel Arka Plan, s.227

[36] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 54-55

[37] Mehmedoğlu, Erişkin Bireyin Kendilik Bilinci, s. 69-70

[38] Kartopu, Dini Yaşayışta Hayatı Sorgulama, s. 55

[39] Nuri Bilgin, Kimlik İnşası, İzmir 2007, s. 78
Devamını okuyun...>>

Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri

1. Yetişkinliğin Tanımı ve Temel Özellikleri
Yetişkinliğin doğasını incelerken öncelikle yetişkin ve yetişkinliğin tanımı ve yetişkinliğin temel özelliklerini incelemekle işe başlamayı uygun bulduk. Daha sonra yetişkinliğin genel olarak özelliklerine göz attıktan sonra yetişkinlik dönemleri incelenmeye çalışılacaktır. Son olarak da yetişkinlikte özellikle orta yetişkinlikte dini gelişim irdelenecektir.

Yetişkinliğin TanımıYetişkin (adult) sözcüğü Latince ‘büyümek’ yani “adolescere” fiilinin geçmiş zaman ortacından türemiştir. Yetişkin kavramı, gelişimin herhangi bir yönü ya da tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan oldukça yetişmiş, olgunluğa yaklaşmış kişi olarak tanımlanmıştır. Yetişkinliğin başlangıcı bebekliğin ya da ergenliğin başlangıcı gibi biyolojik temelli olmaktan çok, sosyal olaylar ve kültürel talepler çerçevesinde açıklanmakta ve olgunluk kavramıyla eş anlamlı olarak düşünülmektedir.
Yetişkin bir kişinin hem fiziksel hem de psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Fakat, fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçmek güç olduğu için çoğu gelişimci sadece yaş düzeyine göre bir tanımlamayı benimsemiştir. Buna rağmen yaş ve yaş sınırları konusunda da kesin bir anlaşma yoktur. Ancak günümüzde, gittikçe yaygınlaşan bir görüşe göre, yetişkin sayılmanın belli bir yaş sınırı aşmış olmaktan çok başka yönlerinin olduğu da ileri sürülmektedir. Bunun için yetişkinin kim olduğu sorusu ve cevabı görünüşte kolay olmakla beraber oldukça zordur. Eğer meseleye kronolojik açıdan bakarsak belli bir yaştaki kişi yetişkin sayılabilir. Ancak böyle bir yaklaşım yetişkinin psikolojik ya da toplumsal boyutuyla her zaman örtüşmeyebilir. Örneğin bir kişi 25 yaşında olduğu halde hem ekonomik hem de psikolojik ya da sağlık açısından bir başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir. Dolayısıyla kronolojik yaş, sırf kendi başına yetişkinliğin başlangıcı, orta yaş ya da yaşlılık dönemlerinin anlamlı bir göstergesi olmayabilir.
Yetişkinliğin başlangıcı olarak ergenliğin bitişi ve bir takım sosyal değişmeler dikkate alınır. Bunlar; öğrenim yaşamını bitirme, işe başlama, evlenme, çocuk sahibi olma gibi değişikliklerdir. Ancak görüleceği üzere, bu yaşam değişiklikleri için kesin bir yaş sınırı koymak zordur. Çünkü tüm davranışlar bireyden bireye, kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişir. Psikolojik ya da sosyal alanda bir kişinin yetişkinliğinin neye ya da hangi yaşa tekabül ettiği toplumdan topluma farklılık gösterse de genelde psikolojik özellik ve toplumsal bir ölçü olarak, kişinin çalışıp kendi geçimini temin edebilme yeteneği bir ölçü olarak kabul edilebilir. Bu ikisi genellikle birlikte gider. Çünkü psikolojik açıdan yeterli olan bir kişinin aynı zamanda bir iş sahibi de olabileceği gibi, psikolojik açıdan yeteri kadar gelişmemiş olan bir kişinin bir iş sahibi olması da düşünülemez.

Yetişkinliğin en önemli boyutlarından birisi ekonomik bağımsızlıktır. Yetişkin olmak bu temel bağımsızlığın sona ermesi demektir. Psiko-sosyal açıdan çocukla yetişkini birbirinden ayıran temel fark “bağımlılık” olayıdır. Bir kişi normal hayatını devam ettirme konusunda diğerlerine bağımlı olduğu sürece tam anlamıyla bir yetişkin olduğu söylenemez. Bu bilgiler doğrultusunda yetişkinliği, gençlik yıllarını takiben, kişinin hayatla ilgili birçok sorumluluğu yalnızca üstlendiği, yaşlılık dönemine kadar devam eden dönemin adıdır diye tanımlayabiliriz. Ayrıca genel bir eğilim olarak bir toplumda, kendi yaşantılarını bağımsız olarak yönetme sorumluluğunu üstüne alan bireyler de yetişkin kabul edilmektedir.

Köylü yaptığı araştırmalarında yetişkinliğin tanımını farklı açılardan ele alarak şu şekilde ortaya koymuştur:
a) Kök Özelliğine Göre Tanımı: “Andragogy” kelimesi de “pedagogy” kelimesi gibi, latince bir kelime olup, aner(yetişkin) ve agogus(rehber) kelimelerinin birleşmesinden oluşmakta ve “yetişkinlerin öğrenmesine yardım etme sanatı” anlamına gelmektedir. Bu terim özel bir rol ve statüye ulaşmayı hedeflemekten ziyade, bir süreci çağrıştırır. Bu süreçte yetişkinin, akıllılık, normallik, rasyonellik, devamlılık, itidallik, sorumluluk ve iyi bir aile veya grup özelliğine sahip olma gibi belli bir takım nitelikleri vardır. Dolayısıyla kök ve hususiyete göre tanım daha çok yetişkinlik döneminde bulunan kimselerde bulunması gereken bir takım özellikleri içermektedir.
b) Biyolojik Tanım: İnsanlar üretken duruma geldiklerinde biyolojik olarak yetişkin olurlar. Burada üzerinde durulan husus onların biyolojik olarak üreme olgunluğuna erişmeleridir.
c) Psikolojik tanım: Bireyler psikolojik olarak kendi hayatları için kendilerini sorumlu olarak kabul ettikleri zaman psikolojik olarak yetişkin olurlar. Bu tür yetişkinlik kavramı tedrici olarak gelişir. Kişinin psikolojik olarak kendini yetişkin kabul etmesi büyük ölçüde onun biyolojik ve sosyal gelişimlerini de içermektedir.
d) Sosyal tanım: Kişiler kendilerini kendi kültürlerinin, yetişkinlik yıllarına münhasır rolleri icra etmeyi uygun buldukları zaman, sosyal olarak yetişkin kabul ederler. Örneğin bizim kültürümüzde sürekli bir meslek sahibi olma, anne-baba olma, oy verme ve askerliğini yapma gibi faaliyetler, bir kişinin yetişkin olduğunu gösteren belirtilerdir.
e) Hukukî tanım: Hukuk, toplumda psikoloji ve dinî geleneklerin yaptığı gibi yetişkinler için idealler ortaya koymaz ve ideal olan şeylerle ilgilenmez. Bu anlamda hukukta yetişkinliğe karar verme konusunda kronolojik yaş önemlidir. Bu yaş genellikle 18 ile 21 yaş arası kabul edilirse de bu durum ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılık gösterebilir.
f) Dinî ve kültürel geleneklere göre tanım: Bugünkü hukuk ya da psikoloji teorilerinin ele aldığı sekliyle olmasa da, tüm büyük din ve kültürler, dinî inanç ve uygulama konusunda olgun, mükemmel, iyi ve erdemli kişi ideallerinden söz edip onların vasıflarından bahsetmişlerdir.
Örneğin üç büyük ilahî dinlerden biri olan Yahudiliğe baktığımızda, Yahudi kutsal kitaplarının ideal bir olgunluk örneğini sunduklarını görüyoruz. Yahudi geleneklerindeki temel konu, Yahudi toplumunun bir üyesi olarak kişinin Tanrı ile ilişkiler konusunda bir ahite girmesidir. Tanrı ile olan bu bey’at ilişkisi manevi olgunluğun bir çok özelliklerini gerektirir.
Hristiyan yetişkinliği de Yahudi geleneğinde olduğu gibi, Tanrı ile diğer insanlar arasındaki ilişkiler üzerine kurulmuştur. Hristiyan kutsal kitapları da olgun kişiyi, inanan bir kişi, hukuka karşı inançlı, adaletli ve iyilik yapan, Tanrı ve tüm hayatla manevi açıdan erdemli ilişkiler kuran kişi olarak tanımlamıştır.
İslâm dini de Yahudi ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi olgun kişiyi dinî ve ahlâki açıdan ele alınmış tüm güzel haslet ve davranışları Müslüman kişilerde bulunması gereken hasletler olarak belirtilmiştir. Yetişkinlik kavramını da daha çok hukuki anlamda ele alınmıştır. Dolayısıyla İslâm’a göre yetişkin “hukuki ve ahlâki olgunluğa erişmiş, akli dengesi yerinde olan, ticari ilişkilere girebilen, mal mülk tasarrufu hakkına sahip, hukuki müeyyidelerle Allah tarafından emredilen emir ve yasaklara karsı sorumlu olan kişi” olarak tanımlanmıştır.
Ayrıca “Rogers” yetişkini belirlemede üç temel ölçü kullanır.
 Olgunluk Ölçüsü: Bireyin bütün yeteneklerini kullanabilmesi, kişiliğinin oluşması, büyümesi ve gelişmesi
 Uygun davranma ölçüsü: Diğer kişiler ve bizzat kendisi ile ilgili daha sağlıklı karar alabilmesi, uygun davranabilmesi
 Bağımsız olma ölçüsü: Gönüllü olarak is yapma, çalışma ve sorumluluk üstlenebilme durumudur. “Rogers”ın da ölçüleri koyarken bireyin bağımsızlığını esas aldığı fark edilmektedir.
Bütün bu tanımlardan sonra meseleye Kowles’ın da belirttiği gibi eğitimsel olarak kimlerin yetişkin olduğuna karar verme konusunda iki temel sorunun cevaplanmasını tavsiye edebiliriz. 1) Kim yetişkin olarak veya yetişkin gibi davranıyor, kim yetişkin rollerini yerine getiriyor? (Sosyal Tanım) 2) Kimin kişisel düşüncesi bir yetişkinin düşüncesidir?(Psikolojik Tanım) Birinci tanıma göre, kişi toplumun yetişkinlerden beklediği rolleri yerine getirdiği zaman yetişkinlik kapsamına giriyor. İkinci tanıma göre ise, bir kişi ancak kendisin, kendi hayatı için sorumlu hissettiği zaman yetişkin kavramı içine giriyor.
Görüldüğü üzere yetişkinlik çeşitli açılardan ele alınarak tarif edilmektedir. Ancak en genel olarak yetişkini şöyle tanımlamak olasıdır: “Yetişkin; zihinsel, bedensel gelişimini tamamlamış ve psikolojik olgunluğa erişmiş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve toplumda bir sorumluluk üstlenmiş bireylere denir.” Araştırmamızdaki amacımız hangi tarifin daha doğru olduğunu tartışmak ya da tercih etmekten ziyade, yetişkinin doğasını ve gelişimsel özelliklerini ele alarak incelemek ve onu çeşitli açılardan tanımaya çalışmaktır.

Yetişkinliğin Temel Özellikleri
Yetişkinlik dönemine geçmeden önce, konumuzun bütünlüğünü sağlamak açısından yetişkinlik öncesi döneme kısaca değinmek faydalı olacaktır. Yetişkinlik öncesi dönemi çocukluk, ergenlik ve ilk yetişkinlik dönemlerini kapsar. Bu dönemde kişi normal olarak aile içinde veya aile yaşantısına eşit olan sosyal bir ortamda yaşar. Yeterli bir gelişimle birey, kısmen toplumun kendi kendine yeterli bir üyesi haline gelir. Yetişkin öncesi dönem aynı zamanda yetişkin hayatına da bir giriştir. İnsan hayatının evrelerini inceleme konusunda en önemli ve ilk görüşler Sigmund Freud tarafından kurulan “derinlik psikolojisi” alanından gelmiştir. Freud, şuur ve şuur altı kısımlarından oluşan kişilik teorisini geliştirerek çocukluk dönemindeki kişilik gelişiminin yetişkinlikte onu ne şekilde etkilediğini göstermeye çalışmıştır.
Carl G. Jung ise yetişkin gelişiminin çağdaş anlamda gerçek babası olarak kabul edilmektedir. Jung, bireyi içsel psikolojik süreçlerin ve dış faktörlerin bir ürünü olarak gördü ve bunun sonucu olarak da sosyal psikolojiyi geliştirdi. Ayrıca Jung, insan hayatının tüm alanlarına ağırlık vererek “hayatın ikinci kısmı” olarak kabul ettiği yetişkinlik dönemine ayrı bir önem vermiştir. Ferud ise, klinik geçmişli bir bilim adamı olduğundan o daha çok psikopatoloji ve iç ruhi süreçlere önem vermiştir.
İnsan hayatının tüm evreleri konusunda herkes tarafından kabul edişmiş bir görüş birliği yoktur. Hayatın bazı alanlarının başlangıç ya da bitiş konusunda bir problem yoktur. Örneğin çocukluk ve ergenlik dönemlerinin başlangıç ve bitiş noktaları aşağı yukarı herkes tarafından aynı kabul edilir. Yine yaşlılığın da 60-65 yaşlarında başladığı herkes tarafından kabul edilir. Ancak bu 20 ile 65 yaşları arasının nasıl bölüneceği konusunda bir görüş birliği yoktur. Zira her dilde bir çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık kavramları olmasına rağmen, bunların sınırlarını tayin etmek pek de kolay değildir.

Her ne kadar gelişim psikologları arasında yetişkinlik dönemi evreleri konusunda kabul edilmiş bir ayırım olmasa da, genellikle kabul edilen görüşe göre bu dönem ilk yetişkinlik(20–35), orta yetişkinlik(35–55) ve son yetişkinlik(55 ve yukarısı) olmak üzere üç temel safhaya ayrılmıştır. Ancak bu safhalar belli bir noktada başlayıp belli bir noktada sona ermez. Daniel Levinson, insanın gelişim basamaklarının birbirlerine bağlı olduğunu, birbirlerini kapsadığını, daha doğrusu birbirleriyle örtüştüğünü vurgulamaktadır. Bundan dolayı da 0–3 yaş arasını ilk çocukluk geçiş dönemi,17-22 yaş arasını ilk yetişkinlik geçiş dönemi, 40-45 yaş arasını orta yaş geçiş dönemi, 60-65 yaş arasını son yetişkinlik geçiş dönemi olarak değerlendirmektedir. Başka bir ayırıma göre, yetişkinlik genç yetişkinlik ve orta yaş olmak üzere genel olarak iki dönemde incelenir. Bireyin ergenlik döneminin sonunda başlayarak orta yaşa kadar geçirdiği yaşam dönemi genç yetişkinlik olarak tanımlanır. Genç yetişkinlik dönemi yaklaşık 20 ile 40 yaşları arasındaki yıllardır. Orta yaş dönemi ise yaklaşık olarak 40-60, 65 yaşları arası ise orta yaş dönemidir. Mehmedoğlu ise eserinde buradan farklı olarak şu şekilde sıralamıştır: “a) Gençliğin hemen sonrasındaki bölüm olarak tanımlanan İlk Yetişkinlik Dönemi(22-40 yaş), b)Yetişkinin kendini hem kendinden büyüklere ve hem de kendinden küçüklere olan sorumlulukları en fazla üstlendiği dönem olarak bilinen Orta Yaş Dönemi(40-60 yaş), c)Yetişkinliğin son aşaması olan Yaşlılık Dönemi(60 ve üstü yaş).”
Yetişkinlikte kişilik gelişimi hem durağan olan hem de değişmeyi içeren bir süreçtir. Yetişkinlikteki kişilik gelişiminin ahlâk, cinsiyet rolleri ve benlik gelişimi gibi üç önemli yönü vardır. Bu dönemdeki kişiliğin gelişmesinde “olgunlaşma” önemlidir.
Yetişkinliğin gelişimsel süreci ile ilgili yetişkinliğin süreklilik arz eden bir yapı mı yoksa birbiri üzerine ilerleyen evreler dizisi mi olduğu bir anlaşmazlık vardır. Cüceloğlu bu soruna, bireyin yaşamında hem bir süreklilik hem de birbirinden farklı gelişim aşamaları olduğu şeklinde bir yanıt vermiştir.
Yetişkinliği incelerken yaş, cinsiyet, sosyoekonomik sınıf ve kültür farklılıklarını da dikkate almak gerekir. Bu konuda Neugarten (1975), zengin ve fakir ortamlardan gelen bireylerin belli yaşam olaylarını birbirinden farklı zamanlarda yerine getirdiklerini ileri sürer. Zengin bireylerle fakir bireylerin orta yaşa geldiklerinde yaşamlarına bakış açılarındaki farklılığı da şu örnekle açıklar; zengin orta yaşlılar bu yaş dönemine altın yıllar olarak bakarken fakir orta yaşlılar ise bu yaşları emeklilik dönemi olarak değerlendirirler.

Yetişkinlikte benlik kavramında büyük ve köklü değişiklikler meydana gelir. Birey kendini giderek yapıcı ve üretici olarak görmeye başlar. Yetişkinlik dönemi bireyin öz-yönetimliliğini algıladığı ve yaşadığı dönemdir. Bu bireyler başkalarının da kendi öz-yönetimliliğini görmelerini beklerler.
Devamını okuyun...>>

Dinî Gelişim Teorilerine Bir Alt Yapı Olarak Ben Ötesi Psikolojisi

Ben ötesi psikolojisi, psikotik hâllerden uyumsuz davranışlara ve ilhâmatın zirvelerinden muhtelif manevî tecrübelere kadar uzanan bir denklem içinde oluşan, bütün bir insan olma tecrübesinin tetkikine adanmış bir alandır. Bu alan maneviyatı insan tecrübesinin çok kuvvetli bir boyutu olarak tanır ve ona ehemmiyet atfeder.
Maalesef maneviyat, psikolojinin sâir alanlarında hep, limitlerin ötesinde bir bilinmez olarak telakki edilegelmiştir. Geleneksel psikoloji, maneviyatın bir çok insanın hayatındaki potansiyel etkisini ciddi derecede küçük görmüşlerdir. Manevî rehberlik, psikolojinin bilgi ve görüşlerinden istifade edilebilir. Öte yandan, manevî rehberlik ve benötesi psikolojisi, yekdiğerinin tamamlayıcısıdır.
Benötesi psikolojisinin vücûda gelmesini tetikleyen ana unsurlardan bir tanesi, Abraham Maslow’un kendini gerçekleştiren kişiler hakkındaki araştırmasıdır. Maslow, maneviyatın sıhhat ve afiyetimizin devamı için gereken çok temel bir unsur olduğunu söylüyordu: “Aşkınlık ve benötesi olmazsa hepimiz hasta, saldırgan ya da ümitsiz ve duyumsamaz oluruz.” diyor. Benötesi açısından bakacak olursak, manevî rehberlik ruhu gıdalandırır ki ruhu beslemek, kimsenin yerine başka bir şey ikame edemeyeceği bir ihtiyaçtır.
Benötesi psikolojisi karmaşık ve çok boyutludur. Benötesi psikolojisinin muhtelif unsurlarını şu şekilde ele almamız mümkündür:

1- Benötesi psikolojisi bir sağlık psikolojisi ve insan potansiyelidir. İnsan psikopatolojisini tanıyıp ona hitap ederken insan ruhu modelini, hastalıklı veya rahatsız bir bünyeye dayanarak inşa etmez. İnsanı en iyi ihtimalle aslı bozuk bir nevrotik olarak tanımlamak yerine; büyük insanların geçtiği kemâle ulaşmayı amaçlayan ve bu uğurda çabalayan bir tekâmül platformuna koyar.

2- Benötesi bir modern zaman uydurması olmaktan ziyade, binlerce yıldır insanları peşinden koşturan mistik deneyimler, manevî disiplinler ve Şamanist şifa bulma yöntemleri aynı zamanda benötesi psikolojisinin de ilgi odakları arasındadır.

3- Benötesibir derinlik psikolojisidir, Freud ve halefleri olan Jung, Rank ve Reich tarafından ortaya konulan terapi akımının bir parçasıdır.

4- Benötesi psikolojisi, insan kişiliğini kendi içinde bir sınır ve son olarak görmez. Buna göre, kişisel davranış tarihimiz ve bunun neticesinde husule gelen karakter motifleri ve meyiller, benötesi özümüzü tamamen kaplayan kara bir örtü olarak temayül ederler. Bu yüzden, varlığımıza düşen en uygun rol, şeffaf bir pencereye dönüşmek ve derûnunda mündemiç olan ilâhî nefha doğrultusunda o nefesin sahibine ibadet, yani kulluk etmektir.

5- Benötesi psikolojisi, bir insan terekkiyatı psikolojisidir. Gelişimci psikologlar olarak bizler daimi bir terakkiyat düzlemi olduğu gerçeğini tanırız. Her kişinin özünde var olan potansiyeli açığa çıkarmak yolunda atılacak adımı normal diyebileceğimiz insanlar atarlar. Böylece onlarda sağlam bir nefis telakkisi oluşmaya başlamış ve kişilikleri de gerektiği şekilde vazife görmeye başlamıştır. Bu noktada benötesi psikolojisi, insan terakkiyatının ileriki menzillerine hitap ederek geleneksel psikolojinin çok ötesine gider.

6- Benötesi psikolojisi insana bir bütün olarak yaklaşır. İnsanın zekâî, hissî, ruhî, maddî ve sosyal melekeleri ve üretkenlik özelliğinde dengeli bir gelişmeye zemin hazırlama amacını güder.

7- Benötesi psikolojisi, kişiselden benötesine geçiş yapan bir psikolojidir. Beşeriyetimizi her açıdan ele alan çok hususi bir çalışma sürecini işaret eder ve amacı, içimizdeki ilâhi merkezi tanıma hâline terfi etmektir.

8- Benötesi psikolojisi 21. yüzyılın psikolojisidir. Genel-geçer psikoloji akımları tarafından henüz tanınmıyor olsa dahi bentesi, psikolojide geleceğin standardıdır. Benötesi psikolojisi önceki psikoloji dallarından hem değişik bakış açıları devşirir hem de bazı hususlarda onların bir uzantısı gibi davranır.

9- Benötesi psikolojisi, bilincin farklı hâl ve makamlarını inceler. Rüyâ öremek, hipnotik trans, dua, namaz ve bazı şeyleri uyanıkken müşahede edebilme gibi değişik hallerin kendi içlerinde alt kademeleri, kendilerine münhasır dinamikleri ve hakikatleri olduğu gerçeğini tanır.

10- En basit tarifle benötesi psikolojisi, maneviyat psikolojisidir. İn
sanın şehvet ve gazaba mütemayil olduğu gibi Yaratıcı’ya tekarrüb etme ve O’nunla tevhîd halinde olma potansiyelini taşıdığını da ikrar eder.
Devamını okuyun...>>

04 Mayıs 2009 Pazartesi

Bilimsel Açıdan Tasavvuf?

Tasavvuf, İslâm toplumlarını derinden etkileyen ve başından beri tartışmalara konu olan bir disiplin. Siz de bu alanda kendini yetiştirmiş bir ilim adamısınız. Sizinle tasavvufla ilgili tartışmalı konuları konuşmak istiyoruz bu söyleşide. İsterseniz nereden çıktı bu tasavvuf sorusu ile başlayalım. "Neden ihtiyaç duyuldu tasavvufa? Yahut olmazsa olmaz mıydı? İslâm varken neden tasavvuf, Müslüman varken neden sûfî?" soruları anlamlı mı sizin için?

Evet doğru, bu çağın "tartışma" konularından bir tanesinin de tasavvuf olduğu bir gerçek. Çünkü modern düşünce gerçeğe tartışa tartışa daha sonra varacağını ileri sürmektedir. Yalnız şu da iyi bilinmeli ki modernliğe geçilinceye kadar ki dönemlerde tasavvuf, tartışmanın bugün ulaştığı vechesiyle bir tartışma mevzusu olmuş değildi. Yani ilimler hiyerarşisi (merâtibu'l-ulûm) içerisindeki konumu toptan, küllî olarak sorgulanmış veya reddedilmiş değil bazı kısımlarına (cüz'î) yönelik tashih teklifleri ki bunlar da esasa müteallik olmayan bir takım isimlendirme teklifleriydi. Bu sebepten, geleneksel değerlerin tahrif edildiği böylesi bir çağda anlaşılması başlı başına bir problem haline gelen konulardan bir tanesinin de "tasavvuf" olması hem modern çağı oluşturan zihniyet dünyasını ve hem de tasavvufu yakından bilenlerce anormal bir durum olarak görülmez. Tabulaştırılmış rasyonalizmin, alaycı pozitivizmin ve militan sekülerizmin tek geçerli düşünme biçimi yapıldığı ve üstelik bu zihniyet kalıplarının dînî ilimlere de sızdığı bir dünyada tasavvufun işi zordur. Çünkü bu yapı içerisinde "din"in de değerler sıralaması değiştirilmiş, ruhdan kopuk, materyalist ve soğuk yüzlü bir din çıkmıştır ortaya. Ne var ki yukarıda saydığım bu üçlünün aynı zamanda modern çağın problemlerinin de kaynakları olduğu artık bir çok kimse tarafından açıkça telaffuz edilmeye başlanmasıyla beraber bu mitosların tahtı da sallanmaya başladı. Sınırsız ekonominin, ruhsuz politikaların, maddeci felsefelerin, doğanın tahribinin ve mutsuz bireyin hep bu zihniyet kalıplarının götürdüğü sonuçlar olduğu görülünce bütün dünyada kaybolan değerleri, Geleneksel (Tradisyonel) düşünüş biçimlerini yeniden keşfetme çalışmaları başladı. Artık sipiritüel görüşler, mistisizm, ezoterizm, felsefe yükselen değerler arasında sayılmakta. Mistisizmin artık alaya alınmadığı ve ciddî bir iş olarak görülmeye başlandığı bir hayli akademik araştırmaya mevzu olmasından anlaşılmaktadır. Çekoslavakya devlet başkanı Havel'in güzel bir sözü var: "20. yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane mühendis olduğuna göre değerlendirilirdi. Ama 21. yüzyıl toplumları o toplumda kaç tane bilge, kaç tane filozof olduğuna göre değerlendirilecek".

Konuyu oturtacağımız genel çerçeveye yönelik bu girizgâhtan sonra daha özele inerek konuşmak icab ederse şunları söyleyebilirim. Nedir tasavvuf? Aslına bakarsanız "tasavvuf" bir yöntemdir, bir bilgi değildir. Bir metodolojidir, bilgiyi elde ediş yollarından birisidir. En geniş anlamıyla düşünecek olursak bir tür "Din Felsefesi" de diyebiliriz ona. Sapmış modern anlamıyla değil sahih (otantik) ve aslî (orijinal) anlamıyla, "Hikmet" vurgusunu yitirmemiş anlamıyla buna gerçek felsefe de diyebiliriz. Yani dinin temel esaslarını anlamlandırma modellerinden, dinin yorumlanması çabalarından birisi olarak bakabiliriz tasavvufa. Tıpkı diğer modellemeler gibi o da insanî bir çabadır. Bir gerçeklik tasavvurudur. Başkaları da başka modeller geliştirebilir, başka tasavvurlar ileri sürebilirler, nitekim öyle de yapmışlardır. Bütün dinlerde söz konusu dinin esaslarını tefsir ederken hep benzer ekollerin oluşmuş olduklarını görürüz. Çünkü kalkış noktaları benzer olan düşünceler benzer sonuçlara varırlar. Dolayısı ile bir yönüyle evrenseldir bu. İşte bu yaklaşım tarzının İslâm dîni özel alanındaki adı ise teknik tâbiriyle "tasavvuf" olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme de katı ve kalıplaşmış bir isimlendirme değildir. Binanaleyh bu kelimenin etimolojik kökeni üzerinde modern araştırmacıların aksine muhakkik sûfîler fazla durmamışlardır. Çünkü onlara göre isimlendirme değil muhtevâ daha önemlidir. Bunun için "Eskiden tasavvufun adı yok ama içi vardı, şimdi ise içi yok adı var" demişlerdir. Bu kelime yerine başka kelime tercih edenler de olmuştur. Meselâ İbnu'l-Arabî tasavvuf kelimesini de kullanmakla beraber "tahakkuk" ve "muhakkik" tâbirini daha çok sevmiştir. Hasılı isme takılıp kalmayıp müsemmâya, o ismin delâlet ettiği mânâya nüfuz edebilmek gerekir ki bu bile tasavvufî yöntemin öğretilerinden bir tanesidir.

Şimdi "Nereden çıktı bu tasavvuf?" diye soruyorsunuz. Bir an için her türlü tarihsel zeminden bağımsız olarak düşünelim. Yani Hayy b. Yakzan gibi ıssız bir adada, tek başına hayatı teneffüs edelim. Şimdi siz eğer İslâm dinine mensûbsanız ve kutsal kitabınız olan Kur'an'ı okuyorsanız bir çok âyetin yanısıra şöyle bazı âyetlerle de karşılaşırsınız. Bir iki örnek olsun diye meselâ;"Ben size kendi rûhûmdan üfledim", "Her nerede olursanız olun o sizinle beraberdir", "O ilktir, sondur, içtir dıştır", "Onların kalbleri vardır onunla aklederler", "O'ndan geldik ve sonunda O'na döneceğiz" vb. gibi âyetlerin üzerinde düşünmeye başladığımızı varsayalım.

Bir şeyin rûhu bir şeye üflenirse o şey ile ilişkisini nasıl temellendirebilirsiniz.? Rûh bir şeyin özünü veren şey ise, bir şeyin mâhiyetini belirleyen esas ise bu ayeti nasıl anlamamız gerekir. Biz Tanrı'dan ayrı ve müstakil varlıklar olduğumuzu düşünürken Tanrı siz nerede, hangi varlık düzleminde olursanız olun ben sizinleyim derse bizim ne yapmamız lazım. Peki Allah size "Ben ilk olanım ve son olanım derse" bu ikisi arasındakinin konumu ne olabilir sizce? Bir şeyin başı ve sonu aynı şey ise ortasını ne yapmalı? "İç benim" sözünü hadi anladığımızı varsayalım peki "Dış da benim" (Hüve'z-Zâhir) sözünü nasıl anlamalıyız? Bu âyeti yorumlayan bir ârifin deyişiyle "ilk - son - iç - dış"ın târifinin net bir şekilde yapıldığı yerde bir beşinci oluşuma yer kaldı mı acaba? O zaman sen nesin? Ben neyim? O'ndan gelmişiz ve yine O'na dönüyormuşuz. "Onların kalbleri vardır ve bununla aklederler" âyetini okuduğumda ise "akletme" eyleminin organı olarak beyin değil de kalbin gösterilmesi beni kalb epistemolojisi yapmaya, kalbi bilişsel bir faaliyet olarak incelemeye sevketmez mi? Daha sonra bana bu kitabı okuyan peygamberin -ki İslâm dini özelinde Hz. Muhammed- "Allah âdemi kendi sûretinde yarattı", "İman kalbteki bir bilgidir", "Allah'ım kalbimi ışıt, nurlandır", "Allah cemîldir" v.b. gibi sözlerini yukarıdaki âyetlerin yanına koyarak düşünmeye başlarsam bende bir tür Tanrı tasavvuru ve Tanrı bilgisi oluşmaya başlamaz mı? Bunlara bir de onun yakın dostlarının, onu iyi anlamış olan seçkin ashâbının bu bağlamdaki açıklayıcı sözlerini de ilâve edecek olursak sanırım tasavvuf denilen disiplinin üzerinde yoğunlaştığı dînî yorumun tarihsel kaynaklarını hiç bir zorlamaya gerek olmadan rahatlıkla görebiliriz.

Fakat tabii ki bu kaynaklarda bu düzeyden verilen bilgilerin yanında daha alt düzeylere yönelik bir takım başka bilgilerin de verildiği bir gerçek. Günlük hayata ait ve zaman ve mekana has bazı konular da bu kaynaklarda işlenmiştir. Peygamberin tirit kebabını seven bir insan olduğu bilgisi de bu kaynaklarda yer alır veya karpuzu sevip sevmediği tartışılır. Meselâ "Namazı kılın" âyetinin yanında "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki kalbleri o namaza yabancıdır, onların esas niyeti insanlara gösteriş yapmaktır" âyeti varsa burada iki türlü düşünmek gerekecektir. Birisi dikey diğeri yatay. Birisi enfüsî diğeri âfâkî. İlk önce yatay olarak bakalım "Namazı kılın" âyetine ve peygamberin "Beni nasıl görüyorsanız öyle namaz kılın" sözünü de bunun şerhi olarak alalım. Bir yönüyle bedenli varlık olan insanın yapacağı bütün eylemlerin bedenî, fizikî, şeklî bir tarafı vardır. Bu form, bu sûret tıpkı insanın bir ruh ve bir bedenden meydana gelmesi gibi rûhun, özün, cevherin bir zarfı, bir mahfazasıdır.

Ancak esas gâye onun içerisindekidir. İçi yoksa dış varlık sebebini yitirir çünkü dış (zâhir) ancak iç (bâtın) varsa var olabilir. Dışın çıkış yeri içtir, onu doğuran kendi içidir. Sirke küpünden dışarı sirke sızar demişler. Dış içte olanın dışavurumudur, zuhûrudur. Yoksa kimilerinin zannettiği gibi dışın tek başına müstakil bir varlığı yoktur. Bağımsız bir yapı değildir. İç ondan elini çektiği anda o sönüşür, pörsür. Binanaleyh iç esastır, aslîdir, değişmezdir dış ise ârizîdir, geçicidir ve değişkendir. Bu ontolojik esasın epistemolojik uzantısına bakacak olursak dış bilgisinin de (ilmu'z-zâhir) aynı şekilde kendi başına bağımsız olamayacağını, değişken ve izâfî (rölatif) olduğunu görürüz. Şimdi yukarıda sırf bir örnek olay aldığımız "Namaz" olgusunu bu açıdan incelemeye devam edecek olursak bedenî hareketlerle yapılan bir ritüel olan namazın nasıl gerçekleştirileceği konusunda peygamberin kendi uygulamasından kopya çekmemizin istendiğini görürüz. O zaman bunun tarihsel kaynaklar ve tarih ilminin metodolojisi kullanılarak gerçekleştirilmesi gerekir. Rivâyet ilmi denilen saha bunun din ilimlerindeki adıdır. Elde edilecek verilerin belirli bazı değerlendirmelerden geçirilerek bağlayıcı, hüküm ifâde edici bir sonuca ulaştırılması da hukuk ilmiyle gerçekleştirilir ki biz buna fıkıh ilmi diyoruz. Hz. Peygamber namaz kılarken ellerini şuraya koydu, secdeyi şöyle yaptı gibi şeklî bilgilere bu şekilde sahip oluruz. Bu da bir ilimdir. Doğruları yanlışları vardır. Fakat bu yatay mâlumâtın yanısıra o olgunun mâhiyetini, tâbir câizse rûhunu da araştırıp bulmak, dikey olarak yerini keşfetmek gerekmez mi? Bu olgunun ta mağmasına doğru bir kazı yapsak doğru olmaz mı? Bu açıdan biz tasavvufu tâbir câizse dinin arkeolojisi olarak görüyoruz. Satıhtan içeriye inip kaynağı bulmak eylemi. "Nâmaz inanan kimsenin yükselişidir, mi'râcıdır" sözü namazın dikey boyutuna yönelik bir peygamber açıklaması değil mi? Şimdi ben ellerimi nereye koyacağım konusunda fikir yürüttüğümde bu bilimsel oluyor da "yükseliş" üzerine konuştuğum zaman niye olmasın? "Yükseliş" konusunu işlersem sünneti şerh mi etmiş olurum yoksa ibtal mi etmiş olurum? Buna da fıkh-ı bâtın derler.

Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Netîce olarak şunu söyleyebilirim ki tasavvuf ilminin kaynağı dîndir. Dînin ana kaynaklarıdır. Nasıl dinin şahsî ve içtimâî bazı günlük düzenlemeleri zaman içerisinde fıkıh ilmini doğurmuşsa dinin bazı metafizik unsurları da hikemî ve irfânî perspektifi doğurmuştur. Allah'ın "El-Bâtın" ve "El-velî" isimleri olduğu sürece tasavvuf ilmi de olacak demektir. Binânaleyh "Olmazsa olmaz mıydı?" gibi sorular ancak kişinin ontik şuur düzeyini gösteren sübjektif bir gösterge olmaktan öteye geçemez. Kendisinde bunun bir ihtiyaç olarak hissedilmediği kişilerde zaten bunun bir anlamı yoktur. O kişi için belki bu gereksizdir ama bu şuur düzeyine gelmiş kişi ve toplumlarda bunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. "İslâm varken neden tasavvuf? Müslüman varken neden sûfî?" sorusu parça bütün irtibatının kurulamamasından kaynaklanıyor. Bu soruya verilecek cevap ile "Müslüman" adı varken niye "Hanefî" ismi veya "İnsan" varken niye "Mahmud" ismini kullandığımıza dair verilecek cevap aynıdır.

Eleştiriler genelde tasavvufu ayrı bir din gibi algılamaya yöneliyor. Böyle bir niteliği var mı, oldu mu tasavvufun?
Bu sorunun sûfîlerde hiç bir karşılığınınbulunmadığını görmekteyiz. O zaman onlara yabancı olan bu konunun daha çok dışarıdan, yani tasavvuf dışından olan kimselerin bir problemi olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi dînî yorum ekolleri tek bir tane değildir ve bunların görüşleri arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Zaten bu farklılıklar olmazsa aynı olurlardı. Görüşlerin farklı farklı oluşu da ontolojik yapılardaki ayırıcı özelliklerden kaynaklanmaktadır. "İhtilâfu'l-akvâl bi-ihtilâfi'l-ahvâl" demiş sûfîler, yani görüşlerdeki ihtilaflar hallerdeki ihtilafların karşılığıdır. Ne var ki bu farklılıkları herkesin kabul edebilmesi de ayrı bir konu ki o da verilen eğitimle alakalıdır.
Kesretin ontolojik mâhiyeti hakkında dersler verilmeyen okulların talebeleri bir başkasına hayat hakkı tanımazlar. Dolayısı ile onlar kendilerinden başka doğru görmezler. Her şeyin kendi sahip oldukları düzeyde anlaşılıp aktarabileceğine inanırlar. Çünkü tek boyuttan bakarlar olaylara, o da kendi içerisinde bulundukları boyuttur. İşte bu kimseler tasavvufu dışlama gibi çaba içerisine girerler. Çünkü kendilerinin var olabilmesi için ancak tasavvufun atılması gerekir. O zaman bu din yalnız onların olacaktır.
Bu yaklaşım günümüzün yukarıda belirttiğim şartlarından dolayı daha bir ivme kazanmıştır. Gerçek doğum yeri olan batıda artık materyalizm, rasyonalizm gibi ideolojiler çok ciddî ve ölümcül darbeler alırlarken üçüncü dünyanın donanımsız zavallı aydınları bunlarla din ilimleri bile yapmaya kalkışmaktadırlar. Eğer materyalizmin, rasyonalizmin, pozitivizmin, historisizmin ve siyantifizmin çocukça kapışıldığı yerlerin başında dini ilim tahsili yapılan yerleri görürseniz hiç şaşmayın. Bugün mimarlık, fizik, kimya v.b. gibi pozitif bilim dallarıyla uğraşan kimselerin zaman zaman ilâhiyatçılardan daha irrasyonel ve anti-pozitivist olduklarının görülmesi sizce garip değil mi? Bugün böyle bilim dallarındaki akademisyen arkadaşlar bizlerle yakın temas kurup onlarla varlığın sırlarına dair karşılıklı fikir teâtisinde bulunuyorken dînî ilimlerle uğraşan bazı arkadaşlarımızla ise hala bir meşrûiyet problemi yaşıyoruz aramızda.

Tasavvufî ekollerin müstakim olanı ile yoldan çıkmışı üzerinde durulabilir mi? Böyle bir fark gözetilebilir mi? Bu alanda bizzat tasavvufun kendi içerisinde bir hassâsiyet mevcut mu?
Tabii ki her ilim dalı gibi tasavvuf ilmi de kendi oto-kritiğini zaman zaman yapmış bir ilim dalıdır. Daha ilk dönem sûfîlerinin eserlerinde "galatâtu's-sâlikîn" isimli bölümler görmekteyiz. Yani sâliklerin yapabileceği hatalara dikkat çekilerek bir takım uyarılar yapılmaktadır. tasavvufî din felsefesinde din dört katlı bir yapı olarak görülmüştür. Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat. Gözümüzde daha iyi canlandırabilmek için eski çağların şehir yerleşimlerini düşünebiliriz. Şehrin en dışında surlar vardır. Şehri bütün dış saldırılardan korur. Bu surlardan içeriye girmek için kapıya gelinir. Kapı açıldığında içeriye girilir. Şehrin en merkezinde padişahın sarayı vardır. Kapıdan oraya giden yollar bulunur. Buraya varmak isteyen o yolları izler ve sonunda sarayın eşiğine gelir. Artık bundan sonrası kendi işi değildir, bir kabûl işidir. O kişinin saraya kabul edilmesi Pâdişahın merhametine kalmıştır. Bu örnekte şehri çevreleyen, şehrin yer üzerindeki mekânını tesbit eden o surlar "şeriat" karşılığıdır. O kapıdan girildikten sonra merkeze giden yollar "tarikat" karşılığıdır. Saraya varmak, avlusuna girmek "Mârifet" ve sonunda içeriye kabul edilmek "Hakîkat" ise olarak görülmüştür. Bu yüzden Şeriat kapısından girilmeyen Tarikat olamaz. Olsa bile o yol sonunda Mârifet'e ve Hakîkat'e götürmez, başka yere götürür. Seyyidü't-taife Cüneyd-i Bağdâdî "Bizim yolumuz Kitap ve Sünnete ittibâ yoludur" derken bunu kasdetmektedir.
Bu konu bir bakıma bütün Gelenek'lerde bulunan ortodoksi ve heterodoksi konusudur. Ortodoksi; belirlenmiş ana esaslar içerisinde kazı yapmak demektir. Ana esaslar değişmeyen, kalıcı en temel doktrinsel özelliklerdir. Yapılacak bütün çalışmalar aslında bu doktrinin açılımı olacağı için bunun kaybı ardından o açılımların da kaybını getirecektir. Mevlânâ'nın "Biz saplamışız pergelin iğneli ayağını kaynağa [Doktrine] diğer ayağı ile gezeriz yetmiş iki milleti" sözü bu gerçeğin şiirle ifâdesidir. Heterodoksi ise bu esasların dışına çıkmaktır.
Parça bütüne âttir. Bütünden kopan parça artık parça da değildir. Kendini besleyen düşünsel kaynaklardan kopan her akım kurur. Ancak bunun tesbiti de ayrı bir problemdir. Bunu kim tesbit edecektir.? Bazı dînî akımlar vardır ki kendilerinden başka herkesi heterodoks ilan ederler. Böyle kimselerin elinden hiç bir sûfî kurtulamaz. Bu konuda çok canlar yanmış, çok kelleler uçmuştur. Bu durumda tasavvuftaki heterodoksi ve ortodoksi meselesinin tesbitini ancak kibâr-ı evliyâ ve pîrân-ı izâm hazarâtının görüşleriyle yapabiliriz. Diğerlerinin görüşleri kendi branşlarını bağlar sadece. Zaten onlara gerek kalmadan bir çok sûfî müellif esastan sapan gurupların kimler olduklarını eserlerinde uzun uzadıya anlatmışlardır.
Muhakkik sûfîler şu çarpıcı tesbitte bulunurlar: Hangi yol ana caddeden saparsa o yolun devamlılığı yoktur. Bir iki kuşak sonra tarihin karanlığına gömülürler. Çünkü bu şehâdet âleminde, bu fizikî âlemde doktrini koruma görevi dış forma verilmiştir. Benim de Anadolu ve Rumeli'deki bazı tasavvufî topluluklarda yaptığım araştırmalarda bu tesbitin doğruluğunu bizzat gözlemledim. Dede; kâmil, âlim, muttakî ve sâhib-i amel bir şeyh efendi. Oğlu; ilim yok, amel yok ama hiç olmazsa bir nebze tasavvuf terbiyesi almış ve etrafına bazı tasavvufî konuları anlatabilen bir şeyh. Torun; ilim de, amel de olmadığı gibi ne tasavvuftan haberi var ne tarikatten, hem şeriata hem tarikate aykırı bir hal içerisinde, ne erkân ne irfân. Zaten erkânı kaybedenler irfânı da kaybederler. Bu torunun çocuklarıyla beraber de o yol tamamen unutulup gider. Tarikatler tarihi böyle yüzlerce kolun kaybolup gittiğine şâhid olmuştur. Form ve içerik, kabuk ve öz irtibatını doğru kurmak gerekir.

Peki tasavvuf, tezkiye, zühd, takva, huşû, ihsân gibi İslâmî kavramların kişilik planında içini doldurma çabası olarak nitelendiğinde, insan buna tasavvufî herhangi bir bağlantısı olmadan, sade bir Müslüman olarak yönelemez mi?
Allah'a giden yollar mahlukatın nefesi sayısıncadır. Tabii ki bir kimse bu kavramları belirli derecelerde zevkedebilir. Ancak bütün dînî kavramlar kutsal kavramlardır ve içleri dolu oldukları zaman belirli bir te'sir gücüne ulaşırlar. Gazinoda atılan "Allah" nârasıyla tekkede söylenen "Allah" lafzı dil özellikleri açısından aynıdır. Ama birisinin içine yüklenen anlam ile diğerinin içine yüklenen farklıdır. Biliyorsunuz "İlâh" kelimesi, "Allâh" kelimesi İslâm öncesinde de kullanımda olan kelimelerdi. Hz. Peygamber O'nu anlatmak için yeni bir kelime aramadı. Mevcût olanın semantik yapısını değiştirdi. İşte şimdi eğer "Allah" diyeceksek bu kelimeyi Hz. Muhammed'den almamız lâzım. O açıdan benzer bütün dînî kavramlar bir peygamberin fem-i muhsîninden alınmalı, tabir câizse kap kaynağında el değmeden doldurulmalıdır. Zira onun "Beni Rabbim eğitti" (eddebenî Rabbî) dediği Rabbi onun için "O ancak kendisine bizim bildirdiklerimizi söyler" demek sûretiyle araya başka bir şey girmeden doğrudan nasıl kelimelerin içinin doldurulduğunu bizlere gösterir. İşte bu kelimeler kâmil bir ağızdan diğer bir kâmil kulağa dökülür ve böylece bu kavramlar içlerindeki bütün ilâhî enerjileriyle beraber intikal ettirilirler.
Enerjileri olmayan kelimeler güdüktürler, gerekli tesiri yapamazlar. İçlerinde canlı tohum taşımadıkları için kişiyi hâmile bırakamaz ve bir doğum gerçekleştiremezler. Demek ki olay sadece bir takım kavramları bilmek demek değildir. Hülâsa, bütün bu kavramları içlerine ruhlarının üflendiği o ilk halleri gibi kimden alabiliyorsa kişi derhal oraya gitmelidir. Ayrıca sizin sorunuzda saydığınız bu kavramları kendilerine birinci dereceden meslek yapmış kimselerin meslekî bilgi ve yeteneklerine de müracaat edilmesi bizim lehimizedir, bizim menfaatimiz îcâbıdır. Her ilmi uzmanına sormak her mesleği ustasından öğrenmek zannederim evrensel bir eğitim prensibidir. Vakit kazanmış oluruz.
Tasavvufun Doğu'nun mistik dünyasından ve felsefesinden yoğun bir biçimde etkilendiği, bunun da insanların değer ölçülerini bozduğu iddia edilir. Ne orandadır bu etki ve bu tasavvufun aslî karakterini bozmuş mudur?
Tasavvufun İslâm kaynaklı olduğunu kabul etmek istemeyen bir takım kimseler ona dış kaynak arayışına girmişlerdir. Bazı oryantalistlerin de desteğiyle zorlamaya dayalı kimi iddialar ortaya atmışlardır. Kimisi Hinduizmin tesirinden, kimisi Neoplatonizmin tesirinden kimisi de Yahudî Kabbalasının tesirinden bahis açmışlardır. Bir kere her şeyden evvel te'sir almak ne demek onu tartışmamız gerekmektedir. Hangi konularda bir kişi bir başka gelenekten etkilenebilir ve bunun bir mahzuru değil bilakis bir katkısı olur ve hangi konularda hiç bir te'sir alamaz.
Kur'an-ı kerim'deki bazı âyetler İncil ve Tevrat'ta da aynen yer almıyor mu? Bunun üzerine ucuzcu bazı oryantalistler "Zaten Muhammed Kitabını onlardan kopyalayarak yazdı" demediler mi? Kendi Mişna'larını "an fulân, an fulân" zinciriyle nakleden Yahudî âlimleri mi acaba bizim hadis ilmimizin kurucularıdır? Basra ve Kûfe nahivcilerinin Aristocu kıyas ve çıkarım yöntemlerini Arap dili içerisine katmalarının daha sonra İslam fıkhının ortaya çıkmasına zemin hazırladığı görüşünden yola çıkarak Aristo'nun İslam fıkhının babası olduğunu söyleyebilir miyiz? Hendek savaşında Hz. Peygamber'e gelip "Biz Farslılar savaşlarımızda düşmanla daha kolay başa çıkabilmemiz için hendekler kazardık" diyen Selmân-ı Fârisî'nin bu teklifini beğenen Hz. Peygamberin acaba İran te'siri altında kaldığını mı söylememiz lazım? Bu bir teknik konudur doktrinle alakası yoktur dolayısı ile bir kazanımdır Müslümanlar için. İslam tasavvufu da benzer bir durumdadır. Bazı sûfîlerin bazı sözleri ve görüşleri bazı başka dinlere mensûb kimselerin görüşlerine benzeyebilir. Bunların birbirlerini tanımalarına gerek bile yoktur. Çin'de matematikçiler 2 ile 2'yi toplarlar 4 çıkar. İspanyol matematikçiler de 2 ile 2'yi toplarlar 4 çıkar. Şimdi kim kimden almıştır?
Bunlar birtakım evrensel gerçeklerdir her yerde aynı sonuçları verir. Ancak aralarında birtakım mukâyeseler yapılabilir.
Hayatında Arapça'dan başka bir dil bilmeyen İbnu'l-Arabî'nin bazı görüşleri ile kendinden onbin sene önce yaşamış Çin'li Lao-tse'nin bazı görüşleri arasında Japon profesör Toshihiku İzutsu Türkçe'ye de çevrilen nefis bir mukayeseli çalışma yapmıştır biliyorsunuz. İlginç benzerliklerin yanısıra bir çok farklılıklar da bulunmuştur.
Daha önce bahsettiğim İslam tasavvufunu dışarı atmak isteyen guruplar maalesef karşı savlardan hiç haberdar değiller. Belki de işlerine gelmiyor. Mesela biliyor musunuz bir çok Hindu araştırmacı sûfîlerin Hindistan alt-kıtasına gelmelerinden sonra Hinduizmin onlardan büyük etkiler aldığını ileri sürüyorlar ve bazı eklektik Hindu mezheblerinin ortaya çıkmasını buna bağlıyorlar. Hatta bugün pek çok müntesibi bulunan Sikh dininin aslında sûfîlerden etkilenen Guru Nanak isimli bir Hindu'nun kurduğunu söylüyorlar.
Tabii bu arada bazı sûfîler de kendi eğitim metodlarını geliştirirken birtakım Hinduların faydalı olabilecek bazı yöntemlerini de kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir diyebiliriz. Ama bunların hiç biri doktrine ait şeyler değil bir takım pratik uygulamalardır. Meselâ yogik uygulamalarda yer alan ve temiz nefes alış-verişini düzenleyen nefes tekniklerinin (prânâyâma) Müceddidiyye şeyhleri tarafından haps-i nefes dersi olarak geliştirilmiş olması mümkündür. Fakat bu esası etkilemez. Çünkü Müceddîdilikte daha pek çok eğitim metodları bulunmaktadır ki bunların hepsi bir doktrin altında bir araya getirilmişlerdir. Bu gibi kimselerin sıkça ortaya attıkları bir diğer iddia da Yahudi Kabbalacılığının sûfizmi etkilediği iddiasıdır. Oysa hem İbrânîceyi ve hem de Arapçayı iyi bilen Fransız din tarihçisi profesör Paul Fenton en eski Kabbala metni olan Sefer Yetzira'nın en kadim nüshasının Kuzey İspanya'da bulunduğunu ve yazılış tarihinin İbnu'l-Arabî'nin vefatından yaklaşık elli sene sonraya tekabül ettiğini söyledikten sonra şöyle bir dehşet isbatta bulunur ve bunu yayınlar: En eski Kabbala metni İbnu'l-Arabî'nin el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'sinin bir bölümünün aynen tercümesinden ibârettir. Bütün teoriler altüst olur. Ayrıca biliyorsunuz meşhur Yahudî filozofu Maimonides Kâhire'deki okulunda derslerin arasında sûfîlerden gördüğünü itiraf ettiği toplu zikir ve devran da yaptırdığı için bazı Yahûdî din adamları tarafından suçlanmıştır. Sabatay Tsevi'nin üzerindeki sûfî tesirler ayrı bir inceleme konusudur. Netîce olarak şunu söyleyebiliriz sûfîler de tıpkı diğer insan cinsi gibidirler, te'sir alır te'sir verirler. Ancak bunlar doktrine müteallik değildir vesselam.

Mürşid ne demektir? Bu konudaki istismarlar nereden ortaya çıkıyor?
Mürşid, yol gösteren demektir, rehber demektir. Araplar turistik şehir rehberi kitaplarına bile Mürşid derler. Yani koskoca şehri onun yardımı olmadan tanıyamaz, sokaklarında kaybolmadan dolaşamazsınız. Teknik anlamıyla dîni tasavvufî yorumuyla öğreten bir öğretmen, bu konularda engin bilgisine mürâcaat edilen bir üstâd, bu mesleği çıraklara gösteren bir usta ve kendisi taklid edilen nümûne bir insan demektir. Buradaki öğretim salt zihinsel bir eylem olmadığı için mürşid aynı zamanda mânevî feyzin kendisinden aktığı bir kanal da olmaktadır. Hikmet ve mârifet dolu kâmil bir insandır mürşid. Uzun yıllar süren riyâzat ve mücâhedeler sonucunda kendi düşük vasıflarını yüksek vasıflar hâline getirmiş ve bunun sonucunda kaynağını tanımış ve bilgideki birliği yakalamış bir kimsedir. Dolayısı ile parçalanmış bir benliği yoktur. Kendi içinde huzûra ermiş, sükûna kavuşmuş, temkinli ve vakûr bir kimsedir. Ağzından hep birlik cümleleri akar, parçalayıcı, bölücü sözler sâdır olmaz. Nereden gelindiğinin ve nereye gidildiğinin şuuruna varmıştır. İnsanın önündeki engeller neler onları çok iyi tanıyan bir kimsedir. Allah ile o kadar yakınlık peydâ etmiş ki O'nun yeryüzündeki gözü, kulağı olmuştur. Resûlünün hakîkatini görmüş ve ona öylece îman etmiş kimsedir.
Peygamberlerin ancak ilim mîras bıraktıklarını biliyoruz. Vâris-i nebî bu ulemâ-yi-billâh kimselerdir. Allah'ı görmemiş, peygambere yetişmemiş kimseler bedel olarak bu vekillerden onlar hakkında bilgi sahibi olabilirler.
Kişinin tek başına din gibi çok önemli bir sahada dolaşabilmesi kendi aleyhine olur.
Her ilim dalında otorite mefhumu vardır. Siz bilgide otorite kabul etmiyorsanız epistemolojik anarşistsiniz demektir. Aslında bu en sonunda otorite benim sonucuna çıkarır ki bu da demonik bir tavırdır. Şeytan'ın Allah'ı kabul etmediği için şeytan olduğunu zannetmeyiniz. Şeytan ateist değildir, tanrıtanımaz değildir. Şeytan İnsanî otoriteyi kabul etmediği için lânete düçâr olmuştur. İnsân-ı kâmil'in otoritesi önünde acziyeti itirâf bu yolun başıdır. Bilmeyene öğretirler, ağlayana emzik verirler ama "ben biliyorum" diyene kimse yardımcı olamaz.
Şimdi biz erkekler bazen berbere gideriz, saç sakal traşı oluruz. Berberin koltuğuna otururuz ve onun mesleğindeki otoritesine, bilgisine teslim oluruz. O da usturayı gırtlağımızın üzerinde dolaştırarak bizi traş eder. Bütün hayatımızı ona teslim etmişizdir. İsterse bir küçük hareketle gırtlağımızı kesip bizi öteki dünyaya gönderebilir. Hiç gık demeden ve kıpırdamadan tıpkı ölünün yıkayıcısına teslim olduğu gibi berbere teslim oluruz. O da üzerimizde bildiği gibi sanatını icrâ eder. Hiç birimiz "Kardeşim olmaz öyle şey, öyle yapma şöyle yap" gibi kendisine mesleğini öğretmeye falan kalkmayız. Bu şirktir falan demeyiz. Böyle konuşur kendisine ukelâlık edersek derhal kapı dışarı edilir ve "Git kardeşim kendine başka bir berber bul" hitabına uğrarız. Bu da tıpkı böyle bir şey. Tamamen güvene dayalı bir ilişki.
Peki bu konunun da hiç istismarı yok mu? Tabii ki sahte, ehliyetsiz, yarım kabiliyetli ve acemi berberler bulunabileceği gibi böyle mürşidlik iddiasında bulunanlar da bulunabilir. Tıpkı sahte doktor, sahte subay da bulunabileceği gibi. Ama hiç kimse sahte doktor var diye bütün doktorları itham edemeyeceği ve hatta tıp ilmini suçlayamayacağı gibi sahtekârlar yüzünden güçlü tasavvuf geleneğini de suçlamamalıdır. Bırakınız sahte mürşidi bu yeryüzü sahte peygamberler de görmüşse demek ki bu konu bir bakıma işin tabiatında bulunmaktadır. Hiç bir peygamber sahte peygamber çıkacak, mütenebbî çıkacak diye peygamberlik yapmaktan vazgeçemiyeceği gibi hiç bir mürşid de sahte mürşidler türeyecek diye bu vazifeden vazgeçemez.
Bir çok sûfî Allah'ın velîleri ile şeytanın velîlerini birbirinden ayırdedecek kıstaslar geliştirmişlerdir. velîyi tanımak (mârifetü'l-velî ve'l-velâye) diye bir ilim dalı bile te'sis edenler olmuştur. Bütün geleneklerde böyle bir branş vardır. Saintoloji derler kimi dinlerde, guru veya swami'nin bulunması derler bir diğerinde.
Bu iş öyle kolay bir iş değildir. Aslında her mesleğin kendi iç denetimi olduğu gibi bu mesleğin de iç denetimi vardır. Ama bunun uygulanmasının zemininin olması lazımdır. Eğer taşları bağlar köpekleri salarsanız ortalığın köpekler tarafından işgâl edilmesine de katlanmanız gerekir. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyim ki mâneviyat konusu bir çok maddî konudan çok daha önemli ve hayatî olduğundan her zaman için bu sahada sahte otoriteler diğerlerinden çok daha fazla olmuştur. Kaliteli olan malın her zaman için sahteleri yapılır. Elektronik cihaz alırken dikkat edin her Sony hakîki Sony değildir, piyasada sahteleri vardır. Ama ucuz olsun diye mesela Alba marka bir cihaz alırsanız emin olabilirsiniz ki o Alba'dır, sahtesini yapmaya gerek duyulmamıştır.
Burada bir de "Râbıta" üzerinde duralım isterseniz. Râbıtaya hangi anlamda önem veriyor tasavvufî ekoller? İslâm'ın Tevhîd hassâsiyeti içinde Râbıta'yı nasıl anlamak gerekir? Bu konuda düşülen hatalar nelerdir?
Bu pratiğe yönelik, muayyen bir uygulamaya yönelik bir soru. "Râbıta" tasavvufî eğitim metodlarından bir tanesidir sadece, yegânesi değildir. Yani tasavvuf sadece râbıta uygulamasından ibâret değildir. Bir önceki sorunuzu cevaplarken Mürşid'in fonksiyonunun sıradan bir öğretmen gibi olmadığını söylemiştim. Onun fonksiyonunu adeta psikanalizdeki "transfer" olayı ile karşılaştırabiliriz. Bir enerji aktarımı, silsile yoluyla geçen bir enerji deverânı söz konusudur aslında. Evrende her şey bir diğer şeyle irtibat hâlindedir. Boşluk yoktur. Karşılıklı te'sir alış verişi vardır. Halk bunu "Üzüm üzüme baka baka kararır" deyişiyle anlatır. Enerji üst prensibten alt prensibe doğru akar. Düşünce dünyamız, imajinasyon dünyamız aslında fizik dünyadan daha aktiftir. Tahayyül dünyamıza davet ettiğimiz şeyler daha sonra bizi etkisi altına alır. O hayal ettiğimiz obje ile bütünleşmeye başlar onun hâlini giyiniriz. Bir pop starını sürekli imajinasyonuna alan kimse bir müddet sonra onun gibi düşünmeye, onun gibi giyinmeye başlar. Âşık olan bir genç sevdiğini bir türlü zihninden atamaz. Onu sürekli düşünmekle de onun hakkında bazı bilgilere sahip olmaya başlar. Mesela onun bir şeye üzüldüğünü hisseder, hemen arar dediği gibi çıkar. Bu düşünme gücünü tıbbî tedâvî metodları içerisinde kullanan alternatif terapiler var.
Sporda rakibine konsantre olmak diye bir şey var. Bütün beşerî öğretim metodlarında râbıta yöntemi var aslında. Bir şiir eleştirmeninin sözünü okumuştum. Bir şâirin şiirini anlayabilmek için onunla özdeşleşmeniz gerekir demişti. Evet bu bir yöntemdir. Bilen ve bilinen arasında, obje ile nesne arasında en üst bilgi mertebesi özdeşleşme, aynîleşme ile elde edilendir. Adolesans öncesi çocuğun eğitimine bir bakalım. Hiç bir çocuk kendi kendine, veya eğitim kitabı okuyarak kişiliğini oluşturmaz. Kendisine model olarak aldığı yakın çevresindeki yetişkinlere bakarak, onları taklid ederek bir yerlere gelir. Daha sonra artık kendi kendine yeter hale gelir. tasavvufî eğitim de bu yöntemi izler. Âdeta bir çocuk mesâbesinde olan mübtedî sâlik kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar mürşidini taklid eder. Bunun için fiziken rehberine yakın olması gerekir. Şayet bu imkânı yoksa onu tahayyül ederek aradaki bu mesâfeyi kaldırmaya çalışır. Kâmil, olgun insana bakan kimse de zamanla onun gibi kâmil ve olgun kişi olur. Bu uygulamada karşılaşılabilecek bir takım zorluklar yok mudur? Tabii ki vardır. Özellikle resme bakarak râbıta yapılması konusunda bazı eğitimsiz müridler abartmalara gidebilmişlerdir. Bu da kendilerine doğrusu gösterilmek sûretiyle tedavi edilebilecek bir husustur.
Râbıta'nın tevhîdi zorlaması gibi bir şey olamaz. Çünkü bizzat Allah; "Benim zâtım üzerinde düşünmeyiniz [Çünkü düşünceniz içerisine O'nu sığdıramazsınız] lakin benim sıfatlarım, fiillerim, eserlerim üzerinde düşünebilirsiniz" demek sûretiyle kendi zâtı değil sıfatları üzerinde konsantre olmamızı tavsiye etmektedir. Allah'ın gözü, eli, ayağı O'nun bazı vasıfları değil midir? Yine O; "Bana ibâdetlerle yaklaşan öyle kullarım vardır ki ben onların gören gözü, yürüyen ayağı, tutan eli olurum" buyurmaktadır. O zaman Allah'ın bu sıfatlarının yeryüzünde kimlerde tecellî ettiğini yine kendisi bize bildirmektedir. Bu olayın mâhiyetini bilmeyenler ortada bir taabbüdî eylem var zannederler. Hiç kimse Râbıta ettiği bir kimseye tapıyor değildir. Bu bir düşünce zinciri oluşturmak demektir aslında. Ben birisini düşünürüm, o da bir diğerini düşünür böyle zincirleme bir link, bir hat kurulmuş olur. Bir tür bilgisayar ağı, network da diyebiliriz buna. Merkezi Londra'da olan bir kuruluş var. Bütün dünyadaki üyelerine bir gün ve bir saat belirliyor [Ülkelerarası saat farkları da göz önünde bulundurularak]. O belirli gün ve saatte bütün üyeler sakin bir ortamda gözlerini kapatarak uzak diyardaki bir diğer üye arkadaşlarına konsantre oluyorlar. O üye de bir diğerine. Böylece bir düşünce akışı gerçekleştiriyorlar aralarında. Sonra birbirlerini imajinasyonlarında nasıl bulduklarını haber veriyorlar, doğruluk derecesini test ediyorlar. Hayal gücümüz aslında kullanmasını bilmediğimiz bir bilgi vasıtamızdır.

Son olarak Batı'da gerçekleşen İslamlaşmalarda tasavvuf üslûbunun çok etkili olduğunu görüyoruz. Nedir bunun sebebi sizce? Ya da İslâm'ın diğer branşlarından neden çok daha etkili oluyor tasavvufî söylem?
Bunun bir kaç cevabı bulunmaktadır. Bir kere evrensellik boyutunu yakalamakla alakalı bir husustur bu. Her insanın din, ırk, cinsiyet, renk gibi ayırıcı özellikleri yanında bir de insan olmak, bir rûha sâhip olmak, bir gönle sahip olmak gibi ortak özellikleri de bulunmaktadır. Binanaleyh bedene değil rûha hitab eden söylem tarzları herkesi kuşatabilir. Ben bir tane Avrupalı veya Asyalı tanımıyorum ki "İslâm'ın istincâ ve istibrâ konularını inceledim, beni çok cezbetti ve bunun üzerine Müslüman olmaya karar verdim" demiş olsun. Ama yüzlerce kişi tanıyorum ki Mevlâna'nın beyitleri altında yanmış veya İbnu'l-Arabî'nin o dehşet irfânı karşısında un ufak olmuş ve ardından İslâm'a gelmiştir. Zîra o âriflerin sözleri hâla enerji yüklüdür, içleri boş değildir. Okuyan kimseleri çarpmaktadır. Netice olarak tasavvuf hem İslâm mezhebleri ve fırkaları arasındaki kaynaşmayı sağlayabilecek ve hem de bütün insanlığı kuşatabilecek bir din yorumudur. Bir imkandır. Müslümanlar bu imkana kulaklarını tıkamamalıdırlar. Gerek bireysel ve gerekse toplumsal huzûr ortamının yaratılmasında sûfîlerin öğretilerinden istifâde edebiliriz. Mevlâna'nın dediği gibi "Bizler ayırmaya değil birleştirmeye geldik".

Devamını okuyun...>>

26 Nisan 2009 Pazar

Kur’ân'ın Eğitimi Işığında Allah Resûlüne İttiba

Kur’ân Âyetleri Işığında Allah Resûlüne İttiba

De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana tabî olun ki, Allah’ta sizi sevsin...”
İttiba’ sözcüğünün anlamını vererek yazımıza başlamak istiyoruz. İzlemek, ardına düşmek, uymak anlamlarına gelen “tebia’ ” kökünden türeyen “ittiba’ ” kelimesi, tabi olmak, ardı sıra gitmek, peşinden yürümek, izlemek manalarını ihtiva eder.1

Allah Teâlâ’nın rızasına tabi olma, peygamberlere, onlara indirilen vahye ve kitaplara uyma, hidayete, hakka ve Kur’ân’a bağlanma, mü’minlerin yolundan gitme gibi İslam dininin temel noktasını teşkil eden ilkeler, “İttiba” kavramı ile ifade edilmiştir. Keza hevâ ve heveslere, şeytana, zalimlere ve müfsitlere tabi olma, zanna ve mü’minlerin yolunun dışında bir yola uyma gibi konular da yine “ittiba” kavramı ile anlatılmıştır.2

Çeşitli âyetlerdeki “Muhammed (s.a.v)’e ve ona indirilen vahye tabi olma” ile ilgili emir ve açıklamalar, konumuzun özünü teşkil etmektedir. Allah Teâlâ, bütün mü’minlerden Peygamber (s.a.v)’e uymalarını, onun yolunda yürümelerini, ona bağlanmalarını ve onu sevmelerini emretmektedir. Allah Teâlâ, O’nun zatını ve uygulamalarını üsve-i hasene (güzel bir numune) kılmıştır. O’nun rehberliği olmadan, Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir. Zira, Allah Teâlâ O’na sadece Kur’ân’ı duyurma görevini vermemiş, aynı zamanda onu açıklama görevini de vermiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede bu görev şöyle açıklanmaktadır: “…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.”3

Allah Resûlünün açıklamalarına, onun pratik olarak uyguladıklarına “ittiba” etmeden, İslamî hayatın teşekkülü düşünülemez. İslam âlimleri nezdinde dinin birinci temel kaynağının Kur’ân olduğunda şüphe bulunmadığı gibi, sünnetin yani Resûlullah (s.a.v)’in kavlî, fiilî, takrîrî uygulamalarının da ikinci kaynak olduğunda asla tereddüt yoktur. Bu noktada tereddüt edenlerin, itibara alınacak bir delilleri yoktur. Böyle bir yola tevessül edenlerin, kafa karışıklığına yol açacak beyanları, Kur’ân’ın, Allah Resûlüne tabi olma konusundaki emirleri ile çelişmektedir.

Ashabtan Sa’d (r.a), Hz. Âişe’ye “Ey mü’minlerin annesi! Bana Resûlüllah (s.a.v)’in ahlakını anlat” dedi. Hz. Aişe “Sen, Kur’ân okuyorsun değil mi?” deyince Hz. Sa’d “Evet okuyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Âişe ‘İşte Peygamber (s.a.v)’in ahlakı Kur’ân’dı.’dedi.”4 Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ın canlı örneği idi. Resûl-i Ekrem, Kur’ân’ı ümmetine tebliğ etmekle kalmamış, bizzat onun hükümlerini kendisi uygulayarak onlara rehberlik etmiştir. Bu sebeple hiçbir surette onu aradan çıkararak ve onun sünnetini terk ederek, Kur’ân’ın anlaşılması tasavvur edilemez.

Allah Teâlâ, Resûlüllah (s.a.v)’e tabi olmayı, onu sevmeyi, kendine tabi olma ve sevme derecesine yükseltmiştir. “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”5

Yukarıdaki âyetin iniş sebebi şöyle anlatılır: Resûlulah (s.a.v), zamanında bir topluluğun “Ey Muhammed! Allah’a yemin ederiz ki, şüphesiz biz Rabbimiz’i (çok)seviyoruz” demeleri üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir. Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamberi Muhammed (s.a.v)’e tabi olmayı, kendi sevgisine bir alâmet kılmıştır.6 Bir başka iniş sebebini Taberî şöyle açıklar ve bu görüşü tercih ettiğini söyler. Necran Hıristiyanları Peygamber (s.a.v)’in ziyaretine gelirler. İsa (a.s) hakkında onu yüceltici sözler söylerler ve bunu da Allah sevgisinden dolayı yaptıklarını bildiriler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirir ve Peygamber (s.a.v)’e Necran Hıristiyanlarına şöyle demesini emreder: “İsa (a.s) hakkındaki sözlerinizi, Ancak Allah Teâlâ’yı yüceltmek ve O’nu sevmek için söylediğinizi iddia ediyorsanız, Muhammed (s. a.v)’e tabi olun.”7
Her iki iniş sebebi de Hz. Muhammed (s.a.v)’e tabi olmanın, onun sünnetine uymanın gerekliliğine işaret etmektedir. Allah Teâlâ’nın sevgisine ve bağışlamasına mahzar olmanın yolu, ancak Peygamber (s.a.v)’in getirdiklerine iman etmekle ve onun sünnetine tabi olmakla mümkündür. Dünya ve âhirette gerçek anlamdaki başarının ve kurtuluşun ancak Peygamber (s.a.v)’e tabi olmakla temin edileceğini Kur’ân şöyle bildirir:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber’e tabi olanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’ân’a) tabi olanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.”8

Resûl-i Ekrem’in risâletine inanmayan, ona destek olmayan, ona yardım etmeyen, ona tabi olmayan, ona indirilen Kur’ân’ı kabul etmeyen hiçbir kimse kurtuluşa eremez. Bütün Peygamberlere, onlara gönderilen kitap ve sahifelere inanmak, imanın temel esaslarındandır. Peygamber (s.a.v)’in risâletinden sonra kıyamete kadar yaşayacak olan herkesten; bütün Hıristiyanlardan, Yahudilerden ona tabi olmaları ve iman etmeleri istenmiştir. Onun peygamberliğini kabul etmeyen, ona indirilen Kur’ân’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmayan hiçbir kimse mü’min sayılmaz. Yukarıdaki âyet bu gerçeği gayet veciz bir şekilde açıklamaktadır. Bir sonraki âyette de bu durum teyit edilerek şöyle buyurulur:

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah’a ve ümmi peygamber olan Resûlüne iman edin. O, Allah’a ve O’nun kelimelerine iman getirendir. Ona tabi olun ki hidayete eresiniz.” 9

Bu âyet, Hz. Muhammed (s.a.v)’in cihanşümul bir Peygamber olduğunu açıklamaktadır. Peygamber Efendimiz, diğer peygamberler gibi, yalnız kendi kavimlerine, belirli bir bölgeye gönderilen bir peygamber değildir. O, bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir peygamberdir. O’nun tebliğ ettiği ilâhî hükümler, sadece bir milletin, bir kavmin, bir topluluğun kurtuluşuna değil, bütün insanların saadetine vesiledir. Bu sebeple, ona tabi olanlar ve onun peygamberliğine candan inanalar, rahmet ve kurtuluşa erecek ve hidayet dairesinin içerisine girebileceklerdir.

Mü’minin bütün sevgisi, Allah için, Allah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah’ın dini de tevhid ve İslam olduğundan, sevgi hep bu çerçevede dolaşır, durur. İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede, ancak bu din hakim olur. O halde Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle”10 diyen ve bu dini tebliğ eden Resûlulah’a karşı gelmemeli, onun gibi ihlas ve samimiyetle “Ben özümü Allah’a teslim ettim” demeli, dini hayatta Hz. Peygamber (s.a.v)’e, onun tebliğine uymalı ve onu örnek almalıdır. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem” demektir. Allah Resûlüne uymak istememek “Ben özümü Allah’a teslim ettim” dememek ve bu düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.

Peygamber (s.a.v)’e uymanın gerekliliği, onun sırf Allah’ın Resûlü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayıdır. Allah Teâlâ’nın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah’a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez ve küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz.11

Allah Resûlüne tabi olmak ve onu sevmek, Allah’a itaat etmek ve Allah’ı sevmektir. Zira Peygamber (s.a.v), Allah’ın elçisidir. O’nun adına tebliğini yapar, O’nun emir ve yasaklarını açıklar, uygular ve bu anlamda ümmetine örnek olur. Allah Resûlüne itaat, doğrudan doğruya Allah’a itaattir. Hz. Peygambere tabi olmak ve ona itaat etmek, elçiyi gönderene itaat etmek anlamındadır. Bu bakımdan, Resûlullah (s.a.v)’e ittiba farzdır.

Dipnotlar: 1) İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1999, II, 13-15, (tebia’ maddesi); Osman Develliogğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1978, I, 564. 2) Muhammed Fuad Abdulbaki, Mu’cemü’l-Müfehres li elfâzi’l_Kur’ani’l-Kerîm, İstanbul, ts. s. 150-152. 3) Nahl, 16/44. 4) Müslim, Müsâfirûn, 139; Tirmizî, Birr, 69; İbn Mâce, Ahkâm, 14; Ahmed b. Hanbel, VI, 54, 91. 5) Âl-i İmrân, 2/31. 6) Bkz. Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Mısır (Kahire), 1981987, c. III, cz. III, 155; Muhammed eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Beyrut, 1994, I, 420. 7) Bkz. Taberî, a.g.e., III, 155-156. 8) A’raf, 7/157. 9) A’raf, 7/158. 10) Âl-i İmrân, 3/20. 11) Geniş bilgi için bkz. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştirenler, İsmail Karaçam ve Arkadaşları, Almanya, ts. II, 342-344.

Devamını okuyun...>>

HOŞGELDİNİZ....

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN...
SORSA BİLİRDİ, BİLSE SORARDI...